Osmanlıca Türkçe Sözlük 2

osmanlıca türkçe sözlük

NERMDİL
f. Yüreği yumuşak. Merhametli.
NERMGÛ
f. Yumuşak sözlü.
NERMÎ
f. Gevşeklik, yumuşaklık.
NERMİN
f. Yumuşak.
NERMİYET
Yumuşaklık, gevşeklik.
NERMLİGAM
(Nerm-ligâm) f. İtaatli, muti, söz dinler. * Başı sert olmayan at.
NERMSAZ
f. Yumuşak adam.
NERRE-ŞİR
f. Erkek arslan.
NESA
(C.: Ensâ) Uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar. * Te’hir etmek, sonraya bırakmak.
NESAİ
(Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
NESAİC
(Nesice. C.) Dokumalar. Dokunmuş kumaşlar. Ette ve deride olan nescler, dokular. (Bak: Nesc)
NESAİH
(Nesâyih) (Nasihat. C.) Nasihatler, öğütler.
NESAİK
(Nesike. C.) Kesilen kurbanlar.
NESAİM
(Nesim. C.) Hafif ve lâtif rüzgârlar.
NESAİS
(Nesise. C.) Fesatlık için yapılan fısıltılar.
NESAK
Tarz, usul, yol, şekil, üslub.
NESAK-I VÂHİD
Tek şekilde, tek tarzda, tek biçimde.
NESAKSÂZ
f. Tertib eden, düzenliyen, tanzim eden, düzen veren.
NESAR
(C.: Nüsür – Ensür) Bir kuş adı. Gerges de denir.
NESC
(Nesic) Dokunuş, dokuma. * Canlı mahluklardaki hücrelerin, Allah’ın (C.C.) kudretiyle ve kanunu dâiresinde yanyana gelip birleşerek uzuvların yapılışı. (Meselâ: Hayvanlarda deri, kemik, et vesâir kısımların yapılışı gibi)
NESCÎ
Nesc ile alâkalı.
NESCOLMAK
Dokunmak, örülmek, örülü hâle gelmek. Kumaş dokunması, bez dokunması. (Canlıların vücudundaki nescolunmak gibi)
NES’E
Veresiye alma. Vade ile alma. * Tehir etmek.
NESEB
Sülâle, hısımlık, karabet, soy. Baba soyu, atalar zinciri. * Vuslat.
NESEBEN
Soyca, sülâlece, soy bakımından.
NESEBÎ
Neseb ve soya âit. Sülâle ile alâkalı.
NESEL
Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü. * İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol.
NESEM
Soluk ruh, nefes. Rahatı mucib hâlet. * Rüzgârın lâtif, hoş esmesi.
NESEME
(Nesme) : (C: Nüsüm) Nefs. İnsanın ve her nesnenin başlangıcı.
NESEVÎ
(Neseviye) Kadına mensub, kadınla alâkalı, kadınlık.
NESEVİYYET
Kadınlık.
NESF
Bir yapıyı temelinden yıkma.
NESFE
Dökülmüş ve saçılmış un.
NESG
Gitmek. * Almak. * Ağaç kesildiğinde çıkan su. * Vurmak. * Dürtmek.
NESH
Ist: Şer’i bir hükmü yine şer’i bir emirle kaldırmaktır. (İtikada ait olan ve zamanla değişmeyen hükümlerde nesih olmaz, bunlar sabit birer hakikattırlar.) * Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak. * İbtal etmek, hükümsüz bırakmak, değiştirmek. * Nakletmek, kaldırmak, bir şeyi zâil kılmak. (Güneşin, gölgeyi giderdiği gibi.)
NESHÎ
Nesihle alâkalı, neshe ait. * Bir cins yazı.
NESİ’
Te’hir, sonraya bırakma.
NESİ’
(C.: Ensâ) Yolcuların ve misafirlerin konakladıkları menzilde düşürdükleri esvap. * Unutkan. * Unutulan. Unutulmuş olmak.
NES’Î
Câhiliyet devrinde belirli vakti geciktirilmiş haram aylar.
NESİB
Asil kadının vasfı. * Edb: Kasidenin âşıkâne olan mukaddemesi.
NESİC
(C: Nüsüc) (Nesc. den) Dokunmuş, nescolunmuş.
NESİCE
(C: Nesâyic) Dokunmuş, nescolunmuş şey.
NESİE
Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak.
NESİF
İki kişi arasındaki sır.
NESİG
Ter.
NESİK
Düzenli, tertibli, nizamlı * Süslü, bezenmiş, donanmış.
NESİKE
Hak yoluna kesilen kurban. * Altın veya gümüş külçesi. (Bak: Akika)
NESİL
Kazıldığında çıkan kuyu toprağı.
NESİL
Erimiş mumsuz bal.
NESİL
(Bak: Nesl)
NESİM
Hoşa giden, hafif ve lâtif esen rüzgâr.
NESİMÎ
Hafif hafif ve lâtif bir tarzda esen rüzgârla ilgili.
NESİM-İ NEVBAHÂR
İlkbahar rüzgârı, tan yeli.
NESİM-İ SEHER
Lâtif sabah rüzgârları.
NESİM-İ SUBH
Sabah rüzgârı.
NESİM-İ SUBH-DEM
Sabah vakti esen rüzgâr, sabah rüzgârı.
NESİR
Hayvan aksırması.
NESİRE
Kuyu toprağı.
NESİS
Bir sıvının sızıp kabından dışarı çıkması.
NESİS
Aşırı derecedeki açlık. * İnsan gücünün sonu. İnsanın en son tâkati. * Son nefes.
NESİSE
(C.: Nesâis) Fesatlık için yapılan fısıltı.
NESK
Bir kelâmı başka kelâma atfetmek.
NESL
Kuyudan toprak çıkarmak. * Sadaktan ok çıkarmak.
NESL
Soy, sop. Zürriyet, döl, kuşak. * Halk. * Çocuk hâsıl etmek. * Kıl yolmak. * Mumsuz, süzme bal.
NESLAN
Çok yelmek. Evmek.
NESLE
Geniş gömlek.
NESME
Fık: Satın alınan köle.
NESNAS
Koğuculuk eden kişi. * Maymun.
NESNE
şey, herhangi bir şey.
NESR
Hamele-i Arş’tan olan bir melek. * Akbaba, kartal. * Nuh kavminin putlarından birisinin ismi. * Yarayı deşmek. * Kuşun, eti didiklemesi. * Birinin aleyhinde konuşmak. * Güneyde bir parlak yıldız. Buna Nesr-ül vâki’ denir. Batıdaki yıldıza ise: Nesr-üt-Tair denir. * Atın tırnağının içi veya tırnağın üstündeki et.
NESR
(Nesir) Çoğaltmak, saçmak, yaymak. * Manzum olmayan söz veya yazı.
NESRE
Büyük geniş gömlek. * Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması. * Menazil-i kamerden iki yıldız.
NESREN
Nesir olarak, manzum olmadan yazılan yazı. * Çoğaltmak suretiyle.
NESRİN
Yabani gül.
NESS
İfşa etmek, açıklamak. * Gayret ve hamiyyet etmek.
NESS
Sürmek, sevk. * Kurumak.
NESSABE
Nesepleri iyi bilen kimse.
NESSAC
Dokuyucu, dokuyan, çuhacı.
NESSAF
Gagası büyük bir kuş.
NESSAR
Dağıtan, saçan, neşreden. * Parlatan.
NEST
Sâkin olmak.
NESTEİNU
Biz senden yardım, inayet dileriz, istiane ederiz meâlinde duâ.
NESTER
(Nesteren-Nesterin-Nesterun) f. Ağustos gülü, yaban gülü.
NESTERİNZAR
f. Gül bahçesi. Güllük.
NESUC
Üstünde yük doğru durmayan deve.
NESV
İzhar etmek, göstermek, açıklamak.
NESY
Unutma, nisyan. * Unutulmuş.
NESYEN MENSİYYEN
Tamamıyla unutulmuş, tamamen hatırdan çıkmış.
NE’Ş
şiddetle ve kahirle almak. Zorla almak.
NEŞ’
Bir nesneyi zorla çekmek.
NEŞ’ (NÜŞU’)
Yiğit olmak. * Yüksek olmak. * Rüzgâr esmek. * İyi ve hoş kokulu şeyler koklamak.
NEŞA
Nişasta.
NEŞABET
Okçuluk san’atı.
NEŞAİD
(Neşide. C.) Meşhur kaside ve beyitler, mısralar.
NEŞAK
Burna su ve sâire çekme. Burunla çekme.
NEŞAME
Yüksek beyaz bulut.
NEŞASA
Beyaz yüksek bulut.
NEŞASTEC
Nişasta.
NEŞAT
Sevin. Şen şâd ve hoşdil olmak. Sürur, keyf. * Bir iş işlemek. Çalışmak.
NEŞAT-ÂVER
f. Sevinç ve sürur getiren.
NEŞAT-BAHŞ
f. Sevinç ve neşe bağışlayan.
NEŞAT-EFZA
f. Neşe ve sevinç artıran.
NEŞÂT-ENGİZ
f. Sevinç uyandıran.
NEŞB
(İğne ve diken) batma, girme.
NEŞC (NEŞİC)
(C.: Enşâc) Sesli sesli ağlamak. * Ses.
NEŞD
Talep etmek, istemek. * Yüksek yerde düz yer olmak. * Kaybolan şeyi aramak. * Bir şeyi gereği gibi bilmek.
NEŞ’E
Gönül açıklığı, sevinç. * Yeniden meydana gelmek. Yeniden olan şey. * Yiğit olmak. * Yüksek olmak.
NEŞEB
Mal, mülk.
NE-ŞEBEM
f. Ben karanlık gece gibi nursuz değilim (meâlinde.)
NE-ŞEBPERESTEM
Karanlık ve zulümatı seven ve isteyen değilim.
NEŞEF
İçmek. * Sinmek. * İçine girmek, dühul etmek.
NEŞEFE
(C.: Nüşüf) Ayağın kirini temizlemede kullanılan taş.
NEŞ’E-İ UHRÂ
Ölümden sonra mahşerde yeniden dirilmek. Buna “Neş’e-i sâniye” de denir.
NEŞ’E-İ ULÂ
İlk hayat. Ruhun bedene girmesi. Dünyaya gelmek.(…Peygamber’in (A.S.M.) emrettiği gibi, ” Neş’e-i ulâyı gören adam, neş’e-i uhrâyı inkâr edebilir mi?” Çünkü ikinci teşekkül, yâni ikinci yapılış birinci teşekkülden daha kolaydır. İ.İ.) (Bak: Taaccüb)
NEŞ’E-İ ULYÂ
Ahiretteki yüksek dereceli hayat, âhiret hayatı.
NEŞ’E-NİSAR
f. Neşe dağıtan.
NEŞER
Dağılmış, intişar etmiş, münteşir.
NEŞ’ET
Meydana gelmek, vücuda gelmek. Büyüyüp kat ve kamet sahibi olmak. Yetişmek, ileri gelmek. * Çıkmak. Kaynak olmak.
NEŞ’ET-İ UHRÂ
(Bak: Neş’e-i uhrâ)
NEŞ’ET-İ ULÂ
(Bak: Neş’e-i ulâ)
NEŞ’E-YAB
f. Keyifli, neşeli, sevinçli.
NEŞF
İçmek, suyu emerek içmek. * Sızmak. Sünger gibi sızmak. * Suyu çekmek.
NEŞG
Aşk galebe edip haykırıp çağırmak. * Tâlim etmek.
NEŞİDE
Manzume. Şiir. * Yüksek sesle okunan şiir. * Darb-ı mesel (atasözü) derecesinde kullanılan meşhur beyit veya mısrâ.
NEŞİDEHÂN
f. Neşide okuyan.
NEŞİL
Çömlekte pişmiş et.
NEŞİR
Dağıtma, yayma, herkese duyurma.
NEŞİŞ
Kaynayan şeyden çıkan ses.
NEŞİT
Neş’eli, sevinçli, şenlikli. Faal.
NEŞİTA
Bir şeyin, aramaksızın bulunması. * Ansızın bulunan nesne. * Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.
NEŞK
Burna çekme.
NEŞL
Taan etmek. * Cezbetmek, kendine çekmek.
NEŞM
Zerdali ağacı gibi bir ağaç. * Bir çiçek cinsi.
NEŞNEŞE
Koyun derisini yüzmek. * Zırh sesi. * Su kaynarken ötüp ses çıkmak.
NEŞR
Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak. * Başıboş cemaat. * Bulutlu günde yel esmek. * İzhar etmek. * Katetmek. * Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak.
NEŞREN
Yayılmak suretiyle, neşir yoluyla. Yazarak, dağıtarak.
NEŞRÎ
Neşir ile alâkalı.
NEŞR-İ SUHUF
Sahifelerin neşri. * Haşirde, insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.( $ kelimesiyle ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes’ele kendi kendine çok acib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, surenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünki: Her meyvedar ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiyyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlariyle beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisaniyle gayet fasih bir surette analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife-i a’mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakimâne, Hafizâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Lâtifâne şu işi yapan O’dur ki, der: $Başka noktaları buna kıyas eyle. Kuvvetin varsa istinbat et. S.)
NEŞRİYÂT
Gazete, kitap, radyo ve sâir vasıtalarla neşrolunmuş, yayılmış şeyler.
NEŞRİYÂT-I KÂZİBE
Yalandan, uydurma sözler.
NEŞŞ
Kaynamak, galeyan. * Her nesnenin yarısı. * Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak. * Yirmi dirhem. * Karıştırmak.
NEŞŞAB
Okçu, ot atan.
NEŞŞABE
Ok yapıcılık, ok yapma sanatı.
NEŞŞAF
Bir şeyi kendine çeken. * Emen.
NEŞŞAL
Pişmemiş yemeğe saldıran.
NEŞT
Yılan sokmak ve ısırmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Çözmek. * Çıkarmak. * İpi bağlamak.
NEŞTER
Ameliyat bıçağı. Hekim bıçağı.
NEŞUR
Ziyadesiyle neşreden. Fazla yayan. Dağıtan.
NEŞUT
Bir balık cinsi. * Kovası katı çekilmeyince su çıkmayan kuyu.
NE-ŞÜKÜFTE
f. Açılmamış.
NEŞV
f. Canlıların büyümesi, yetişmesi, boy atması. * Yeniden hayata gelmek.
NEŞV Ü NEMA
Büyümek ve gelişmek.
NEŞVAN
Sarhoş.
NEŞVAR
Davar gevişi.
NEŞVAT
(Neşvet. C.) Keşifler, neş’eler, sevinçler.
NEŞVE
(Nişve – Nüşve) Sevinç, keyif. * Büyümek ve yetişmek. * Koklamak. * Rayiha. * Bir şeyi tekrarlamak. * Mest ve sarhoş olmak. * İyice duyup vâkıf olmak.
NEŞVEBAHŞ
f. Keyif ve neşe veren. Neşelendiren.
NEŞVEDÂR
f. Keyifli, neşeli.
NEŞVEGÂH
f. Neşe ve keyif yeri.
NEŞVEMEND
f. Keyifli, neşeli.
NEŞVERÜBA
f. Neş’e verici.
NEŞVET
Keyif, neşe. Sevinç sarhoşluğu.
NEŞVEYAB
f. Neşeli, keyifli.
NEŞZ
(C.: Enşâz-Nişâz) Yüksek yer.
NETA
(Nütü’) Yaranın şişmesi. * Yüksek olmak.
NETAİC
(Netayic) (Netice. C.) Neticeler.
NETANE
Çirkin kokmak, pis kokmak.
NETB (NÜTÜB)
Büyük olmak, gövdeli olmak.
NETC
Doğurmak.
NETF
Kıl yolma.
NETG
Alayla gülmek. * Bir kimseyi ayıplamak.
NETH
Koparmak. * Çıkarmak.
NETH
Terlemek, sızmak.
NETİCE
(C.: Netâic) Son, gaye. Semere, hülâsa. * Döl, evlâd.
NETİCEBAHŞ
f. Neticelendiren, sonuçlandıran. Netice veren.
NETİCE-İ HAYAT
Hayatın neticesi ve gayesi.
NETİCE-İ HİLKAT
Yaratılışın sonu, gayesi. Yaratılmanın neticesi.
NETİCE-İ KELÂM
Sözün kısası.
NETİCE-İ MA’KÛSE
Aksi netice, ters netice.
NETİCEPEZİR
f. Son bulmuş, neticelenmiş.
NETK
Atmak. * Yüzmek. * Kendine çekmek, cezbetmek. * Depretmek, silkmek, harekete geçirmek. * Oğlu ve kızı çok olmak.
NETK
Bir şeyi şiddetle çekmek ve cezbetmek.
NETL (NETEL)
Önüne çekmek. * Deve kuşu yumurtasının içini su ile doldurup bir yere gömmek.
NETN
Fena kokmak. Kötü, kerih koku.
NETNUN
Bir ağaç cinsi.
NETR
Cezbetmek, kendine çekmek. * Taan etmek, çekiştirmek. * Bozulmak, fâsid ve zâyi olmak.
NETS
Deri yüzmek. * Bir şeyin yerinden ayrılması.
NETŞ
Çıkarmak. * Yolmak.
NETUC
Çıkma. *Ağaç posası.
NEUR
Çivit.
NEUZÜ
Sığınırız meâlinde fiil.
NEUZÜ-BİLLÂH
Allah’a sığınırız, Allah korusun.
NEV
f. Yeni, tâze, cedid. Son zamanda çıkmış.
NEV’
Çeşit, sınıf, cins. * Taleb etmek. Meyletmek, eğilmek. İki yana sallanmak.
NEVA
f. Ahenk, ses, güzel sadâ, nağme, avaz. * Musikide bir makam ismi. * İntizamlı hâl. * Azık, zahire, rızık.
NEVA
Bir yerden bir yere nakletmek. * Hıfzetmek, korumak. * Sohbet etmek.
NEVABIZ
(Nâbıza. C.) Nabız damarları.
NEVABİG
(Nâbiga. C.) Şerefli ve ulu kimseler. * Sonradan şâir olan kişiler.
NEVABİT
(Nabite. C.) Nebatlar. Bitkiler. * İmar ve ihdas. * Dünya ahvâlinden habersiz. * Taze, genç kimse.
NEVACİZ
(Nâciz. C.) Azı dişlerinin arkasındaki altlı üstlü bulunan dişler.
NEVAD
f. Zarar, ziyan, hasar. * Mahzen. * Dil.
NEVADE
Torun.
NEVADİ
(Nâdi. C.) Toplantılar, meclisler.
NEVADİR
Az olanlar, nâdirler.
NEVAFİL
(Nâfile. C.) Farz ve vâcib olandan başka ibadetler. Nâfile (yani sevab için kılınan) namaz veya tutulan oruçlar.
NEVAFİS
(Nefsâ. C.) Loğusalar. Yeni doğum yapmış kadınlar.
NEVAGER
f. Okuyucu, hânende.
NEVAH
Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir.
NEVAHİ
(Nahiye. C.) Taraflar, yanlar, nahiyeler.
NEVAHİ
(Nehy. den) Yasak edilmiş şeyler. * Allah (C.C.)tarafından menedilmiş olanlar.
NEVAHİ-İ KAZA
bir kazâya bağlı olan nahiyeler.
NEVAHİ-İ MEKKE
Mekke civarı. Mekke’nin yakınları, nahiyeleri.
NEVAHT
f. Okşama. * Saz çalma.
NEVAHTE
f. Okşanmış. * Saz çalmış.
NEVAHTEN
f. Çalgı veya saz çaldırmak.
NEVAÎ
f. Ahenkle, makamla ilgili.
NEVAİB
(Naibe. C.) Musibetler, kazalar, belâlar.
NEVAİB-İ EYYAM
Günlerin belâları.
NEVAİR
(Naure. C.) Bostan dolapları.
NEVAİR
(Naire. C.) Ateşler, alevler.
NEVAKET
Hamakat, ahmaklık.
NEVAKIS
(Nâkis. C.) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar.
NEVAKIS
(Noksan. C.) Eksiklikler, noksanlar.
NEVAKİS
(Nakus. C.) Çanlar. İbadet vakitlerinde kiliselerde çalınan çanlar.
NEVAL(E)
Bahşiş. Kısmet, tâli’, nasib. * Yiyecek içecek. * Bir tek porsiyon.
NEVALE-ÇİN
f. Yiyecek toplayan, kısmetini alan.
NEVAMİS
(Namus. C.) Namuslar, kanunlar, şeriatlar. (Bak: Desâtir)
NEVAMİS-İ İLÂHİYE
İlâhî kanunlar. (Bak: Şeriat-ı fıtriye)
NEV-AMUZ
f. Acemi. Yeni alışan.
NEV’AN
Cins bakımından, çeşitçe. * Biraz.
NEV-A-NEV
f. Yeni yeni.
NEV’AN-MA
Bir dereceye kadar, bir bakıma göre, bir suretle.
NEVAR
(C.: Niver) Ürkmek, korkmak.
NEV-ARUS
(C.: Nev-arusân) f. Yeni gelin.
NEVA-SAZ
f. Çalgıcı, okuyucu.
NEVASİ
İyi cins bir beyaz üzüm.
NEVASİ
(Nâsiye. C.) Alınlar. * Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular.
NEVAT
Çekirdek, hurma çekirdeği. * Yirmi veya on adet. * Bir veya on okka altın. Beş dirhem altın. * Düşman.
NEVATIH
şiddetler.
NEVATIR
Kirişi kesik olan yay.
NEVATİ
(Nevtî. C.) Gemiciler.
NEVATİR
(Nâtur. C.) Hamam hademeleri. * Bostan bekçileri.
NEVAYE
Devenin semiz olması.
NEVA-Yİ NEY
Ney sesi.
NEV-AYİN
f. Yeni tarz, yeni üslub. * Yeni üslub çıkaran.
NEVAZ
f. Okşayıcı, taltif edici, iyi edici. (Bak: Nüvaz)
NEVAZENDE
f. Okşayan, okşayıcı.
NEVAZIC
(Nâzıc. C.) Kıvama gelmişler, olgunlaşmışlar.
NEVAZİL
Nezleler. * Hâdiseler. Belâlar.
NEVAZİŞ
(Nüvaziş) f. Okşayış, iltifat.
NEVAZİŞGÂR
f. Gönül alan, okşayan. İltifat eden.
NEVAZİŞGÂRANE
f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
NEVB
Yakınlık. * İsabet.
NEVBAHAR
f. İlkbahar.
NEVBAHAR-I ÖMR
Ömrün ilkbaharı.
NEVBAHARÎ
f. İlkbaharla ilgili.
NEVBAVE
f. Yeni yeşillik. * Turfanda yemiş. * Hediye, armağan.
NEVBE
(C.: Nüveb) Nöbet.
NEVBENEV
f. Tâzeden tâzeye. Yeniden yeniye.
NEVBER
f. Turfanda meyve. * Memeleri yeni belirmeye başlamış kız.
NEVBET
Nöbet, sıra. Sıra ile görülen iş.
NEVBETÎ
f. Mehter başı.
NEVBET-ZEN
f. Belirli vaktin geldiğini bildiren, nöbet çalan.
NEVBÜNYAN
f. Yeni yapılı, yeni yapılmış.
NEVBÜRİDE
f. Yeni koparılmış, yeni kesilmiş.
NEVCAH
f. Bir makama veya memuriyete yeni geçmiş olan. * Tahta yeni oturmuş (padişah).
NEVCET
Fırtına.
NEVCİVAN
f. Genç, delikanlı.
NEVCİVANÎ
Gençlik, delikanlılık.
NEVDEL
Sarkık ve sülpük olmak.
NEVE
Torun.
NEVED
f. Doksan. 90
NEVEND
(Nevende) f. Postacı. Atlı postacı. * Hızlı giden at.
NEVERD
f. Dönen, gezen, dolaşan.
NEVESAN
Kımıldama, hareket etme.
NEVEY
(Nevât. C.) Çekirdekler.
NEVEYAT
(Nevâ) Nüveler, çekirdekler.
NEVF
(C.: Envâf) Hörgüç. * Uzun ve yüksek olmak.
NEVFEL
Deniz, derya, bahr. * Atâsı çok olan kişi. Çok bahşiş dağıtan.
NEVFELE
Tuzluk.
NEVFER
Nilüfer çiçeği.
NEVGÜŞADE
f. Yeni açılmış.
NEVH
Yükseltmek, yüceltmek. * Kuvvetli ve kavi olmak.
NEVH (NEVHA)
Ağıt etmek. * Bağırıp çağırarak sesle ağlamak.
NEVHA
Ölüye sesli ağlamak. * Nağme ile güvercin ötmesi.
NEVHAST
Taze ve genç hayvan.
NEVHAT
Sakalı yeni çıkmış genç.
NEVHEVES
(C.: Nevhevesân) f. Bir işe yeni olarak ve büyük bir hevesle başlayan. * Sık sık iş değiştiren. Hevesi çabuk geçen.
NEVHİZ
f. Genç, taze. * Yeni çıkmış, yeni yetişmiş.
NEVİ
f. Yenilik.
NEV’Î
Nev’e ait, çeşit ile alâkalı.
NEV’-İ BEŞER
İnsanlar, beşer nev’i.
NEV-İ BEŞER
(Bak: Nev’)
NEV’İ ŞAHSINA MÜNHASIR
Sadece şahsına benzer çeşit, başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan.
NEV-İCAD
f. Evvelce yok iken sonradan yapılmış. Yeniden meydana getirilmiş.
NEVİD
f. Müjde, beşaret, iyi ve sevinçli haber.
NEVİN
f. Yeni, yepyeni, yeni şey.
NEV-İNAN
f. Acemi at, bineğe yeni alıştırılan at.
NEVİS
Kuvvet.
NEVK
f. Sivri uç.
NEVKA
(BibBiiiiiib Kafa) , akılsız kimse.
NEVKAR
f. Acemi. İşe yeni başlamış.
NEVK-İ MÜJGÂN
Kirpiklerin ucu.
NEVL
Yolcuların verdiği vapur parası. Gemi kirâsı. * Bahşiş, atiyye.
NEVM
Uyku. Uyumak. Rüya. * Sönmek. Sükun. (Bak: Kaylule)
NEVM-ÂLUD
Uykulu, uykuya bulaşmış, uyumuş.
NEVMÎ
Uyku ile alâkalı, uykuya âit.
NEVMİD
f. Ümidsiz, me’yus, mükedder, cesareti kırılmış.
NEVMİDÂNE
f. Ümitsizce, kederli ve ümidsiz olarak.
NEVMİDÎ
Ümidsizlik, cesaret kırıklığı.
NEVNİHAL
f. Taze fidan, yeni filiz.
NEVNİYAZ
f. İşe yeni başlayan.
NEVPEYDA
f. Yeni çıkma.
NEVR
(C.: Envâr) Parlaklık. * Ağaç çiçeği. Tomurcuk.
NEVRAH
f. İlk olarak seyahata çıkan. Yeni yolcu. * Yeni yol.
NEVREC
(Nevâric) Kağnı.
NEVRED
f. Gezen, yol alan, dolaşan.
NEVRES
Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.
NEVRES
(Nevrese) f. Yeni yetişmiş, yeni yetişen, yeni biten. * Genç, taze.
NEVRESİD
f. Yeni yetişmiş, yeni yetişme.
NEVRESİDE
f. Yeni yetişmiş, yeni yetişme. * Tâze, genç.
NEVRESİDEGÂN
(Nev-reside. C.) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar, yeni yetişmeler. Gençler, tazeler.
NEVRESM
f. Yeni çıkma. * Yeni moda.
NEVRESTE
(C.: Nevrestegân) f. Yeni yetişmiş, yeni bitmiş, yeni meydana gelmiş, yeni hâsıl olmuş.
NEVROZ
Fr. Tıb: Sinir sistemi bozukluğu. Sinirlilik hastalığı.
NEVRUZ
f. Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır.
NEVRUZİYE
Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan, söylenen manzume.
NEVRÜSTE
f. Yeni yetişme.
NEVS
Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi, sallanması. Hareket etme. Deprenme.
NEVS
Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Kaçmak, firar etmek. * Vahşi hımar, yabani eşek.
NEVSALE
f. Genç. Küçük. Tâze.
NEVSEFER
f. Yeni yolculuğa çıkan.
NEVŞ
Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek. * Yürümek. * Sür’atle deprenip kalkmak. * Alıp yemek.
NEVŞAH
f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu.
NEVŞE
f. Genç hükümdar. * Yeni damat.
NEVŞÜKÜFTE
f. Yeni açılmış (çiçek).
NEVT
(C.: Envât-Niyât) Bir yere asma. Kaldırma.
NEVTA
Göğüste olur bir verem.
NEVTÎ
Gemici.
NEV’UMMA
Bir derece, bir suretle.
NEV’UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS
Nev’i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
NEVÜR
Çivit. * Damga için kullanılan içyağı isi.
NEVVAB
Nâiblik eden. Birinin yerine vekil olarak iş gören.
NEVVAH(E)
Ağlayan, çığlık koparan.
NEVVAR(E)
Nurlu, aydın. Aydınlık.
NEVZ
(C.: Envâz) Dere, vâdi.
NEVZAD
f. Yeni doğmuş. * Yeni doğmuş çocuk.
NEVZEMİN
f. Yeni çeşit, yeni tarz.
NEVZUHUR
f. Yeni çıkma. Yeni zuhur etme.
NEY
Kamıştan yapılan damaksız düdük. * Kamış kalem. * Mc: Kâmil insan. * Farsçada : Yokluk. (Bak: Nay)
NE’Y
Uzak olmak.
NEY’
Susuzluk. * Meyletmek, eğilmek.
NEYB
Dişle ısırmak.
NEYÇE
f. Küçük ney.
NEYDELAN
Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur.
NEYELAN
İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.
NEYFAK
Tilki derisinden olan kürk.
NEYH
Vücudun kemikleri taze iken pekişmek.
NEYİSTAN
f. Kamışlık, sazlık.
NEYK
Cima etmek.
NEYL
Merama erme. İsteğe ulaşma. * Ulaşılan şey.
NEYNÜFER
Nilüfer çiçeği.
NEYPARE
f. Kamış parçası.
NEYRENC
(C.: Neyrencât) Tılsım.
NEYRENCÂT
(Neyrenc. C.) Tılsımlar.
NEYRİB
Koğuculuk, dedikoduculuk.
NEYRUZ
Yaz günü.
NEYSEB
Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.
NEYSİTAN
f. Sazlık, kamışlık.
NEYŞEKER
f. Şeker kamışı.
NEYT
İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek.
NEYT
Cenaze. * Ölüm. * Duâda tazarru etmek. * Tıb: Kalbin asılı olduğu damar. * Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.
NEYTAL
(C: Neyatîl) Belâ, musibet, felâket, meşakkat. * Kova. * İçki ölçeği.
NEYY
Pişmemiş çiğ et vs. * Devenin semiz olması. * Semiz ve besili deve.
NEYYİF
Küsur. Ziyade. Artık. Fazla. * İhsan. * Yakın.
NEYYİR
(Nur. dan) Nurlu, parlak, ışıklı cisim. * Yıldız. Cisim halindeki nur. * Güneş, şems.
NEYYİRAT
(Neyyir. C.) Nurlular, nur saçanlar.
NEYYİREYN
Cisimlenmiş iki nur, yâni: Güneş ile Ay.
NEYYİR-İ ASGAR
Ay. Kamer.
NEYYİR-İ A’ZAM
Güneş, şems.
NEYZ
Çok olmak.
NEYZAR
f. Kamışlık, sazlık.
NEZ’
Çekip koparmak, ayırmak. * Can çekişmek. * Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak. * Saymak. * Kaldırmak, yok etmek.
NEZ’
Halkı birbirine düşürmek, ifsâd, bozmak.
NEZA’
Başta, alnın iki yanında saç olmayan açık yer.
NEZAFET
Temizlik, paklık, pakizelik.
NEZAHET
Ahlâk temizliği, temizlik. * İncelik, rikkat.
NEZAİR
(Nazire. C.) Nazireler, benzerler, emsâl olanlar.
NEZAKET
Naziklik, incelik, zariflik. Kaba olmamak. Edeb, terbiye.
NEZALE
Sefillik. * Hasislik.
NEZARE
Korkutmak.
NEZARE
Azlık. Kıllet.
NEZARET
(Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
NEZARET (T)
(Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik, nâzırlık, bakanlık.
NEZAZA
Az olmak, kıllet. * Her nesnenin bakiyyesi, artığı ve âhiri.
NEZB
Çağırmak. * Ses, sadâ, savt.
NEZD
f. Yan. Yakın. Karib. * Göre, nazarında, fikrince. (Arapçadaki “ind” mânâsındadır)
NEZDİK
f. Yakın, karib.
NEZE
Hafif deve.
NEZEL
Menzil, mekân.
NEZELE
Akmak, seyelan.
NEZEVAN
Atlama, sıçrama.
NEZF
Kuyunun suyunu tamamen boşaltma. * Aklı gitme, sarhoş olma. Zevâle gitme.
NEZG
İfsad etmek, halk içine fitne ve fesad bırakmak. Vesvese.
NEZGA
Taan etmek, çekiştirmek.
NEZH
(Nezih) Nezihlik, temizlik, saflık. * Hiçbir kötü hareketi olmamak. * Kerim, pak, pâkize.
NEZİA
(C.: Nezâyı’) Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın.
NEZİB (NEZÂB)
Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.
NEZİF
(Nezf. den) Çok kan kaybından kuvvetsiz kalan kimse. * Sarhoş kimse.
NEZİH
(Nezihe) Pâk, temiz. (Bak: Nezh)
NEZİHÂNE
f. Temizce, iyice, güzelce.
NEZİL
Menzil, mekân.
NEZİL
Misafir. İnen, konan.
NEZİR
(Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. (“Beşir” in zıddıdır) * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup Allaha (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için “Nezir” denmiştir.
NEZİRE
Nezredilmiş olan şey, adak.
NEZK
Yaramaz söz. * Süngü ile vurmak.
NEZK $
Hafiflik. * Acele. * Sebkat.
NEZLE
(C.: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık. * Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.
NEZR
Suâlde ısrar etmek. * Az miktar, azlık.
NEZR
Adak adamak. * Fık: Cenab-ı Hakka ta’zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
NEZUR
Evlâdı az olan kadın.
NEZV
Sıçramak.
NEZZ
Hafif zeki kimse. * Susuz nadas.
NEZZAM
Nizâm veren, düzenleyen, tertipleyen.
NEZZARE
Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
NIHLE
(C.: Nihal) Millet. * Yol. * Diyânet. * Bahşiş, atâ. * Dâva.
NIHV (NİHÂ)
(C.: Enhâ) Tulum. Yağ tulumu.
NIKBE
(C.: Nakıb) Zarar ve ayıp verecek derece eziyet.
NIKK
Kurbağa sesi.
NIKMET
(Bak: Nikmet)
NIKRİS
(Nıkrîs) (C.: Nekaris) Ayak ağrısı.
NIKY
İlik.
NI’ME
(C.: Niam) Mal. * Sanat.
NISA’
Bir cins beyaz elbise.
NISAF
Bir şeyi tam olarak ikiye bölme.
NISF
Yarım, yarı.
NISFET
(Bak: Nasfet)
NISF-I KUTR
Dairenin merkezinden geçen ve onu iki eşit kısma ayıran doğru çizginin yarısı. Yarı çap.
NISFİYET
Yarımlık. Yarı yarıya bölme.
NISF-ÜL LEYL
Gece yarısı.
NISF-ÜN NEHAR
Öğle vakti, gündüzün ortası. * Meridyen.
NISH (NISÂH)
Terzilik. * Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.
NIT’
Ağız tavanının pütür yerleri.
NITAB
Baş. * Boyun damarı.
NITAF
Ter.
NITNIT
Uzun boylu adam.
NIZAR
(C.: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir.
NIZV
(C.: Nuzuv, Enzâ’) Gitmek. * Sebkat etmek. * Kesmek, kat’etmek. * Çekip çıkarmak. * Bırakmak. * Zayıf deve. * Eski elbise.

f. Nefy edatıdır. (Bak: Na-Ne)
NİAC
(Na’ce C.) Dişi koyunlar.
NİAL
(Na’l. C.) Ayakkabılar, pabuçlar. * Hayvanların ayaklarına çakılan demirler, nallar.
NİAM
(Ni’met. C.) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler. * Hidayetler.
NİAM-I ESASİYE
Esas nimetler, en lüzumlu maddeler. İman, din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.
NİBAH
Köpek havlaması.
NİBAL
Küçük tepe. * (Nebl. C.) Oklar.
NİBRAS
(Süryânice) Lâmba, çıra.
NİBZ
Hurma ağacının dış kabuğu.
NİCAD
Kılıç bağı.
NİCAF
Kapının üst eşiği.
NİCAR
Asıl.
NİDA’
Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek. * Gr: ünlem (!)
NİDAL
(Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.
NİDD
Aynı, eş. Benzer, denk.
NİDRE
Et parçası.
NİFA’
Menfaat, fayda.
NİFAK
Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. * Bozuşukluk, ara açılmak. * Dinde riyâ etmek. * İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
NİFAKÎ
Nifakla alâkalı.
NİFAR
İntikal etmek, göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme, korkma, çekinme. * Nefret gösterme.
NİFAS
Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına “Nüfesâ” da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
NİFAZ
Çocuğa sarılan bez. Çocuk bezi.
NİGÂH
(Nigeh) f. Bakmak, nazar etmek. Bakış.
NİGÂHBAN
Bekçi. Gözcü. Gözleyen.
NİGÂHBANÎ
f. Bekçilik, gözcülük.
NİGÂHDAR
f. Bekçi, gözcü. * Koruyucu, muhafaza eden, saklayıcı.
NİGÂH-I GAZAB
Öfkeli bakış, kızgınlık bakışı.
NİGÂH-I HAYRET
Hayret bakışı.
NİGÂH-I TEDKİK
Araştırma bakışı, tedkik etme nazarı.
NİGÂH-I TEGAFÜL
Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış.
NİGÂL
f. Ateşli kömür parçası.
NİGÂR
f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put, sânem. * Resmi yapılmış, resmedilmiş.
NİGÂRENDE
f. Ressam.
NİGÂRHANE
f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
NİGÂRİN
f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü.
NİGÂRİSTAN
f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
NİGÂRİŞ
f. Resim yapma. Tasvir yapma.
NİGÂŞTE
f. Resmolunmuş. Musavver. * Yazılmış.
NİGEH
(Bak: Nigâh)
NİGEHBÂN
f. Gözcü, gözetici, bekçi.
NİGEHBÂNÎ
f. Bekçilik, gözcülük.
NİGEHDÂR
f. Gözcü, bekçi. * Saklayıcı, koruyucu.
NİGEH-ENDÂZ
f. Bakan, bakıcı, bakıveren.
NİGERAN
f. Bakıveren, bakıcı.
NİGİN
f. Mühür, hâtem. * Yüzük.
NİGİNDÂN
f. Yüzük mahfazası, yüzük kutusu.
NİGİNSÂY
f. Mühür kazıcı. Hakkak.
NİGU
f. Güzel, iyi, hasen.
NİGUHÂH
f. Hayır temenni eden, iyilik isteyen.
NİGUHİDE
f. Çekiştirilmiş, zemmolunmuş, gıybet edilmiş.
NİGUHİŞ
f. Çekiştirme, gıybet, zemm.
NİGUN
f. Tersine dönmüş, altüst olmuş, başaşağı. * Ters, uğursuz, aksi.
NİGUNBAHT
f. Tâlihi ters dönmüş, tâlihsiz, şanssız.
NİGUNSÂR
f. Başaşağı.
NİH
f. (Nihâden: “Koymak” mastarından emir kökü) Koy. * Memleket, şehir, belde.
NİHA (NİYÂHA)
Yas tutmak.
NİHAB
(Nehb. C.) Çapullar, yağmalar.
NİHAD
f. Huy, tabiat, hilkat, bünye, yaratılış.
NİHADE
f. Konmuş, konulmuş.
NİHADÎ
f. Yaradılışta olan, fıtrî.
NİHAF
(Nahif. C.) Cılız, zayıf kimseler.
NİHAÎ
(Nihâiye) Sona ait, son ile alâkalı, sonuncu.
NİHAL
f. Taze, düzgün. Fidan, sürgün.
NİHALAN
(Nihal. C.) f. Taze fidanlar, sürgünler.
NİHALE
f. Yeni, taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme.
NİHALÎ
f. Sahan altlığı.
NİHAL-İ ZARİF
İnce, güzel dal.
NİHALİSTAN
f. Fidanlık.
NİHAN
f. Gizli, saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır.
NİHANHANE
f. Saklanacak yer. Mağara, bodrum, mahzen.
NİHANÎ
f. Gizlilik, saklılık.
NİHAS
Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber, yuvarlak demir. * Kavafların kullandığı nesne.
NİHAS
Asıl. Tabiat.
NİHAVEND
İran’ın batı tarafında meşhur bir şehir adı. * Musikide bir makam.
NİHAVENDÎ
f. Nihavend şehrine ait. Nihavendli.
NİHAYET
Son, uç, son derece. * Çok.
NİHAYET-İ AZM
Kemik ucu.
NİHAYET-PEZİR
Son bulan. Nihâyet bulur olan.
NİHAYET-ÜL EMR
İşin nihayetinde, işin sonunda. Netice.
NİHAYET-ÜN NİHAYE
En sonunda. Akıbet.
NİHLE
Cenab-ı Hakk’ın ihsanı. Atıyye. * Millet. * Yol. Tarik. * Diyânet. Mezheb.
NİHRİR
(C.: Nahârir) Tecrübeli, bilgili, fâzıl, âlim, mâhir kimse.
NİHVAR
f. Gururlu, kibirli, kendini beğenmiş adam.
NİHY
Gölcük.
NİJAD
f. Nesil, soy, neseb. * Cibilliyet, tabiat.
NİJM
f. Bazı kış sabahları inen koyu sis.
NİK
f. İyi, güzel, hoş.
NİK
(C.: Niyâk) Dağın yüksek yeri, dağ tepesi. * Kızgın, hiddetli, gadaplı kimse.
NİK Ü BED
İyi ve kötü.
NİKAB
Yüz örtüsü, peçe, perde.
NİKABE (NEKABE)
Kâhyalık. * Ululuk.
NİKÂBET
Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
NİKÂH
Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
NİKÂH-I DÂHİLÎ
İçerden evlenme, akrabadan kız alma.
NİKÂH-I HÂRİCÎ
Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma.
NİKÂH-I MUT’A
Bir zamanlık, geçici nikâh olup meşru değildir.
NİKÂH-I SAHİH
Sıhhat şartlarını cami’ olan nikâh.
NİKAHTER
(Nik – ahter) f. Tâlihli, şanslı, mutlu.
NİKAL
Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.
NİKÂL
Dizgin demiri.
NİKÂL
f. Ateşli kömür parçası.
NİKAM
(Nikmet. C.) İntikamlar, öc almalar.
NİKAN
(Nik. C.) f. İyiler, iyi kimseler.
NİKAR
İnat. Kin.
NİKAŞE
Nakış yapma san’atı. Nakışçılık.
NİKAT
(Nokta. C.) Noktalar.
NİKÂT
(Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. * İnce mânâlı, şakalı ve zarif sözler.
NİKÂYET
Düşmanı kılıçtan geçirme.
NİKBAHT
(Nîk-baht) f. Bahtlı, tâlihli, şanslı.
NİKBAZ
(Nîk-bâz) f. Davranışları ve işleri iyi olan.
NİKBİN
(Nîk-bin) f. İyi gören, iyimser, her şeyi iyi tarafından gören.
NİKDA
Yaş kanbel otu.
NİKENDİŞ
(Nîk-endiş) f. Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen.
NİKFERCAM
(Nîk-fercâm) f. Sonu, âkıbeti hayırlı ve iyi olan.
NİKHASLET
(Nîk-haslet) f. Ahlâkı ve huyu iyi olan.
NİKHU
f. Güzel huylu, iyi huylu.
NİKÎ
f. İyilik, iyi olma.
NİKKİRDAR
(Nîk-kirdâr) f. Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan.
NİKL
(C.: Enkâl) Köstek. * Kayd. * Dizgin demiri.
NİKMANZAR
(Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan.
NİKMET
Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle olan mücâzat.
NİKNAM
f. İyi nam kazanmış, iyi ünlü.
NİKNİHAD
(Nîk-nihâd) İyi huylu.
NİKS
Elbisenin ve örülmüş şeylerin eskilerini bozup gidermek, tekrar yine iplik yapmaya kabil olanı ip eğirip yenilemek.
NİKS
Ters doğan çocuk. * Zayıf ve cılız adam.
NİKTER
(Nik-ter) f. Çok beğenilmiş, çok iyi.
NİK-TERİN
f. Çok iyi, hepsinden iyi olan.
NİKU
Güzel, iyi, hoş.
NİKUBAHT
f. Bahtı açık.
NİKUKÂR
f. İşleri doğru ve iyi olan, iyi işli.
NİKUYÎ
f. Güzellik, iyilik.
NİKZ
(C.: Enkaz) Bina yıkıntısı.
NİL
Mısır’ın bir nevi hayat menbaı olan en büyük nehrinin ismi.(Nil-i mübarek, Cebel-i Kamer’den çıktığı gibi, Dicle’nin en mühim bir şubesi, Van vilâyetinden Müküs nahiyesinden, bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat’ın da mühim bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı, hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyyeden olan: $ kat’i delâlet ediyor ki: Asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlâhî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki arz lâfzı, toprak demektir. Demek o su, çok yumuşaktır; üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevilhayata makarr eder. S.)
NİL
Vesime adı verilen boya otu. * Çivit boyası.
NİLE
f. Çivit.
NİLÎ
Mavi, çivit rengi.
NİLÎ PERDE
Gökyüzü, sema.
NİLU-BERG
f. Nilüfer.
NİLÜFER
f. Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. * Bursa yakınlarında akan bir akarsu.
NİM
Eski kürk. * Bir ot cinsi.
NİM
f. Yarım, nısf, buçuk, yarı.
NİMAL
(Neml. C.) Karıncalar.
NİMAR
(Nimr. C.) Kaplanlar.
NİMAT
(Nemat. C.) Örtüler, ihramlar.
NİMBİSMİL
f. İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan.
NİME
f. Yarım, nısf, yarı.
Nİ’ME
Ne iyi, ne âlâ, ne güzel.
NİME NİME
f. Parça parça, yarım yarım.
NİME-İ RUZ
Günün ortası. Yarım gün.
Nİ’ME-L MATLUB
Tam aradığımız. İsteyip aradığımızın en âlâsı.
Nİ’ME-L MEVLA
Ne iyi sâhib ve mâlik, ne iyi Allah (C.C.)
Nİ’ME-L VEKİL
Ne güzel, ne iyi vekil.
Nİ’ME-L VESİLE
Ne güzel sebeb, ne âlâ vesile.
Nİ’ME-R RAKİB
Ne iyi gözetici, koruyucu.
NİME-RUZ
(Bak: Nime-i ruz)
Nİ’MET
(Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saadet. Hidayet. * Giyecek şeyler. * Yiyecek faydalı şey, rızık.(Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüd, tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, dâima rahatsız olursun. Çünkü noksanları tedarik, mevcutları telef olmaktan muhafaza ile dâimâ evham, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Halbuki o nimetler Mün’im-i Kerim’in taahhüdü altındadır. Senin işin O’nun sofra-i ihsanından yeyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür, nimette in’amı görmek demektir. İn’amı görmek, nimetin zevalinden hâsıl olan elemi defeder. Zira nimet zâil olduğundan Mün’im-i Hakiki, onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın. M.N.)
Nİ’MET-İ İLÂHİYE
Allah’ın nimeti. Allah’ın verdiği nimet.
Nİ’MET-ŞİNAS
f. Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan.
NİMGERM
f. Pek sıcak olmayan. Ilık.
NİMHAB
f. Yarı uykulu, mahmur.
NİMHANDE
f. Gülümseme, tebessüm.
NİMKÜŞTE
f. Yarı öldürülmüş, yarı kesilmiş olan.
NİMLAHZA
f. Yarım bakış. Gözucuyla bakış. * Çok kısa zaman.
NİMMANZUR
f. Yarı görülen. Bulanık olarak görülen.
NİMMEST
f. Sarhoşça.
NİMMUZLİM
f. Yarı karanlık.
NİMMÜRDE
f. Ölüm derecesinde olan. Ölüm hâlinde bulunan.
NİMNİGÂH
f. Yarı bakış. Gözucuyla bakma.
NİMNİME
Birbirlerine yakın çizgiler. * Tırnakta olan beyazlık.
NİMNİMETEYN
Tırnak işareti.
NİMPUHTE
f. Tam pişmemiş, yarı pişmiş.
NİMR
(C.: Enmâr – Nümur – Nimâr) Kaplan.
NİMRE
Dişi kaplan.
NİMRES
f. Yarı ham, yarı olgunlaşmış olan.
NİMRUZ
f. Yarı gün, öğle.
NİMS
Firavun faresi dedikleri küçük hayvan. * Sansar.
NİMS
Bir ot cinsi.
NİMSÜFTE
f. Yarım olarak söylenmiş, tam denmemiş.
NİMŞEB
f. Geceyarısı.
NİMTEN
f. Mintan.
NİMZİNDE
Yarı canlı. Ölü ile diri arası.
NİMZULMET
f. Yarı karanlık.
NİNAN
(Nun. C.) Balıklar, semekler.
NİR
(C.: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu. * Bez damgası. * Irgaç.
NİRAN
(Nur ve Nâr. C.) Nurlar, ziyalar. Ateşler, nârlar.
NİRENC
(C.: Nirencât) Düzen, hile. * Resim, taslak.
NİRENG
f. Düzen, hile, aldatmaca. * Taslak, resim. * Büyü, efsun.
NİRU
f. Kuvvet, güç, zor.
NİRUMEND
f. Güçlü, kuvvetli, zorlu.
NİRUMENDÎ
f. Kuvvetlilik, zorluluk, güçlülük.
NİS’
(C.: Ensu’) Gizlemek. * Gitmek. * Sarkık olmak. * Kuzey rüzgârı.
NİSA
(C.: Nisvân) Kadınlar.
NİS’A
(C.: Nüsu’-Ensu’-Ensâ’) Devenin göğsü için yapılan enli kolan.
NİSA SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in dördüncü suresi.
NİSAB
Zekât ölçüsü, ölçü miktarı. * Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı. * Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had. * Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5’dir. * Bir mecliste görüşmeye başlanabilmek, yahut karar verebilmek için bulunması şart olan âza sayısı. * Hisse, nasib. * İstenilen had, derece. (Bak: Zekât)
NİSAB-I EKSERİYET
Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi.
NİSACET
Dokumacılık.
NİSAÎ
(Nisâiye) Kadınlarla alâkalı, kadınlara dâir.
NİSAL
(Nasl. C.) Ok ve kargı gibi şeylerin uçlarındaki sivri demirler.
NİSAR
Saçmak, dağıtmak. * İ’ta etmek. Vermek.
NİSAR
Saçan, saçıcı mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar $ : Işık saçan.
NİSARÇİN
f. Saçılan şeyleri toplayan.
NİSBET
Münasebet, yakınlık, bağlılık, ölçü. * Rağmen. İnat olarak. İnat olsun diye.
NİSBETEN
Nisbetle, kıyaslanarak. Öncekine göre. Bir dereceye kadar. Şöyle böyle.
NİSBÎ
(Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine, öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete, ölçüye göre.
NİSEB
Nisbetler, kıyaslamalar ve ölçüler.
NİST
f. Değildir, yoktur.
NİSTÎ
f. Yokluk, adem.
NİSUN
(Nisvan. C.) Kadınlar.
NİSVAN
(Nisa. C.) Kadınlar. Nisalar.
NİSVAN-I ZELİL
Ahlâken ve dinen düşmüş, zelil olmuş kadınlar.
NİSVÎ
Nisa taifesine mensub. Kadınlarla alâkalı.
NİSYAN
Unutmak, hatırdan çıkarmak.
NİSYAN-İ EBEDÎ
Ebedî unutma.
NİŞ
f. (Arı, akrep gibi böceklerde olan) İğne. * Diken. * Ağu, zehir.
NİŞA
f. Nişasta.
NİŞAD
Bir kimseye yemin vermek.
NİŞAN(E)
f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef, vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya. * Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. * Tuğra. * Ferman.
NİŞANDE
Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey.
NİŞANE
(Bak: Nişan)
NİŞANE-İ TASDİK
Kabul edildiğine dâir işaret, tasdik işareti. * Mu’cizeler.(Kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat’i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat’i ile “idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaatledir” diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık)
NİŞANGÂH
f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan, nişan almağa yarayan kısım.
NİŞDE (NİŞDÂN)
Talep etmek, istemek. * Söz vermek, and vermek.
NİŞDET
Araştırıp sorma. * Kaybolan bir şeyi arama.
NİŞE
f. Çoban düdüğü. Kaval.
NİŞEST
f. Oturan.
NİŞESTE
(C.: Nişeste-gân) f. Oturan, oturmuş.
NİŞESTE-GÂN
(Nişeste. C.) f. Oturanlar, oturmuş olanlar.
NİŞESTGÂH
f. Oturacak yer.
NİŞHAR
f. Diken batmış, iğnelenmiş.
NİŞİB
f. (Yukarıdan aşağıya) iniş.
NİŞİB Ü FİRAZ
İniş ve yokuş.
NİŞİBGÂH
f. Çukur yer.
NİŞİMEN
f. Oturacak yer.
NİŞİMENGÂH
f. Durak, yurt. Toplanılacak yer.
NİŞİN
f. “Oturan, oturmuş” gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir.
NİŞİNENDE
f. Oturan, oturucu.
NİŞTER
f. Hekim bıçağı, neşter.
NİŞVE
Koklamak. * Bilmek. * Haber vermek.
NİTA’
(C.: Nutu’) Deri döşek.
NİTAC
Yavrulama, yavru doğurma.
NİTAF
(Nutfe. C.) Saf ve duru sular.
NİTAH
Tos vurma, toslaşma. Boynuzla vurma. * Vuruşup kavga etme.
NİTAK
Kemer, kuşak. * Kuşak yeri. * Peştemal.
Nİ’TAL
Kova.
NİTASÎ
Anlayışlı tabib, doktor.
NİVA
Düşmanlık. * Besili, semiz deve.
NİVE
f. İnleme, ağlama, sızlanma.
NİVEND
f. İdrak, anlayış, akıl.
NİVER
f. Âlemde meydana gelen hâdiseler, haller.
NİYA
(C.: Niyâgân) Dede, cedd.
NİYABE
Nöbet.
NİYABET
Nâiblik, vekillik. Kadı vekilliği.
NİYAGÂN
(Niyâ. C.) Dedeler, ceddler. Ecdad.
NİYAM
f. Kılıf, kın. Kılıç kını.
NİYAM
(Nâim. C.) (Nevm. den) Uykuda olanlar, uyuyanlar.
NİYAMGER
(C.: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san’atkâr.
NİYAR
(Nâr. C.) Ateşler.
NİYAT
(Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.)
NİYAT
(Niyet. C.) Niyetler.
NİYAZ
f. Yalvarma, yakarma. Dua. * Rağbet ve istek. * Hâcet, ihtiyaç.
NİYAZİ-İ MISRÎ
(Mi: 1618 – 1694) Malatya’nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır’da Câmi-ül-Ezher’de tahsil gördü. 1646’da İstanbul’a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Hasaneyn, Mevâid-ül İrfan ve Avâid-ül İhsan, Hidayet-ül İhvan, Mektubat gibi eserleri ve bir de şiirlerini cami’ divanı vardır.
NİYAZKÂR
f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan.
NİYAZKÂRÂNE
Yalvararak, niyaz ederek. * Muhtaç olarak, muhtaçlıkla.
NİYAZMEND
(C.: Niyazmendân) f. İhtiyacı olan, muhtaç. * Yalvaran, yakaran, niyaz eden.
NİYERE
(Nâr. C.) Ateşler.
NİYET
Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi. * Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk’a taatta bulunmayı ve O’na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.(Niyet, ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur. Ve keza niyette öyle hâsiyet vardır ki; seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvil eder. Demek niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâsdır. Öyle ise necat, halâs ancak ihlâs iledir. İşte bu hasiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binâendir ki; az bir ömürde, Cennet bütün lezâiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan, dâimî bir şâkir olur. Şükür sevabını kazanır. M.N.)
NİYLEC
Çivit.
NİYY
Çiğ, olmamış, ham.
NİYYAT
(Niyet. C.) Niyetler.
NİZA
Cima etmek.
NİZA’
Çekişme, kavga. (Dünya öyle bir meta’ değil ki; bir niza’a değsin. “Çünki fani ve geçici olduğundan kıymetsizdir.” Koca dünya böyle ise dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. M.)
NİZA-İ LAFZÎ
Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga.
NİZAL
Nişan, işaret, alâmet.
NİZAM
Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış. * İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. * Bir işin sebat ve kıyamına medar, sebep olan şey ve hâlet.
NİZAMÂT
(Nizam. C.) Nizamlar, muntazam şeyler, düzenler.
NİZAMÂT-I LÂZİME
Lüzumlu, gerekli nizamlar.
NİZAMEN
Nizam dairesinde. Nizama ve kanuna tabi olarak.
NİZAM-I ÂLEM
Kâinatta Allah’ın koyduğu umumi nizam. (Nizam-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. S.) (Bak: Delil-i inayet)
NİZAM-I CEDİD
Yeni nizam. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında yeni nizamla yetiştirilen bir askerî teşkilât.
NİZAMÎ
Düzenli, tertipli, usulüne uygun. * Kanun ve nizama ait, onunla alâkalı.
NİZAMİYE
İlk askerlik devresi. * Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire. * Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı.
NİZAM-ÜD DİN
(Nizameddin) Dinin nizam ve düzeni.
NİZAR
Zayıf, arık, düşkün, bitkin.
NİZAR
Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.
NİZARET
f. Zayıflık, arıklık.
NİZE
Mızrak.
NİZEDÂR
f. Mızraklı. Kargılı. Süngülü.
NİZEK
f. Câriye. * Küçük mızrak, süngü.
NİZEZEN
f. Mızrakla vuran. * Mızrakçı.
NİZK
Küçük süngü.
NOBRAN
Sert mizaçlı, inatçı, nâzik olmayan.
NOKSAN
(Nuksan) Eksik, kusurlu, nâkıs. * Eksiklik, azlık. Eksilme, azalma. * Yokluk.
NOKSANÎ
Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı.
NOKSANİYET
Eksiklik, noksanlık.
NOKTA
(Nukta) Benek. * Durak, mevki. Mahâl. * Göze ârız olan leke. * Durak işareti. * Tek karakol, tek nöbetçi. * Yazıdaki durak işâreti. * Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil.
NOKTA-İ BİNİŞ
Gözbebeği.
NOKTA-İ GALEYÂN
Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.
NOKTA-İ İSTİMDAD
Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç.
NOKTA-İ İSTİNAD
Dayanma ve güvenme noktası. Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı.
NOKTA-İ MİHRAKİYE
Yanma noktası. Odak noktası. * Çok Esmâ-i İlâhiyyenin tecellisinin toplandığı nokta.
NOKTA-İ NAZAR
Görüş, bir nevi fikir. (Bak: Rasyonalizm)(Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve imân; vahdete, âhirete, Uluhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbâba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü’d-din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm’ın makasıdı içinde görünmiyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmiş fakat hakiki hikmet olan Ulûm-u Aliye-i İlâhiyye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmiyenler, muhakkıkin-i İslâmiyeyi, hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki, akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.Hem herbir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat’iyyesi, Kur’anın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz:Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazariyle bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur’an nazariyle bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi’, en bedi’ ve en âciz, en aziz, en zaif, en lâtif bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin: Semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi… bütün mu’cizat-ı san’atının meşheri, sergisi… bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyyenin mahşeri, ma’kesi.. hadsiz Hallâkıyet-i İlâhiyyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-i sagiresinden cevvadâne icadın medârı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür’atle işliyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte Arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’an-ı Hakim; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semâvata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. O’nu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren: $ diyor. İşte sair mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur’an’ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)
NOKTA-İ TEKATU’
Kesişme noktası.
NOKTA-İ TELÂKİ
Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası, yeri. * Münâsebet. Uygunluk.
NOKTA-İ TEMAS
Değme noktası. Temas etme noktası.
NOKTA-İ ZERRİN
Güneş. Altun nokta.
NOKTATEYN
İki nokta.
NORMAL
Fr. Kanun, usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. * Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi.
NOTA
(İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı. * Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret. * Resmi ve siyasi mektup, muhtıra. * Mülâhazat. * Hesap pusulası. * Müziğe ait yazı.
NUAA
Yumuşak ot.
NUAK (NAİK)
Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
NUAS
Uyuklama, uyuşukluk. (Bak: Nüas)
NUF
f. Yankı. Aks-i sadâ.
NUFAHA
Su üzerindeki kabarcık.
NU’FE
Erkeklerin iki yanına sallanan saçı.
NUGAŞİ
Kısa boylu adam.
NUGBE
(C.: Nugab) Bir içim su.
NUGER
f. Köle, kul.
NUGERÎ
f. Kölelik, kulluk.
NUGNUG
(C.: Negânig) Boğaz içinde olan et. * Kulak içinde fazlalık olan nesne.
NUGRE
(C.: Nugur-Nugrân) Serçe kuşu büyüklüğünde olup kırmızı olan bir kuşun adı.
NUGZ (NAGZ)
Kürek ucuna bitişik olan kıkırdak.
NUH (ALEYHİSSELÂM)
Kur’an-ı Kerim’de adı geçen bir peygamber ismi. (Elli yaşında iken kavmini imana dâvete memur edilmiş ve kavmi kendisini dinlemediğinden, iman etmeyenlere ceza olarak dünyayı kaplayan su tufanı olmuş ve zâlimler mahvolmuşlar; iman edenler Nuh Peygamber’in (A.S.) yaptığı gemiye alınarak kurtulmuşlardır.)
NUH SURESİ
Kur’an-ı Kerim’de 71. Suredir ve Mekkîdir.
NUHA’
Boyun kemiği içindeki murdar ilik.
NUHAA
Tükürmek.
NUHAME
Balgam.
NUHAS
Bakır. Bakır para. * Kızgın mâden. * Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre. * Dumansız alev. * Bir şeyin aslı. * Tütün.
NUHASÎ
Bakırlı, bakırla alâkalı, bakırdan.
NUHAT
Hıçkırma.
NUHAT
Nahiv (gramer) âlimleri.
NUHBE
Herşeyin seçkini, iyisi. * Seçkin, seçilmiş, müntehab, güzide. * Korkak.
NUHBE-İ ÂMÂL
Mefkure, ideal. Emellerin en sonu.
NUHÎ
Nuh (A.S) ile ilgili. * Pek eski.
NUHL
Karşılıksız hediye ve hibe.
NUHLA
Atiyye, hediye.
NUHRE
Burun deliği.
NUHRE
Kemik dokusunun çürümesi.
NUHRUB
(C.: Nehârib) Kaya yarığı. * Arı kovanı. * Arı sesi.
NUHT
Çocukla birlikte karından çıkan su.
NUHUL
Zayıflık, arıklık.
NUHUR
(Nahr. C.) Ayların evvelleri. * Göğüsler. (Bak: Nahr)
NUHUSET
Uğursuzluk.
NUHUST
f. Birinci, ilk, evvel.
NUHUSTÎN
f. Birinci, ilk, evvel.
NUHUSTZÂD
f. İlk doğmuş olan. Evvel doğan.
NUK
(Naka. C.) Dişi develer.
NUK
f. Okun ucu, temren. Kuş gagası. * Gaga gibi sivri uçlu olan şey.
NUKA
Her şeyin kötüsü.
NUKAA
Birşeyi ıslamada kullanılan su.
NUKAT
(Nokta. C.) Noktalar.
NUKAVE
Temizlik, paklık. * Her şeyin iyisi, seçkini.
NUKAYE
Her nesnenin iyisi.
NUKAZ
Küçük serçe kuşu.
NUKAZA
Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne.
NUKBE
(C.: Nukab) Yol. * Yırtık, delik. * Paçasız don. * Levn, renk. * Pas.
NUKRE
Külçe hâlinde gümüş. * Ense çukuru.
NUKRE-İ KAFA
Ense çukuru.
NUKSAN
Eksilmek, noksanlaşmak.
NUKTA
(C.: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta.
NUKUD
(Nakid. C.) Nakidler, paralar, akçeler, madeni paralar.
NUKUD-I MEVKUFE
Vakfedilen paralar.
NUKUL
Nakiller, rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.
NUKUŞ
Resimler, nakışlar.
NUKZ
(C.: Enkâz) Binâ yıkıntısı.
NUL
f. Kuş gagası.
NU’M
Sürur, neşe, sevinç, neşat.
NU’MAN
(Niam. C.) Dört ayaklı hayvanlar. * Kan. * İmam-ı Azam Hazretlerinin adı. * Şakayık-ı nu’man denen bir lâle çiçeği.
NUMİD
f. (Bak: Nevmid)
NUMRUKA
(C.: Nemarik) Küçük yastık.
NUMUD
(Bak: Nümud)
NUMUDE
f. Gösterilmiş, gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Bak: Nümune)
NUN
Kur’an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir. * Divid, kalem. * Kılıcın ağzı. Kılıç. * Çene çukuru. * Balık, semek.
NUN SURESİ
Kur’an-ı Kerim’de 68. sure ve Kur’anda müteşabih ve şifre olan bir harf.(Bütün kalemlerin ve tastir ve kitapların aslı, esası, ezelî me’hazı ve sermedî üstadı Kader’in kalemi ve Nur ve İlm-i Ezelî’nin nuruna işaret eden bir kelimedir. Ş.)
NU’NU
Uzun boylu adam.
NUN-U MÜTEKELLİM-İ MAA-L GAYR
Mütekellim-i maalgayrın “nun” harfi. Fiildeki cemi’ sigasındaki nun. (Bak: Mütekellim-i maalgayr)
NUN-U NA’BÜDÜ
(Bak:Na’büdü) (Arkadaş! deki un ifade ettiği cem’ ve cemaat; fikri ve kalbi ayık olan musallinin nazarında, sath-ı arzı bir mescid şekline getirir ve bütün mü’minlerden teşekkül etmiş, şarktan garba kadar dizilmiş safları havi o cemaat-i kübra içinde namaz kıldığını ihtar ettirir. M.N.)
NU’NUA
Devenin boyun eti. * Horozun boyun tüyü.
NUR
Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık. * Kur’ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber. * Zulmeti def eden, şule, ışık. (Bazılarınca ziya, nurdan daha sağlamdır ve daha hastır. Nur; dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki nevidir. Dünyevi olanı da iki çeşittir: Biri: Envar-ı İlâhiyeden intişar eden nurdur. Akıl ve Nur-u Kur’an gibi. İkincisi: Görmekle hissedilir ki, nurlu cisimlerden ibarettir, güneş, ay ve yıldız gibi… Uhrevi nur: $ ilâ âhir.. âyet-i kerimesinde mensus olan nurdur. Nur, âlemin mânen aydınlığına sebep olan Hazret-i Peygamber’e de (A.S.M.) denir. $ âyetinde beyan olunduğu gibi eşyanın hakikatını olduğu gibi beyan eden şeye de “nur” denir. Meşhur bir zata “Nuri” denmiştir; bunun sebebi her ne zaman vaaza ve nasihata başlasa gayb âleminden nurun şimşek gibi parıltısı ona tecelli ederdi. L.R.)
NUR SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 24. Suresinin ismi.
NURAN
Nurlu, parlak.
NURANÎ
Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver.
NURANİYYET
Nurlu olanın hali, parlaklık, nurluluk.
NURBAHŞ
f. Işık saçan, aydınlatan, parlatan.
NURCULUK
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile Türkiye’de başlayan dinî bir hareket ve faaliyettir. Bu hareketin en mühim istinad noktası, Risale-i Nur namındaki eserlerdir.Risale-i Nur eserleri 1926 – 1949 seneleri arasında yazılmıştır ve Kur’anın bu asra bakan mânevî bir tefsiridir. Bilhassa iman ve İslâm esaslarını ve Kur’anın hikmetlerini izah ve isbat eder.Siyasî ve dünyevî cem’iyetçilikten mücerred; ve aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlık ile gönüllerde kurulan nur irfan müessesesi mensublarına, yani Risale-i Nur eserlerini okuyanlara: “Risale-i Nur Talebesi”; kısaltılmış şekli ile “Nur Talebesi” veya “Nurcu” denilmektedir.Daha başka bir tarif ile Nurcu : Risale-i Nur Külliyatı’nı okuyanların meydana getirdiği maddîlikten, teşkilâttan, cemiyet kademelerinden mücerred, aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlıktan ibaret olan ekol mensublarına da Nurcu denmektedir.Risale-i Nur ve Talebeleri, Âlem-i İslâma, hattâ dünyanın her tarafına kadar genişlemiş ve hüsn-ü kabule mazhar olmuştur.Diyanet İşleri Başkanlığının 2.7.1963 tarih, 18746 sayılı yazısına ekli, Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu’nun 29.6.1963 tarih, 326 sayılı kararında:”Nurculuk: Bir tarikat veya bir mezheb olmayıp, Said Nursî adındaki zâtın, son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı, Kur’an-ı Kerim âyetlerini ele alarak, Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır. Adı geçen eserler, imanı fikirlerle birleştirmeye çalışmaktadır.” şeklinde beyan edilmiştir.
NU’RE
(C.: Near-Nerât) Eşeğin burnuna giren bir cins sinek.
NUREFŞAN
f. Etrafı aydınlatan, nur saçan, ışık veren.
NUR-FEŞAN
(Bak: Nurefşan)
NURİ
Nura mensub, nura ait. * Erkek ismidir.
NUR-İ AYN
f. Göz nuru. * Pek sevgili olan.
NUR-İ ÇEŞM
Göz nuru. Gözün iyi görür olması. * Mc: Saadet.
NUR-İ İMAN
İman nuru. Kur’an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru.
NUR-İ KASD
Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.
NUR-İ MÜBİN
Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur’an ilminin mânevi nuru.
NUR-İ MÜCESSEM
Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur.
NURİYE
Nura âit, nura mensub. * Kadın ismidir.
NURPAŞ
f. Nur saçan, nur saçıcı.
NURTAL’AT
Nur yüzlü.
NUR-UL ENVÂR
Nurların nuru.
NURUN ALA NUR
Daha âlâ, daha iyi, nur üstüne nur.
NUSAHA
(Nasih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler.
NUSARA
(Nasir. C.) Yardımcılar.
NUSB
(C.: Ensâb) Meşakkat, zahmet, elem. * Zehir, ağu. * Belâ, musibet. * Put, sanem, heykel.
NUSH
Nasihat, ögüt.
NUSHA
(Bak: Nüsha)
NUSRET
(Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı, hususen ruhani muavenet. Zafer, galebe, fetih, üstünlük, başarı, düşmana gâlib olmak.
NUSSA
Saç kırpıntısı.
NUSSAH
(Nâsih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler.
NUSSAR
(Nâsır. C.) Yardımcılar.
NUSU’
Çok beyaz olmak. * Hâlis olmak.
NUSUL
Huruç etmek, çıkmak. * Dühul etmek, girmek. (Ezdaddandır) * (Nasl. C.) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler.
NUSUS
(Nass. C.) Nasslar. (Bak: Nass)
NUŞ
f. İçen, içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
NUŞA NUŞ
f. İçtikçe içerek, tekrar tekrar içerek, defalarca içerek, içe içe.
NUŞADUR
f. Nişadır.
NUŞDARU
f. Panzehir. * Tiryak. * şarap.
NUŞE
f. şâd ve sevinçli. Mesrur olan.
NUŞENDE
(C.: Nuşendegân) f. İçki içen kimse.
NUŞHAND
f. Tatlı gülüşlü.
NUŞİDEN
İçmek mastarındandır. İçen ve içiçi gibi mânâlara gelir.
NUŞİN
f. Lezzetli, tatlı.
NUŞİRVAN
İran’da Milâdi (531 – 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.
NUTFE
(C.: Nütef) Parmak ile yolunan şey.
NUTFE
Duru ve sâfi su. * Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi. * Taşmış, dökülmüş su. * Deniz.
NUTÎ
(C.: Nevâti) Gemici.
NUTK
(Nutuk) Söyleyiş, söyleme kabiliyeti, konuşma, hitabet. * Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
NUTK-U İFTİTAHÎ
Açış nutku.
NUTU’
(Nat’. C.) Meşinden yapılmış döşekler. * Sofra bezleri.
NUTUF
(Nutfe. C.) Nutfeler, dölsuları, spermalar.
NUTUH
Boynuzuyla vuran davar.
NUUMET
Yumuşaklık.
NUUT
(Na’t. C.) Vasıflar, keyfiyetler, umuma şâmil sıfatlar. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm hakkındaki medhiyeler.
NUYAN
f. Şehzâde. Pâdişah oğlu.
NU’Z
Hicaz’da yetişen misvak ağacı.
NUZAR
Altın. * Her nesnenin hâlisi ve iyisi. * Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.NUZC $ (Nazc) Yemişin tam olarak yetişmesi, olgunlaşması. * Etin kemikten dökülür derece pişmesi.
NUZERA
(Nazir. C.) Akranlar, eşler.
NUZUB (NAZAB)
Sinmek. * Iraklık, uzaklık. * Suyun, toprak tarafından emilmesi.
NÜAME
Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver.
NÜAMÎ
Güney rüzgârı.
NÜANS
Fr. İnce fark.
NÜAS
Uyuklama, uyku gelip basma. * Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.
NÜASÎ
Uyuklama ile ilgili.
NÜBAH
Havlama.
NÜBEA
(Nebi. C.) Nebiler, peygamberler.
NÜBELE
(C.: Nübel) İstincâ taşı. * Kesek parçası.
NÜBLE
İhsan, atiyye. Fazl.
NÜBTA
Atın kolanı veya karnı altında olan beyazlık.
NÜBU’
Suyun, yerden çıkıp akması.
NÜBUB
Bitmek.
NÜBUT
Suyun, yerden çıkıp akması.
NÜBÜVVET
(Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah’ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak. (Bak: Muhammed (A.S.M.) – Resül)(…. Hem mâdem nev-i beşerde Nübüvvet vardır. Ve yüzbinler zât -Nübüvvet dâva edip mu’cize gösterenler – gelip geçmişler. Elbette umumun fevkinde bir kat’iyyet ile Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir. Çünkü İsa (A.S.) ve Musa (A.S.) gibi umum resüllere nebi dedirten ve risâletlerine medar olan delâil ve evsâf ve vazifeler ve ümmetlerine karşı muameleler, Resül-i Ekrem’de (A.S.M.) daha ekmel, daha câmi bir surette mevcuddur… M.)(Enbiya-yı Sâlifinde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartiyle yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel, daha yüksek bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların hey’et-i mecmuası mu’cizeleriyle vesair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kal ile nev-i beşerin sinni kemâle geldiğinde Üstad-ül beşer ünvânını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.) bütün mu’cizeleriyle Saniin vücub ve vahdetini nurlu bir bürhan olarak âleme ilân etmiştir. O Zat’ın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer yani tek tek O’nun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse hey’et-i mecmuası O’nun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki; şeytanları bile tasdike mecbur eder.İ.İ.)(Bil ki nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak saadetin fihristesidir. İman bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir feyiz, zâhir bir hak, fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe hak ve hakikat, Nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhâlifindedir… M.N.)
NÜBÜVVET DA’VA ETMEK
Peygamber olduğunu bildirip doğruluğunu isbat için deliller göstermek, peygamberliğini ileri sürmek.
NÜBÜVVET-PENAH
Peygamber, nebi. Nübüvvet kendisine istinad eden zât.
NÜC’A
Otlu yer istemek.
NÜCEBA
(Necib. C.) Necib kimseler. Nesli, soyu sopu temiz ve pâk olan kişiler.
NÜCEBE
Lütuf ve keremi çok olan. Cömert insan.
NÜCEYM
Yıldızcık. Küçük parıltısı olan. Küçük yıldız.
NÜCH (NECÂH)
Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.
NÜCME
Bir ot cinsi.
NÜCU’
Yemeğin hazmolup sindirilmesi. * Eser yapmak. * Duhul etmek, girmek.
NÜCUM
(Necm. C.) Yıldızlar.
NÜCUM
Tulu’ etmek, doğmak. * Görünmek, zuhur etmek.
NÜCUMÎ
Yıldızlarla ilgili. * Yıldızlarla uğraşan.
NÜCUM-PEREST
f. Yıldıza tapanlar.
NÜCUM-U SÂKIBE
Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
NÜCUM-U SEYYARE
Seyyar, gezici yıldızlar.
NÜDA
(C.: Endâ-Endiye) Yağmur. * Boğaz ıslatıcı nesne. * Çiy, rutubet. * Atâ, bahşiş. * Sesin uzaklara gitmesi.
NÜDBE
Ölen bir kimsenin iyilikleri, mehasini sayılarak ağlamak.
NÜD’E
Mal çokluğu. * Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı. * Et köpüğünün üstü. * İç yağı.
NÜDEMA
(Nedim. C.) Nedimler.
NÜDFE
Atılmış az nesne. * Sağılmış az süt.
NÜDGA
Tırnak sonunda olan beyazlık.
NÜDHA
Genişlik, vüs’at.
NÜDUB
(Nedebe. C.) Yara izleri, nedbeler.
NÜFASE
Diş arasında kalan yemek parçası.
NÜFAZ (NÜFÂZE)
Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.
NÜF’E
(C.: Nifâ) Seyrek ve dağınık olan ot.
NÜFESA
Loğusa kadın.
NÜFFAHA
(C.: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.
NÜFHA
Yüce beyaz tepe.
NÜFTURE
(C.: Nefâtir) Müteferrik, dağılmış ot.
NÜFUK
Helâk olmak.
NÜFUR
Ürküp kaçma, dağılma, firar etme. * İntikal etme. * Hacıların Mina’dan Mekke’ye doğru gitmeleri.
NÜFUS
(Nefs. C.) Nefisler, canlar, şahıslar.
NÜFUS-U SEB’A
1- Nefs-i emmare, 2- Nefs-i levvame, 3- Nefs-i mülhime, 4- Nefs-i mutmainne, 5- Nefs-i râdiye, 6- Nefs-i mardiyye, 7- Nefs-i sâfiye. (Bak: Nefs)
NÜFUŞ (NEFÂŞ)
Yabana yayılmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.
NÜFUZ
Sözü geçer olmak, sözü dinlenmek. * Vücudundan işleyip geçmek. İçine alan.
NÜFZ
Arka ve kürek eti.
NÜFZA
Bir yere saçılmış veya dökülmüş olan kan.
NÜGAK (NAGİK)
Çobanın koyuna çağırıp haykırması.
NÜH
f. Dokuz.
NÜHA
Yüksek olmak. * Miktar. * Bir kimse hakkında olan yasak ve men.
NÜHAB
Deve öksürüğü.
NÜHAK
Eşek anırtısı.
NÜHALE
Kepek.
NÜHAM
Bir kuş cinsi.
NÜHAME
Tükrük.
NÜHAS
Bakır. * Duman. (Bak: Nuhâs)
NÜHAT
Mağrur ve kibirli kimse. Kendini beğenmiş insan.
NÜHATE
Yonga. Talaş.
NÜHAZ
Deve öksürüğü. * Devenin göğsünde olan bir hastalık.
NÜHAZ
Yokuş. * Güç yer.
NÜHBE
(C.: Nuheb) Her nesnenin iyisi.
NÜHBE
Gadapla ve kahirle cebren alınan mal.
NÜHBUR
(C.: Nehâbir) Kum yığını.
NÜHS
Dağ.
NÜHS
Kuş ismi.
NÜHU’
Kusmak.
NÜHUD
Atın iri gövdeli olması.
NÜHUD
(Nühuz) Kalkmak, kıyam etmek, yerinden yükselmek. * Şiddetle muharebe etmek.
NÜHUL
Arık, zayıf olmak. * Arılar. Bal arıları. (Bak: Nuhul)
NÜHUR
Ayların evvelleri.
NÜHUR
f. Göz, basar, ayn.
NÜHUR
Akarsular, nehirler, ırmaklar.
NÜHUR
(Nahr. C.) Kurbanlar.
NÜHUSET
Yaramazlık, uğursuzluk. (Mübârek’in zıddı)
NÜHUST
f. İlk gelen, evvel doğan, evvelki olan.
NÜHUZ
Hareket etme, deprenip kalkma.
NÜHÜFT
f. Saklı, gizli.
NÜHÜFTE
f. Saklı, gizli.
NÜHÜFTEGÎ
f. Gizlilik, saklılık.
NÜHÜM
f. Dokuzuncu.
NÜHÜVE
(Et) çiğ olmak.
NÜHYE
(C.: Nühâ) Akıl. * Gayet. Son.
NÜHZA
Devenin göğsünde olan bir hastalık.
NÜHZE
Fırsat.
NÜKAF
Deveyi öldüren bir verem.
NÜKAH
Tatlı soğuk su.
NÜKAS
Devenin dudağında olan bir hastalık.
NÜKAT
(Bak: Nikât- Nüket)
NÜKET
(Nükte. C.) Nükteler. Herkesin anlayamıyacağı ince mânâlı ve zarif sözler.
NÜKHET
Râyiha. Ağız kokusu. * Günahlı sözler. Hoş olmayan günah olan söz, kelime.
NÜKKE
Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve.
NÜKR
Anlayışı, fikri, ferâseti iyi olmak. * Zorluk. * İnkâr.
NÜKRE
Bilinmezlik. * Zorluk, güçlük. * Kabile ismi.
NÜKS
Hastalığın geri dönmesi, depreşmesi.
NÜKTE
İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ. * Yere ağaçla vurup eser bırakmak.
NÜKTE-ÂMİZ
f. Nükte karıştıran.
NÜKTEBÎN
f. İnceliği gören, nükteyi anlıyabilen. Kavrayışlı, anlayışlı, zeki.
NÜKTEDÂN
f. Nükte bilen. İnce ve zarif kimse.
NÜKTEDÂNÎ
Nüktecilik, nüktedanlık.
NÜKTEDÂR
f. Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan.
NÜKTEGU
f. Nükteli konuşan, nükteli söz söyleyen.
NÜKTEGUYÎ
f. Nükteli konuşma. Nükteli söz söyleme.
NÜKTEPERDAZ
(C.: Nükteperdâzân) f. Nükteli söz söyleyen, nükteli konuşan.
NÜKTEPİRA
f. Nükteye süs veren.
NÜKTESENC
(C.: Nüktesencân) f. Nükteyi değerlendiren. Nükteden anlayan. Nükteyi yerinde kullanan.
NÜKTEVER
f. Nükteyi anlamakta mâhir olan, nükte bilen.
NÜKU’
Kısa boylu kadın.
NÜKUB
Rücu’ etmek, geri dönmek. * Udul etmek, ayrılmak. * (Nekbet. C.) Tâlihsizlikler, şanssızlıklar. Felâketler, musibetler, düşkünlükler.
NÜKUL
Vazgeçme, geri dönme, cayma.
NÜKUS
Ardına dönmek.
NÜLK
Alıç adı verilen dağ yemişi.
NÜMA
f. Gösteren veya gözüken mânasında olup, birleşik kelimeler yapılır.
NÜMAYAN
f. Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan.
NÜMAYANTER
f. Fazla görünen, en çok görünen.
NÜMAYENDE
f. Gösterici.
NÜMAYİŞ
.f Görünüş, gösteriş, dış görünüş. Gösteri.
NÜMAYİŞGÂH
f. Gösteri yeri.
NÜMAYİŞKÂR
f. Gösterişli.
NÜMRUK (NÜMRUKA)
(C.: Nemârık-Nemârıka) Yüz yastığı.
NÜMUD
f. Gösteren, görünen, benzeyen.
NÜMUDAR
f. Görünen. * Nümune, örnek.
NÜMUDE
f. Görünmüş, gösterilmiş, gözükmüş.
NÜMUN
f. Gösteren, benzer, müşabih olan.
NÜMUNE
f. Örnek, misâl, misal olarak gösterilen. Düstur ve misâl olacak şey.
NÜMUNEHANE
f. Nümunelik şeylerin konulduğu yer. * Müze.
NÜMUNE-İ İMTİSAL
Örnek tutulacak şey.
NÜMUR
(Nimr. C.) Kaplanlar.
NÜMUZEC
Enmuzec. Örnek, nümune, misal.
NÜMÜVV
Bereketlenip artmak. * (Canlılarda) büyümek, yetişmek, gelişmek.
NÜMÜVV-Ü TABİÎ
Normal şartlar altında büyüyüp gelişme.
NÜMY
Pul.
NÜSAFE
Buğdaydan ayrılan saman.
NÜSAH
Nüshalar, sahifeler, yazılı şeyler.
NÜSAL
Hayvandan dökülen tüyler.
NÜSARE
Saçılan şey. * Yemek döküntüsü.
NÜSHA
(C.: Nüsah) Yazılı şey. Yazılı bir şeyden çıkarılan suret. * Muska, duâlı kâğıt. * Gazete ve dergilerde (sayı).
NÜSHA-İ KÜBRA
Büyük sahife. Kâinat, dünya, çok manayı ifade eden âlem.
NÜSHA-İ SUĞRA
Küçük sahife, küçük nüsha. Küçük mâna ifade eden, küçük mahluk, âlemin küçük bir nüshası mânasında insan.
NÜSHATEYN
İki nüsha.
NÜSU’
Diş etlerinin sıyrılarak dişlerin meydana çıkması.
NÜSUL
Tüy dökme.
NÜSUR
(Nesr. C.) Kartallar. Akbabalar (kuş).
NÜSUR
(Nesr. C.) Nesirler, manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar. * Çok çocuk doğuran kadın.
NÜSÜK
(Nüsk) Allah için ibadet etmek.
NÜSÜSE
Kurumak.
NÜŞAB
(Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
NÜŞABE
(C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
NÜŞAFE
Sütü sağdıklarında üzerine gelen köpük.
NÜŞARE
Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.
NÜŞBE
Sırnaşık. Ciddi olmayan adam.
NÜŞHAR
f. Geviş.
NÜŞK
Buruna birşey koymak. * Koklamak.
NÜŞKA
Davarın boynuna takılan ip.
NÜŞRE
Sihir, efsun.
NÜŞU’
İlâç içirmek.
NÜŞUB
Dühul etmek, girmek, dâhil olmak. * İlgilendirmek, alâkalandırmak, taalluk etmek.
NÜŞUH
Az miktar su.
NÜŞUK
Buruna çekilen ilâç, toz, enfiye vs. * Buruna çekme.
NÜŞUR
Neşirler. * Yaymalar, dağıtmalar. * Öldükten sonraki dirilmeler.(Nüşur, neşir gibi bâzan müteaddi, bâzan lâzım olur. Müteaddi olursa bir şeyi açıp yaymak mânasına gelir ki, lisanımızda neşr ve neşriyat ve menşur bu mânadandır. Bunun lâzımına intişar denilir, lâzım oldukları zaman ise ölmüş bir şeyin dirilip kalkması mânasınadır ki, Kur’anda nüşur, ekseriyetle bu mânayadır. (E.T.)
NÜŞUS (NEŞS)
Yüksek olmak, yücelmek. * Nefret etmek.
NÜŞUT
Tohumun baş vermesi, uç göstermesi.
NÜŞUTA
Devenin ayağındaki ilmikli düğüm. (İcabına göre çekip uzatılarak çözülür.)
NÜŞUZ
Yüksek olmak, yücelmek. * Kadının, erkeğinden kaçıp nefret etmesi.
NÜŞUZE
Kadının, kocasından nefret edip kaçması. * Fık: Kocasına karşı üstünlük iddia eden kadın.
NÜTAC
Doğurmak. * Gebe devenin karnındaki yükü.
NÜTU
Yumru, çıkıntı. * Yumruluk.
NÜTUC
Doğurucu hayvan. * Doğurması yakın olan.
NÜUB
Seri seyir.
NÜUME
Yumuşaklık.
NÜUT
(Bak: Nuut)
NÜÜTÎ
(C.: Nevat) Gemi reisi, kaptan.
NÜV’
Açlık.
NÜVAH
Ölü için sesle ağlama.
NÜVAHT
f. Çalgı çalma.
NÜVAT
(Nüve. C.) Nüveler, çekirdekler.
NÜVATÎ
(C.: Nüvâta) Gemici, mellah.
NÜVAZ
f. “Okşayıcı, taltif edici, iyi edici” mânâsına kelimenin sonuna gelebilir.
NÜVB
Bir siyahi kabile adı. * Bal arısı sürüsü.
NÜVBE
Yetişmek. * Siyahi bir kabile.
NÜVE
Çekirdek, asıl, menba. (Sayısız hatemlerden canlı mahlukata vaz’ edilen hayat hâtemine bakınız. Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle kâinata küçük bir misaldir. Şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir. Kevn ve vücuda bir nüvedir ki; Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zihayat, gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücutlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zihayatı halketmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak’tan maada hiçbir şeye isnad edilemez. M.N.)
NÜVEYT
Çekirdekçik.
NÜVİD
f. Müjde, beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir.
NÜVİD-İ VASL
(Nevid-i vasl) Kavuşma müjdesi.
NÜVİS
f. Yazan, yazıcı.
NÜVİSENDE
f. Yazıcı, kâtib.
NÜVİŞT
f. Yazılı, yazılmış. * Mektub.
NÜVNE
Çene çukuru.
NÜVRE
Alçı taşı. * Kireçten yapılan.
NÜVVAR
(C.: Nevâre) Ağaç çiçeği.
NÜY’E
Ham ve çiğ olmak.
NÜYUB
(Nâb. C.) Azı dişleri.
NÜZ’
Erkek ister kösnek davar.
NÜZA
Koyunda olan öldürücü bir hastalık.
NÜZERA
(Nezir. C.) Doğru yola getirmek için korkutmalar.
NÜZFE
(C.: Nüzüf) Az miktar, cüz’î.
NÜZHET
f. İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. * Temizlik, paklık. * Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud.
NÜZHET-EFZÂ
f. Eğlenceli ve gönül açacak yer.
NÜZHET-FEZÂ
(Bak: Nüzhet-efza)
NÜZHET-GÂH
Seyir yeri, gezinti, eğlence yeri.
NÜZHET-PEZİR
f. Safa ve neşe bulmuş olan.
NÜZL
(C.: Enzâl) Konak yeri. * Misafir için hazırlanan yemek.
NÜZU’
Çekilmiş. * Su çeken deve.
NÜZUL
İniş, inmek, aşağı inmek, konaklamak. * Nüzül, felç hastalığı. * Hacıların Mina’ya gelip konaklamaları.
NÜZUL-İ SEFİNE
Geminin denize inişi.
NÜZUR
Korkutmak.
NÜZUR
(Nezir.C.) Nezirler, adaklar. (Bak: Nezr)
NÜZÜ’ (NEZ’)
İfsad etmek, bozmak, aldatmak, yaramaz nesneye kandırmak.
NÜZZAR
(Nâzır. C.) Bakanlar. Nâzırlar.
Sayfanın en üstüne git
Alıntı
Reklamlar
.*Karoglan*.
Misafir

6
Wednesday, August 28th 2013, 10:20pm
O Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
OBA
Ev biçimi, birkaç direkli, uzun bölüntülü keçeden yapılmış göçebe çadırı. * Çadırlardan müteşekkil küçük topluluk. * Göçebe ailesi. Çadır halkı.
OBJEKTİF
Fr. Hakikatı olduğu gibi aksettiren. * Fotoğraf makinası ve dürbün gibi cihazlardaki mercekler. * Gaye. * Fls: Varlıkla alâkalı.
OBÜS
Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.
OCAK İMAMI
Tar: Yeniçeri Ocağı’nın imamı. Cami-i Miyane adını alan ve ilkin mescid halinde bulunan Orta camii, Hicri 1000 senesinde büyütülerek cami haline getirilmiştir. Camiin imamı, hatibi, müezzini, muarrifi ve kayyumu vardı. İmam, Yeniçeriler arasında okuyup yazan ve tahsil görenlerden seçilirdi.
OD
t. Ateş, nar.
OFİS
Fr. Yazıhane, daire, büro.
OĞLAK
Keçi yavrusu.
OK
Yay veya keman denilen kavis şeklinde bükülmüş bir ağaç çubuğa gerili kirişe takılarak uzağa atılan ucu sivri demirli ince ve kısa değneğe verilen addır. Ok, silâhın icadından evvel insanlar tarafından kullanılmış ise de, en büyük mahareti Türkler, Araplar göstermişlerdir. (O.T.D.S.)
OKİYYE
(Veya hemzenin hazfı ile “Vekiyye”) Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Yerlere ve muhitlere göre değişir. Dörtyüz dirhem ağırlık. Yedi miskal veya kırk dirhem ağırlık. Şer’an kırk dirhem kabul edilmiş. En tanınmışı dörtyüz dirhemdir. (Bak: Direm)
OKKA
t. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Dörtyüz direm ağırlık. Okiyye. (Bak: Direm)
OKYANUS
Büyük deniz. Bahr-ı muhit. * Arapça büyük lügat kitabı.
OLİGARŞİ
Yun. Siyasi iktidarın, bir zümreden olan kişilerin elinde bulunması.
OPERASYON
Fr. Bir cerrahın canlı bir vücut üzerinde yaptığı cerrahi müdahale. Ameliyat.
ORAN
Ölçü, mikyas. * Biçim, tenasüb, endam. * Tahmin, keşif.
ORDU
t. Bir devletin dinini, namusunu, vatan ve istiklâlini her çeşit yabancı taarruz ve tecavüzüne karşı koruyan askerî en büyük üç kuvvetten biri. Hava Ordusu, Deniz Ordusu, Kara Ordusu gibi. * En büyük askerî birlik. * Aynı iman ve düşünce sahiplerinin faaliyette olanlarının hepsi. (Maarif Ordusu, İlim Ordusu gibi mecazî olarak da söylenir.)
ORDU (URDU) DİLİ
Pakistan’da Müslümanların konuştukları Arapça, Türkçe, Farsça ve Hintçeden müteşekkil olan dil.
ORDUGÂH
f. Ordunun konakladığı yer. Açıkta konaklayan ordunun konaklama yeri.
ORDU-YU MÜBLÂ
Perişan edilmiş, dağıtılmış ordu.
ORGAN
t. Uzuv. Canlılarda belli bir vazifeyi yapmak için bir arada yaratılmış nesiclerin teşkil ettiği vücud parçası. (El, ayak, baş, göz.. gibi) * Bir fikre, bir gayeye hizmet için çalışan. * Âlet.
ORGANİZASYON
Fr. Düzenleme, hazırlama, tanzim. * Teşkilât.
ORHAN GAZİ
(Mi: 1288 – 1359) Osmanlı Devletinin kurucusu olan Babası Osman Gazi vefat edince (1326) Onun yerine tahta geçti. Onu yetiştiren, Hocası Şeyh Edebâli idi. Genç yaşta gazi akıncılar arasına karıştı, çok cesur ve atılgandı. Akıncı Gaziler onun oğlu Süleyman Paşa kumandasında Rumeli’ye geçtiler. Türbesi Bursa’dadır. (R. Aleyh)
ORİJİNAL
Fr. Bir şeyin aslı. Tuhaf, garib hâli olan. * Değişik. * Nev’i şahsına mahsus, kendine mahsus. * Vasıf ve keyfiyetleri cihetinden benzerlerinden ayrı ve üstün. * Bir nümuneye göre olan.
ORSA
Yelkenleri mümkün olduğu kadar rüzgârın estiği cihete yaklaştırarak seyretmek hâli. * Geminin sol tarafı, iskele.
ORTODOKS
Yun. İtalya’daki Papalığa bağlı olmayıp, İstanbul’daki Fener Patrikhanesine bağlı Hristiyan. Doğu kilisesine ve an’anelerine sıkı sıkıya bağlı Hristiyanların mezhebi.
ORUÇ
(Bak: Savm – Ramazan)(Oruç en gafillere ve mütemerridlere za’fını ve aczini, fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtası ile midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkata muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin fir’avunluğunu bırakıp kemal-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise… M.)
OSMAN (R.A.)
Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en yakın sahabelerinden, Aşere-i Mübeşşere’den ve İslâmiyet için en çok fedakârlık gösterenlerdendir. Hz. Talha ve Zübeyr’den evvel imana geldi, iman edenlerin beşincisi oldu. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın üçüncü halifesi ve damadıdır. Hazret-i Osman (R.A.) çok zengindi. Bütün malını Peygamberimiz ve İslâmiyet için feda etti. Çok hayâ ve hilm sahibi idi. Peygamberimizin (A.S.M.) iki kızı ile evlenmek nasib olduğu için kendisine “Zinnureyn” nâmı da verilmiştir. Hz. Ebu Bekir’in (R.A.) toplayıp cem’ettiği Kur’ân-ı Kerim nüshalarını teksir ederek mühim merkez ve vilâyetlere gönderdi. Sekseniki yaşında şehid edildi. (R.A.)
OSMANÎ
(Osmaniye) Osman’a ait, mensup. * Osmanlı devletine mensup. Osmanlılarla alâkalı. Osman oğullarına ait.
OSMANİYÂN
(Osmanî. C.) Osmanlılar.
OSMANLI
Osmanlı Devleti teb’asından olan. * Anadolu Selçuklu Devleti’nin Bizans sınırındaki Beyliğin reisi olan Ertuğrul Bey’in vefatından sonra, Mi: 1288’de yerine geçen Osman Beyin kurduğu devlete mensup olan.
OSMANLICA
Osmanlıların konuştuğu dil olup, Türkçe, Arapça ve Farsçadan müteşekkildir.
OST
(Bak: Heme ost)
OTAĞ
Padişahlarla vezirlere mahsus çadırlar. Bunlardan padişahlarınkine “Otağ-ı Hümayun”, sadrazamınkine ise “Otağ-ı Asafî” denilirdi.
OTOMATİK
Fr. Kurularak veya vakti gelince harekete geçen, işleyen.
OTORİTE
Fr. Kumanda etme hakkı, itaat ettirme iktidarı. * İdari veya siyasi iktidar. * Muhakemeleri veya doktrini umumiyetle doğru olarak kabul edilen ve bir sahada derinleşmiş olan şahıs veya eser.
OZAN
t. Edb: Eski Türk şâiri ve âlimi.

ÖMER (R.A.)
Resül-ü Ekrem’in (A.S.M.) ikinci halifesi, Aşere-i Mübeşşere’den ve sahabenin en büyüklerindendir. Çok âdil, âbid, zâhid ve merhametli idi. Fakirce yaşadı. Adaleti, şecaat ve cesareti, İlâ-yı Kelimetullah için fedakârlığı meşhurdur. Çok Hadis-i Şeriflerle medhedildi. Zamanında çok fütühat ve ilerleme kaydedildi. Hilâfeti esnasında bütün Âlem-i İslâm, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın devrindeki gibi huzur ve rahat içinde yaşadı. Onbuçuk sene yedi gün, dünyada hiç kimseye nasib olmayan bir adâlet içinde halifelik yaptı, 63 yaşında iken şehid edildi. (R.A.)Hak ile bâtılı ayırmada çok mâhir olduğundan Resül-ü Ekrem (A.S.M.) kendisine Ömer-ül Fâruk ismini vermiştir.Bir zaman Hz. Ömer Radıyallâhü Anhu demiştir ki: Üç şey olmasa Hazret-i Kibriya’ya göçmek isterdim:1- Allah yolunda yürümek.2- Alnını toprağa sererek secde etmek.3- En güzel semereleri toplar gibi, sözün güzelini veren insanlarla sohbet etmek.
ÖMER BİN FARID
(M. 1180-1234) Kahire’de doğdu ve orada vefat etti. Mütefekkir ve mutasavvıf olup büyük şâirlerdendir. Divanı vardır.
ÖMER HAYYAM
Çadırcı Ömer mânâsında olan bu kelime, İran’ın meşhur hayâlperest ve içkiden çok bahseden bir şâirinin adıdır.
ÖMER İBN-İ ABDÜLAZİZ
(Hi: 60-101) Emevî Devleti halifelerinden olup Hz. Ömer’in ahfadındandır. Siyaset âleminde bir dâhi ve adâlette bir ikinci Hz. Ömer’di. Malatya’yı Rumlardan yüzbin esir mukabilinde satın aldı. Zehirlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)
ÖMR
Yaşama, hayat, yaşayış.
ÖMRE
(Bak: Umre)
ÖMR-Ü CAHİM
Cehennem hayatı.
ÖMR-Ü CÂVİD
Ebedî hayat.
ÖMR-Ü GÜZEŞTE
Geçmiş ömür. Geçmiş hayat.
ÖMR-Ü HAZİN
Hazin ömür. Hüzünlü hayat.
ÖMR-Ü SÂNİ
İkinci hayat, âhiret hayatı.
ÖMR-Ü TAVİL
Uzun ömür.
ÖMR-Ü ZÂİL
Geçici ömür, fani hayat.
ÖRF
İnsanlar arasında güzel görülmüş, red ve inkâr edilmeyip mükerreren yapılagelmiş olan şeydir. Bu kelime; ihsan, ma’ruf, cud, sehâ, bezl ve atâ olunan, atiyye, tanımak, bilmek, biliş, ikrar eylemek, arka arkaya tetebbu ve tevâli etmek, Allah (C.C.) tarafından ulülemre ve Sultana tevdi’ olunan hüküm, müstahsen, yani Hazret-i Peygamberin (A.S.M.) iyi gördüğü şeyler, gibi mânalara gelir. * Fık: Şer’an ve şeriata bağlı. Akl-ı selim sahiplerince müstahsen olup münker olmayan şey demektir. Örf, şeriata eğer muhalif olursa, gayr-i meşru olur, onunla amel edilmez ve onun izâlesi lâzım gelir.
ÖRFEN
Örf bakımından, âdetlere göre.
ÖRFÎ
Âdete âit ve onunla alâkalı.
ÖRFÎ İDARE
(İdare-i örfî) Askerî kuvvete ihtiyacı gerektiren ve cemiyet hayatında zuhur eden müşkil hallerde vaktin icablarına göre ve vaziyet düzelinceye kadar sivil idare yerine askeri idare konması. Sıkı yönetim.
ÖRF-İ NÂS
f. İnsanların âdet edindikleri, beğendikleri alışkanlık hâlleri, an’aneleri ve telâkkileri.
ÖRFİYAT
Örf, âdet ve geleneğe bağlı olan şeyler.
ÖŞR-Ü MİŞAR
Onda birin onda biri, yâni yüzde bir.
ÖŞR-Ü MİŞAR-I AŞİR
Binde bir.
ÖŞÜR
Ondalık, onda bir. Mahsullerden, Kur’an-ı Kerim hükümlerince onda bir olarak alınan zekât.
ÖZÜR
Bir kusurun afvı için gösterilen sebep. * Bahane, sebep. * Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık. * Fevz. Zafer. * Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması. * Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.
ÖZÜRHÂH
f. Özür dileyen. Özür dileyerek affını isteyen.

P
Osmanlı alfabesinin üçüncü harfi olup, ebced hesâbında “b” harfi gibi iki sayısına tekabül eder.
PÂ (PÂY)
f. Ayak. * Takat, mukavemet. * İz.
PÂ-BEND
Ayak bağı. Köstek. Ayağa vurulan zincir. * Engel, mâni.
PÂ-BEND-İ TERAKKİ
İlerlemeğe mâni olan zincir, köstek.
PÂ-BERCÂ
Ayağı yerde demek olan bu tâbir, mecaz yoliyle kaim, sabit, berkarar, daim, bâki mânâlarında da kullanılır.
PÂ-BERCÂ-Yİ HAREKET
Hareket etmek üzere bulunan, âmâde.
PÂ-BE-RİKÂB
Hareket etmek üzere olan.
PÂ-BESTE
f. Ayağı bağlı. Hareketsiz.
PÂ-BUS
f. Ayak öpen.
PÂ-BÜREHNE
f. Yalın ayak.
PÂ-CÂME
f. Şalvar, don, çakşır. Pijama.
PAÇAN
f. Saçan, saçıcı.
PAÇAVRE
f. Paçavra, kirli bez.
PA-ÇE
f. Küçük ayak. Pantolon, şalvar gibi şeylerin dizden aşağı olan kısmı. Paça. * Koyun, keçi ve sığır ayağı. * Koyun, keçi ve sığır ayağından yapılan yemek.
PAÇEK
f. Tezek, mayıs.
PAÇENG
f. Küçük pencere. * Baca, menfez delik.
PA-ÇİLE
f. Karda yürüyüp yol açmak gayesiyle ayağa giyilen bir çeşit ayakkabı.
PAD
f. Saklayan, hıfzeden. * Büyük, ulu. * Bekleyen, muhafaza eden, koruyan.
PA-DAM
f. (Ayaktan yakalayan) Kuş tuzağı.
PADAŞ
(C.: Padaşân) f. Mükâfat, ecr. * Yoldaş. Yol arkadaşı.
PADAŞÂN
(Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
PADAV
f. Kocakarı.
PADE
f. Eşek ve sığır sürüsü. * Çoban sopası. * Yayla.
PADERGİL
(Pâ-der-gil) f. Ayağı çamurda. * Mc: Davranamaz. * Sıkıntıda.
PADERHAVA
(Pâ-der-hava) f. Ayağı havada. * Mc: Temelsiz, çürük.
PADERİKAL
(Pâ-der-ikal) f. Ayağı köstekli, ayağı bağlı, hareketsiz.
PADERPA
(Pâ-der-pâ) : f. Ayak ayağa. Yanyana.
PA-DEŞ
f. Mükâfat.
PADGÂNE
f. Yüksek dam. * Kapı içinde olan pencere.
PADİŞAH
(Pâdşâh) f. Büyük hükümdar, sultan. Cihan sahibi. Zararı def’ eden, ıslah eden, muslih.
PADİŞAH-I SÂNİ
İkinci padişah.
PADİŞAHÎ
f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
PADZEHR
f. Panzehir.
PAFERSUD
(Pâ-fersud) f. Ayağı incinmiş, aşınmış olan.
PAGANDE
f. Atılmış pamuk. * Atılmış pamuktan yapma yumak.
PAGUŞ
f. Suya dalma.
PA-HAST
f. Ayak altında kalmış, çiğnenmiş olan.
PAJEH
f. İnleme, inilti.
PAJİR
f. Panzehir.
PAK
f. Temiz, saf, katıksız. Hep, tamam, mübarek, kudsi.
PAKAN
(Pâk. C.) f. Temizler, pâklar. * Mc: Veliler, evliya.
PAKÂR
f. Tahsildar.
PAKÂRÎ
f. Tahsildarlık.
PAK-BAZ
(C.: Pâk-bâzân) f. Temiz oynayan. * Mc: Sadakatli âşık.
PAKDAMEN
f. Eteği temiz. * Mc: Namuslu.
PAK-DAMENÎ
f. “Eteği temiz oluş” * Mc: Namusluluk.
PAKEND
f. Yakut. * şarap, bâde.
PAKİ
f. Temizlik, paklık. * Ustura.
PAKİZE
f. Temiz, pak. Lekesiz. Hâlis, saf, katıksız.
PAK-MEŞREB
Gidişi, yaratılışı temiz. İyi huylu olan.
PAKT
Fr. Akid, sözleşme, andlaşma. Siyasi anlaşma.
PA-KUB
f. Çengi.
PAK-ZAD
f. Temiz asıllı. Aslı temiz olan.
PALA
f. Yedek at. * Asılmış, asılı. * Süzgeç.
PALA
Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç.
PALAD
(Pâlâde) f. Yedek at.
PALADE
f. Kötü söyleyen, ayıp arayan.
PALAHENG
f. Yular, dizgin. * Av veya suçlu bağlanacak kement. * Kemer. * Tazı boynuna geçirilen ağaç halka.
PALAMAR
Büyük gemileri karaya bağlamak yahut demir gomneye bedel lengere rabtetmek için kullanılan halat. * Büyük halat. (O.T.D.S.) * Vaktiyle muharebelerde silâh olarak kullanılan ve yük kaldırmak için kullanılan sırıklar. (Sanat Ansiklopedisi)
PALAN
f. Palan, semer, eğer.
PALAN-DUZ
f. Semerci, palancı. Semer diken.
PALANÎ
f. Semerci.
PALAR
f. Çatı direği.
PALAS PANDIRAS
Hemen, birden bire, hazırlıksız, habersiz.
PALAVAN
(Pâlâven) f. Süzgeç, helvacı süzgeci.
PALAVRA
(İspanyolca) Mübalâğalı söz, yalan söylenen söz.
PALAY
f. (Bak: Pala)
PALDÜM
f. Hayvanın semerinin ileri geri kaymaması için arka ayaklarının kaba etleri üzerinden geçirilen kayış.
PALENG
f. Postal. Çarık.
PALENG-İ FERSUDE
Eski çarık.
PALİDE
f. Süzülmüş, durulmuş. * Ziyade olmuş, büyümüş.
PALİKANE
f. Büyük han kapılarının ortasındaki küçük kapı.
PALİKARYA
Mc: Kabadayı, yiğit, cesur. * Rum gençleri.
PALUDE
f. Süzülmüş, saf hâle getirilmiş.
PALUŞ
f. Karışık.
PALVANE
f. Dağ kırlangıcı.
PALVAYE
f. Dağ kırlangıcı.
PA-MAL
f. Ayak altında kalmış, çiğnenmiş.,
PA-MAL-İ ADÜV
Düşmanların ayakları altında çiğnenmiş.
PAN
Yun. “Bütün, karşı” mânasına kelimenin başına getirilerek kullanılır. Meselâ: Panzehir $ : Zehire karşı ilâç.
PANAYIR
Yun. Yılda bir – iki defa muayyen bir yerde kurulan ve bir müddet devam eden büyük pazar.
PANDOMİMA
Yun. Vahşi ve gürültülü karışıklık, anarşi. * Sessiz tiyatro oyunu.
PANDOMİMA KOPMAK
Karışıklık çıkmak. * Seyircileri eğlendiren kavga çıkmak.
PA-NİHADE
f. Ayak koymuş, ayak basmış. Gelmiş, ulaşmış, vâsıl olmuş. * Doğmuş, tevellüd etmiş.
PAN-İSLAMİZM
Bütün müslümanların birleşmesi siyaseti. İttihad-ı İslâm. İslâm birliği siyaseti.
PANO
Fr. Üzerine ilân, tablo, vs. asmaya yarayan levha.
PANZDE(H)
f. Onbeş.
PANZEHİR
Zehire karşı ilâç.
PAPA
İtl. (Baba kelimesinden) Roma Katolik kilisesinin ruhâni reisi.
PAPAĞAN
İtl. İnsan konuşmasını taklid edebilen bir kuş.
PAPEZ
f. İnişi ve yokuşu olan yer.
PAPURE
f. İki çift öküz koşulan ağır bir cins saban.
PA-PUŞ
f. Ayak örten. Ayakkabı, pabuç.
PAR
f. Geçen yıl, bıldır. * Para.
PARAFE
Fr. Kısa imza, işâret.
PARAGRAF
Yun. Düz yazıda bölümlerden herbiri.
PARALEL
Yun. Müvazi. * Geo: Bütün noktaları birbirinden aynı uzaklıkta olan çizgi veya hat, düzlük, satıh.
PARANTEZ
Yun. Cümle içinde geçen bir sözü, metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna konulan işaret.
PARAV
f. Kocakarı, acûze.
PARAVAN(A)
İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler. * Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli perde. * Gizleme vasıtası.
PARAZİT
Yun. Radyo gibi ses veya elektrik âletlerinin zırıltı ve gürültü çıkarması. * Başka bir hayvan veya nebatın üzerinde onun zararına yaşayan canlı. Asalak. Tufeylî.
PARÇE
f. Ufak şey, küçük nesne, parça.
PARDUZ
f. Eskici, yamacı.
PARE
f. Cüz, parça. Kesinti. * Para. Kuruşun kırkta biri. * Kur’an-ı Kerim’in otuz kısmından bir kısmı, bir cüz’ü. * Sayı, bölük. * “Parça” mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Meh-pâre $ : Ay parçası. * Güzel. Yek-pâre $ : Tek parça, bir parça.
PARE-DUZ
f. Eskici, yamacı.
PA-RENC
f. Ayak teri. Ücret.
PARE-PARE
f. Parça parça.
PARGÎ
f. Mutfak ve banyo sularının toplandığı çukur. * Orospuluk.
PARİN
(Pârine) f. Geçen yılki, geçen sene olan, bıldırki.
PARİR
f. Dayak, destek, direk.
PARLAMENTO
İng. Millet meclisi. Milletvekillerinden meydana gelen meclis ve senatonun tamamı.
PARS
f. Dine bağlı kimse. * Nâmuslu, iffetli, temiz ve doğru insan. * Fars milleti, İran kavmi.
PARSAL
f. Geçen yıl, bıldır.
PARSE
f. Dilencilik.
PARSEL
Fr. Bir maksatla ayrılarak sınırlandırılmış arazi parçası.
PARSENG
f. Teraziyi denkleştirmek için kefesine konulan şey.
PARTİZAN
Fr. Kendi partisine aşırı düşkün olup başkasına hak tanımak istemeyen kimse.
PARU
(Pârub) f. Kocakarı, acûze.
PARULE
f. Şakacı, lâtifeci. * Yonga. * Hayırsız ve işe yaramaz kişi.
PARYAB
f. Irmak ve çay suyu ile sulanan ekin.
PAS
f. Gecenin sekizde biri. * Gözetleme, bekleme. * Keder, hüzün, gam. * İç sıkıntısı.
PA-SAR
f. Tekme. Tepme.
PASBAN (PÂSUBAN)
f. Nöbetçi, gece bekçisi, bekçi.
PASBANÎ
f. Bekçilik.
PASDAR
f. Gece bekçisi.
PASDARÎ
f. Bekçilik, gözcülük.
PA-SEBÜK
f. İşine sarılmış, ayağına çabuk.
PASEK
f. Esneme, esneyiş.
PA-SİTADE
f. Ayakta duran. Kaim.
PASKAL (PASCAL)
Fr. Hristiyanlıkta dindarlığı ile beraber fizik, edebiyat, hesap, hendese ve felsefede (Milâdi 17. asırda) büyük bir âlim olarak tanınmıştır.
PAS-PAR
f. Tekme.
PASTORAL
Yun. Kır hayatına, köy âlemine dair yazılan manzume.
PASUH
f. Karşılık, cevap.
PASUHGÜZAR
f. Cevap veren, karşılık veren.
PASUHŞİNEV
f. Cevabı dinleyen.
PA-SÜVAR
f. Yaya olan, yaya, piyade.
PASVAN
f. Gece bekçisi.
PAŞ
f. “Serpen, saçan, dağıtan” mânâsında birleşik kelimeler yapılır.
PAŞ PAŞ
f. Parça parça, ufak ufak. * Dağınık.
PAŞA
Sivillerle askerlerin ileri gelenlerinin bir kısmına verilen resmi ünvandı. Osmanlıların ilk devirlerinde bu ünvan, hânedân mensublarıyla yalnız bir kısım idare adamlarına verilirken sonradan askeriden “mir-i liva” ve daha yüksek rütbede olanlarla; mülkiyeden vezir, beylerbeyi, mir-i miran ve mir-ül ümera rütbelerine tahsis edilmiştir. Damat Paşa, Ağa Paşa, Vali Paşa o cümledendir.Paşa kelimesinin aslı hakkında pek çok ihtilâf vardır. Lügat erbabının bazıları, Farsça “Pây-i şah” lâfzından değiştirilmiş olduğunu; bâzıları da Türkçede büyük birâder mânasına gelen “Beşe” kelimesinin telâffuzunun zamanla “paşa”ya değiştiğini; bir kısmı da evin, ailenin büyüğü, reisi anlamına gelen “Baş ağa” dan tahrif edildiğini yazarlar. Ayrıca Türklerde büyük evlâda da paşa derler. Paşa tâbiri, hürmet ifadesi olarak, ulema ve meşâyihten bazılarına da verilmiştir. Bugün dilimizde generâl anlamına kullanılır. (O.T.D.S.)
PAŞALI
Paşa ünvanını alan vezir ve beylerbeyi gibi büyük devlet adamlarının hizmetinde bulunan gedikli ağalar.
PAŞAN
f. Saçan, saçıcı.
PAŞAZÂDE
Paşa oğlu.
PAŞENDE
f. Saçan, dağıtan, saçıcı.
PAŞİB
f. Basamak, merdiven.
PAŞİDE
f. Saçılmış, serpilmiş, dağılmış.
PAŞNA
f. Topuk, ökçe.
PAŞNİN
f. Ağaç ve tahta parçaları.
PATİLE
f. Tencere.
PATİNÎ
f. Harman yabası.
PATRİK
Yun. Rum ve Ermeni kiliselerinin ruhâni reislerine verilen isim.
PATRİKHANE
Patrik adı verilen Rum başpapazının oturduğu yer.
PATRİKLİK
Osmanlı saltanatı zamanında muhtelif gayr-i müslimlerin dinî ve medenî bazı işlerini idare eden makamlar.
PA-YAB
f. Kuvvet, kudret, tâkat. * Su birikintisi. * Havuzun dibi. * Kuyu basamağı. * Son, nihayet.
PAYAN
f. Kenar, son nihayet, uç. * Tas: Ehl-i tarikatın ulaşacağı birlik âlemi. * Akıbet.
PAYBAF
f. Çulha.
PAYBEND
f. Ayakbağı. * Mani, engel. * Köstek.
PAYBESTE
f. Hareketsiz. Ayağı bağlı.
PAYDAR
(Pâyidar) f. İyice yerleşmiş. Devamlı, kadim. * Sağlam. Muhkem. * Sermedî. * Bedi. ‘* Sâbit.
PAYDARÎ
f. Devamlılık, süreklilik.
PAY-DER-GİL
f. Ayağı çamurda. * Sıkıntıda, dertte. * Mc: Davranamaz.
PAY-DER-HAVA
f. Ayağı havada. * Mc: Temelsiz, çürük.
PAYDOS
f. Tatil, teneffüs, serbestlik.
PAYE
f. Rütbe, derece. * Merdiven ayağı. * İlim sahibi olanların bir derecesi.
PAYEDÂR
f. Rütbeli, pâyeli, itibarlı.
PAYEDÂRÎ
f. İtibarlılık, rütbelilik, pâyedarlık.
PAY-EFZAR
f. Ayakkabı.
PAY-ENDAZ
f. Ayak atan, ayak atmış. * Büyük kişilerin geçecek olduğu yerlere serilen halı gibi şeyler. * Duvar ve möbleleri kaplamada kullanılan bir cins kumaş.
PAYENDE
(C.: Payendegân) f. Payanda, destek, dayak. * Duran, sürekli.
PAYENDEGÎ
f. Devamlılık, süreklilik.
PAY-FERSUD
f. Ayağı incinmiş, aşınmış.
PAYGÂH
f. Derece, mertebe, rütbe.
PAYİN
f. Aşağı. Aşağı taraf. * Merdivenin ilk basamağı.
PAYİTAHT
(Bak: Pâytaht)
PAYİZ
f. Güz, sonbahar. * Yaşlılık, ihtiyarlık. * Eski, köhne, yıpranmış.
PAYKUB
f. Ayak vuran. * Mc: Rakseden, köçek.
PAYMAL
(Pâyimal) f. Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş.
PAYMÜZD
f. Bahşiş, ayak teri.
PAYTAHT
(Pâyitaht) f. Merkez-i hükümet, başşehir, başkent.
PAYÛE
(Bak: Pâ)
PAYZAR
f. Ayakkabı, pabuç.
PAYZEDE
f. Çiğnenmiş, ayak altında kalmış.
PAYZEN
.f Ayağına pranga vurulmuş. Forsa, deniz esiri. * Suçlu. * Esir. * Hizmetçi, uşak.
PAZAC
f. Ebe kadın. * Dadı, sütnine.
PA-ZEDE
(Bak: Pâyzede)
PAZEN
f. Pezevenk.
PAZİN
f. Gecenin bir kısmı.
PAZİR
Destek, payanda, dayak.
PAZUBEND
(Bak: Bâzubend)
PEÇE
Kadınların tesettür için yüzlerine örttükleri tüle benzer örtü. (Bak: Tesettür)
PEÇE
(C.: Peçegân) İnsan veya hayvan yavrusu. * Oğlan, çocuk. * Sarmaşık bitkisi.
PEÇEGÂN
(Peçe. C.) f. İnsan veya hayvan yavruları.
PEÇEL
f. Üstü başı pislik içinde ve iğrenç olan adam.
PEDAGOG
Yun. Çocuk terbiyecisi, mürebbi.
PEDE
f. Çakmak, kav. * Kavak ağacı.
PEDENDER
f. Üvey baba. Babalık.
PEDER
f. Baba.
PEDERÂNE
f. Babaya yakışır tarzda, pedercesine.
PEDERÎ
f. Babalık, pederlik.
PEDERZE
f. Çıkın, bohça.
PEDİD
f. Aşikâr, görünür, açık, belli.
PEDME
f. Nasib, kısmet. Pay, hisse.
PEDRUD
f. Vedâlaşma.
PEHİN
f. Çok enli.
PEHLE
f. Mezar sandukalarının yan taşlarına verilen ad.
PEHLEV
f. Şehir, belde. * Yiğit, kahraman.
PEHLEVAN
f. Pehlivan. Yiğit. Kahraman. Güreşçi.
PEHLEVANÎ
f. Pehlivanlık, güreşçilik, yiğitlik, kahramanlık.
PEHLU
f. Vücudun iki yanından biri, yan.
PEHN
f. Enli, geniş, yassı. * Genişlik, enlilik.
PEHNA
f. Genişlik, enlilik. * Enli, geniş, yaygın.
PEHNANE
f. Beyaz pide. * Bir cins maymun.
PEHNAVER
f. Pek geniş. Pek açık. * Soluk, solmuş.
PEHNAVERÎ
f. Enlilik, genişlik. Vüs’at.
PEJGALE
f. Pay, hisse. * Yırtık, yama.
PEJM
f. Sis, duman.
PEJMAN
f. Pişman, nâdim. * Kederli, hüzünlü.
PEJMÜRDE
f. Dağınık. * Eski, yırtık. * Perişan. * Buruşuk, buruşmuş.
PEJMÜRDE-HAL
f. Kılığı kıyafeti pejmürde olan, üstü başı pis bir halde bulunan.
PEJUH
f. Araştırma, soruşturma.
PEJUHENDE
f. Gizli şeyleri araştıran. Mütecessis.
PEJUHİDE
f. Çok akıllı, olgun, bilgili.
PEJULİDE
f. Solmuş, bozulmuş, dağılmış, karışmış.
PEJVİN
f. Kirli, pis. Çirkin.
PELADE
f. Fesatçı. Müfsid.
PELAS
f. Çul, aba. * Eski kilim, keçe vs.
PELE
f. Terazi kefesi.
PELİD
f. Pis, murdar. * Rezil ve alçak kimse.
PELİTE
f. Lâmba veya kandil fitili. Fitil. * Yaralarda kullanılan fitil.
PELLE
f. Derece. * Merdiven.
PELME
f. Yazı tahtası.
PELUS
f. Hilekâr. Hile yapan.
PELVAS
f. Yaltaklanma.
PENAGÂH
f. Sığınacak yer. Sığınak. Melce’.
PENAH
f. Sığınma. Sığınacak yer. Dayandığı nokta.
PENAH-ÂVERDE
f. Sığınmış, iltica etmiş. Mülteci.
PENAHENDE
f. Sığınan, iltica eden.
PENAHGÂH
f. Sığınacak yer, melce.
PENAHÎ
f. Sığınma.
PENAHİDE
f. Sığınmış, iltica etmiş.
PENAM
f. Gizli, saklı. Örtülü.
PENBE
f. Pamuk. * Açık kırmızı renk.
PENBEZÂR
f. Pamuk tarlası.
PENBEZEN
f. Hallaç. Pamuk atıcı.
PENC
f. Beş.
PENCAH
f. Elli. (50)
PENCAHSÂLE
f. Elli yaşında.
PENCGANE
f. Beşli, beşten ibâret, beş tâneli.
PENCİŞ
f. İncinme.
PENCKUŞE
f. Beş köşeli. Muhammes.
PENCPAY
f. Beş ayaklı. Yengeç.
PENCRUZE
f. Beş günlük. * Süreksiz, pek az.
PENCSALE
f. Beş yaşında.
PENCŞENBİH
f. Beşinci gün. Perşembe.
PENCÜM
f. Beşinci.
PENCÜMİN
f. Beşinci.
PENÇE
f. El ayası ile beş parmağın tamamı. * Hayvanların ön ayaklarının parmaklarıyla tırnakları. * Eskiden Şark hükümdarlarının imza yerine ellerini kırmızı boyaya sürüp, kâğıdın üstüne basmalarıyla olan şekil, tuğra. * Mc: Kuvvet. Savlet, satvet.
PENÇE-İ KAHR
Kahir pençesi. Mahveden el.
PENÇEZEN
f. Pençe vuran, düşman.
PEND
f. Nasihat, vaaz, öğüt.
PENDİMİ GUŞ ETTİ
Nasihatımı dinledi.
PENDKÂR
(C.: Pendkârân) f. Nasihat eden, nâsih. Öğüt veren.
PENDNÂME
f. Öğüt kitabı.
PENDUZ
f. Çuvaldız.
PENİR
f. Peynir.
PER
f. Kanat.
PERAKENDE
f. Dağınık. Dağıtma. * Azar azar yayılan veya satılan.
PERAKENDEGÛ
f. Saçma sapan konuşan. Saçmalayan.
PERANDAH
f. Sepilenmiş deri sahtiyan.
PER-AVER
f. Kanat açan, kanat açıcı. Keskin uçan.
PERÇEM
f. Kâkül. * Tepede bırakılan saç. * Mızrak ve bayrak gibi şeylerin başlarına konulan püskülümsü şeyler.
PERD
f. Kıvrım, büklüm, kat.
PERDA
f. Yarın.
PERDAHT
f. Cilâ. Parlaklık, parlama. * Düzleme, temizleme.
PERDAHTE
f. Cilâlanmış, parlatılmış. * Temizlenmiş, düzenlenmiş, tertib edilmiş.
PERDAR
f. (Bak: Berdâr)
PERDAZ
f. Tertib eden, düzenleyen, düzeltici.
PERDE
f. Kapı, pencere gibi yerlere asılan veya iki yeri birbirinden ayıran, görünmeğe mâni olan şey. * Mc: Irz, namus, iffet.* Bir müzik parçasını meydana getiren seslerden herbirinin kalınlık veya incelik derecesi. * Bir sahne eserinin büyük bölümlerinden her biri. * Ekran, sinema perdesi. * Tıb: Aksu. * Mc: Gaflet. Basiretsizlik. (Bak: Esbabperest.)
PERDE YIRTILMAK
Hayasızlık etmek, utanmazlık.
PERDEBERDAR
f. Perde kaldırıcı. Perde açıcı.
PERDEBER-ENDAZ
f. Perdeyi kaldırıp atan. * Utanmayı bırakan, sıkılmayan, utanmayan, hayâsız.
PERDEBİRUN
f. Utanmaz, açıksaçık konuşan.
PERDEBİRUNÂNE
f. Sıkılmadan, utanmazcasına. Perdeyi kaldırırcasına. Edebsizce.
PERDEDÂR
f. Perdeci, kapıcı, odacı. Bir şeyin görünmesine ve bilinmesine mâni ve perde olan.
PERDEDÂR-I FELEK
Ay, kamer.
PERDEDER
f. Perde yırtan. Utanmaz, hayâsız.
PERDEGÎ
(C.: Perdegiyân) f. İyi örtünmüş ve namuslu kadın.
PERDE-İ CÜMUD
Donmuş, katı perde. * Mc: Alem, tabiat. * Akıl ve hissiyatı kendisi ile meşgul edip, dini ve ulvi hakikatlardan ayıran, gaflet veren perde.
PERDE-İ NİLGÜN
Gökyüzü, sema.
PERDE-İ TÜRABİYE
Toprak perdesi, yer yüzü.
PERDEKÂR
f. Perdeli. Perde ile örtülü yer.
PERDEKEŞ
f. Perde çekici, örtücü. Engel, mâni.
PERDENİŞİN
f. Perde arkasında oturan. * Mc: Namuslu, temiz.
PERDEPUŞ
f. Örten, örtücü.
PERDESERÂ
f. Şarkı söyleyen, şarkıcı. * Saz çalan, çalgıcı. * Küçük çadır.
PERDESERÂY
f. Küçük çadır. * Şarkı söyleyen, şarkıcı, hânende. Çalgıcı, saz çalan.
PERDEŞİNÂS
f. Şarkı söyleyen, şarkıcı.
PERE
f. Uç, kenar.
PERE-İ BİNÎ
Burun ucu.
PERE-İ KÛH
Dağ eteği.
PEREND-AVER
f. Çok keskin kılınç, pala veya hançer.
PERENDE
f. Uçan, uçucu. * Av kuşu. * Çark gibi dönerek atılan takla.
PERENDEBÂZ
f. Takla atan kimse. Cambaz.
PERENDEK
f. Küçük tepe.
PERENDİN
f. İpek elbise, ipek kumaş veya ipek mendil.
PERENDUN
f. Evvelki gece.
PERENDUŞ
f. Dün gece.
PERENDUŞİNE
f. Dün geceki şey.
PERENDVAR
f. Evvelki gece.
PERENG
f. Suyu iyi verilmiş kılınç.
PEREST
(C.: Perestân) f. Tapan, tapınan, taparcasına seven.
PERESTAN
f. Ocak, fırın.
PERESTAN
(Perest. C.) f. Tapanlar, tapınanlar, taparcasına sevenler.
PERESTAR
(C.: Perestarân) f. Hizmetçi. * Kul. * Tapan, tapıcı. * Dalkavuk.
PERESTARÂN
(Perestar. C.) f. Kullar, köleler. * Hizmetçiler. * Dalkavuklar, yaltakçılık yapanlar. * Tapanlar, tapıcılar.
PERESTAR-I HAYÂL
Şâir, ozan.
PERESTARÎ
f. Hizmetçilik. * Kulluk. * Tapıcılık. * Dalkavukluk.
PERESTİDE
f. Sevgili, mahbub, sevilen.
PERESTİŞ
f. Pek çok sevmek. Bendelik etmek. İbâdet etmek.
PERESTİŞKÂR
İbâdet edercesine seven, çok ileri sevgi ve hürmet besleyen.
PERGÂL
f. Pergel.
PERGÂLE
f. Kaba iplikten yapılan bir cins dokuma. * Parça.
PERGÂM
f. Döl yatağı. Rahim.
PERGÂR
f. Pergel. Dâire çizmeğe mahsus âlet.
PERGÂRVÂR
f. Pergel gibi.
PERGAZE
f. Kuş kanadının vücuda yapışık olan kısmı.
PERGEM
f. İşsiz güçsüz, boşta dolaşan adam.
PERGUL
f. Bulgur. * Bulgur pilavı. * Un helvası.
PERGUNE
f. Yakışıksız, çirkin.
PER-GÜŞA
f. Kanat açıcı, uçucu. * Keskin uçucu.
PERH
f. Hisse, pay. * Değersiz mal.
PERHAŞ
f. Savaş, harb, muharebe, cidâl, ceng. Kavga.
PERHAŞCU(Y)
f. Muharib, savaşçı. Kavgacı.
PERHİDE
f. İşaret olunmuş.
PERHİZ
f. Sakınmak, çekinmek. * Vücuda zararlı ve tıbben muzır; ve dinen, zevk veren şeylerden sakınmak. * Hastalıkta bazı yiyecek ve içeceklerden sakınmak.
PERHİZKÂR
Perhiz eden, nefsini tutan. Zararlı şeylerden, günahlardan sakınan.
PERHUN
f. Pergelle çizilmiş çember, dâire, halka.
PERHÜDE
f. Saçmasapan söz, hezeyan. * Ateşten dolayı sararmış eşyâ.
PERİ
f. Cisimleri çok lâtif ve görünmez olan hoş mahluk. * İnsana muhabbet eden, muvahhid ve müslim lâtif mahluk. *Mc: Güzel insan. Güzel kimse.
PERİ PEYKER
Peri yüzlü güzel.
PERİ-ÇİHRE
f. Peri yüzlü, güzel yüzlü.
PERİDE
f. Uçmuş. *Solmuş, soluk.
PERİDERENG
f. Rengi uçmuş, solmuş.
PERİ-İ MELÂHAT
Güzellik perisi.
PERİR
f. Evvelki gün.
PERİ-RU
f. Peri gibi güzel yüzlü.
PERİŞAN
f. Dağınık, karışık. * Bozuk, tertibsiz, düzensiz. * Kederli, hüzünlü, kaygılı.
PERİŞANHÂTIR
f. Dalgın, düşünceli.
PERİŞANÎ
f. Perişanlık, dağınıklık. * Düzensizlik, bozgunluk. * Yoksulluk, fakirlik.
PERİZ
f. Haykırma, bağırma. Feryâd. * Su kenarlarında yetişen yeşil saz, ot.
PERİZE
f. Ateşte pişirilen ekmek. * Kırmızı altun.
PERMER
f. Ümid etme, umma, bekleme. İntizar.
PERMUN
f. Süs, bezek.
PERNİH
f. İnce düz taş.
PERNİYAN
f. Nakışlı atlas. İpekten dokunmuş, bir cins işlemeli kumaş.
PERNUN
f. İnce ve zarif dokunmuş ipek kumaş.
PERRAN
f. Uçan, uçucu.
PERSONEL
Fr. Şahsa dâir. Şahsî. * Bir işte çalışanların hepsi.
PERTAB
f. Atılma, sıçrama. * Hız almak için geriden koşarak atılma. * Uzağa düşen ok veya başka bir şey.
PERTEV
(Pertav) f. Ziya, ışık. * Atılma, sıçrama, hız.
PERTEV-ENDÂZ
Işıklandıran, ziyâ veren, nurlandıran.
PERTEV-FEŞAN
Işık saçan, ziya saçan.
PERTEV-İ MİHR
Güneş ışığı. Güneşin parlaklığı.
PERTEV-SUZ
Yakan ışık. Güneşe karşı tutulduğu zaman, ışıkları bir noktaya toplayan ve bu suretle ışığın değdiği yeri yakan mercek.
PERUŞ
f. Küçük çıban, sivilce.
PERVA
f. Korku, çekinmek. * Alâka, ilgi, bağ. * Takat. * Durup dinlenmek. * Bilmek. * Vesvese. * Kayd. * Iztırab. * Terk, feragat. * Hayran, şaşmış. * Meyl, teveccüh, iltifat, kayırmak. * Gussalanmak. (L.R.)
PERVANE
f. Fırıldak çark. * Geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. * Haberci, kılavuz.
PERVANEGÂN
(Pervane. C.) Gece kelebekleri.
PERVANEK
f. Karakulak adı verilen bir hayvan. * Ask: Öncü, pişdâr.
PERVAR
f. Besili, beslenmiş.
PERVAS
f. El ile dokunup temas etme, eli ile yoklama.
PERVAZ
f. Kanat açmak, uçmak. Uçan, uçucu. * Nur. * Karargâh. * Saçmak. * Hücre. * Saçak. * Ayna. Dolap. * İnce, uzun tahta. * Uçan, uçucu gibi mânâlara gelerek birleşik kelimeler yapılır.
PERVAZE
f. Kır gezisi için hazırlanan yemek. * Altun ve gümüş yaprakların kırıntısı.
PERVAZGÂH
f. Uçulacak yer. Tayyâre meydanı. Hava alanı.
PERVAZ-I BERDÂR
Yükselip uçan. Uçarak dolaşan.
PERVER
(Pervar) f. “Besleyen, yetiştiren, velinimet, koruyan” mânâsında birleşik kelimeler yapılır.
PERVERÂN
(Perver. C.) f. Yetiştirenler, besleyenler, koruyup terbiye eden kimseler.
PERVERDE
f. Terbiye görmüş, yetiştirilmiş, beslenmiş.
PERVERENDE
f. Besleyen, büyüten. Besleyici, büyütücü. * Terbiye edici, yetiştirici.
PERVERÎ
f. Büyütücülük, besleyicilik. Terbiye.
PERVERİŞ
f. Besleme, besleyiş. Beslenme. * Terbiye etme, yetiştirme, eğitme. Terbiye edilip yetiştirilme, eğitilme. * İlerleme, terakki.
PERVERİŞYÂB
f. Beslenen. * Terbiye edilen, terbiye gören, eğitilen, yetiştirilen.
PERVERİŞYÂFTE
f. Terbiye edilmiş, büyütülmüş, yetiştirilmiş, eğitilmiş.
PERVİN
f. Ülker denilen yedi yıldızın tamamı.
PERVİZ
f. Üstün, galib, muzaffer. * Elek. Süzgeç. * Güzellik. * Balık. * Cilve. * Tar: İran Hükümdarı Husrev’in lâkabı.
PERVİZEN
f. Elek, kalbur.
PERVİZ-İ FELEK
Güneş, şems.
PES
f. Arka, art, geri. * Öyle ise, imdi…
PES Ü PİŞ
Arka ve ön.
PESADET
f. Veresiye alışveriş.
PESAVEND
f. Kafiye.
PESEND
f. Beğenmek, kabul eylemek. Beğenici. Muvâfık.
PESENDÂNE
Beğenecek yolda, beğenmek suretiyle.
PESENDİDE
f. Beğenilmiş, seçilmiş, müntehab.
PES-İ DİVÂR
Duvarın arkası.
PES-İ PERDE
Perde arkası.
PESİN
f. Sonraki, gerideki, en son.
PESMANDE
f. Geri kalmış, geride bulunan, bâkiye. * Artmış, artık.
PESMANDE-HOR
f. Artık yiyen.
PESPERDE
f. Perde arkası, gizli iş.
PESREV
f. Arkadan gelen. * Uşak, hizmetçi.
PEST
f. Alçak, aşağı. Hafif, yavaş ses. * Sesi galiz, kalın ve korkunç olan.
PESTBAHT
f. Talihsiz. Bahtı fenâ olan.
PESTÎ
f. Alçaklık, âdilik, zillet.
PESTPAYE
(C.: Pestpayegân) Payesi, derecesi aşağı olan, âdi. Alçak. Bayağı. Pespaye.
PESTPERDE
f. Alçak ve hafif sesle.
PESTSADA
f. Hafif ses.
PEŞE
(Bak: Peşşe)
PEŞİMAN
f. Pişman. Nâdim.
PEŞİMANÎ
f. Pişmanlık, nedamet.
PEŞİN
f. Nakdî para. * Önceden, önce.
PEŞİNÂT
f. Peşin verilen paralar.
PEŞİZ
(Peşize) f. Akçe, mangır. Pul. * Balık pulu.
PEŞKEŞ
(Pişkeş) f. Başkasının malını birine bağışlamak. Verilmemesi lâzım olan şeyi başkasına vermek. Karşılıksız vermek.(Bir şeyde mehâsin ve şeref hâsıl oldukça, havassa peşkeş ederler; seyyiât olsa, avâma taksim ederler! M.)
PEŞLENG
f. Geri kalan, geri kalmış.
PEŞM
f. Yapağı, yün. * Keten helvası.
PEŞMİN
(Peşmine) f. Yünden yapılmış. Yapağıdan yapılma. * Sâde ve süssüz elbise.
PEŞREV
f. (Aslı: Pişrev) Önde giden. * Türk müziğinde bir saz eseri. * Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine veya dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun. * Bir çeşit ok.
PEŞŞE
f. Sivrisinek.
PEŞŞEGİR
f. Sinek avlıyan. * Mc: İşsiz güçsüz, boş gezen kimse.
PETER
f. Düz maden levha.
PETGİR
f. Kıl elek.
PEY
f. İz, işaret, nişan. * Ard, arka, akab.
PEYAM
(Peygam) f. Haber.
PEYAM-ÂVER
(C.: Peyamâverân) f. Haber getiren.
PEYAM-BER
f. Haber getiren. Peygamber.
PEYAM-I HASRET
Hasret, özleyiş haberi.
PEY-A-PEY
f. Birbiri ardınca, birbirinin arkasından. * Azar azar, tedricen, peyderpey.
PEYDA
f. Mevcud, var olan, açık, âşikâr, meydanda olan.
PEY-DER-PEY
f. Birbiri ardınca. Yavaş yavaş, azar azar.
PEYEMRES
f. Haber getiren, haber ulaştıran, haberci.
PEY-ENDER-PEY
f. Ardısıra, arka arkaya, durmadan. Azar azar.
PEYGAM
(Bak: Peyam)
PEYGAMAVER
(Peygam-âver) f. Haber getiren, haberci.
PEYGAMBER
(Peyamber) f. Allah’tan haber getiren. Allah’ı, âhireti, zararlı ve faydalı şeyleri tanıtan. Nebi. (Bak: Mefhar-ı kâinat, Muhammed (A.S.M.), Nübüvvet, Resül)
PEYGAMBERÂN
(Peygamber. C.) Peygamberler.
PEYGAMBERÎ
f. Peygamberlik. * Peygamberle alâkalı.
PEYGAR
f. Savaş, harb, muharebe, cidal. Kavga.
PEYGARE
f. İftira.
PEYGULE
f. Köşe, bucak.
PEYGULEGÜZİN
Bir köşede oturan. Köşeye çekilmiş olan.
PEYGULE-İ NİSYAN
Unutulma köşesi.
PEYGUN
f. And, şart, ahd, peyman.
PEYK
f. Bir şeyin etrafında, ona tabi olarak dönen. Seyyare. * Haber ve mektup getirip götüren.
PEYKAN
Okun ucundaki sivri demir.
PEYKE
f. Tahta sedir.
PEYKER
f. Yüz, çehre, surat.
PEYK-İ FELEK
Ay. Dünyanın etrafında dönen ay. Dünyanın peyki.
PEYM
f. Haber.
PEYMA
f. Ölçen, ölçücü.
PEYMAN
f. And, yemin, muahede, ahitleşmek.(Cihet-ül vahdet-i ittihadımız, tevhiddir. Peyman ve yeminimiz, imandır. Madem ki muvahhidiz, müttehidiz. Her bir mü’min ilâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda bunun mühim bir sebebi maddeten terakki etmektir. H.Ş.)
PEYMANE
f. Büyük kadeh. * Ölçek, kile. * Şarap bardağı.
PEYMANEKEŞ
f. İçki içen.
PEYMANE-ŞİKEST
f. Kadehi kırık.
PEYMAN-ŞİKEN
(Peyman-şikân) Yemin bozan, ahdini yerine getirmeyen.
PEYMAY
f. Tartıcı, ölçücü.
PEYMUDE
f. Ölçülmüş.
PEYREV
f. Ardı sıra giden, tâbi olan, izinden giden, uyan.
PEYSİPER
f. Çiğnenmiş, ayak altında kalmış.
PEYUG
(C.: Peyugân) f. Gelin.
PEYUGAN
(Peyug. C.) Gelinler.
PEYVEND
f. Ulaşma, varma, vasıl olma. * Bağ, alâka.
PEYVEST
f. Ulaşma, vasıl olma, kavuşma.
PEYVESTE
f. Her zaman, dâima. * Ulaşmış, ermiş. * Bitişik, muttasıl.
PEYVESTEGÎ
f. Bitişme, ulaşma, bitişiklik.
PEZİR
f. Kabul eden, olan, olabilen. * “Söz dinleyici, emir tutan” mânasında birleşik kelimeler yapılır.
PEZİRA
f. Kabul eden.
PEZİRAY-HİTAM
Sona eren, biten, hitam bulan.
PEZİRE
f. Karşılama, karşılayış.
PEZİRİŞ
f. Kabul edilmiş. Kabul ediş.
PILAÇKA
(Arnavutça) Tar: Muharebede ve yağmada alınan eşya, çapul.
PIRLANTA
İtl. Çok tıraş edilmiş, foyasız parlak elmas. Taşı pırlanta olan.
PİÇ
f. Büklüm, kıvrım, dolaşık. * Nesebi gayr-ı sahih olan, gayr-ı meşru münâsebetten doğan çocuk. * Aslına benzemiyen. * Ağacın kökünden biten sürgün. Aşılanmamış ağaç. * Sarmaşık. * Vida.
PİÇ Ü TAB
Iztırab ve sıkıntı.
PİÇAN
f. Büklüm büklüm, kıvrım kıvrım olan.
PİÇ-A-PİÇ
f. Karma karış, pek dolaşık, kıvrım kıvrım.
PİÇİDE
f. Karışmış, bükülmüş, kıvrılmış.
PİÇİDEMUY
f. Saçı kıvrılmış.
PİÇİŞ
f. Büklüm, kıvrım.
PİÇ-PA
f. Yengeç.
PİÇTAB
f. Sıkıntı, telâş. * Şaşkınlık.
PİH
f. Göz çapağı.
PİH
f. İçyağı. Şahm.
PİH-SUZ
f. “Yağ yakıcı”: Toprak kandil.
PİJUH
(Bak: Pejuh)
PİL
f. Fil.
PİL
f. Topuk, ökçe. * Çelik çomak oyunu. * Çadır eteği tutturmada kullanılan küçük ağaç değnekler.
PİL-BÂN
f. Fil besleyen, filci.
PİLE
f. İpek kozası. İpek.
PİLESTE
f. Fildişi.
PİL-TEN
Fil gibi iri, fil vücutlu.
PİLVAYE
f. Kırlangıç.
PİL-ZUR
f. Fil gibi kuvvetli, fil kuvvetinde.
PİNDAR
Sanma, zannetme. * Böbürlenme.
PİNE
f. Yama.
PİNEDUZ
Yamacı. * Ayakkabı tamircisi, eskici.
PİNEDUZÎ
f. Eskicilik, yamacılık.
PİNEDUZLUK
Yamacılık. Eskicilik.
PİNGAN
f. Fincan, tas.
PİNGANÇE
f. Küçük fincan.
PİNHAN
f. Gizli, saklı, hafi, mahfi, mestur, müstetir.
PİR
f. Yaşlı, ihtiyar. * Reis. * Bir tarikatın kurucusu. * Herhangi bir meslek ve san’atın başlatıcısı, te’sis edicisi.(Kur’an-ı Hakim; enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyat-ı mâneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi; yine insanların terakkiyat-ı maddiye suretinde dahi o enbiyanın herbirisinin eline bâzı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibaa emrediyor. İşte enbiyaların mânevi kemâlatını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu’cizatlarından bahis dahi; onların nazirelerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor. Hattâ denilebilir ki: Mânevi kemalât gibi maddî kemâlâtı ve hârikaları dahi en evvel mu’cize eli nev’-i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret-i Nuh’un (Aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan sefine ve Hazret-i Yusuf’un (Aleyhisselâm) bir mucizesi olan saatı; en evvel beşere hediye eden, dest-i mu’cizedir. Bu hakikata lâtif bir işârettir ki: San’atkârların ekseri, herbir san’atta birer peygamberi pir ittihaz ediyor. Meselâ gemiciler Hazret-i Nuh’u (Aleyhisselâm), saatçılar Hazret-i Yusuf’u (Aleyhisselâm), terziler Hazret-i İdris’i (Aleyhisselâm) … S.)
PİR Ü BERNA
İhtiyar ve genç.
PİRA
f. Süsleyici, düzenleyici, donatıcı.
PİRAHEN
(Pirehen) f. Gömlek. Kamis.
PİRAHEN-İ İSMET
Namus perdesi.
PİRAMEN
f. Çevre, etraf, yan.
PİRAMUN
f. Yan, etraf, çevre.
PİRAN
(Pir. C.) f. İhtiyarlar, yaşlılar.
PİRASTE
f. Tertibedilmiş, düzenlenmiş donatılmış, süslü.Pirastegî $ . f. Düzen, intizam.
PİRAYE
f. Zinet. Süs.
PİRAYEBAHŞ
f. Süsleyici, süs veren.
PİRAYENDE
f. Süsleyici, donatıcı.
PİRAYİŞ
f. Düzen, nizâm, intizam, tertib. * Süs, zinet.
PİREHEN
f. Gömlek.
PİREZEN
f. Kocakarı, acuze.
PİRÎ
İhtiyarlık. Kocamışlık.
PİR-İ FANÎ
Pek yaşlı, zayıf adam. Dünyayı terketmiş ihtiyar.
PİR-İ MOĞAN
(Pir-i muğan) Meyhaneci. * Mc: Mürşid.
PİRİSTU
(Piristuk) f. Kırlangıç kuşu.
PİRİSTUBEÇE
f. Kırlangıç kuşu yavrusu.
PİRSAL
f. Kocamış, ihtiyar, yaşlı.
PİRUZ
f. Uğurlu, hayırlı.
PİRUZÎ
f. Uğurluluk, hayırlılık.
PİRZEN
f. Kocakarı, acuze. Yaşlı kadın.
PİSE
f. Saksağan. * Alaca renk.
PİSTAN
f. Meme.
PİSTE
f. Fıstık.
PİSTER
f. Yatak, döşek.
PİŞ
f. Huzur, ön, ileri taraf.
PİŞADEST
f. Peşin para ile alış veriş. * İşçiye, çalıştıktan sonra verilen para.
PİŞAHENG
(Piş-âheng) Önde giden, öne düşen.
PİŞAN
f. En ön, en ileri.
PİŞANÎ
f. Alın, cebin.
PİŞANÎDÂR
f. Yüzsüzlük yaparak işini beceren.
PİŞBİN
f. İlerisini gören. Basiretli, ihtiyatlı.
PİŞDAR
f. Öncü. Harpte ileriden düşmana gönderilen askerler. * Önde giden. Önayak olan. * San’at, meslek. * Kumandan. * Mc: Yüzsüz. Yüzsüzlükle iş beceren.
PİŞE
f. İş, kâr. Meşguliyet. * Alışkanlık, huy, âdet. * Meslek, san’at. * “Huy edinmiş, alışmış” anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hasenât-pişe $ : İyi şeyleri âdet edinmiş olan.
PİŞEGÂH
f. İş yeri. Fabrika.
PİŞEGÂN
(Pişe. C.) f. Meslekler, san’atlar. İşler. * Huylar, âdetler, tabiatlar.
PİŞEGER
f. San’atkâr işçi.
PİŞEKÂR
f. Sanatkâr, oyuncu.
PİŞEVER
f. Sanat ehli, işçi.
PİŞ-GEH
f. Ön, huzur.
PİŞ-GİR
f. Havlu, peşkir.
PİŞHANE
f. Balkon. * Bir yere gidileceği zaman önceden gönderilen çadır ve yol eşyası.
PİŞHAYME
f. Pâdişah veya vezirlerin divan çadırı.
PİŞÎ
f. İlerleme, üstünlük, tefevvuk. * Önünü gören, ileri görüşlü.
PİŞ-İ NAZAR
Göz önü.
PİŞ-İ NAZARA GETİRMEK
Göz önünde bulundurmak.
PİŞİGÂH
Huzur.
PİŞİN
f. Peşin, önce, önden. * Evvelki, eski. * Önden verilen.
PİŞİNÎ
(C.: Pişiniyan) f. Evvel zaman adamı.
PİŞKEŞ
f. Hediye, armağan, hibe.
PİŞ-MÜZD
f. Pey, pey akçesi. Satılık bir şeye talip olan kimsenin, sonradan caymayacağını temin makamında olmak üzere satıcıya peşin verdiği bir miktar para.
PİŞNEMAZ
f. İmam.
PİŞNİHAD
f. Usûl, kanun. * Temel, esas.
PİŞREV
f. Önden giden.
PİŞTAHTA
f. Çekmece. Küçük sandık. * Mal serilen yer, vitrin.
PİŞVA
(Pişuva) f. Reis, baş. Hâkim. * Mukteda, imâm.
PİŞVAYAN
(Pişvay. C.) Reisler, başkanlar. Hâkimler.
PİYADE
Narin yapılı bir çeşit kayık adıdır. Eskiden ekseriyetle İstanbul ve civarında kullanılan bu kayıklar, pek makbul gezinti vasıtası idi. * Ask: Orduda tüfekle teçhiz edilmiş olan ve muharip sınıfların asli unsuru bulunan efrada da bu ad verilir. Yaya askeri. * Yaya.
PİYALE
f. Kadeh. Şarap bardağı.
PİYAZ
f. Soğan. * Zeytinyağlı ve sirkeli fasulye haşlaması.
PLAN
Fr. Yapı, makine, bina…gibi yapılacak şeylerin ayrı ayrı parçalarını kâğıt üzerinde gösteren çizgilerin hepsi.
POLAT
(Pulat da denir) Çelik. * Mc: Sağlam, sert.
POLİTİKA
İtl. Memleket işlerini idare için tutulan ölçülü yol. Siyaset.
POST
f. Tüylü hayvan derisi. * Mc: Makam, mevki.
POSTA
İtl. Bir yere gelen veya bir yerden gönderilen mektup ve emânetlerin hepsi. * Bu emânetleri toplayan ve dağıtan idare ve onun yeri. * Belli zamanlarda sefer yapan ve çok zaman posta taşıyan vasıta. * Takım, kol. * Hizmet nöbetinde bulunan er. * Sefer.
POSTİN
f. Kürk.
POSTİNDUZ
f. Kürk diken.
POSTİNPUŞ
f. Kürk giyen.
POSTNİŞİN
Posta oturan. Daha evvelkinin yerine geçen.
POT
t. Irmakları geçmek için kullanılan sal. * Dikişin bir tarafında görülen kumaş kabarığı.
POT KIRMAK
Farkında olmıyarak karşısındakine dokunacak söz söylemek.
POTA
f. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur.
POZ
Fr. Fotoğraf alınırken kendine düzen vermek, tavır takınmak. Kımıldamadan durduğu halde kalmak.
POZİSYON
Fr. Vaziyet, durum, duruş.
POZİTİF
Fr. Tecrübe neticesine dayanan, müsbet, isbatlı. Negatifin zıddı.
POZİTİVİST
Fr. Fls: Pozitivizm taraftarı.
POZİTİVİZM
Fr. Fls: Hakikatın yalnız tecrübe ve müşahede ile vakıalara istinaden tam olarak bilineceği iddiasında olan felsefe sistemi. (Bak: İsbatiyecilik)
PRANGA
İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir. * Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır. * Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç nizamını bozan ve taşkınlık gösteren mahkûmların ayaklarına da pranga vurulurdu.
PRENS BİSMARK
(1815 – 1898) Meşhur Alman siyasilerinden ve Alman birliği için çalışanlardan birisidir. İslamiyeti ve Hz. Peygamber’i (A.S.M.) medh ü sena ederek hayranlığını bildiren bir mütefekkirdir.
PRENSİP
Fr. Umde. İlk unsur. Temel kanaat, temel düşünce. Temel bilgi * Man: Her çeşit münakaşanın dışında olan.
PROGRAM
Fr. Yapılacak işler için önceden hazırlanmış tasarı. Plân.
PROJE
Fr. Tasarlanan ilk şekil. Tasarı. Mütehayyel.
PROJEKSİYON
Fr. Kuvvetli ışık âleti.
PROPAGANDA
Fr. Bir fikri veya malı herkese bildirmek veya kabulü için yapılan ilân. Çok kıymetli olduğu veya olmadığı hâlde bir şeyin kıymetini arttırmak maksadiyle yapılan konuşma veya ilânat.
PROTEİN
Lât. Tıb: Albüminli besleyici madde.
PROTESTANLIK
(Prutluk) Papayı Hristiyanların başı olarak tanımayıp ruhaniyetini kabul etmeyen bir Hristiyanlık mezhebi. (Bak: Nasraniye)
PROTON
yun. Atom çekirdeğinde pozitif yüklü zerrecik. (Bak: Delil-i inayet)
PRUTLUK
(Bak: Protestanlık)
PSİKOLOG
Fr. Ruhiyatçı, ruh ilmiyle uğraşan.
PSİKOLOJİ
Fr. Ruhiyat, ruhî hâdiseleri tetkik eden ilim kolu.
PSİKOZ
Fr. Tıb: Akıl hastalıklarının umumi adı.
PU
(Puy) f. Araştırma, arama. * Koşma.
PUÇ
f. Kaba, çirkin. * Boş ve faydasız şey. * İçi boş.
PUÇ-MAGZ
f. Boş kafalı.
PUHTE
(C.: Puhtegân) f. Pişmiş, pişkin. Olgun, kâmil insan.
PUHTEGÂN
(Puhte. C.) Olgun kimseler, pişkin kişiler.
PUHTEGÎ
f. Olgunluk, kemalât, pişkinlik.
PUJİNE
f. Kantar.
PUL
f. Para.
PULAD
f. Çelik.
PULADBÂZU
f. Çelik pazulu. Kuvvetli, yiğit.
PULADSENC
f. Güzel silâh kullanan, iyi dövüşen.
PUR
(C.: Purân) Oğul. Evlâd.
PURÂN
(Pur. C.) Oğullar, veledler.
PUR-İ DUHT
Hemşirezâde, yeğen.
PURMEND
f. Evlâd sahibi.
PUSİDE
f. Çürümüş, paslanıp çürümüş, çürük.
PUŞ
f. “Örten, giyen, giyinmiş” mânasına birleşik kelimeler yapılır. * Örtü, elbise, zırh.
PUŞE
(Bak: Puşide)
PUŞENDE
f. Örten. Örtücü.
PUŞENDE-İ HATÂ
Ayıp örten.
PUŞİDE
(Puşe) f. Örtülmüş. * Örtü. * Örtülü, gizli.
PUŞİDE-ÇEŞM
f. Örtünecek, giyilecek şey. * Örtü.
PUŞİDENÎ
f. Örtünecek, giyilecek şey. Örtü.
PUŞİDE-RAZ
f. Sırrı gizli.
PUŞİŞ
f. Örtecek şey. Örtü.
PUT
Allah’tan başka tapılan herşey. * Heykel. Sanem. Kendisinden medet beklenen veya lâyık olmadığı hürmet kendine yapılan maddi mânevi resim, heykel ve her çeşit cisim.
PUTE
Silâh veya ok atışlarında dikilen nişan tahtası. * İçinde mâden eritilen tava.
PUT-PEREST
f. Allah’tan başka şeyleri ilâh kabul eden, puta inanıp ona ibâdet eden. Puta tapan. (Bak:Büt-Perest)
PUYA(N)
f. Koşan. Seğirten.
PUYAN OLMAK
Koşmak. Batmak. Dalmak.
PUYE
f. Koşma, seğirtme.
PUYEGER
f. Koşucu.
PUYENDE
f. Koşan. Seğirtici. Koşucu.
PUZEN
f. Nadas edilmiş, sürülmüş tarla.
PUZİNE
f. Maymun.
PUZİŞ
f. Özür, mâzeret.
PÜL
f. Köprü.
PÜLPÜL
f. Karabiber.
PÜNÇÜŞK
f. Serçe.
PÜR
f. Çok, dolu, çok fazla, memlu, tekrar (mânâlarına gelir, birleşik kelimeler yapılır) *Sâhib, mâlik.
PÜR-ÂMÂL
İstek ve emellerle dolu.
PÜR-ÂTEŞ Ü HEVL
Ateş ve korku dolu.
PÜR-BÂD
f. Kibirli. * Çok rüzgârlı.
PÜR-BİM
f. Korkmuş.
PÜR-ÇİN
f. Çok buruşuk, çok bükülmüş ve karışık.
PÜR-DİL
(C: Pür-dilân) f. Yürekli, cesur.
PÜR-DİLÂN
(Pür-dil. C.) f. Cesurlar, yürekli kimseler.
PÜR-DUD
f. Çok tüten, çok dumanlı.
PÜR-EMVÂT
Ölüler dolu.
PÜR-ENVÂR
(Pür-nur) Çok parlak, çok nurlu.
PÜR-FER
f. Çok parlak. Çok aydınlık.
PÜR-GAZAB
f. Çok kızgın ve hırslı.
PÜR-GÛ
f. Çok söyliyen, çok konuşan.
PÜR-GUBÂR
f. Çok tozlu. Toz içinde.
PÜR-HÂNDE
Neş’e dolu, çok gülme ve sevinç dolu. Sevinçli, neşeli.
PÜR-HAYÂL
f. Hayal ile dolu.
PÜR-HAZÂN
f. Sonbahara uğramış, solup sararmış.
PÜR-HEVES
f. Çok hevesli. Heves dolu.
PÜR-HEYECÂN
f. Heyecan dolu. Çok heyecanlı.
PÜR-HUN
Kan içinde. Kan dolu.
PÜR-KİNE
f. Düşmanlık ve gazab dolu.
PÜR-NÂR
Çok ateşli. Çok kızgın. Ateş dolu.
PÜR-NÂZ
Çok nazlı.
PÜR-NEVÂL
Çok lütuf ve ihsan. Çok çok ihsan etmek, vermek.
PÜR-NUR
(Bak: Pür-envar)
PÜR-PAYE
f. Kırkayak.
PÜR-SÂLE
f. Yaşlı. Yaşı dolgun.
PÜRSAN
(Pürsâ) f. Soran, sorucu.
PÜRSİŞ
f. Soruş, sorma, sual ediş.
PÜRSİŞ-İ HÂTIR
Hatır sorma.
PÜR-SUZ
f. Çok yakıcı. Çok yanık.
PÜR-ŞA’ŞAA
Çok gösterişli, şa’şaa dolu.
PÜR-TEMKİN
f. Çok ağır başlı. Çok temkinli.
PÜRYAN
f. (Bak: Biryan)
PÜSENDER
f. Üvey oğul. Üvey evlâd.
PÜSER
(C.: Püserân) f. Erkek çocuk, oğul.
PÜŞT
f. Sırt, arka.
PÜŞTE
f. Tepe, yığın.
PÜŞTE-İ BAĞ
Çimenlik, çayırlık.
PÜŞTER
f. Arka, sırt.
PÜŞTİBAN
f. Payanda, destek, dayanak. * Yardımcı, muin.
PÜŞTİVAN
f. Destek, dayanak, payanda. * Yardımcı.
PÜŞTMAL
f. Peştemal.
PÜŞT-PA
f. Ayak tabanı.
PÜŞTVARE
f. Bir hamal yükü. Bir arkalık yük.
Sayfanın en üstüne git
Alıntı
Reklamlar
.*Karoglan*.
Misafir

7
Wednesday, August 28th 2013, 10:41pm
R Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
RA
f. İsim veya zamirin sonuna ilâve edilirse, Türkçedeki i, im, in, a, e eklerinin yerine kullanılır. Meselâ:Hâne: Ev. Hâne-râ: Evi, evin, eve.Tû: Sen. Tû-râ: Seni, senin, sana.
RA
Kur’an alfabesinde onikinci harftir. Ebced hesabında 200 sayısına işaret eder. Bu harfe “Rı” denildiği gibi, “Ra-i mühmele” de denilir. Bazı tarih kayıtlarında” Rebi-ül Evvel” ayına işaret olarak geçer.
RA’
şiddetle sürmek.
RA’
Küçük kene.
RAA’
Boğazına hizmet eden adi insan.
RAABE
Genişlik, vüs’at. * Büyük olmak.
RA’AD
Geveze kimse. Çok konuşan adam. * Torpil balığı.
RAALE
Hamakat, ahmaklık.
RAAŞ
(Ra’şe-Ra’şen) Titretmek.
RA’B
Doldurmak. * Efsun, (sihir yapanlar okurlar.)
RAB’
Vasat, orta boylu. * Avlulu ev.
RAB’AT
(C.: Rabeât) Attarların dağarcığı ve kutusu. * Orta boylu kimse.
RABB
Sâhib, mâlik, seyyid. Cenab-ı Hak (C.C.) * Besleyen, yetiştiren, terbiye eden. Müstahik. Hüdâvend. (Kur’an-ı Kerim’de bu “Rabb” ismi ile Cenab-ı Hak 846 def’a zikredilir.) (Bak: Âlem)( Yâni : Herbir cüz’ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi bütün eczasiyle terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz’lerin zerratını kemal-i intizamla tahrik eder. Evet Cenab-ı Hak herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey o nokta-i kemale doğru hareket etmek üzere, sanki mânevi bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve mânilerini def’eden, şüphesiz Cenab-ı Hakk’ın terbiyesidir. Evet, kâinata dikkatle bakıldığı zaman, insanların taife ve kabileleri gibi, kâinatın zerratı, münferiden ve müçtemian Hâliklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. ” Yalnız bedbaht insanlar müstesna!” İ.İ.)
RABB
Üveybaba.
RABBANÎ
(Rabbaniye) Rabbe âit. Cenab-ı Hakk’a dair ve müteallik. İlâhî. * Ârif-i Billâh olan, ilmi ile amel eden âlim.
RABBANİYYUN
(Rabbaniyyîn) Kendisini tamamen Cenab-ı Hakk’a vermiş olanlar. Putperestlikle alâkası olmayanlar.
RABBAT
Kadınların efendileri, sâhipleri, kocaları.
RABBE
Üveyana.
RABBENA
Ey bizim Rabbimiz! Ey Sâhib-i Hâlikımız! Ey bizi terbiye edip besleyen sâhibimiz! (meâlinde).
RABBÎ
Ey benim Rabbim.
RABBİ YESSİR VELÂ TÜASSİR
Ey Rabbim! Kolaylaştır, zorlaştırma, bana imdad eyle, yardım eyle (meâlinde).
RABB-ÜD DÂR
Ev sâhibi.
RABB-ÜL ÂLEMÎN
Bütün âlemlerin Rabbi. Her âlemi doğrudan doğruya Rububiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenab-ı Hak.(Kur’an-ı Kerim) (bazan iki kelimede, meselâ… Rabbüke tabiri ile ehadiyyeti ve Rabb-ül âlemîn ile vâhidiyyeti bildirir. Ehadiyyet içinde vâhidiyyeti ifade eder. Hattâ bir cümlede bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi; güneşi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar. M.N.)(Her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet nâmına zabteder. Demek, bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye Rabb olamaz. S.)
RABB-ÜL ERBAB
Bütün sâhiblerin, terbiyecilerin Rabbi, Allah. (C.C.)
RABB-ÜL MAL
Mal sâhibi. Sermaye sâhibi.
RABE
Yoğurt damızlığı.
RABEA
Devenin katı katı yelmesi.
RABIT(A)
Rabteden, bağlayan, bitiştiren. * Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip. * Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah’a (C.C.) bağlanmak. * Tertip, sıra, düzen, usûl.(…Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir râbıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telâkki edersin. M.)
RABITABEND
f. Rabtedici, bağlayıcı.
RABITA-İ İMAN
İman bağı, insanları hususan iman edenleri birbirine bağlayan iman.
RABITA-İ MEVT
Ölümünü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmak.
RABITA-İ ŞEYH
Tarikat-ı Nakşiyede, müridin hayalen şeyhinin huzurunda kendini tasavvur etmesine denir.
RABIZ
Koyun ağılı.
RABİ’
Dördüncü.
RABİA
(Müe.) Dördüncü. * Saatteki sâlisenin altmışta biri.
RABİA-İ ADEVİYE
(Hi: 95 – 185) Basra’lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; “Allah’ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor” fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliyedir. (R. Aleyha)
RABİAN
Dördüncü olarak.
RABİB
Yoğurt.
RABİH(A)
(Ribh. den) Kârlı, kazançlı, faydalı.
RABİ-İ AŞER
Ondördüncü.
RABİT
Bağlı, bağlanmış, merbut.
RABİYE
(C.: Revâbi) Yüce, yüksek yer.
RABT
Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak. * Nizam vermek, intizam bulmak. * Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak.
RABT EDATI
Gr: Bağlama edatı. Kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlayan harf veya kelime. (Hem, ve… gibi)
RABT-I KALB
Kalb bağlama, gönül bağlama.
RABTİYYE
Rabtiye. * Bağlayacak şey.
RAC
f. Mide.
RA’C
Şimşeklerin birbiri ardınca şakımaları.
RACİ
Rica eden, eden, uman, yalvaran. Niyaz eden. Ümitli.
RACİ’
(Rücu. dan) Geri dönen, ric’at eden. * Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik. * Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir.
RACİBE
(C.: Revâcib) Parmağın el ayasına bitişik olan boğumu.
RACİFE
Şiddetle sarsan sarsıntı. Dünyayı yerinden oynatan vakıa. İlk nefha.
RACİH
Üstün olan. Kıymetli, faziletli ve itibarı fazla olan. * Fık: Beyyinatta, bürhan ve delilin tercihinde delili üstün, beyyinesi evlâ ve makbul olan taraf.
RACİHA
Tercihli, daha önce diğerlerinden üstün.
RACİH-İ MERCUH
Bürhan ve delillerin tercih ve üstünlük esasları.
RACİL
Yaya olarak, yürüyerek.
RACİLEN
Yaya. Piyade. * Mc: Cahil, bilgisiz.
RACİN
Adama alışmış davar.
RACİYANE
f. Rica ederek, yalvararak.
RAD
f. Cömert, eli açık, faziletli, üstün, değerli.
RA’D
Gök gürültüsü. * Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı. * Tehdit etmek, korkutmak.(Terennümat-ı hava, na’rât-ı ra’diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz… Lemeat’tan)
RAD’
Men’etmek, engel olmak. * Bırakmak, terk etmek. * Güzellik eseri. * Kına.
RA’D SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 13. Suresi.
RA’D U BERK
Gök gürültüsü ve şimşek.
RADAF
Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş.
RADAFE
(C.: Razf) Kızdırılmış sıcak taş (süte bırakıp sıcaklık verirler.)
RADD
Süt ile pişmiş hurma. * Vurmak, dövmek.
RÂDD
(Redd. den) Geri döndüren, reddeden, geri bırakan.
RADDE
Derece. Rütbe. Sıra. Kerte. Mertebe. * Aşağı yukarı. * Fayda, menfaat. * Çizgi, hat.
RÂDD-ÜS SELÂM
Başkasının verdiği selamı alan.
RADE
Faide, menfaat.
RA’DE
Muztarib oluş, azablı ve sıkıntılı hâl. (Rı’de şeklinde de okunur)
RA’DENDAZ
(Ra’d-endaz) f. Gürleyen, gürleyici. Gök gürültüsü gibi gürleyen.
RADGA
(C.: Radg-Ridag) Sulu ve sıvı balçık.
RADH
Az bir şey verme. Az verilen şey. * Fık: Cihada iştirak eden kadınlara, kölelere, çocuklara ve zimmilere ganimet malından verilen mal.
RADHE
(C.: Radh-Ridh) Taşlı yer, taşlık arazi. * Büyük taşlardan olan çukur yer. (İçinde su birikip kalır.)
RADI’
(Rıda’. dan) Süt kardeş. * Süt emen çocuk. * Levmedilen kimse.
RA’D-I KASIF
Korkunç gök gürültüsü.
RA’D-I KAZA
Kaza yıldırımı, kaza şimşeği.
RADIYALLAHÜ ANH
Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.(Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvâfık mıdır?Elcevab: Evet denilir. Çünki Resul-i Ekrem’in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, Sahabeye mahsus bir şiar değil, belki Sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylanî, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)
RADIYALLAHÜ ANHA
(Kadın için) Allah ondan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜM
Allah onlardan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜMA
Allah onların ikisinden razı olsun.
RADİ
(Râdiye) Razı olan, rıza gösteren, itaat eden.
RADİ’
(C.: Ruzâa-Ruzâ) Süt emen çocuk.
RADİB
Zayıf yağan yağmur. * Sidre ağacından bir cins.
RA’DİD
Korkak.
RADİF
Kızmış taşla ısıtılan süt. * Kızmış taş üzerine pişirilen et. (Merzuf da derler.)
RADİF
Binicinin ardına binen kişi.
RADİFE
Kıyametteki ikinci Sur’un ismi. (O’nunla bütün ölüler hayat bulurlar.)
RADİG
(BibBiiiiiib Kafa) , akılsız kimse.
RADİN
Za’feran çiçeği.
RA’DİN
Gürleyen. * Gürültülü.
RADİYEN
Razı olarak, beğenilerek, hoşnud olmak suretiyle.
RADK
Her nesnenin evveli.
RADM
Binayı taşla yapmak ( O binaya “razim” derler.)
RADM
Büyük set.
RADME (RADMÂ)
Büyük taş.
RADUA
Kuzusunu emziren ve hem de sağılır olan koyun.
RADYASYON
(Fr. Radiation) Bir enerjinin ışık demeti halinde yayılması.
RAFIZ
Terk eden. Salıveren. Bırakan.
RAFIZA
Şii fırkalarından bir tâife. Hak mezhepten ayrılmış, namazsız, itikadı bozuk kimse. * Asker kaçağı güruhu. * Düstur, akide ve nizam kabul edilen esaslardan ayrılanlar.
RAFIZÎ
(Râfiziyye) Rafıza fırkasından olan. Hazret-i Ebu Bekir’in ve Hazret-i Ömer’in (R.A.) halifeliklerini kabul etmeyenlerden olan.
RAFIZİYYUN
(Rafızî. C.) Rafızîler.
RAFİ’
Yükseltici. Hâmil. Sâhib. Kaldırıcı, kaldıran. * Esma-i İlâhiyedendir.
RAFİA
Yükselten. * Kaldırmak için destek.
RAFİDAN
Dicle ve Fırat ırmakları.
RAFİDE
Binanın direği.
RAFİH
Rahat içinde ve refahla yaşıyan.
RAFİT
Nikâh. Cima. Fuhşiyyat.
RAFİ-ÜD DERECAT
Dereceleri yükselten. Allah. (C.C.)
RAFZ
Bırakma. * Rafızîlik.
RAG
f. Çimenlik, çayırlık, bahçelik, bağlık. * Dağ eteği.
RAGABAT
Rağbetler, istekler, istekle karşılamalar.
RAGAD
Refah, genişlik, kolaylık. * Geçim kolaylığı.
RAGAME
(C.: Rugâm) Toprak.
RAGBA’
Rağbet etmek.
RAGD
Maişet genişliği, geçim bolluğu.
RAGIB
(Râgıbe) (Ragbet. den) İsteyen, rağbet eden.
RAGIM
Galebe eden, galip olan.
RAGIYE
Dişi deve.
RAGİB
İçi geniş olan nesne.
RAGİBE
Rağbet olunan veya rağbetle istenilen şey. * İhsan, hediye.
RAGİD
Süt bulamacı.
RAGİF
Pide. Yufka.
RAGİFE
Sütlü bulamaç.
RAGMİYYAT
Aksine, rağmına, inadına, zıddına yapılan işler.
RAGN
Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
RAGS
Nimet. Lütf-u İlâhî. Bereket. Hayır. * Çoğalmak ve uzamak.
RAGSA’
İçinden sütün aktığı meme içindeki damar.
RAĞBET
(Ragbet) İstek, arzu. İyi sayılmak. Bir şeyi çok iştiyakla istemek. İhlasla dua etmek, teveccüh etmek.
RAĞBETEN
Rağbet ederek, istekle.
RAĞBET-İ UMUMİYE
Umum tarafından rağbet edilip beğenilme. Herkes tarafından istenme.
RAĞM
(Ragm) Bir şeyden hoşlanmayıp kerih görmek. Bir işi birisine zor ile tutturmak. Züll ve hakaret. Kahretmek.
RAĞMEN
Aksine olarak, inadına, zıddına olarak, zoraki.
RAĞMEN ALÂ-ENFİHİ
Tahkir maksadıyla, birinin kibrini, burnunu kırmak için.
RAĞMEN Lİ-ENFİHİ
(ve alâ rağmihi) Zoraki ve mahsus tahkir ve tezlil için olan hareket.
RAH
(C.: Rayâh) Şarap, içki, hamr. * El ayası mânâsına olan “Râha’nın C.” * Gitmek.
RAH
(Reh) f. Yol. Tarz. Usûl. Meslek.
RAH
f. Zan, sanma. Kaygı, keder.
RAHA
Değirmen.
RAHABE
Genişlik, vüs’at.
RAHAH
Davanın tırnağının geniş ve büyük olması.
RAHAL
(C.: Rihâl) Semer. Palan.
RAHAMET
Rahim hastalığı.
RAHASA
Yumuşaklık.
RAHAT
Üzüntüsüz, tasasız, kedersiz bir halde olmak. İstediği her şeyi bulup telâşsız olmak. Müsterih. * Dinlenmek. * El ayası.
RAHAT-EFZA
f. Rahat arttıran.
RAHAT-I DİL
Gönül rahatı.
RAHAT-NİŞİN
f. Rahat eden, rahat oturan.
RAHCEN
Ağırlık, sıklet. * Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
RAHDAN
f. Yol bilen.
RAHE
Avuç içi, el ayası.
RAHF(E)
Kaymak. * Elde durmaz derecede sıvı olan hamur.
RAH-I HAK
Hak yolu.
RAH-I NECAT
Kurtuluş yolu.
RAH-I RAST
Doğru yol.
RAH-I VATAN
Vatan yolu.
RAHİ
Rahat yürüyüşlü binek. * Sâkin, rahat.
RAHİ
f. Yola ait, yolla alâkalı, yola dâir.
RAHİB
Bol, geniş. * Obur, çok yiyen kişi.
RAHİB
Kendisinden korkulan şey. Korkulu.
RAHİB
Âbid. Allah’tan (C.C.) korkan. * Manastırda oturan nasrani âlimi veya papazı. Keşiş. * Aslan.
RAHİBAN
(Râhib. C.) Râhibler. Keşişler.
RAHİBE
Kadın rahib.
RAHİB-ÜR RÂHE
Cömert, eli geniş.
RAHİH
Yumuşak, sulu balçık.
RAHİK
Safi şarap, Cennet şarabı.
RAHİL
Göç. Göçme, hicret etme.
RAHİL
(C.: Ruhal-Rihâl) Dişi olan koyun kuzusu. (Erkeğine “hamel” derler.)
RAHİL
Göç eden, göçen, ölen, rıhlet eden.
RAHİLE
Yük hayvanı. * Yük getiren deve. * Topluluk, kafile. * Üzerine binilen deve.
RAHİLEZEN
f. Yük hayvanını süren.
RAHİM
(Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ. * Karabet, akrabalık.
RAHİM
(Rahm. dan) Rahmet edici, acıyan, merhamet eden.
RAHİM
(Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahmedici. Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kur’an-ı Kerim’de bu isim 220 defa zikredilir.)
RAHİM(E)
Hafif sesli, lâtif sözlü kız.
RAHİMALLAH
Allah rahmet eylesin.
RAHİMANE
Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk’a yakışır tarzda.
RAHİME
Rahmet eylesin.
RAHİMEHULLAH
Allah ona merhamet eylesin, Allah rahmet eylesin meâlinde duâdır.
RAHİMEHUMALLAH
Onların ikisine de Allah rahmet eylesin meâlinde duâdır.
RAHİMEHUMULLAH
Allah onlara rahmet eyleye meâlinde duadır.
RAHİMÎN
(Rahîmûn) Merhametliler, acıyıp esirgeyenler, rahmet edenler, şefkat edenler.
RAHİMİYYET
(Bk: Rahmaniyet)
RAHİN
Rehin veren, malını rehine koyan. *Sâbit, dâim, devamlı. * Devenin ve adamın zayıfı.
RAHİS
Ucuz, yumuşak elbise. * Ansızın ölüm.
RAHİYE
(C.: Revâhi) Bal arısı.
RAHİYYE
Yolluk. Yol masrafları.
RAHK
Sarmak, istilâ etmek.
RAHL
(C.: Rihâl) Semer, palan. * Yağmurluk ve saire gibi yol levâzımı.
RAHL (RIHL)
Göçmek, irtihal etmek.
RAHLÂ’
Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun. * Yalnız arkası kara olan deve.
RAHLE
Küçük masa.
RAHLE-İ TEDRİS
Üzerine ders verilen veya alınan rahle. * Bir âlimden alınan ders.
RAHM
Acıma, koruma, esirgeme, şefkat etmek. * Hısımlık, karabet, akrabalık.
RAHM Ü ŞEFKAT
Merhamet ve şefkat etmek.
RAHMA’
Başı beyaz olan dişi koyun.
RAHMAN
Bütün yaratıklara rızıklarını veren, her an bütün mahlukat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, bütün mahlukatına sayısız nimetler veren. Nizam ve adâlet sâhibi. (Allah)
RAHMAN SURESİ
(Errahman Suresi de denir.) Kur’an-ı Kerim’in 55. suresidir. Bu sureye Arus-ül Kur’an da denilmiştir. Mekkîdir.
RAHMANÎ
Rahman’a ait ve müteallik. Allah’tan gelen, her hususta hayırlı olan.
RAHMANİYYET
Cenab-ı Hakk’ın Rahman oluşu.(Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıymettar ihsanlarını câmi’ bir mahzen yapmış. Ve zemini devr-i senevîsinde bir ticaret gemisi hükmünde her sene âlem-i gaybdan levâzımat-ı insaniyye ve hayatiyyenin yüz bin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nevi sefine veya şimendifer gibi; ve her baharı ise, erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahimane beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o nimetlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihalar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş…Evet, bize öyle bir mide vermiş ki, hadsiz taamlardan lezzet alır. Ve öyle bir hayat ihsan etmiş ki, duyguları ile bir sofra-i nimet gibi koca cismâni âlemde hadsiz nimetlerinden istifade eder. Ve öyle bir insaniyet bize lutfetmiş ki, akıl ve kalb gibi çok âletleri ile hem maddi hem mânevi âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır. Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır. Ve öyle bir iman hidayet etmiş ki, dünyâ ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envarından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefid eder. Güyâ Rahmet tarafından bu kâinat hadsiz antika ve acib ve kıymetli şeylerle tezyin edilmiş bir saraydır. Ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak olan anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.İşte böyle dünyayı ve âhireti ve her şeyi kaplamış bir rahmet, elbette o rahmet, Vahidiyyet içinde bir Ehadiyyetin cilvesidir.Yani nasıl ki güneşin ziyası, mukabilindeki umum eşyayı ihâta etmesi ile Vahidiyyete bir misâl olduğu gibi, parlak ve şeffaf her bir şey dahi kabiliyetine göre güneşin hem ziyasını, hem hararetini hem ziyasındaki yedi rengini, hem aks-i misâlini almakla Ehadiyete bir misâl olduğundan elbette o ihâtalı ziyayı gören adam, arzın güneşi vâhiddir, bir tektir diye hükmeder. Ve her parlak şeyde hatta katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyyetini, yâni; bizzat güneşi sıfatları ile “her şeyin yanındadır ve her şeyin âyine-i kalbindedir” diyebilir.Aynen öyle de: Rahmân-ı Zülcemâlin geniş rahmeti dahi ziya gibi umum eşyayı ihatası o Rahmânın Vahidiyetini ve hiç bir cihette şeriki bulunmadığını gösterdiği gibi, her şeyde hususan her bir zihayatta ve bilhassa insanda o cemiyetli Rahmetin perdesi altında o Rahmânın ekser isimlerinin ışıkları ve birnevi cilve-i zâtiyyesi bulunarak, her ferdde bütün kâinata baktıracak ve münâsebettarlık verecek bir cem’iyyet-i hayatiye vermesi dahi, O Rahmânın ehadiyyetini ve herşeyin yanında hâzır ve herşeyin her şeyini yapan (O) olduğunu isbat eder.Evet nasıl ki, O Rahmân, o rahmetin vahidiyyetiyle ve ihatası ile kâinatın mecmuunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de ehadiyyetin cilvesi ile her bir zihayatta, hususan insanda bütün nimetlerin nümunelerini o ferdde toplayıp o zihayatın âlât ve cihâzâtına geçirip tanzim ederek mecmu-u kâinatı (parçalanmadan) o tek ferde bir cihette aynı hanesi gibi verdirmesi ile dahi cemâlinin hususi şefkatini ilân eder ve insanda enva-ı ihsanatının temerküzünü bildirir.Hem nasıl ki, bir kavunun (meselâ) her bir çekirdeğinde o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan zat, elbette odur ki, o kavunu yapar. Sonra ilminin hususi mizanı ile ve hikmetinin ona mahsus kanunu ile o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiç bir şey o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhaldir. Aynen öyle de: Rahmaniyyetin tecellisi ile kâinat bir ağaç, bir bostan; ve zemin bir meyve, bir kavun; ve zihayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan elbette en küçük bir zihayatın Hâlikı ve Rabbi bütün zeminin ve kâinatın Hâlikı olmak lâzım gelir.Elhâsıl: Nasıl ki, ihâtalı olan Fettahiyet hakikatı ile bütün mevcudatın muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle isbat eder. Öyle de, her şeyi ihata eden Rahmaniyyet hakikatı dahi vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün zihayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl-i intizamla beslemesi ve levazımatını yetiştirmesi ve hiç birini unutmaması ve aynı rahmet her yerde, her anda ve her ferde yetişmesi ile bedahetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyyeti gösterir. Ş.)
RAHME
(C.: Ruham) Kartal. * Rahmet, muhabbet.
RAHMET
Merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek. * Mc: Yağmur.(…Sâni-i Âlem’in her şeyi içine almış ve her şeyi istilâ ve istiab etmiş bir rahmet -i vâsiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette nebatatın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zayıf yavrularının sühulet-i rızkları, o rahmet deryasından bir katredir. M.N.)
RAHMETEN-Lİ-L-ÂLEMİN
Bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
RAHMET-İ BÎPAYAN
Sonsuz rahmet.
RAHMETULLÂHİ-ALEYH
Allah’ın (C.C.) rahmeti onun üzerine olsun meâlinde vefat etmiş müslümanlar için söylenen duâ.
RAHMİ
Rahmete mensub, rahmetle alâkalı, rahmete müteallik.
RAHMUT
Mübalağa ile esirgemeklik.
RAHNAME
f. Yol ve yön gösteren kâğıt. Harita.
RAHNE
f. Gedik, yarık. Gemilerin bordalarında veya su kesimlerinin altında mermi isabetiyle veya herhangi bir te’sirle açılan delikler, yarıklar. * Yara. * Bozukluk. Zarar.
RAHNEDÂR
f. Eksiği, bozuğu olan. * Zarara uğramış. * Yıkığı olan.
RAH-NÜMA
f. Yol gösteren, kılavuz. (Bak: Rehnüma)
RAHREV
f. Yolcu.
RAHS
Yıkamak. * Yumuşak.
RAHŞ
Gösterişli, güzel at. * Rüstem adlı bir pehlivanın atı.
RAHŞA
(Rahşân) f. Parlak.
RAHŞENDE
f. Parıldıyan, parıldayıcı.
RAHŞİŞ
f. Parlayış.
RAHT
(C.: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım. * Pencere ve kapıların menteşe takımı. * Yol levazımı. * Döşeme ve ev takımı.
RAHT-I ARUS
Gelin eşyası.
RAHT-I HÜMAYUN
Padişahın mücevherli eyer takımı.
RAHTLAMAK
Ata raht ve takım takmak.
RAHUM
Doğurduktan sonra rahminde hastalık meydana gelen deve.
RAHV
Gevşek, sölpük, rahâvetli.
RAH-VAR
f. Sarsmadan yürüyen at, rahvan at. * Atın sarsmadan yürüyüşü.
RAHVE
(Bak: Rihve)
RAHYAN
Kaburganın omuz kemiği ile bitişmesi.
RAHYE
Düz meydan.
RAHZ
Yıkamak.
RAHZEN
f. Yol vuran. Yol kesen. Eşkiyâ, haydut.
RAHZENÎ
f. Haydutluk, eşkiyâlık. Yol kesicilik.
RAİ
Çoban. * Gözetleyici ve koruyan kimse. * Vâli. * Güvercin kuşundan bir kısım.
RAİ
(Rü’yet. den) Görücü, gören. * Gr: R harfiyle alâkalı. R harfine mensub.
RA-İ MÜHMELE
Noktalı ze’den ayırmak için “rı” harfine verilen bir ad.
RAİB
Göz bağlayıcı, büyücü. * Doldurucu.
RAİB
Korkmuş. * Semizliğinden yağı damlar olan. * Dolu.
RAİC
Revaçta olan, sürümü olan. Rağbet bulan.
RAİC-İ MAL
Malın değeri.
RAİC-İ VAKT
Bir şeyin şimdiki değeri.
RAİD
Konaklanacak yeri görmek için önceden gönderilen kimse. * El değirmeni.
RAİD
Gürleyen, gürüldeyen.
RAİDE
(C.: Revâid) Gürleyen bulut. * Sözü çok olan kişi.
RAİF
Önde giden at. (“pişnek” derler) * Burun ucu. * Dağ burnu.
RAİF
Merhametli, re’fetli.
RAİK(A)
Hâlis, sâfi, sâde, katışıksız.
RAİN
Muhkem, sağlam yapılı, berk yer.
RAİŞ
Huk: Rüşvet veren kimse ile rüşvet alan arasında vasıtalık eden kimse.
RAİYANE
f. Çobanca. Çobanlığa ait.
RAİYYE
(C.: Raâyâ) Saklı, mahfuz.
RAİYYET
Bir hükümdar idaresinde olanlar, birinin idaresine bağlı olanlar. Devletin idâresindeki umum insanlar. * Sürü. Otlatılan hayvan sürüsü.
RAİYYET-PERVER
f. Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te’min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen.
RAİZ
(Râyiz) Öfkeli, kızgın.
RAK
Erkek yengeç.
RAK’
Eğilmek.
RAK’
Kaftana yama vurmak. Elbiseyi yamamak.
RAKAAT
Hamâkat, ahmaklık.
RAKABAT
(Rakabe. C.) Boyunlar. Ense kökleri. * Köleler, câriyeler. Kullar.
RAKABE
Ense kökü, boyun. * Kul, köle, câriye.
RAKADAN
Oynayıp sıçrama.
RAKAHA
Ticaret. * Kesb, kazanma.
RAKAK
Üstü yumuşak, altı sert olan düz yer.
RAKAM
Yazı ile işaret, sayıları gösteren işaret. * Yazı yazmak.
RAKAM
Bütün satıcı, bütün satan.
RAKAMÎ
Rakam ve sayıya ait. Rakamla alâkalı.
RAKAMKEŞ
f. Rakam atan. Yazan çizen.
RAKAMZEDE
f. Yazılan, söylenen. Yazılmış.
RAKAMZEN
f. Yazıcı, yazan. Kayıt ve işâret eden.
RAKAN
(Rakun) Za’feran çiçeği. * Kına.
RAKB
Muntezir olmak, beklemek.
RAKD
Uyumak üzere bulunma. Uykuya dalar gibi olma.
RAKDE
Uyku. Berzah.
RAKIB
Gözeten, bekleyen.
RAKIDE
Mertek adı verilen uzun ince ağaç.
RAKIM
Belâ, musibet. Zahmet. Dâhiye.
RAKIM
Bir yerin deniz seviyesinden yükseklik derecesi. Kod. * Rakam yazan. Çizen. Tahrir eden, yazan.
RAKİ’
Rüku’ eden. Huzur-u İlâhîde eğilen.
RAKİ’
(BibBiiiiiib Kafa) kimse. * Gökyüzü.
RAKİAN
Rüku’ ederek, huzur-u İlâhîde eğilerek. Rüku’ etmek suretiyle.
RAKİANE
f. Rüku’ eder gibi. Eğilerek.
RAKİB
Binen. Binici. * Herhangi bir nakil vasıtasına binmiş olan.
RAKİB
(Rekabet. den) Daima görüp kontrol eden, gözeten. * Bekçi. * Herhangi bir işte birbirinden üstün olmaya çalışanlardan her biri. Rekabet edenlerin beheri. * Esma-i Hüsna’dandır.
RAKİBAN
(Rakib. C.) f. Rakibler. Birbirleriyle yarışanlar. * Bekçiler.
RAKİBEN
Binmiş olarak, binerek.
RAKİD(E)
Hareketsiz, durgun.
RAKİK Ü NİZÂR
İnce ve zayıf.
RAKİK(A)
(Rikkat. den) Yufka yürekli, ince merhamet ve şefkat sahibi olan. * Köle, câriye.
RAKİK-ÜL KALB
Yufka kalbli, çok merhametli, ince duygulu.
RAKİM
Yazılmış nesne. Yazı yazılacak levha. * Ashab-ı Kehf’in mağarasının bulunduğu dağ; veya bazılarınca mağaranın bulunduğu dere; veya Ashab-ı Kehf’in başka bir ismi. * Ashab-ı Kehf’in isim ve kıssalarının yazılı bulunduğu kitabe.
RAKİME
Yazılmış kâğıt. Mektub.
RAKİS
Yol gösteren, kılavuz. * Harman yerinde harmanı döğerken öküzün dönmesi.
RAKK
Kitap, sahife. * Kâğıt yerine kullanılan ince deri parçası. * Tomar. * Yama.
RAKKA
Dere yanında olup sel geldiğinde üzerine yayılan arazi. * Bir yerin adı.
RAKKAS
Oynayan, dans eden, köçek.
RAKKASÂNE
f. Oynar şekilde. Raksederek.
RAKKASE
Oynayıp dans eden kadın.
RAKLE
(C.: Rikal) At sürüsü. * Uzun hurma ağacı.
RAKM
Yazmak. * Mühür yapmak.
RAKME
Derenin kenarı. * Bahçe.
RAKMİYYAT
Medine yakınında bir yere nisbet edilen oklar.
RAKRAK
Şuleli ve ziyâlı, parlak, nurlu.
RAKRAKA
Nâzik ve derisi yumuşak olan kadın.
RAKRAKA
Su dökmek. * Su gelip gitmek. * Parlamak. * Suyun akması.
RAKRAKAN
Serap.
RAKS
Sıçrayarak oynamak, dansetmek.
RAKSÂN
Rakseden, dans eden, oynayan.
RAKS-I MÜKERRER
Tekrar tekrar yapılan raks. Döne döne oynama.
RAKSKÜNÂN
f. Raksederek, raksede ede, oynıyarak, oynıya oynıya.
RAKŞ
Nakşetme, süsleme.
RAKŞA’
(C.: Rukaşâ) Alaca yılan. * Süslü kadın.
RAKUD
(C.: Revâkıd) Derinliği fazla olan küp.
RAKY
Yükselmek, terakki etmek.
RAL
(C.: Rilâl-Ri’lân-Er’ül- Reele) Deve kuşunun yavrusu.
RA’L
Koyunun kulağından kesilen parça.
RA’LA’
(C.: Rual) Akılsız kadın. * Kulağının ucu kesilip ilişik duran dişi koyun.
RA’LE
(C.: Riâl-Erâl-Erâil) At sürüsü. * Hurma ağacının uzunu.
RAM
f. İtaat eden, boyun eğen, itaatli, münkad.
RAMAD
Kül, ateş külü.
RAMAK
Nefes alacak kadar kalan hava, az bir hayat eseri. * Çok az şey.
RAMAS
Göz çapağı.
RAMAZ
Güneşin sıcaklığı şiddetle ve yakarak gelmek, şiddetli olmak, yakmak. * Kesinleştirmek.
RAMAZAN
Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur’an-ı Kerim’in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.(Ramazan-ı Şerif’te mü’minler, derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevi sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letâifin o mübârek ayda oruç vasıtasiyle çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen onlar masumâne gülüyorlar. M.)(İşte Ramazan-ı Şerif, âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevi hasılat için gâyet münbit bir zemindir. Ve neşv ü nema-i a’mâl için, bahardaki mah-i nisandır. Saltanat-ı Rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsi bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan yemek, içmek gibi nefsin gafletle hayvani hâcatına ve mâlâyani ve hevâperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevi hâcâtını muvakkaten bırakmakla uhrevi bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek, savmı ile Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir. Evet, Ramazan-ı Şerif; bu fani dünyada, fani ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bakiyeyi tazammun eder, kazandırır.Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise nass-ı Kur’ân ile bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i katıadır. M.)
RAMAZANİYE
Ramazana ait. Ramazan hakkında. * Ramazan ayına dair medhiye veya kaside.
RAMETMEK
Boyun eğdirmek, itaate getirmek.
RAMİ
(Remy. den) Ok, mermi v.b. şeyler atan atıcı.
RAMİ
f. Çok itaatkâr olan.
RAMİH
Süngü batıran, mızrak saplayan.
RAMİK
Miskle karıştırılan siyah bir madde.
RAMİLE
Yelmek. * Şam vilâyetine bağlı bir yerin adı.
RAMİS
Toprağı her yöne sürüp savuran rüzgâr.
RAMİŞE
İyilik, gökçelik, hasene.
RAMİŞGER
f. Çalgıcı. Saz çalan.
RAMK
Nazar etmek, bakmak.
RAMPA
Fr. İki geminin birbirine veya bir geminin iskeleye yanaşıp bitişmesi. * Şose veya demiryolundaki yokuş. * Trenin eşya almağa mahsus yanaştığı set.
RAMPACI
Eski deniz muharebelerinde yakından dövüşerek zabtedilmek istenilen bir düşman gemisine hücumla borda bordaya gelindiği sırada düşman gemisindeki askerlerin vuku bulacak hücumunu menetmek için güverteye yayılan silâhendazlar.
RAMT
Ayıplama.
RAMUZ
Deniz.
RAN
f. Bacağın uyluk kısmı. Uyluk. * Kelimenin sonuna getirilerek. ” Süren, sürücü” mânasını ifade eden birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hükümrân $ : Hüküm süren.
RAN
(Reyn. den fiil) Kalb katılaşması, lekelenmek. Kalbin kasavetlenmesi. * Pas, kir. (Bak: Reyn)
RA’N
(C.: Ruun-Riân) Ahmaklık. * Sarp dağ. * Önüne sivrilmiş dağ burnu.
RA’NA
İyi, güzel, hoş, lâtif. Pür ve revnak olan.
RANEC
Hindistan cevizi.
RANİN
f. Pantolon. şalvar. Don.
RAPOR
Fr. Bir tedkik neticesini bildiren yazı.
RAPÖRTAJ
(Bak: Röportaj)
RA’RA’
(C. Raâri’) Kötü, alçak kimse. * Yaramaz gönüllü. * Çok uzun boylu adam. * Güzel itidalde olan kimse.
RA’RAA
Suyun şiddetle akması. * Depretmek. (Çocuk) büyümek. * Bitirmek.
RA’S
Yorulduğunda yab yab yürümek. * Birşeyi silmek.
RA’S
Boyanmış renkli yün. * Süt vermek. * Süt içmek.
RAS’
Yapışmak.
RA’SA’
Kulakları küpe gibi uzunca sarkık olan yahut ucunu kesmekten ilişik kalıp sallanıp duran kulakları asılı olan dişi koyun.
RASAA
(C.: Rusâ) Bal arısının yavrusu.
RASAD
Gözetlemek, beklemek, pusuda olmak.
RASADGÂH
f. Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi.
RASADHÂNE
f. Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer.
RASAF
Kaldırım. Kaldırım taşları.
RASAFE
(C.: Risâf) Ok üstüne sarılan kiriş.
RASAFET
Dayanıklılık, sağlamlık.
RA’SAN
Yorgunluktan dolayı yab yab yürümek.
RASANET
Sağlamlık, dayanıklık. * Sabit, muhkem, metin.
RASAS
Kurşun, kalay, lehim.
RASAS-I MÜZAB
Eritilmiş kalay.
RASASÎ
Kalaycı. * Kurşun renginde olan.
RASD (RUSUD)
Yol gözlemek.
RA’SE
(C.: Riâs) Kulağa takılan küpe.
RASF
Oka kiriş sarmak. * Birbirine zammetmek. * Kaldırım döşemek.
RASĞ
Bilek, elbileği.
RASID
(C.: Râsıdân) (Rasad. dan) Gözleyen, gözeten, rasad eden. Dikkatle bakan.
RASIDÂN
(Râsıd. C.) Dikkatle bakıp gözliyenler, rasad edenler.
RASİ’
Hırs ve tama eden.
RASÎ
Kımıldamıyan, sâbit. * Lenger atmış olan gemi. Demirlemiş gemi.
RASİA
(C.: Rasâyi) Halka.
RASİB (RÂSİBE)
Tortulaşan, dibe çöken.
RASİD
Muntazır, bekleyen kimse. * Avını bekleyen ve yaklaştığında hemen üzerine sıçrayan canavar.
RASİF
Dayanıklı, sağlam, muhkem. * Taş temel, rıhtım. * Denizin yüzüne çıkmış kayalar.
RASİFE
Su içinde yapılan sed. Rıhtım.
RASİH(A)
(C.: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam. * Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan. * İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
RASİHÂNE
f. Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle.
RASİHUN
(Rasihîn) (Râsih. C.) Âlimler, din bilgisi çok sağlam ve derin olan büyük zatlar. * Temeli kuvvetli ve sağlam olanlar.
RASİM
Resim yapan, çizgi çizen. * Akar su.
RASİME
Âdet. Eskiden kalma âdet.
RASİN
Andız otu.
RASİN
Sağlam, dayanıklı. * Sabit hüküm.
RASİYE
(C.: Revâsi) Büyük dağ.
RASN
İkmal etmek, tamam etmek, muhkem kılmak.
RASRAS
Sağlam ve sert yer.
RASRASA
Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
RASS
Binayı sağlamlaştırmak. * Birbirine darlık getirmek. * Bazısını bazısına ulaştırmak.
RASSAD
(Rasad. dan) Rasad eden. Dikkatle gözleyen.
RASSAS
Kalaycı.
RAST U ÇEP
f. Sağ sol, sağdan soldan.
RASTAN
(Râst. C.) Doğru olanlar. Haklı kimseler.
RASTBÎN
f. Herşeyin hak ve doğrusunu görüp farkeden.
RASTGÛ
(C.: Râstguyân) f. Doğru konuşan, hak konuşan.
RASTÎ
f. Doğruluk, gerçeklik.
RASTKÂR
f. Doğru adam.
RASYONALİZM
Fr. Fls: Akliyecilik. Her şeyin yalnız akıl ile bilinebileceğini iddia eden bir felsefi görüş. (Bak: Felsefe)(Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vahdete, âhirete, uluhiyyete baktığı için hakaiki ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usul-id din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm’ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakiki hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler. Hem her bir şey, iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiç bir hakikat-ı kat’iyyesi Kur’anın hakaik-ı kudsiyyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz.Meselâ : Küre-i arz, ehl-i hikmet nazarı ile bakılsa, hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur’ân nazarı ile bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki; semere-i âlem olan insân, en câmi, en bedi’ ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu’cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin semaya nisbeten maddeten küçüklüğü ile ve hakareti ile beraber, manen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizat-ı sanatının meşheri, sergisi, bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet Rabbaniyenin mahşeri, ma’kesi; hadsiz hallakıyet-i İlâhiyenin, hususan, nebatat ve hayvânâtın, kesretli enva-ı sagiresinden cevadane icadın medarı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür’atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besatin-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’an-ı Hakim semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor, mükerreren $ diyor. İşte sair mesaili buna kıyas et. Ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatları Kur’anın parlak, ruhlu hakikatları ile müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)(…Acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi “aklımız bize yeter” deyip sana ittiba’dan istinkâf mı ederler? Halbuki akıl ise, sana ittibaı emreder. Çünkü bütün dediğin mâkuldür. Fakat akıl kendi başı ile ona yetişemez…Yahut inkârlarına sebeb, tâgi zâlimler gibi hakka serfüru etmemeleri midir? Halbuki mütecebbir zâlimlerin rüesaları olan fir’avunların, nemrudların âkibetleri mâlumdur… S.) (Bak: İsbatiyecilik)
RASYONEL
Fr. Fls: Akla uygun, hesaplı, ölçülü, biçili.
RA’ŞAN
Titreme, titreyiş.
RA’ŞE(T)
Titreme, titreyiş. * Korkmak, havf ve dehşete giriftar olmak.
RA’ŞEAVER
(Ra’şe-âver) f. Titretici.
RA’ŞEDAR
f. Titreyen, ürken.
RA’ŞE-İ DEST
El titremesi.
RA’ŞEVER
f. Titretici.
RAŞİ
Rüşvet veren.
RAŞİD(E)
(Rüşd. den) Hak dinini kabul eden, doğruya giden, rüşde erişmiş olan. * Akıllı.
RAŞİDÎN
Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar.
RAŞİH
Yürüyebilen geyik yavrusu.
RAŞİN
Adı tufeylî olan ve davetsiz olarak ziyafetlere giden kimse.
RAT’
(Bak: Ret’)RATA’ : Hamakat, ahmaklık.
RATABET
(Ratb. dan) Rutubet, nem, yaş.
RATANET
Arapçanın hâricindeki bir dille konuşma.
RATB
Rutubet, nemlilik yaşlık. * Rutubetli, yaş. * Yaş hurma. * Mülâyim, yumuşak.
RATBE
(C: Ritâb) Genç ve güzel sevgili. * Yonca otu.
RATB-ÜL LİSÂN
Yumuşak sözlü. Mülâyim lisanlı.
RATH
Yoğurmak. * Yumuşak etmek, yumuşatmak.
RATIB
Islak, nemli, çok yaş, rütübetli. Tâze.
RATIK
Bitişik etmek, bitiştirmek, beraber etmek, karıştırmak. * Yırtık bir şeyin parçalarını bitiştirmek.
RATIK
Bir şeyin yarığını bitiştiren, yırtığını kavuşturup birleştiren.
RATİB
Tertib edip sıraya koyan.
RATİBE
(C.: Revâtib) Maaş. Vazife.
RATİBEHÂR
f. Vazifeli. Görevli.
RATİC
Çam sakızı.
RATİN
Reçine. Çam sakızı.
RATİT
Avaz, ses. * (BibBiiiiiib Kafa) , akılsız kişi.
RATİYAN
(Râtiyâne) f. Çam sakızı, reçine.
RATK
Ulaşmak, yetişmek.
RATL
(Ratıl) Eskiden kullanılan sıvı ölçüsü olup bâzı yerlerde yüzotuz dirhem sayılmıştır. Bâzen oniki kıyyedir. Kıyye kırk dirhemdir.
RATRAT
Bir nevi pelte. * Deve su içtiğinde havuz içinde artıp kalan su.
RATS
El ayasıyla vurmak.
RAUF
Çok acıyan, esirgeyen, merhamet sâhibi. * Esmâ-i İlâhiyedendir.
RAUFE
Kuyuyu temizleyen kişinin üzerine oturması için kuyunun dibine konan taş. * Davarlarını sulayan veya su içen kimselerin oturması için kuyunun kenarına konan taş.
RAUK
Süt süzeği.
RAUM
Burnundan sümükleri akan zayıf hasta koyun.
RAUS
İhtiyarlıktan dolayı başını titreten kişi.
RAV’
Ürkmek, korku, halecan. Hareket-i nefsaniye. Havf.
RAVH
Rahatlık. Rahmet ve kolaylık. * Serin serin esen rüzgârın vücuda dokunmasiyle verdiği serinlik ve sefa. * Koklamak.
RAVHULLAH
Allah’ın verdiği rahatlık.
RAVİ
Rivayet eden. İnsanlara haberleri nakleden. * Hadis nakleden. * Söyleyen, anlatan.
RAVİ-İ HADİS
Hadis rivayet eden.
RAVİ-İ KISSA
Bir hâdiseyi hikâye eden. Hikâye anlatan.
RAVİYAN
(Râvi. C.) Rivayet edenler. Hikâye anlatanlar.
RAVİYE
Su taşıyan hayvan.
RAVUK
Süzek, süzgeç.
RAVVAH
Rahat ettirmek. (Bak: Ravh)RAVZ : Bahçeler. Ağaçlık ve çimenlik yerler.
RAVZA
Sulu yer, bahçe, bostan, çimenlik yer.
RAVZA-İ CİNÂN
Cennet bahçeleri. Cennetlere giden yol.
RAVZA-İ MUTAHHARA
Fahr-i Kâinat Aleyhi Efdal-üs-Salavat ve Efdal-üt-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerifiyle Minberin arasındaki saha.
RAVZA-İ RIDVÂN
Cennet.
RAVZAT
(Ravza. C.) Bahçeler. Çimenlik ve ağaçlık yerler.
RAY
Re’y, fikir, Hüküm ve itikad. (Bak: Re’y)
RA’Y
Teslim olma. * Otlatma, gütme. Otlama.
RAY’AN
Her nesnenin evveli.
RAYAT
(Râyet. C.) Bayraklar.
RAYB
şek, şüphe, reyb.
RAYB-EL MENUN
Zamanın hâdiseleri. * Ölüm. * Iztırab veren hâdiseler.
RAYET
Bayrak, alem, livâ, sancak. * Gerdanlık.
RAYGAN
f. Parasız, bedâva. * Pek fazla, pek çok.
RAYİ’
Acib nesne. * Cömert kişi.
RAYİC
(Bak: Râic)
RAYİHA
Koku, hoş koku.
RAYİHADAR
f. Kokulu. Hoş kokulu.
RAYİHANİSAR
f. Koku saçan.
RAYİK
Acib ve hâlis nesne.
RAYİŞ
(Bak: Raiş)
RAYİZ
Seyis.
RAZ
f. Gizli sır, saklı şey. * Mimar. * Marangozların işini tanzim eden.
RAZ PUŞ
f. Sır saklayan, sır gizleyen.
RAZAN
f. Gizli sırlar, gizlilikler.
RAZ-AŞNA
f. Bir sırrı bilen.
RAZ-DAN
f. Sırrı bilen, sırra ortak olan dost.
RAZI
Hoşnud, rıza gösteren, kabul eden. * Boyun eğen, itaat eden.
RAZ-I NİHAN
Gizli tutulan sır.
RAZIA
Emzikli, çocuklu kadın.
RAZIK
Rızık veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan her çeşit ihtiyacını te’min edip veren. (Allah)
RAZIK-I HAKİKİ
Hakiki rızık veren. Hiç bir vasıtaya ihtiyacı olmadan en güzel nimetleri yaratan ve bütün rızıkları ancak kendisi veren Allah (C.C.)
RAZİYANE
(Rezene) Dere otu nev’inden bir nebat adı.
RAZİZ
Dökülmüş ve parçalanmış.
RAZRAZ
İri vücutlu kimse. * Dökülmüş ve ufanmış taş.
RAZZ
Kesmez âlet.
RAZZE
(Razz. dan) Ezen, ezici.
REALİST
Fr. Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı.
REALİTE
Fr. Gerçekten olan şey. Olduğunun tıpkısı. Gözümüzle gördüğümüz gibi. (Bak: Rasyonalizm)
REALİZM
Umumi fikirleri birer hakikat sayan felsefi görüş. Hadiseleri olduğu gibi anlatma ve gösterme gayesi güden san’at çığırı, fikri.
REAYA
(Raiyet. C.) Bir kimsenin emri altında bulunanlar. * Bir hükümdar idaresi altında bulunan halk. * Hristiyan tebaa. * Bütün halk.
RE’B
Mantar. * Toplamak, cem’etmek. * Islah etmek, düzeltmek.
REB’
Ev, arazi. Barınılan, iskân olunan yer.
REBA’
Uzunluk.
REBABE
(C.: Ribâb) Bazısı bazısına binmiş olan beyaz bulut.
REBACE
Bönlük, ahmaklık, biladet.
REBAH
Faide, menfaat. * Kediye benzer bir canavarın adı.
REBAİYE
(C.: Rebâıyyât) Seniyye ile nâb arasında olan dört diş.
REBAZ
Şehrin yarısı ve etrafı. * Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri. * Koyun ağılı. * “Göden bağırsak” denilen büyük bağırsak.
REBAZE
Zeki ve anlayışlı kimse. Zarif kimse.
REBBİ
İlmiyle amel eden kişi.
REBEB
Tatlı ve çok su.
REBELE
(Buğday) Çok olmak.
RE’BELE
Cür’et, ikdam.
REBEZ
Ayağı hafif. Hızlı yürüyüşlü.
REBEZE
(C.: Rebez-Rebezât) Devenin boyun yünü.
REBİ’
Yaz günü. * Küçük nehir.
REBİB
(C.: Rebâib) Üvey oğul. * Evde beslenen koyun. (Müe: Rebibe)
REBİBE
Üvey kız. * Dadı.
REBİE
(C.: Rabâyâ) Gözcülük eden kişi.
REBİH
Organları sülpük ve sarkık olan iri insan.
REBİÎ
Bahara ait, baharla ilgili.
REBİ-İ EVVEL
İlkbahar. Çiçeklerin açıp otların bittiği mevsim. (Bak: Rebi-ül Evvel)
REBİ-İ SÂNİ
Sonbahar.
REBİKA
İp ile bağlanan davar.
REBİKE
Hurmayı yağla ve keş ile karıştırıp hamur ederek yapılan bir yemek. * Öğünmüş keşi, un ve yağ ile karıştırıp yapılan yemek. * Bulamaç aşı.
REBİL
(C.: Rubul) Yoğun, semiz, besili. * Yer kuruyunca biten bir ot. * Uyluğun iç yanı.
RE’BİL
Câriye, kadın esir.
REBİLE
Semizlik, besililik.
REBİS
Bahadır, kahraman. * Meşakkat.
REBİ-ÜL AHİR
(Rebi-i Sâni) Kamerî ayların dördüncüsü.
REBİ-ÜL EVVEL
Arabî ayların üçüncüsü.
REBİZ
Semiz ve kuyruğu büyük olan koç.
REBİZ
Koyun sürüsü.
REBK
Karıştırmak.
REBRAK
Tilki üzümü.
REBREB
Yaban sığırı sürüsü.
REBS
El ile vurmak.
REBS
Hapsetmek. * Engel olmak, men’etmek.
REBSA’
Müenneslik özelliğindendir. * Katı nesne.
REBT
Şişmek. * Terbiye etmek. * Uyusun diye çocuğun yan taraflarına yab yab vurmak.
REBUB
Üvey oğul. * Üvey baba.
REBUN
Pey akçesi, pey olarak verilen para.
REBUZ
Büyük.
REBVET
(Rubve – Ribve – Rebâvet) Yüce, yüksek yer.
REC’
Geri döndürmek. * Döndürülmek. * Yağmur. * Menfaat, fayda. * Rücu’ etmek veya ettirmek.
RECA
Kenar, yan. Taraf.
RECA
Emel, ümit, yalvarmak. * Cânib, taraf. * İstek, arzu, dilek.
REC’A
Geri gelme, dönüş. * Öldükten sonra tekrar diriliş.
RECAC
Her şeyin zayıfı.
RECAH
(C: Rucah) Oturak yeri etli ve büyük olan kimse.
RECAİ
Ricacı. Ricayla ilgili. Dua ve yalvarmağa, ümide dair.
RECALE
Yayan yürümek.
RECAZE
Mahfeden küçüktür ve deve arkasına vurup üzerine binerler.
RECC
Deprendirmek. Sarsılmak. Gidip gelmek.
RECCA’
Hörgücü büyük dişi deve.
RECEB
Azametli, heybetli. Ta’zim etmek. * Cennet’te bir nehir ismi. * Mübarek üç ayların birincisi ve Kamerî aylardan yedincisi. * Erkek ismi.
RECEBAN
Receb ile Şaban ayları.
RECEFAN
Şiddetle sarsılma, sallanma. * Şiddetle gürüldeme. Şiddetli ıztırab, büyük acı.
RECEFE
Zelzele. * Ortalığı sarsacak kışkırtmalar yapmağa ircaf denir. Yalan, yanlış haberlerle umumî efkârı şaşırtıcı neşriyatlara ise Eracif denmektedir. (Bak: Mürcif)
RECEL
Saçın ne sarkık ve ne de çok kıvırcık olması. * İstedikçe emsin diye davarı yavrusuyla beraber otlağa salmak.
RECEN
Hapsetmek.
RECEZ
Vezni altı defa müstef’ilün’den ibaret olan bir nevi şiir veya bahire denir. * Kaside tarzında yazılan manzume. (Bak: Kaside, Ercüze)
RECF
Şiddetle sarsmak veya sarsılmak.
RECFE
(C: Recefât) Zelzele, deprem.
RECİ’
Necis, pislik. Terslemek.
RECİF
Şiddetli ıztırab.
RECİL
Çok yürüyen.
RECİM
(Recm. den) Taşlanmış, taşa tutulmuş. * Lânetlenmiş, mel’un.
RECİN
Devecilerin ini.
RECLA’
Katı, sağlam, sert. * Bir ayağı beyaz olan dişi koyun. (Müz: Ercel)
RECLAN
(C.: Raclâ-Rıccâl) Yayan kimse.
RECM
Taşlamak, taşa tutmak, taş ile insan öldürmek. * Atılan taş. * Kabre taştan nişan dikmek. * Şeytan üzerine atılan nücum. * Tardetmek, kovmak, sövmek. Terketmek. * Zan ve kıyas etmek. (L.R.)
RECMETMEK
Taşlamak, taşlamak suretiyle öldürmek. * Mc: Aleyhte konuşmak.
RECRACE
Asker kalabalığı. * Ses çokluğu.
RECRECE
Sarsılma, titreme, sallanma.
RECS
(Recse) şiddetli gök gürültüsü. * şiddetli ses.
RECSAN
Gök gürlemesi sesi.
RECÜL
Yetişkin erkek. Bir işin ehli. Er kişi. Adam.
RECÜLE
Giyiniş ve hareketleriyle kendini erkeklere benzeten kadın.
RECÜLET
Erlik, erkeklik.
RECÜLİYET
Erkeklik, erkek olmak. * Cesâretlilik, erişkenlik.
RED’
Geri verme, reddetme.
REDA’
(Redaet) Süt emmek.
REDA’
Önleme, men’etme, yasaklama.
REDAET
Kötülük, fenalık, bayağılık.
REDAH
(C.: Rudüh) Dolu büyük çanak. * Etli ve şişman kadın.
REDANE
Tentelerin kenarlarında açılan ufak deliklerin yırtılmaması için o deliklere geçirilen mâdeni halka.
REDD
Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek. * Bir şeyin karşılığını icra etmek. * Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir. * Cerhetmek. * Kötü ve fena şey.
REDDET
Güzellikler arasında nazara çarpan çirkinlik. * Bir defa reddediş.
REDD-İ CEVAB
Suâlin cevabını vermek.
REDD-İ HÂKİM
Taraf tutan hâkimi kabul etmeyip reddetmek.
REDD-İ KELÂM
Söze itiraz etme, karşılık verme.
REDD-İ SELÂM
Selâm verenin selâmını almak.
REDDİYE
Bir mes’ele hakkında zıt karşılık. Cevap. Beğenilmeyen bir şeye cevap vermek.
REDE
Sıra. Bir duvardaki tuğla veya taş sırası.
REDEN
Hazz denilen kumaş. * Silâhların biribirine dokunmasından çıkan ses. * İplik eğirmek.
REDİ
(Rediye) Fenâ, kötü, bayağı.
RED’-İ CEYB
Mc: İçinden sıkıntıyı atma.
REDİF
Arkadan gelen, birisinin ardından giden. * Birbiri ardınca zuhur etmek. * Terhis olup ihtiyata geçen asker. * Edb: Beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan kelime.
REDİG
Yere vurulmuş. * Nâdan, (BibBiiiiiib Kafa) .
REDİM
Eski, köhne kaftan.
REDM
(C.: Rüdum) Bir şeyin önüne sed yapma. * Bir şey dâimi olmak ve akmak. * Pencere, kapı ve delik gibi yerleri tıkama. Tamâmen kapama. * Zülkarneyn seddinin ismi.
REDM-İ AZİM
Zülkarneyn Seddi’nin ismi.
REDS
Taş atmak.
REDYAN
Davar yelmek.
REE
(Bak: Rie)
REEL
Fr. Gerçek, hakiki, sahici.
REF’
Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. * Lağvetme, hükümsüz bırakma. * Gr: Arapça bir kelimenin sonunu merfu’ (ötreli) okumak.
REFAGAT
Bolluk içinde geçinme.
REFAH(ET)
Bolluk, rahatlık.
REFAKAT
Arkadaşlık, beraberlik.
REFD
Atâ etmek, hediye vermek. * Yardım etmek. * Büyük kadeh.
RE’FE
Esirgemek, korumak. Acımak. Şefkat etmek.
REFENN
Kuyruğu uzun olan at.
REFES
(Rüfâs) Kinayesi icab eden şeyi açık söylemek. * Kinâye olarak. * Cimâ, nikâh. * Fuhşiyyât.
RE’FET
Merhamet, acımak. * Yüce.
RE’FETLÜ
Eskiden kumandanlara, serdarlara mahsus resmi ünvan.
RE’FETMEÂB
f. Çok merhametli.
REFEZ
Bölük bölük olan cemaat. (C: Erfaz) Kap dibinde kalmış azıcık su.
REFF
Elbise koymak için duvara çıkıntı yapmak veya duvara tahta çakmak. Raf.
REFH
Yağlanmak.
REFHAN
(Refâh. dan) Varlık içinde yaşıyan.
REFİ’
Yüksek, bülend, âli, yüce.
REF’-İ CİDAL
Kavga ve çekişmeye son verme.
REF’-İ İMTİYAZ
İmtiyazın, sınıflamanın kalkması. Aynı hakka sahip herkese aynı muâmele yapılması.
REFİF
(Ateş) Parlamak.
REFİG
Bolluk ve rahat içinde geçinen adam.
REFİH
Rahatlık ve huzur içinde geçinen. Refah ve rahat ile yaşıyan.
REFİK(A)
Ortak, arkadaş, eş, yardımcı, yoldaş.(Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını, hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyânetine bakıp, ” Ebedi arkadaşımı kaybetmiyeyim” diye takvaya girer. Veyl o erkeğe ki: Saliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. L.)
REFİK-İ A’LÂ
En iyi, en yüksek refik. Cenab-ı Hak (C.C.)
REFİK-İ RÂH
Yol arkadaşı.
REFİL
Kaftanını yukarı kaldırıp sallana sallana yürüyen. * (BibBiiiiiib Kafa) kimse. * Kuyruğu uzun at.
REFİŞ
Ağaç kürek. * Dövmek.
REFİ’-ÜD DERECÂT
Derece ve itibarı yüksek olan.
REFİ’-ÜL KADR
Şanı, kadri, değeri yüce olan.
REFİZ
(Rafz. dan) Atılmış, bırakılmış, terkedilmiş. Metruk.
REFL
Kaftanını uzun diktirip yürürken eteklerini çekip sallamak.
REFORM
Fr. Düzeltme, tanzim. Asıl şeklini verme. Islah etme. Avrupa’da başlayan dinde reform hareketini, İslâm dinine tatbik etmenin yeri yoktur. Çünkü İslâm dini, bütün zaman ve mekânların insanlarına her cihetle cevap verecek câmiiyette olduğundan ve ilmi esaslara dayanmış olarak asliyetini muhafaza ettiğinden, İslâm dininde reform olamaz. Ancak dinde yeni izah ve isbat şekli vardır. (Bak: Müceddid, Ehl-i bid’a)
REFREF
Kuşu çok olan çimenlik, kır. * Mânevi bir binek. * Dalları salkım salkım olan ağaç. * Kenar saçağı. * Yeşil elbise. * İnce yumuşak kumaş. * Döşek. * Cennet.
REFREFE
Kuşun kanatlarını oynatıp açması.
REFS
Ayakla vurmak.
REFS
Edeb hârici söz söyleme. * Kadınlara lâf atma.
REFSE
Tokuşmak.
REFŞ
Küçük kazma. * Çapa. * Büyük kulaklık. * Kulağı büyük olma.
REFT
Bir şeyi ufalıyarak kırıntı hâline getirme. Bir şeyi ufalama.
REFT
f. Gitmek, yürümek. * “Gitti” mânasında fiildir.
REFTAR
f. Gidiş, salınarak yürüyüş.
REFTE
f. Gitmiş.
REFTE REFTE
f. Git gide, azar azar.
REFTEN
f. Gitmek.
REFUŞE
f. Lâtife, şaka. * Suç, günah.
REFV
Sabretmek. * Korkudan emin etmek. * Islah etmek, düzeltmek.
REFZ
Terketmek.
REG
f. Damar.
REGABE
Yumuşak arazi.
REGAD
Varlık, genişlik.
REGAİB
(Ragibe. C.) Çok istenilecek şeyler. Hediye, atiyye. Çok rağbet olunan şeyler. Bol bol ihsan etmek.
REGAİB GECESİ
Receb ayının ilk perşembe gününün akşamı (Cuma gecesi).
REGAMİ
Çekirge çokluğu.
REG-İ CÂN
Can damarı, şah damarı.
REH
f. Yol, kaide, tarz, usul. (Bak: Râh)
REHA
f. Kurtuluş, kurtulma. Halâs. * Urfa şehrinin eski ismi. (Bak: Rüha)
REHA’
Geçim bolluğu. * Genişlik, gevşeklik, pörsüklük, yumuşaklık.
REHA’
Geniş yer.
REHABE (RİHÂBE)
Göğüs üzerinde olan yumuşak kemik.
REHABİN(E)
(Ruhban. C.) Râhibler. Ruhbanlar.
REHAFE
İncelik.
REHAFEŞAN
f. Kurtarıcı.
REHAH
Yumuşak. * Geniş.
REHAİN
(Rehine. C.) Rehineler. Garanti olarak elde tutulanlar.
REHAK
Gaşyetmek, sarıp bürünmek. Bir adamın arkasından yaklaşıp çatmak. * Haramlara ve menhiyata dalıp, hep onunla uğraşmak. (E.T.)
REHAKÂR
(C.: Rehakâran) f. Kurtarıcı.
REHAMET
Sözün, sesin yavaş, ince ve tatlı olması.
REHAN (RİHÂN)
Bahadırlık, kahramanlık. * Denemek, tecrübe etmek. * At yarıştırmak, müsabaka.
REHASET
Tazelik, yumuşaklık, incelik. * Ucuzluk. * Bir işi gevşek tutma.
REH-AVERDE
f. Yolcunun getirdiği hediye.
REHAVET
Tembellik, gevşeklik, pörsüklük, ihmalkârlık.
REHAVÎ
f. Urfa’lı.
REHAYAB
f. Kurtulan. * Yolcu olan.
REHAYAFTE
f. Kurtulmuş.
REHAYÎ
f. Kurtulma, halâs, necat.
REHB
Korku. Havf.
REHBANİYYET
Râhiblik. Papazlık.
REHBELE
Yelmek.
REHBER
f. Yol gösteren, kılavuz. (Bak: Mürşid)(…Hem Rabb-ül-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana âlemi içine alacak bir vüs’at-ı istidat verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtelâ olduğundan; bir rehber vasıtasiyle yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en âzami bir derecede, en eblâğ bir surette, Kur’an vasıtasiyle en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda ifa eden yine bilbedahe O Zâttır… S.)
REHBERÎ
Kılavuzluk, rehberlik.
REHBET
Fazla korku, yılmak, çekinmek.
REHBETEN
Korkup çekinerek, çekingenlikle.
REHC
Toz, gubar. * Fitne.
REHD
Bastırarak ezme.
REHDEN
(C.: Rahâdin) Serçeden büyük bir kuş.
REHEB
Korkmak, yılmak. Çekinmek. * Korku, havf.
REHEBUT
Çok korkmak.
REHEC
Toz.
REHF
Keskinleştirmek, bilemek.
REH-GÜZER
(Reh-güzâr) : f. Geçilen yol. Yol üstü. Geçit.
REHHAS
Kârgir bina yapan.
REH-İ NAREFTE
Gidilmemiş yol.
REHİDE
f. Sıkıntı ve dertten kaçmış olan.
REHİN
(Rehn-Rehine) Bir şeyin yerine teminat olarak tutulmuş olan şey, rehin edilmiş. * Mevkuf ve mahpus kılmak.
REHK
Aradan yetişip yaklaşma. * Yürüme. * şaşa kalma, taaccüb etme, hayrette kalma. * Kötü şeylere düşkünlük.
REHKET
Güçsüzlük, kuvvetsizlik, zayıflık.
REHL
Sülpük olmak. Kendini salıvermek. * Acı çekmek, muztarib olmak. * Çok uyumaktan yüzü şişip uyuşuk olmak.
REHLET
şişkinlik, şişme.
REHMET
Yağmur, rahmet.
REHN
Sâbit ve dâim olmak. *Devamlı oluş. * Hapsetmek.
REHNEVERD
f. Yola çıkan. Yolcu.
REHNÜMA
f. Yol gösteren. Kılavuz.
REHNÜMUN
Rehberler, yol göstericiler.
REHNÜMUNÎ
f. Kılavuzluk, rehberlik.
REHPEYMA
f. Yol ölçen.
REHPEYMAYÎ
f. Yolculuk.
REHREHE
Parlamak.
REHREV
f. Yolcu. Yola giden.
REHS
Kârgir bina yapmak. * Bir nesneyi çok sıkmak.
REHS
Bir şeyi ayakla çiğniyerek ezme.
REHŞ
Asmacık.
REHT
(C.: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık. * Kavim, kabile. * Ondan az olan adamlar. * Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)
REHV(E)
(C.: Rahâ) Yüksek mekân, yüksek yer. * Alçak, çukur yer, (içinde su toplanır) * Mahalle içinde, yağmur suyu ve çeşme suyu akan ark. * Üveyik kuşu. * Arası açılmış ve ayrılmış.
REHVAC
Kebabı iyi pişirmek.
REHVECE
Sür’atle gitmek.
REHYAB
f. Yolunu bulabilen, girebilen.
REHYAT
Acizlik. * Zayıflık, süstlük. * Bir dengi birinden ağır etmek.
REHZ
Hareket etmek.
REHZEN
f. Yol kesen, haydut, eşkiya.
REİM
(C.: Arâm) Beyaz geyik.
REİS
Baş, başkan.
REİS-İ ÂLEM
Âlemin reisi. Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) bir ismi. (Bak: Mefhar-ı Kâinat)
REİS-İ KABİLE
Kabile reisi.
REİS-İ VÜKELÂ
Vekillerin başı. Başvekil. Başbakan.
REİS-ÜL KÜTTAB
Eskiden Hâriciye Nâzırı, Dışişleri Bakanı.
REJİM
Fr. Bir devletin sevk ve idare usulü, yolu. * Tıb: Hastanın tedavisinde tatbik edilen gıdalandırma yolu. Perhiz.
REKABET
Kıskanmak. * Hıfzetmek. * Gözetmek. * Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak. * Kendi işini yürütmeğe çalışmak.
REKAİK
(Rakik. C.) İnce ve nâzik olan şeyler.
REKAKET
Kekeleme, dil tutukluğu. * Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak. * Zayıf ve ince olmak, yufka olmak. * El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak. * Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.
REKAM
Birbiri üstüne kat kat yığılmış nesne.
REKANET
Vakarlılık, ağırbaşlılık.
REK’AT
(Rik’ât) Huzur-u İlâhîde beli eğip yüzü üzeri kapanmak. * Bir kıyam, bir rüku’ ve iki secdeden ibaret olan namazın bir rüknü.
REK’ATEYN
İki rekât.
REK’AT-I SÂNİYE
İkinci rekât.
REK’AT-I ULÂ
Birinci rekât.
REKB
Atlılar alayı, süvari takımı. * Diz ile vurmak. Dizi vurmak.
REKD
Kımıldamamak, durgun olmak.
REKEAT
(Rek’at. C.) Rekâtlar.
REKEB
(C.: Erkâb) Kasığın kıl bittiği yeri.
REKİK
Dili tutuk, kusurlu, peltek. * Rey ve idraki zayıf olan. * Gayret ve namusu olmayan. * Zayıf, kuvvetsiz.
REKİK-ÜL LİSÂN
Dili tutuk. Peltek. Kekeme.
REKİN
Yüce, yüksek, âli. * Ağırbaşlı, ciddi, vakarlı.
REKİZ
(Rekz. den) Sağlam. * Gizli, gömülü define.
REKK
İlzâm etmek, susturmak. * Birbiri üstüne bırakmak.
REKL
Ayağıyla vurmak.
REKM
Biriktirme, yığma.
REKME
Cem’olmuş, toplanmış. * Yön, cânip. * Parça, cüz’.
REKN
Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
REKS
(Rekkese) Geri döndürmek, çevirmek, tepesi aşağı etmek.
REKTÖR
Fr. Üniversitenin başkanı.
REKU’
Sâkin olmak. * Kesilme.
REKUB
Erkeğinin ölümünü bekleyen kadın. * Evlâdı durmayan avret. * Kalabalıktan suya yaklaşamıyan deve.
REKUB
Binek hayvanı, binilecek şey.
REKUD
Uyumuş.
REKVE
(C.: Rukâ-Rekavât) İbrik.
REKYE
(C.: Rekâyâ-Rekâ) Örülmemiş kuyu.
REKZ
Dikme, yere saplayıp sabit kılma.
REKZ
Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek. * Kaçmak. Seğirtmek, koşmak. * Hicret. Gaza.
REKZ-İ ALEM
Bayrağı bir yere dikme.
REKZ-İ HİYÂM
Çadır kurma.
RE’L
(C.: Riâl-Ri’lân-Er’ul) Deve kuşu yavrusunun erkeği.
REM
f. Titreme. * Ürkme. * Sürü.
REMA
Bir yerde ikamet eylemek. * Ziyade olmak. * Riba, faiz. * Bir haberi zan ile anlayıp idrak etmek.
REMAD
Kül. (Bak: Ramad)
REMADET
İnsan veya hayvan kırımı.
REMAK
Bedende ruhun bakiyyesi. * Koyun sürüsü.
REMAN
(Remen) f. Sürü. * Ürken, ürkücü.
REMAS
Göz pınarında toplanan çapak.
REMAZ
Güneşin harâretinin çoğalması.
REMAZE
Oturak yeri. * Zina eden kadın.
REMD
Helâk olmak. * Gözün çapaklanması. Göz hastalığı.
REME
Ürkek, ürken. * İyi nesne.
REMED
Gözün ağrıması, göz kapağı iltihabı.
REMEKE
(C.: Rimâk-Ramek-Ramekât-Ermâk) Kısrak.
REMEL
(C.: Ermâl) Yelmek. * Yağmurun az yağması. * Vahşi sığırın ayağında olan hatlar.
REMENDE
f. Ürkek, ürkücü.
REMES
(C.: Ermâs) Denizde üzerine binilen sal. * Kalan süt artığı.
REMG
Bâtıl etmek. * Baş yarmak.
REMGERDE
f. Titremiş. * Ürkek, ürkmüş.
REMH
Süngü ile vurmak. * Tekme vurmak.
REMİ
(C.: Ermiye) Yağmuru iri olan ve yere şiddetle inen bulut.
REMİDE
f. Ürkmüş, korkmuş, çekingen.
REMİM
f. Kemiğin çürümesi. Çürük.
REMİYYE
Bir nesne ile atılmış olan av.
REMK
Durmak, ikâmet. * Boz renk.
REML
(Remil) Kum falı, bir takım nokta ve çizgilerle fala bakmak oyunu. * Filistin’de bir kasaba.
REMLA’
Ayakları siyah, diğer tarafları beyaz olan dişi koyun.
REMLÎ
(Şihâbüddin Remlî) (Mi: 1371-1440) Filistin’in Reml kasabasında doğmuş, Şeyhülislâm’dır. Mecmuat-ul Ahzab’da namı Kutb-ül Ârifîn diye geçer. Kimya-yı Saadet namında salâvatları ile meşhurdur. Fıkh ve tevhide, tasavvufa dair manzumeleri vardır. ” İmam-ı Remlî” diye anılır.
REMM
Islah etmek, düzeltmek. * Yemek, ekletmek.
REMMA’
Beyaz tenli kadın.
REMMAA
Oturak yeri. * Çocukların başındaki oynak yer.
REMMAH
Mızrakçı, süngücü.
REMMAZ
(Remz. den) İşaretlerle konuşan.
REMRAM
Bir ağaç cinsi. * Yazın biten bir ot.
REMS
Sürtme odunu. * El ile meshetmek. * Islah etmek, düzeltmek.
REMS
(C.: Rumus) Mezar, kabir.
REMY
Atma. Tüfek atma.
REMZ
İşaret. İşaretle anlatmak. * Güç anlaşılır. * Gizli ve kapalı söyleme.
REMZA’
Güneşin tesiriyle kızmış taş.
REMZEN
İşaretle. Remz olarak.
REMZÎ
İşarete ait, işaretle alâkalı.
REMZŞİNAS
f. Bir maksad anlatan şekil, resim vb. * Gizli ve kapalı olarak anlatılan şeyleri ve işaretleri bilen.
RENA
Nazar olunan, bakılan.
RENAK
Mastar. * Suyun bulanık olması. * Kederli olmak, mükedder olmak.
RENANET
İnleme.
RENC
f. Sıkıntı, zahmet, eziyet. * Ağrı, sızı. * Öfke, gazab, hışım.
RENC-BER
f. (Renc; sıkıntı, zahmet. Ber; çeken) Tarla ve bahçede yahut başka işlerde kazmak veya taş, toprak taşımak gibi işlerde çalıştırılan gündelikçi. Amele, ırgat. * Çiftçi.
RENCİDE
f. İncinmiş, kırılmış.
RENCİDEGÎ
f. İncinip hatırı kırılmış olma. * Dertlilik, kederlilik.
RENCİDEHÂTIR
f. Gücenmiş, hatırı kırılmış.
RENCİŞ
f. Sızlanış, inciniş, eziyet ve sıkıntı veriş. Keder.
RENCUR
f. İncinmiş. Sıkıntılı, rahatsız, dertli, hasta.
RENCURÎ
f. Dertlilik, rahatsızlık, hastalık. İncinmiş olma.
REND
Mersin ve defne ağaçları.
RENDE
f. Tahtaların yüzlerini pürüzlerden kurtarıp dümdüz etmek için marangozların kullandıkları âlet. * Mutfakta peynir, soğan, havuç gibi şeyleri ufalamak için kullanılan tenekeden veya ona benzer maddelerden yapılan âlet.
RENDELEMEK
Pürüzlerini gidermek. Rende ile düzlemek, pürüzlü yerlerini kazımak. Rende ile ufalamak.
RENDİDE
f. Rendelenmiş, ufalanmış.
RENEM
Avaz, ses, savt. * Ayrılmak.
RENEVNA
Dâim sâkin olmak, devamlı durmak.
RENF
(Davar) zayıflığından kulaklarını sarkıtmak.
RENG
f. Renk, levn. * Suret, şekil. * Oyun, hile, dalavere.
RENG Ü BU
Renk ve koku.
RENG-AMİZ
f. Renk renk, çeşitli renkli.
RENGÂRENG
f. Renkli, çeşit çeşit.
RENG-AVER
f. Dalavereci, hilekâr.
RENGİN
f. Renkli, boyalı. Parlak. Hoş. Süslü. Mülevven. Lâtif.
RENİM
Türkü söylemek.
RENİN
Bağırma, haykırma. * İnleme, inilti.
RENK
Bulanık su.
RENNA’
Devamlı kadınlara bakan kimse.
RENNAN
Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan.
RENNE (RİNNE)
Avaz, ses, savt.
RENV
Bakma hususunda mübâlağa etmek.
RE’REE
Gözü tez tez döndürmek. * Koyun çağırmak.
RES
f. (Residen: Erişmek mastarının emir köküdür.) “Ulaşan, erişen, yetişen” mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
RE’S
Baş, kafa. * Tepe. Uç. * Başlangıç. * Reis.
RESA
f. Yetişen, erişen. Yetiştiren.
RE’SA
Başı ve yüzü siyah olan koyun.
RESA’
Şiddetli hırs.
RESA’
Tatlı sütü ekşi yoğurtla karıştırmak. (O yapılan yemeğe “resise” derler.)
RESAE
Ölünün üzerine ağlayıp, onun iyiliklerini saymak.
RESAG
Devenin ayaklarında olan gevşeklik.
RESAİL
(Risale. C.) Risaleler, bir mevzuda yazılan mektuplar veya küçük kitaplar. * Dergiler, mecmualar.
RESAİL-ÜN NUR
Nur Risaleleri. (Bak: Risale-i Nur)
RESALET
Saçı salıverme. * Deveyi eşkin yürütme. (Bak: Risalet)
RESAN
Ulaştırı yağan yağmur.
RESAN
f. (Residen mastarından) “Yetişenler, ulaşanlar, getirenler” mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.
RESANE
f. Teessüf. * Hasret.
RESANEHÂR
f. Hasret çekici.
RESANENDE
f. Ulaştırıcı, getirici.
RESANET
(Bak: Rasanet)
RESAS
(Bak: Rasas)
RESASET
Eskilik, köhnelik. Yıpranmış olma.
RESATİK
(Rustâk. C.) Köyler, çiftlikler.
RESD
Eşyaları birbiri üstüne yığmak.
RESED
Ev eşyası.
RESED
f. Lâyık, şâyan, şâyeste.
RESEL
(C.: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.
RESEM
Atın üst dudağında olan beyazlık.
RESEN
(C.: Ersân) Atı veya davarı ip ile bağlamak. * İp, halat, urgan.
RE’SEN
Kendi başına, bizzat. * Kimseye danışmadan. Müstakil olarak. * Doğrudan doğruya.
RESENBAZ
f. İple oynayan. İp cambazı.
RESENBEND
f. Halat atmış, halatla bağlı.
RESF (RESFÂN)
Ayağı köstekli gibi yürümek.
RESH
Âcizlik, zayıflık. * Uyluk etleri az olmak.
RESH
Bir şeyin, yerin sabit olması.
RESİBE
(C.: Rasibât) Dizlerde ve mafsallarda olan hastalık.
RESİDE
f. Erişmiş, ulaşmış, yetişmiş.
RESİDE-İ HİTÂM
Sona ermiş, hitâm bulmuş, bitmiş.
RESİF
Su yüzüne kadar gelen sıralanmış kayalar.
RESİL
(C.: Rüsül – Rüselâ) Elçi.
RESİM
Bir çeşit deve yürüyüşü.
RESİS
Sâbit, devamlı. * Bakıyye, artık. * Akıllı, zeki kimse. * Sahih olmayan haber. * Aşk-ı muhabbetin ibtidası. * Hastalık başlangıcı.
RESİS
Yaralı, mecruh. * Köhne, eski. Eskimiş, yıpranmış.
RESİYY
Hayır veya şerde musırrâne direnen. * Çatıyı ayakta tutan direk.
RESL
Kıvırcık olmayan saç.
RESM
(Resim) Yazma, çizme, desen. * Eser, iz, nişan, alâmet. * Suret. * Tertib. Tarz, üslub. * Fotoğraf resmi. * Âdet, usul, tavır, davranış. * Alay, merâsim. * Man: Bir şeyi başkalarından ayırdeden tarif.
RESMEN
Devlet namına, resmî olarak, devlet tarafından. * Kat’i olarak anlaşıldığına göre. * İsteye isteye. Bile bile. * Görünüşte, âdet yerini bulsun diye. Nezaket icabı olarak.
RESMÎ
Devlet adına veya devlet tarafından. * Ciddi. Çok sert. * Resme, yazıya, çizgiye ait. Resme dair.
RESM-İ GEÇİT
Askerî bir kıt’anın yahut bir mektebin talebelerinin gösteri mahiyetinde geçişi. Geçit resmi.
RESM-İ GÜMRÜK
Gümrük vergisi.
RESM-İ KADİM
Eski usûl.
RESM-İ KÜŞAD
Yeni yapılan mekteb, fabrika, kışla, hükümet konağı, demiryolu vs. gibi şeylerin umuma açılışı yerinde kullanılan bir tâbirdir. Yeni tabirde ” Açılış töreni” demektir.
RESMİYÂT
Resmî olan işler.
RESMİYET
Resmîlik. Resmî olmaklık.
RESS
Taşla yapılmış, taşla örülmüş kuyu. * Semud taifesinden kalmış bir kuyunun adı. * Maden. * Dere. * İnsanlar arasında ıslah ve ifsad etmek.
RESSAM
Resim yapan, resim çizen.
RESSE
(C.: Rises-Risâs) Eski ve çürümüş, köhne. * Ev eşyasından eskiyip atılanı.
RESSE
Avcıların gizleneceği yer. * Hastalığın başkasına bulaşması.
RESTE
(C.: Restegân) f. Kurtulmuş.
RESTEGÂN
(Reste. C.) f. Kurtulmuş olanlar.Restgâr : f. Kurtulan.
RESTGÂRÎ
f. Kurtulma, necat.
RESTORASYON
Fr. Tarihî eserlerin aslına uygun tarzda tamiri.
RESÜL
Peygamber. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile bir ümmete veya bütün beşeriyete Allah tarafından Peygamber olarak gönderilmiş olan zât. Mürsel de denir. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettirirse, ona Nebi denir. * Haberci. * Huk: Tasarrufta hakkı olmaksızın, birisinin sözünü olduğu gibi bir başkasına bildiren kimse. * Elçi.
RE’S-ÜL MAL
Ana para, sermâye, kapital. * İnsan ömrü, hayat.
RE’S-ÜL MAL
Ana para, sermaye, kapital. * İnsanın ömrü. Hayat.
RESÜL-İ EKREM (A.S.M.)
(Bak: Muhammed (A.S.M.)
RESÜLULLAH
Allah’ın (C.C.) gönderdiği Peygamber. Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) bir ismi.
RESÜL-ÜL MELÂHİM
Resül-i Ekrem’in (A.S.M.) bir ismidir. Cenk ve muharebe ile de vazifeli olduğundan ümmeti ve kendisi din için, dinin ihyası uğrunda büyük muharebelere mükellef olduğundan bu isim ile de yâd edilmiştir.
RESÜL-ÜR RAHAT
Resül-i Ekrem’in (A.S.M.) bir ismidir. Kendisine tâbi olup onun getirdiği hakikatları tasdik ve iman ile insanlar büyük nimetlere ve rahatlara mazhar olduklarından kendisine bu isim verilmiştir. Ve kendisi buyurmuştur ki: “Ben dinin doğruluğu ve kolaylığı için peygamber gönderildim.” … İnsanlara en büyük selâmeti ve rahatı bahş eden Resül-i Ekrem’in (A.S.M.) getirdiği İlâhî hakikatlar, beşeriyeti Cemalullâh’a ulaştırır ve en büyük rahata kavuşturur. (D.H.)
RESÜL-ÜR RAHMET
Peygamberimize (A.S.M.) verilen bir isim. Çünkü bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Rahmeten lil-âlemîn’dir.
RESVE
(C.: Rasa) Kadınların kollarına boncuktan veya inciden yaptıkları kolbağı.
RESY
Sâbit olmak, devamlı olmak.
RESYE
Romatizma.
REŞA’
Yürüyebilen geyik yavrusu.
REŞAD
Hak yolda yürümek. Doğru yolda olmak. Doğru yolu bulup ondan sapmamak. * Aklın kuvvetli olması.
REŞAD-PENAH
Reşada sebep olan. Kurtuluşa sebep.
REŞAHAT
(Reşehât) (Reşha. C.) Reşhalar. Sızıntılar, serpintiler.
REŞAHAT-İ İHTİYAR
İstekle yapılma alâmetleri. İhtiyar sızıntısı, yâni bir irade ve tercih ile yapıldığını gösteren alâmetler.
REŞAHAT-İ KALEM
Kalem sızıntısı, kalemden dökülen fikirler, yazılar.
REŞAK
Helâk etmek. * Atmak.
REŞAKAT
Bel inceliği. * Davranma ve kımıldanıştaki incelik ve hoşluk.
REŞAŞ
(Reşâşe) Serpinti ve toz gibi ince yağmur.
REŞAŞAT
Su sızıntıları, serpintiler.
REŞAŞET
Su serpintisi. * Emmek, emerek içmek.
REŞAT
(Bak: Reşad)
REŞED
Hayır. Rahmet. Hidayet.
REŞEHAT
(Reşha. C.) Reşhalar, damlalar, sızıntılar.
REŞEM
İlk evvel çıkan ot.
REŞEN
Tar: Yeniçeri maaşlarının üçüncü üç aylığı.
REŞF
Suyu dudakları ile emmek, emerek içmek.
REŞH
Sızma, terleme, sızıntı.
REŞHA
Damla, katre. Sızıntı, ter, rutubet, yaşlık.
REŞHAPÂŞ
f. Damla saçan.
REŞHARİZ
f. Damla döken.
REŞHAYÂB
f. Sızıntı bulmuş.
REŞİD(E)
Doğru yolda giden, hak yolunda olan. * Akıllı, iyi davranan. Ergin, olgun. * Büluğ çağına girmiş kimse. * Doğru yola sevkeden, hayra delâlet eden. * Fık: Malını muhafaza hususunda aklı eren, istediği gibi meşru yolda sarfedebilen kimse.
REŞİDİYYE
Reşid olanla ilgili. * Şeker ve nişasta ile yapılan bir çeşit tatlı.
REŞİH
Ter.
REŞİK
Boyu, endamı lâtif ve güzel olan.
REŞK
Kıskanma. Kıskanmayı uyandıran. Kıskanılmış. Hased ve gıpta veren.
REŞK-ÂVER
f. Hasede düşüren, kıskanmayı uyandıran.
REŞK-ENDÂZ
f. İmrendirici, gıpta ettirici. Kıskandırıcı.
REŞK-İ ÂLEM
Herkesi kıskandıracak kadar üstün durumda olan.
REŞKİN
f. Kıskanç. Kıskanan. Hased eden. Hâsid.
REŞK-SAZ
f. Gıpta ettiren, imrendiren.
REŞN (RÜŞÜN)
Köpeğin, başını kaba sokması.
REŞRAŞ
Kavak ağacı. * Su veya yağ damlayan kebap. * Su saçmak.
REŞREŞ
Yumuşak döş kemiği.
REŞŞ
Serpmek, püskürtmek. * Serpinti, serpintili yağmur, çisilti.
REŞV
Rüşvet almak.
RET’
(Rita’ – Rütu’) Yemek, içmek. Bolluk içinde dilediğini yiyip içmek. * Oynamak.
RETAİM
(Retime. C.) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler.
RETC
Kapıyı sürgülemek. Kapının kilitlenmesi.
RETEB
Zahmet. Şiddet. * Şehadet parmağı ile orta parmak arası.
RETEC
(Ritâc) Büyük kapı.
RETED
Defne ağacının yaprağı.
RETEH
Bündük-i Hindî denilen yuvarlak taş.
RETEL
Muntazam, hoş. Gönül çeken.
RETEME
(C.: Ratem) Bir ağaç cinsi.
RETİME
(C.: Retaim) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplik.
RETK
Yırtığı onarmak, yarığı düzeltmek, bitiştirmek.
RETK (RETKÂN)
Adımların birbirine yakın olması. * Deve kuşunun sür’atle gitmesi.
RETK Ü FETK
Noksanları düzelterek idare etme. * Ayırmak ve bitiştirmek. * İyi idare etme.
RETL
(Diş) seyrek olmak. * Bir şeyi okurken her kelimenin arasını ayırıp açıklamak.
RETM
Kırmak.
RETN
Karıştırmak.
RETT
şerif, seyyid.
RETV
Kuyudan kova çekmek.
RETVE
Adım. Hatve.
REUM
Yavrusunu seven deve. * Yanından geçen kimsenin elbisesini yalayan koyun.
REV
f. (Reften mastarının emir kökü) “Giden, yürüyen” mânasında olup birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Piş-rev $ : Önde giden.
REV’
Korku, halecan. Ürkmek. * Nefsanî hareket.
REVA
f. Lâyık, uygun. Meydana gelmek. * Gidici.
REV’A
Korkak kadın. * Kendisini görenleri şaşırtacak derecede güzel olan kadın veya kız. (Müz: Ervâ)REVA’ : Tatlı.
REVABIT
(Rabıta. C.) Râbıtalar, bağlılıklar. Münasebetler. * Düzenler, sıralar, tertibler.
REVAC
Sürüm. Kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet.
REVACDÂR
f. Sürümlü ve revâcda olan mal.
REVADAŞTE
f. Uygun bulmuş.
REVAH
Öğleden akşama kadar olan vakit. * Bir şeyin tahsilinden dolayı gelen sürur ve şâdlık, neş’e.
REVAHİ
(Râhiye. C.) Bal arıları.
REVAHİL
(Râhile. C.) Yük hayvanları.
REVAİD
Göçebe topluluk.
REVAİH
(Bak: Revâyih)
REVAK
(Rivak) Ev önündeki saçak. * Kemer. Kubbe. Çardak. Önü açık, üstü örtülü yer.
REVAK-I UHREVİYE
Âhirete açılan yer, mezar. * Cennet bahçesi. Âhiretin mukaddemesi.
REVAKİD
(Râkid. C.) Durgun olanlar.
REVAK-ÜL AYN
Kaş.
REVALVER
(Bak: Rovelver)
REVAN
f. Giden, akıcı. * Derhal. * Ruh, can. Nefs-i nâtıka. * Edb: Su gibi akıp giden güzel söz.
REVAN-BAHŞ(A)
f. Canlandırıcı, can bağışlayıcı.
REVANE
f. Yürüyen, giden.
REVAN-I TABİAT
Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.
REVANİ
f. Değerli, rağbetli revaçlı. * Tepside pişirilen irmik veya undan bir tatlı çeşidi.
REVANİ-FÜRUŞ
f. Revanici. Revani satan.
REVASİ
(Râsiye. C.) Büyük dağlar.
REVASİB
(Rüsub. C.) Tortular.
REVASİB-İ REMLİYE
Kum tortuları.
REVASİM
Akarsu.
REVASİR
(Reysar. C.) Reçeller.
REVATİB
Vazifeler, maaşlar. * Farz namazından önce kılınan müekked sünnetler.
REVAYİH
(Revâih) Râyihalar, güzel kokular. (Aslı: Revâih)
REVAZİN
(Revzen. C.) f. Pencereler.
REVB (RUB)
Sütün yoğurt olması.
REVBAN
(C.: Rübâ) Sütün yoğurt olması. * Sarhoşluk şiddetinden birbirine karışmış olan insanlar.
REVC
(Revac) Geçmek. * Rüzgârın karışık esmesiyle ne taraftan geldiği belli olmaması.
REVENDE
f. Giden, gidici. * Çok yürüyen.
REVENDEGÂN
(Revende. C.) f. Yürüyenler, gidenler.
REVG
Talep etmek, istemek. * Yönelmek, eğilmek, meyletmek.
REVGAN
f. Yağ. * Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. * Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. * Parlak deri.
REVGANDÂN
f. Yağ kandili.
REVGAN-I ZEYT
Zeytinyağı.
REVGANİ
f. Revani tatlısı.
REVH U REYHAN
Rahat ve rızık, bolluk ve hoşluk.
REVH(A)
İç açıklığı. Rahat. * Rahmet. * Hafif esen rüzgârın verdiği tatlılık, canlılık. (Bak: Ravh)
REVHANÎ
İyi ve pâk olan, ferahlık veren yer.
REVHANİYET
Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.
REVHAT
Öğlen vaktinden akşama kadar gitmek.
REVHULLAH
(Bak: Ravhullah)
REVİR
Alm. Okul, kışla gibi yerlerde ufak hastalıkları olanların yatırıldıkları hasta odası, ilk bakım yeri. * Bölge, mıntıka.
REVİŞ
f. Gidiş, hal, tavır. * Tutum, yol.
REVİY
Edb: Kafiye olan kelimenin son harfi. Şiirde kafiye harfi.
REVİYYET
(C.: Reviyyât) Bir işin her cihetini iyice düşünme.
REVK
(C.: Ervâk) Perde, hicâb. * Boynuz. * Ev önü. * Saf, hâlis, katıksız.
REVK-UŞ ŞEBAB
Gençlik başlangıcı.
REVM
Maksad. Taleb, istek. * Tevcidde: Sükûndan ayırd edilmeyecek derecede olan belirsiz hareke.
REVNAK
f. Zinet. Parlaklık. Göz alıcılık, güzellik. Safa, taravet.
REVNAK-BAHŞ
f. Güzellik, tazelik ve parlaklık veren.
REVNAK-DÂR
f. Parlak, lâtif, güzel, hoş.
REVNAK-EFZA
f. Bir şeyin parlaklığını artıran. Güzelleştiren.
REVNAK-I BAHAR
Baharın güzellik ve tazeliği.
REVNAK-I CEMAL
Yüzün güzellik ve parlaklığı.
REVNAK-NÜMA
f. Tâzelik, güzellik ve parlaklık gösteren.
REVNÜMA
(Ru-nüma) f. Zuhur eden, kendini gösteren. * Yüz görümlüğü.
REVS
Sabit olmak.
REVSE
Pislik. * Fışkı, tezek.
REVV
Çift, karı-koca, zevc.
REVY
(Davar) Suya kanmak.
REVZ
Sınamak, denemek, tecrübe.
REVZAT
(C.: Ravz-Ravzât-Riyaz-Rizât) Çayırlı, çimenli ve sulu yer. * Bostan.
REVZEKE
(C.: Revâzik) Küçük kuzu ve oğlak.
REVZEN
(C.: Revâzin) Pencere.
REVZENE
(C.: Revâzin) Pencere.
REVZEN-İ MAHLU
İndirilmiş pencere.
RE’Y
Görüş, görmek, rey. Hüküm ve itikad. Kıyas etmek. Bir iş hakkında söylenen söz, fikir.
REY’
Arpa, buğday, tahıl. * Rücu’, geri dönme, avdet. * Ziyade, çok.
REYAH
(Râh. C.) şaraplar. * Gökçek kokulu küçük bir kuyu.
REYB
(Bak: Rayb)
REYC
Akça, para, pul. * Örtülmüş ve kilitlenmiş olan büyük kuyu.
REYDE
(C.: Ruyud) Dağın sivri ve yumru tarafı. * Yavaş ve yumuşak esen rüzgâr.
REYEAN
Artma, çoğalma, ziyâdeleşme, bereketlenme. * Her şeyin evveli, tazelik zamanı.
REYEAN-I ŞEBAB
Gençlik çağı.
REYHAN
Hoş güzel koku. * Rızık ve maişet, rahmet. * Ekin yaprağı. * Fesleğen denilen kokulu bir ot.
REYHANÎ
Fesleğen gibi ince nakışlı. * Divanî hat da denilen bir yazı tarzı.
REYHEKAN
Za’feran.
RE’Y-İ ÂM
Umumun re’yi, ekseriyetin fikri. Umumun görüşü.
RE’Y-İ SÂLİM
Doğru fikir ve düşünce.
REYK
Her nesnenin evveli ve efdali, iyisi.
REYM
Alçak yer. * Kabir. * Derece. * Deveyi boğazlayıp taksim ettikten sonra kalan kemik. * Ziyâde çok, fazla.
REYN
Leke, kir, pas. * Gönül karası, kalb katılığı, günahın artması. * Uyku, mestlik galebe etmek. * Çıkması mümkün olmayan şey.
REYS
(Reysân) Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
REYS
Eğlenmek, eğlendirmek.
REYŞ
Ok yeleklemek.
REYTA
(C.: Riyat-Riyâtâ) Car denilen örtü.
RE’Y-ÜL AYN
Kendi gözüyle görerek.
REYYA
Güzel koku.
REYYAN
(C.: Rivâ) Suya kanmış, sudan doymuş. * Sarhoş.
REYYE
Çokluk, fazlalık, kesret.
REZ
f. Bağ kütüğü, asma.
REZA’
(Bak: Reda’)
REZAAT
Süt emme.
REZAG
Sıvı balçık. * İnce çamur.
REZAHAT
Yorulmak. * Hali yaramaz, vaziyeti kötü olmak.
REZAİL
(Rezile. C.) Utanılacak çok fena işler, alçakça hareketler.
REZALET
Utanç verici şey. Utanılacak hal. * Alçaklık, rezillik. * Maskaralık. * Arsızlık.
REZAN
Ağır, ciddi, vakarlı, ağırbaşlı ve temkinli kimse.
REZANET
Ağırbaşlılık, vakarlılık, temkinlilik, ciddilik.
REZAYA
(Rezie. C.) Musibetler, belâlar.
REZAYİL
(Rezile. C.) Çörçöp. * Faydasız ve asılsız nesne.
REZAZ
Zayıf yağan yağmur.
REZBAN
f. Bağ bekçisi, bağcı.
REZEME
(C.: Ruzum) Devenin ağzını açmadan boğazından çıkan ses.
REZEN
(C.: Revâzin) İçeri çukurca olup su toplanabilen yüksek ve sağlam yer.
REZİE
(C.: Rezâyâ) Musibet, felâket, belâ.
REZİL
Alçak, adi, utanmaz, hayâsız, soysuz.
REZİL Ü RÜSVA
Kusur ve ayıpları meydana çıkarılmış, kepâze olmuş olan.
REZİLE
(C.: Rezâil) Fenâ ve kötü huy.
REZİM
Arslan kükremesi.
REZİN
Vakarlı, temkinli, ağır başlı, sağlam.
REZİZ
Elbise boyamada kullanılan bir ot cinsi.
REZM
f. Cenk, muharebe, çarpışma, savaş.
REZM
Akmak, seyelân.
REZM
Deve avazı. * Gök gürlemesi. * Cem’etmek, toplamak.
REZMGÂH
f. Savaş meydanı, muhârebe sahası.
REZMÎ
f. Savaşla ilgili.
REZMYUZ
f. Savaşçı, kavgacı, muhârib.
REZN
Koparmak.
REZN
Bir şeyi kaldırıp ağır mı hafif mi diye görmek.
REZZ
Bir şeyi yere batırmak. * Çekirgenin, kuyruğunu yere batırıp yumurtasını dökmesi.
REZZAK
Bütün mahlukatın rızkını veren ve ihtiyaçları karşılayan. (Allah)
REZZAKANE
f. Rızık verene, rezzaka yakışır surette.
REZZAKİYET
Her mahluka münasib rızkını verici olmak.
REZZAZ
Pirinç satan. Pirinç satıcı.
REZZE
İçine kilit sokulan kapı razzesi.
RI
Kur’an alfabesinin onuncu harfi olup, ebcedî değeri 200’dür.
RIAS
Tâç.
RIBH
(Bak: Ribh)
RIBKA
(C.: Ribak) Davar bağlamada kullanılan ip.
RID’
Yardımcı, muavin. * Gözleyici.
RIDA’
(Bak: Red’a)
RIDDİDÎ
Reddetmek.
RIDDİS
(Mübalağa ile) Taş atan.
RI’DE
Titremek, hareket etmek.
RIDFE
(C.: Ruzuf) Diş aşığı kemiği.
RIDVAN
Memnunluk, razılık, hoşnudluk. * Cennet’in kapıcısı olan büyük melek.
RIDVANULLAHİ ALEYH
Allah ondan razı olsun meâlinde dua.
RIFK
Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket. (Zıddı: unf)
RIFKÎ
(Rıfkıye) Yumuşaklıkla, tatlılıkla ilgili.
RIHAL
Büyük halı.
RIHLET
(Bak: Rihlet)
RIHTIM
f. Gemilerin yanaşmalarına müsait şekle getirilmiş kıyı.
RIHV (RAHV)
Yumuşak.
RIHVET
Gevşek ve sölpük olma. Rahavet.
RIKA
Darbolunmuş dirhem.
RIKA
Üzerine yazı yazılan deri veya kağıt parçaları. * Kısa mektublar. * Yamalar. * İstidalar. Müzekkereler. Dilekçeler.
RIK’A
Kur’an-ı Kerim’in harfleri ile bir yazı çeşidi.
RIKAK
Yer yarığı.
RIKK
(C.: Erkâ) Kul, abd. * Kulluk, esirlik, kölelik, ubudiyet. * Yufka nesne.
RIKKIYYET
Kölelik, kulluk.
RIŞK
Atılan ok.
RITANE
Arap lisanından başka dille konuşmak.
RITL
(Bak: Ratl)
RI’VE
Depretmek.
RIYY
Suya kanmak. * Beni Amir vilâyetinde bir dağın adı.
RIZA
Memnunluk, hoşluk, razı olmak. * İstek, arzu. Kendi isteği.
RIZA-CU
f. Allah’ın rızasını arayan. Razı etmeyi gaye edinen.
RIZA-DÂDE
f. Razı olmuş, kabul etmiş.
RIZAEN
Razı olarak.
RIZAEN-LİLLÂH
Allah rızası için.
RIZAM
Büyük kaya parçası.
RIZA-YI BÂRİ
Allah’ın rızası.
RIZA-YI İLÂHÎ
Allah’ın kulundan memnun olması. Her hangi bir hareketinde mü’minin en yüksek derecesi.(Rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmanî ve kabul-ü Rabbanî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in’ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür. Yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez. M.)
RIZA-YI TARAFEYN
İki tarafın isteği.
RIZK
Yiyip içecek şey. Maddi mânevi ihtiyaca lâzım nimet. Allah’ın herkese lütuf ve kısmet ettiği ve bekaya sebeb olan nimet.(Rızk-ı helâl, iktidar ile alınmadığına, belki iftikara binaen verildiğine delil-i kat’i; iktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve muktedir canavarların dik-ı mâişeti; hem, zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücutça zaifliğidir. Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkusen mütenasiptir. Ne derece iktidar ve ihtiyarına güvense, o derece derd-i maişete mübtelâ olur. S.)(Rızk ise; hayattan sonra ni’metlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menbaı ve ubudiyet ve dua ve ricaların en cem’iyetli bir mâdeni olmasından, suret-i zâhirede müphem ve tesadüfe bağlı gibi gösterilmiş. Tâ her vakit Rezzak-ı Kerim’in dergâhına iltica ve rica ve yalvarmak ve hamd ve şükür şefaatiyle rızk istemek kapısı kapanmasın. Yoksa muayyen olsa idi, mâhiyeti bütün bütün değişecekti. Şâkirane, minnetdarane ricalar, dualar, belki mütezellilâne ubudiyet kapıları kapanırdı. Ş.)( $ sarahatiyle; ummadığı tarzda yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünki şu âyet taahhüd ediyor. Evet, rızk ikidir:Biri hakiki rızktır ki, onunla yaşıyacak. Bu âyetin hükmü ile o rızk, taahhüd-ü Rabbanî altındadır. Beşerin su-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı her halde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeğe mecbur olmaz.İkincisi: Rızk-ı mecazîdir ki, su-i istimâlât ile hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsiyle tiryaki olup, terkedemiyor. İşte bu rızk, taahhüd-ü Rabbanî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. R.N.)
RIZVAN
(Bak: Rıdvan)
RİA
Yüksek yer.
RİA
(Râî. C.) Çobanlar.
RİAT
(Rie. C.) Akciğerler.
RİAYET
İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek. * Uymak, tâbi olmak. * Otlamak veya otlatmak. * Hıfzetmek, korumak.
RİAYETEN
Saygı ve hürmet göstererek. Sayarak. Hürmet ederek. * Tâbi olarak.
RİAYETKÂR
f. Hürmetkâr, itaatkâr. Sevgi ve saygı gösteren.
RİB’
Sıtmanın bir gün tutup iki gün tutmaması ve dördüncü gün yine tutması.
RİBA
Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir. * Faiz. * Muamelede meşru miktardan tecavüz. * Bir şeyin artması, çoğalması. * Verilen borç para veya mal karşılığında kâr isteyip zarara ortak olmamak suretiyle hâsıl olan haram kazanç. (Bak: Faiz)
RİBA
Bahar evleri, çadırlar. Arazi. * Yaz yağmurları.
RİBAB
Arap kabilelerinden Zubeh, Sevr, Akl, Teym ve Ady denilen beş kabilenin adı.
RİBABE
Ahd, söz, yemin, misak.
RİBAC
Kanatlarının ortasında küçük kapısı bulunan büyük kapı.
RİBAH
(Ribh. C.) Kazançlar, kârlar, ticaretten elde edilen kârlar.
RİBA-HAR
f. Faizle para işleten, tefeci.
RİBA-İ FAZL
Tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında fazlasıyla satılması. Meselâ: Bir kilo buğdayı aynı cins bir kilo yüz gramla değiştirmek gibi.(Beşerin hayat-ı içtimaiyesinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşei iki kelimedir. Birisi: “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne…” İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim..” Bu iki kelimeyi de idame eden; cereyan-ı riba ve terk-i zekâttır. Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki; o da vücub-u zekâttır. İkinci kelimenin devası hürmet-i ribadır. Adalet-i Kur’aniye âlem kapısında durup ribaya: “Yasaktır, girmeğe hakkın yoktur” der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden dinlemeli. M.)(Ribanın kap ve kapıları olan bankaların nef’i, beşerin fenası olan gâvurlara ve onların en zâlimlerine ve bunların en sefihlerinedir. Âlem-i İslâm’a zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşerin refahı nazara alınmaz, zira gâvur harbî ve mütecaviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir. M.)
Rİ’BAL
(Ri’bân) Arslan.
RİBAT
(C.: Ribâtât) Han gibi konaklanacak yer. Tekke. * Bağ, ip. * Sağlam yapı.
RİBATET
Kalb kuvveti. * Tahammül, sabır. * Kalbi sağlam olma.
RİBATÎ
Hancı, odacı.
RİBBÎ
(C.: Ribbiyyun) Büyük kalabalık.
RİBBİYYUN
(Rabb. dan) Âlimler, fakihler. * Büyük topluluk.
Rİ’BE
(C.: Riâb) Sihir.
RİBET
(C.: Riyeb) şüphelilik. şüpheye düşme.
RİBH
Kâr, kazanç. * Fâiz.
RİBHALE
Azası büyük olan, organları iri olan.
RİBH-İ TİCARÎ
Ticaret kazancı.
RİBKA
Kement. Kement bağı. İlmekli ip.
RİBZE
Deveye katran sürmede kullanılan yün parçası.
RİCA
Yalvarmak, niyaz eylemek. * Canib. Taraf. (Bak: Recâ)
RİCAL
(Recül. C.) Erkekler, er kişiler. * Mevki sahibi kimseler, devlet adamları. * Yaya olanlar.
RİCALEN
Yaya olarak. Yayan. * Erkek olarak.
RİCAL-İ DEVLET
Devlet adamları, devletin ileri gelenleri. Devlet ricali.
RİCAL-İ GAYB
Her devirde bulunan ve herkesçe görülmeyen ve bilinmeyen ve Allah’ın (C.C.) emirlerine göre çalışan mübârek, büyük zatlar. Ricâlullâh.
RİCALULLAH
Mânevi kudret ve kuvvet sahipleri olan evliya. (Bak: Ebdal)
RİCAM
Büyük taş.
RİCANAME
f. Bir iş için yazılan rica mektubu.
RİC’AT
Geri dönme, çekilme, kaçma, vazgeçme.
RİC’Î
Geri dönmeye ait ve mensub. * Üç talakla boşanmamış kadın. Tekrar kocasına dönmesi mümkün olan. Buna talak-ı ric’î denir.
RİCL
Ayak, kadem.
RİCLE
Semizlik otu.
RİCL-ÜL BAHR
Körfez.
RİCS
Dinin haram kıldığı şey. Günah, pislik, murdarlık.
RİCZ
Azab, vesvese. * Maddi ve mânevi pislik. * Puta tapma.
RİÇAL
f. Reçel.
RİÇAR
f. Reçel.
RİDA
Örtü, belden yukarı örtülen şey, çar ve şal. * Akıl. İlim. Seha. * Zinet. Parlaklık veren şey. * Hırka.
RİDAS
Taş atmak.
RİDA-YI MEMAT
Ölüm örtüsü.
RİDDET
İslâm dininden dönme. İrtidad. * Doğumdan evvel davarın memesinin süt ile dolu olması.
RİDF
(C.: Erdâf) Arka.
RİDFAN
Gece ve gündüz.
RİE (RE’)
Akciğer.
RİETEYN
İki akciğer.
RİF
(C.: Eryâf) Mâmur, bayındır yer. * Ekini bol ve ucuz olan yer.
RİFA’
Ekini tarladan getirip harman yerine ilettikleri vakit.
RİFADE
Yara üstüne sarılan bez. * Ziyâfet.
RİFAS
Ayakla vurmak, tepmek.
RİF’AT
Yükseklik. Yüksek ve büyük rütbe sahibi olmak, âlişan olmak.
RİFD
(C.: Erfâd – Rufud) Atâ, hediye, bahşiş. * Yardım, muavenet.
RİG
f. Kum. * Toz.
RİH
Rüzgar, yel. * Sızı, romatizma. * Mc: Galebe, kuvvet. Rahmet. * Devlet. Hoş ve iyi şey. * Koku.
RİHAL
(Rahl. C.) Deve palanları.
RİHALE
At semeri, eyer.
RİHAT
Kayış yapımında kullanılan deri.
RİHLET
Geçmek. Göç etmek, göçmek. Ölmek.
RİHME
(C.: Ruhum-Rihâm) Yağmur çisintisi.
RİHS
(C.: Revâhıs) Alçak duvar.
RİHTE
f. Dökülmüş, akıtılmış.
RİHTE-GER
(C.: Rihte-gerân) Dökmeci.
RİHVE
(Ruhve) Rehâvetli, gevşek. * Tecvidde: Harf sükun ile söylenirken sesin akması hâli.
RİHVE-İ MECHURE HARFLERİ
Dad, zı, zel, gayın, ze, vav, yâ, elif.
RİHVE-İ MEHMUSE HARFLERİ
Fe, ha, se, he, şın, hı, sad, sin Bu harflerde sesin kemâli ile nefes birlikte akar. Rehavet ve hems sıfatı, zayıf sıfatlardır, bunun için rehavet sesin kâmilen akmasını, hems de nefesin kâmilen akmasını icabettirir.
RİK
Salya. Ağız suyu.
RİKAB
(Rakabe. C.) Boyunduruk altında olanlar. Kullar, köleler. * Boyun, ense kökü.
RİKÂB
Özengi. * Büyük bir kimsenin huzuru, önü, makamı.
RİKÂBDAR
Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında özengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden kişi.
RİKÂBÎ
Binici, binen.
RİKASE
Davar bağlanan yer.
RİKAZ
Yer altında bulunan madenler. * Câhiliyet zamanından kalmış gömülü mal.
RİKBE
(C.: Rikeb-Rekebât) Diz. (Diz, insanın ayaklarında olur; dört ayaklının ön ayaklarında olur.)
RİKK
(C.: Rikâk-Rekâik) Yağmur çisintisi.
RİKK
Kulluk, ubudiyet. * Ist: Esir olmuş, hürriyetini kaybetmiş olan ehl-i harb. * Yufka, yumuşak nesne.
RİKKAT
Acıma, incelik, yufka yüreklilik. Yumuşaklık.
RİKKAT-ÂMİZ
Acıma veren, kalbe hüzün verecek olan, acındıran.
RİKKAT-ÂVER
f. Acıma ve merhamet uyandıran.
RİKKAT-ENGİZ
f. Acıklı.
RİKKAT-İ CİNSİYE
Cinsi şefkat. İnsanın kendi cinsinden olana acıması.
RİKKAT-İ KALB
Kalb rikkati, kalb yufkalığı.
RİKKAT-YÂB
f. Acıyan, merhamet eden.
RİKS
Adam topluluğu. * Pis, necis.
RİKZ
Gizli söz.
RİM
(C.: Arâyim) Beyaz geyik.
RİM
f. İrin.
RİMA
Atmak. * Atışmak. * Bırakmak.
RİMAH
(Rumh. C.) Mızraklar, kargılar, süngüler.
RİMAHA (REMUH)
Tepici davar, tepen davar.
RİMAHAT
Mızrakçılık sanatı.
RİMAK
Nifak, ayrılık. * Darlık.
RİMAL
(Reml. C.) Kumlar.
Rİ’MAM
Sevmek.
RİMAN
Eğilip meyletmek.
RİMAYET
Ok, gülle, kurşun gibi şeyleri atmada mâhir olma. Atıcılık.
RİMDİDA’
Gül.
RİME
f. Çapak.
RİME-İ ÇEŞM
Göz çapağı.
RİMM
(Rimme) Çürümüş kemik. Kemik çürümesi. * Yer. * Çok mal.
RİMME
(C.: Rimem-Rimâm) Çürümüş kemik.
RİMNAK
f. Murdar, pis. * İrinli.
RİMS
Devenin yediği otlardan ekşi cins bir ot. * Islah etmek, düzeltmek.
RİND
f. Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. * Laübali meşreb feylesof. * Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse.
RİNDÂN
f. Kalenderlik. * Rindler.
RİNDÎ
f. Kalenderlik, rindlik, aldırışsızlık.
RİR
Fâsid, bozuk, yaramaz.
RİS
f. Öfke, gazab, gayz.
RİSAİL
(Bak: Resail)
RİSALE
Mektub. * Bir ilme dair yazılmış küçük kitap. * Haber göndermek. * Elçinin götürdüğü mektub, name. * Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek.
RİSALE-İ NUR
f. Nurun Risalesi. Kur’an’dan alınan âyetlerin tefsiri ile tahkikî iman dersi veren kitap. Büyük mücahid Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri.(Risale-i Nur’un vazifesi:… Hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlarla, gayet kat’i ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’ana hizmet etmektir. Ş.)
RİSALET
Birisini bir vazife ile bir yere göndermek. * Peygamberlik. Büyük kitapla gelen peygamberlik. * Elçilik.
RİSALET-PENAH
Risaletin kendine istinad ettiği Hazret-i Muhammed (A.S.M.). (Risalet-meab da denir)
RİSALET-ÜN NUR
Risale-i Nur tabirinin Arapçası. (Bak: Risale-i Nur)
RİSAR
(C.: Ravâsır) Reçel. * Turşu.
RİSDE
İnsan cemaatı, insan topluluğu.
RİSE
Miras yemek.
RİSL
Vakar, ciddiyet, sekinet. * Sabır.
RİSM
Kırmak. * Bulaştırmak.
RİSMAN
f. İp, halat.
RİSMAN-BÂZ
f. İp oynayan. * Mc: Cambaz.
RİŞ
f. Yara. * Yaralı. * Tüy. Kıl. Kuş kanadı. * Sakal.
RİŞ (RİYÂŞ)
Çok pahalı elbise.
RİŞA
(Rişvet. C.) Rüşvetler.
RİŞA’
(C.: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan. * Menazil-i Kamer’den “Balık karnı” dedikleri menzilin adı.
RİŞAŞ(E)
Döküntü, serpinti.
RİŞBÜZ
f. Keçi sakalı gibi sivri olan sakal.
RİŞDAR
f. Sakallı.
RİŞDET
Doğruluk, dürüstlük. Temizlik.
RİŞE
Saçak, püskül.
RİŞE-GİR
f. Kökleşmiş, kök tutmuş.
RİŞHAND
f. Bıyık altından gülme. Alay.
RİŞSAZ
f. Cerrah.
RİŞTAB
f. Kıvırcık saç ve sakal.
RİŞTE
f. Tel, iplik, hayt.
RİŞTE-FÜRUŞ
f. İplik satan. İplikçi.
RİŞTE-İ HÜRMET
Sevgi, hürmet bağı.
RİŞVET
Bir işi yapmak veya bitirmek için haksız yere alınan mal veya para. (Bak: Rüşvet)
RİŞVET-HÂR
f. Rüşvet yiyen.
RİTAM
(Retime. C.) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler.
RİTİC
Çıkmaz yol. Yasak olan şey. Haram.
RİTL
(Retl) Hoş, lâtif, pâkize şey.
RİTM
(Reythme) Fr. Mısra ve cümlelerdeki ses uygunluğundan gelen iç âhengi. Duygunun ses hâline gelişi. * Müvazeneli ve tenasüblü hareket.
RİTMİK
Ölçülü, âhenkli.
RİV
f. Hile, düzen.
RİVA
(Reyyân. C.) Suya kanmış olanlar.
RİVA’
(C.: Erviye) Deve üstünde yük bağlanılan ip.
RİVAD
Talep etmek, istemek, arzulamak.
RİVAK
(Bak: Revak)
RİVAYAT
(Rivâyet. C.) Rivayetler.
RİVAYET
Hikâye edilen hâdise veya söz. * Bir hâdisenin başkalarına anlatılması. * Peygamberimiz’den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması. * Kuyudan halk için su çekmek.(Eğer denilse : Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın her hal ve hareketini kemal-i ihtimam ile Sahabeler muhafaza ederek nakletmişler. Böyle mu’cizat-ı azime, neden on-yirmi tarik ile geliyor? Yüz tarik ile gelmeli idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre’den çok geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?Elcevab: Nasılki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes’ele-i şer’iyye, müftüden haber alınır ve hâkezâ.. Öyle de, sahabe içinde, ehadis-i Nebeviyeyi, gelecek asırlara ders vermek için, ulemâ-i sahabeden bir kısım, ona mânen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebu Hüreyre, bütün hayatını, hadisin hıfzına vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilafet-i kübra ile meşgul imiş. Onun için, ehâdisi, ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zatlara itimad edip; ondan, rivayeti az ederdi. Hem mâdem sıddık, saduk, sâdık ve musaddak bir sahabenin meşhur bir namdarı, bir tarik ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bâzı mühim hâdiseler, iki-üç tarik ile geliyor. M.)
RİVAYET-İ SÂDIKA
Senet ve delillerle sâbit, şüphesiz, doğru rivâyet.
RİVAYETKERDE
f. Söylenilen. Rivayet edilen.
Rİ’Y
Hey’et. * Güzel halet, iyi hal. * Güzel elbise.
RİYA
Özü sözü bir olmamak. İnandığı gibi hareket etmeyiş. İki yüzlülük etmek. Gösteriş için yapılan hareket. (Bak: İhlâs)
RİYAD
Ot aramak.
RİYAH
(Rih. C.) Rüzgârlar, yeller. * Letaif ve in’amlar. * Mc: Galebe, kuvvet, rahmet, devlet. * Mazarrat.
RİYAKÂR
Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.
RİYAKÂRÂNE
f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla.
RİYASET
Reislik. Bir işi idarede başta bulunmak. Başkanlık.
RİYASETPENAH
f. Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan.
RİYAZ
(Ravza. C.) Bahçeler. Ağaçlık, çimenlik yerler. Yeşil bahçeler.
RİYAZAT
(Riyazet. C.) Nefsi terbiye maksadıyla az gıda ile geçinmek, nefsini hevesattan men’ ile faydalı fikir ve işle meşgul olmak.
RİYAZET
Nefsi kırma. Fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak. * Bir hastalıktan dolayı veya nefsini terbiye maksadıyla çok yemek ve içmeyi terkederek faydalı fikirlerle, ibadet ve ilimle meşgul olmak. Az gıda ile yaşamak. * İdman.
RİYAZET-İ BEDENİYE
Cimnastik. Bedenî riyazet.
RİYAZ-I CENNET
Cennet bahçeleri.
RİYAZİ
Hesap ve hendeseye dair. Matematiğe dair.
RİYAZİYAT
Matematik ilmi, hesap-hendese ilmi. Aritmetik-geometri.
RİYAZİYAT-I ÂLİYE
Yüksek matematik.
RİYAZİYE
Hesap ilmi. Matematik bilgisi. Hesapla alâkalı. * Bir yazı çeşidi.
RİYAZİYYUN
(Riyazî. C.) Matematik âlimleri.
Rİ’YE
(C.: Riin) Sihir.
RİYEB
(Ribet. C.) Şüpheye düşmeler.
RİZ
f. Döken, saçan, akıtan.
RİZAM
Kabile, kavim, topluluk.
RİZAM
Serkeş adam veya at.
RİZAN
f. Akan, dökülen.
RİZE
f. Döküntü, kırıntı. Ufak parça.
RİZE RİZE
f. Parça parça, ufak ufak.
RİZEÇİN
f. Kırıntı ve döküntü toplayan.
RİZEHÂR
f. Kırıntı ve döküntü yiyen.
RİZEHOR
f. Kırıntı, döküntü yiyen.
RİZİŞ
f. Akış, dökülüş.
RİZME
Esvap koyulan bohça.
RİZNE
Su toplanacak yer.
RİZZ
Gizli ses.
ROBOT
Fr. Elektrikle veya mekanik yollarla hareket ettirilerek çeşitli işler yaptırılabilen otomatik cihaz.
ROL
Fr. Oyun. Sahnede gösterilen oyun hareketlerinden her bir oyuncuya düşen kısım.
ROMAN
Hayalî veya hakiki, kitap halinde yazılmış büyük hikâye. * Eski Roma devletinin diline de Roman denirdi.(Edebsizlenmiş edeb, “müsekkin hem münevvim” hakiki fayda vermez. Tek bir ilâcı bulmuş o da romanları imiş.Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez…Hem tiyatro gibi tenasuhvari, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanları ile hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş. Hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış. Dünyaya bir alüfte fistanını giydirmiş. Hüsn-i mücerred tanımaz… Lemaat)
ROMAN-VÂRİ
f. Roman gibi hayalî olabilen. Hakikatla alâkası olmayan veya az olan.
ROMÖRK
Fr. Denizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt.
ROTA
Vapur ve gemilerde istikamet yolu. Geminin seyir yolu.
ROVELVER
Fr. (Aslı: Revolver-Lüverver) Tabanca. Küçük silâh. Toplu tabanca. Altı patlar denilen, altı mermi alan tabanca.
RÖNTGEN
Röntgen adında bir Alman âliminin 1896′ da keşfettiği ışıklar. Bunlar gözle görülmediği halde fotoğraf camına tesir eder, vücuddan, tahta, kâğıt gibi maddelerden bu ışık geçebilir. Bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde de kullanılır. * Vücuddaki iç uzuvların filmini çekmek.
RÖPORTAJ
Fr. Bir gazete muharririnin gördüklerini anlatan yazısı.
RU
f. Olan, biten manalarında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hod-ru: Kendiliğinden.
RU’
Kalb, fuad. Kalbde korku ârız olacak yer. * Zihin ve akıl.
RU (RUY)
f. Yüz, cihet. Sebep. Çehre.
RUAF
Burun kanaması.
RUAM
Burun suyu, sümük. * Sakağı (mankafa) hastalığı.
RUAMA
Çekirge çokluğu.
RUAT
(Râî. C.) Çobanlar.
RUB
f. Süpürge. * Süpürme.
RU’B
Korku, havf. Korkudan dolayı iş ve hareketten kesilmek. Korkutmak. * Kesmek. * Sihir, büyü, efsun.
RU’B
Sütün yoğurt olması.
RUB’
Dörtte bir. Bir şeyin dört kısmından bir kısmı.
RUBA
(Bak: Rüba)
RUBAH
(Rubeh) f. Tilki. * Mc: Kurnaz, hilekâr.
RUBAÎ
(Bak: Rübaî)
RUBAÎ-İ MEZİD
Kendisine harf ilâve edilmiş olan aslı dört harfli mastar.
RUBB
Meyva suyu.
RUBBAN
Kaptan.
RUBBE
Gr: Harf-i cerdir, nekre ile beraber olur. Çokluk veya azlığa işaret eder. “Öylesi var ki” mânâsındadır.
RUBBEMA
(Rubbe-mâ) Bâzan, bâzı kere.
RUBEHANE
f. Kurnazca, tilkicesine.
RUBEHÎ
f. Kurnazlık. Tilkilik.
RUBERAH
f. Gitmeğe hazır, yüzü yola doğru.
RUBERU
f. Yüzyüze.
RUBH
Deve yavrusu. * Bir kuşun adı. * İç yağı.
RUB’-I DAİRE
Dairenin dörtte biri.
RUB’-İ MESKÛN
Dünyanın kara olan dörtte bir kısmı.
RUBU’
(Rub’. C.) Dörtte birler. * Metrenin kabulünden evvel ipekli, yünlü, basma ve emsali kumaş, bez ve sairenin ölçülmesinde kullanılan çarşı arşınının kesirlerinden birinin adıdır.
RU’BUB
Zayıf, korkak kişi.
RUBUBİYET
Cenab-ı Hakk’ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi ve mâlikiyyeti ve besleyiciliği keyfiyyeti. * Artırmak. Ziyade kılmak.(Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar, bakınız! İnsan âleminde iki daire ve iki levha vardır. Birinci daire: Rububiyyet dairesidir. İkinci daire: Ubudiyyet dairesidir. Birinci levha, hüsn-ü san’attır. İkinci levha ise tefekkür ve istihsandır. Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki, ubudiyet dâiresi bütün kuvvetiyle rububiyyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleri ile hüsn-ü san’at ve nimet levhasına bakıyor. Bu hakikatı gözün ile gördükten sonra rububiyet ve ubudiyyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâniin makasıdına kemal-i ihlas ile hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni’ ile azîm bir münasebatı ve kavi bir intisabı ve o intisab ile her iki daire reisleri arasında bir muârefe ve mükâleme ve alış verişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyle ise, bilbedahe tahakkuk etti ki; Ubudiyyet Reisi, Rububiyyetin hâss mahbub ve makbulüdür. M.N.)
RUBUBİYYET-İ MUTLAKA
Herşeyi kaplayan ve idaresi altına almış olan Allah’ın rububiyeti.(Evet bütün kâinatta hususan zihayatlarda ve bilhassa terbiye ve iaşelerinde her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette beraber ve birbiri içinde hakimâne, rahimâne bir dest-i gaybi tarafından olan bir tasarruf-u âmm elbette bir Rububiyyet-i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyasıdır ve tahakkukuna bir bürhan-ı kat’îdir. Madem bir Rububiyyet-imutlaka vardır; elbette şirk ve iştirâki kabul etmez. Çünkü, o Rububiyyetin kendi cemâlini izhar ve kemâlâtını ilân ve kıymetli san’atlarını teşhir ve gizli hünerleri göstermek gibi en mühim maksad ve gayeleri cüz’iyyatta ve zihayatta temerküz ve içtimâ’ ettiğinden en cüz’i bir şeye ve en küçük bir zihayata kendi başı ile müdahale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksatları harab eder. Ve zişuurun yüzlerini o gayelerden ve o gâyeleri irade edenden çevirip esbaba saldığından ve bu vaziyet Rububiyyetin mahiyetine bütün bütün muhâlif ve adavet olduğundan elbette böyle bir Rububiyyet-i mutlaka hiçbir cihetle şirke müsaade etmez. ş.)
RUBUZ
Koyun, sığır, at, katır ve köpeğin ayaklarını büküp yatması. (Yattıkları yere “merbaz” derler)
RUBZ
Her nesnenin ortası. * Bazısı bazısının üzerine sağılmış süt.
RUD
Yavaş yürümek.
RUD
f. Irmak, çay. * Saz teli, saz kirişi. * Kemençe.
RUDA’
Hastalığın insana yine dönmesi. * Gövde ve beden ağrısının her birisi.
RUDAA’
(Radi. C.) Süt emen çocuklar. * Süt kardeşler.
RUDAB
Ağızdan akan su.
RUD-AVERD
f. Nehir sularının akarlarken etraftan sürükleyip getirdikleri ağaç, dal gibi şeyler.
RUDBAR
f. Irmak kenarı. * Büyük ırmak.
RUDDA’
(Râdı. C.) Süt emenler.
RUDE
(C.: Rudegân) f. Bağırsak.
RUDHA
Perde, setre.
RUDSAZ
f. Çalgıcı.
RUFSE
Su nöbeti.
RUFUD
(Rifd. C.) Bahşişler.
RUGA’
Sada, ses. * Deve, sırtlan ve deve kuşunun bağırması.
RUGBA’
Rağbet etmek, istemek, arzulamak.
RUGERDAN
f. Yüz döndüren, yüz çeviren.
RUGL
Bir acı ot. * Sünnetsizlik. * Bol olmak, bolluk.
RUH
f. Yanak, yüz, çehre. * Arabçada: Efsânevi bir kuş. (Bak: Ruhsâr)RUH : Can, nefes, canlılık. * Öz, hülâsa, en mühim nokta. * His. * Kur’an. * İsa (A.S.). * Cebrail (A.S.). * Korkmak. (Bak: Vicdan)(Ruh, bir kanun-u zivücud-u haricîdir. Bir namus-u zişuurdur. Sabit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i lâtifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi hem dâimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şâyet, nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, şuuru başından indirse yine lâyemut bir kanun olurdu. H.)(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emrî, vücud-u haricî giyse idi, o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun dâima bakidir. Dâima müstemir, sabittir. Hiçbir tegayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te’sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emrî kanunlar dahi böyle beka ile devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insanî, değil yalnız beka ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur’an’ın nassı ile: $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki: Kudret-i Ezeliyye, ona vücud-u haricî giydirmiş. Demek, nasılki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavânin, dâima veya ağleben baki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekaya mazhar olmak daha ziyade kat’idir, lâyıktır. Çünki: Zivücuddur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha kavidir, daha ulvidir. Çünki: Zişuurdur. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymetdardır. Çünki: Zihayattır. S.)
RUHA
Ferahlık. * Yumuşak rüzgâr.
RUHAM
Mermer.
RUHAMA
(Rahim. C.) Rahim olanlar.
RUHAM-I HÂM
İşlenmemiş mermer.
RUHAMÎ
Mermerden yapılmış. Mermerle ilgili.
RUHANÎ
Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek. * Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan.
RUHANİYYAT
Madde âleminden başka olan ruh âlemleri, ruhaniler. (Bak: Cinn, Melek)(Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat; burçları ile, yıldızları ile; zişuur, zihayat, ziruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esirden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı lâtifeden halk olunan o zihayat ve o ziruhlara ve o zişuurlara şeriat-ı garra-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, “Melâike ve cânn ve ruhaniyattır” der, tesmiye eder. Melâikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır. S.)
RUHANİYYET
Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. * Ruhanilik.
RUHANİYYUN
(Ruhanî. C.) Ruh âlemine mensub olanlar. Âlem-i gayba nüfuz eden çok nuraniyet kazanmış zâtlar.
RUHAS
(Ruhsat. C.) İzinler, ruhsatlar, müsaadeler.
RUHASA’
Sıtma teri.
RUHB
Genişlik, vüs’at.
RUH-BAHŞ
f. Ruh veren, ruh bahşeden.
RUHBAN
Korkmak, çekinmek, yılmak. * Rahib, Hristiyan din adamı. (Bak: Rehbaniyyet)(Hâsıl-ı kelâm; biz Kur’an şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi’ oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi, ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette, bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek. Hutbe-i Şâmiye)
RUHBANİYET
(Bak: Rehb, Rehbaniyet)
RUHDA’
Sıtma.
RUH-EFZA
f. Cana can katan. Canlılık veren. (Ruhfeza da denir)
RUHÎ
Ruha ait, ruhla ilgili. Ruhça.
RUHİYAT
Ruh ilmi, psikoloji.
RUHLET
Göçüp giden kimseler.
RUHPERVER
f. Ruha ferahlık ve kuvvet veren.
RUHS
Ucuzluk. * Hafif pahalı olmak.
RUHSAR (RUH)
Yanak. Çehre. Yüz.
RUHSAT
(C.: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade. * Genişlik. * Kolaylık. * Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru’ kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku’ bulan ikraha mebni, birisinin malını itlaf etmek de bu kabildendir ki, bu halde bu itlaf hakkında bir ruhsat-ı şer’iyye bulunmuş olur. Bir hâdisede, azîmet ile ruhsat içtima’ edince, azîmet tarikını iltizam etmek, bir takva nişanesi sayılır. (Bak: Azîmet)
RUHSÂT
(Ruhsat. C.) Ruhsatlar, müsaadeler, izinler.
RUHSATİYYE
San’at veya ticaret için verilen izin kâğıdı.
RUHSATNAME
f. İzin kağıdı.
RUHSATYÂB
f. İzin ve müsaade alma.
RUH-U REVAN
Ruhun zuhuru. Ruhun ferahlığı. Ruhun akışı.
RUHUD
Etli, besili, şişman, semiz. (Müe: Ruhude)
RUHUL
Binmek için kullanılan deve.
RUHULLAH
Allah’ın emriyle meydana gelen. * İsa Aleyhisselâm’ın bir lakabı.
RUHUM
Esirgemek, korumak, rahmet.
RUH-ÜL EMİN (RUH-ÜL KUDÜS)
Cebrail Aleyhisselâm’ın iki ayrı ismi. Emin ve mukaddes ruh. * Allah’ın ism-i azamı. * İncil. * Kur’an.
RUHVE
(Bak: Rihve)
RUK’A
(C.: Rıka’-Ruka’) Kısa mektub. * Üzerine yazı yazılan kâğıt veya deri parçası. * Dilekçe. * Yama.
RUKABA’
(Rakib. C.) Bekçiler.
RUKAD
Uyku, nevm. Uyuma.
RUKAK
Yufka ekmeği.
RUKBA
Muntazır olmak, beklemek. * Bir kimseye, “Ben senden evvel ölürsem bu elbiseler senin olsun, eğer sen evvel ölürsen yine benim olsun” demek.
RUKDE
Uyuma. * Berzah âlemi. (Bak: Rukud)
RUKK
(C.: Rikâk) Yer, arz.
RUKTA
Siyah bir maddenin üzerinde yer yer beyaz beneklerin olması.
RUKUD
Uyuma, nevm.
RUKUM
(Rakam. C.) Rakamlar.
RUKYE
(C.: Rukâ) Duâ, efsun.
RUM
Anadolu. * Osmanlı Devleti ve Arabistan hârici yerler. * Romalı.
RUM SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 30. suresidir. Mekkîdir.
RU-MAL
f. Yer süren.
RUMELİ
Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Kıt’asındaki kısmı.
RUMH
(C.: Rimah-Ermâh) Süngü. Mızrak. Saban kolu. Mc: Fakirlik.
RUMİ
Rumelinden olan, Anadolulu olan. * Rum. Türkiye’de yaşayan Yunanlı.
RUMMAN
Nar. (Bir meyva adı)
RUMUS
(Rems. C.) Mezarlar, kabirler.
RUMUZ
(Remz. C.) İşaretler, remizler, ince nükteler, mânası gizli olan işaretler.
RUMUZÂT
(Rumuz. C.) Remizler, işaretler.
RU-NÜMA
f. Yüz gösteren, meydana çıkan. * Yüz görümlüğü.
RU-NÜMUN
f. Meydana çıkan, yüz gösterici.
RU-PUŞ
f. Yüz örtüsü, peçe. * Yüz örten.
RUSDE
(C.: Risâd) Ziynet, süs.
RUSG
Bilek.
RUSG-ÜL KADEM
Ayak bileği.
RU-SİYAH
f. Kara yüzlü. Ayıbı olan.
RUSPİ
Fâhişe, orospu.
RUSTA
f. Köy, karye.
RUSTAÎ
f. Köylü.
RUSTAK
(C.: Resâtik) Köy, karye. Çiftlik.
RUSTAKÎ
Köylü.
RUŞEN
f. Parlak, aydın. Belli, âşikâr.
RUŞENBEYAN
f. Fasih konuşan. Açık ifadeli.
RUŞENDİL
Kalbi nurlanmış. Kâmil ve çok temiz dindar.
RUŞENGİR
Cilâcı, parlatıcı.
RUŞENÎ
f. Açıklık, aydınlık. * Belli olma.
RUŞENZAMİR
Hakikatları bilen. Kalbi, gönlü hakikatlara vakıf olan.
RU-ŞİNAS
f. Bilen, tanıyan.
RU-ŞİNASÎ
f. Aşinâlık, tanırlık.
RUTAB
Hurma.
RUTB
Yaş ot.
RUTEBÎ
Rütbelere ait.
RUTUBE
(C.: Rutebât-Ruteb) Olmuş yaş hurma.
RUTUBET
Yaşlık, nem, ıslaklık. * Havadaki veya yapı içindeki nem.
RUUD
(Ra’d. C.) Gök gürültüleri.
RUUNET
İnsana ağır gelecek hâllerde bulunma. * Sünepelik, bönlük.
RUVAL
Salya.
RUVAT
(Râvi. C.) Hikâye edenler. Rivayet edenler.
RUY
f. Tunç.
RUY
(Bak: Ru)
RUYA
f. Yerden biten (bitki).
RUY-İ DERYA
Denizin yüzü.
RUY-İ HUB
Güzel yüz.
RUY-İ ZEMİN
Yeryüzü.
RUY-İ ZİŞT
Çirkin yüz.
RUYİN
f. Tunç. * Tunçtan.
RUYİN-TEN
f. Güçlü kuvvetli, tunç vücutlu.
RUY-VER
f. Tunçtan.
RUZ
f. Gün, 24 saatlik müddet. * Gündüz.
RU’Z
(C.: Erâz) Okun, demirini sokacak yeri.
RUZ U ŞEB
Gece ve gündüz.
RUZAA’
(Razi. C.) Süt emen çocuklar. * Süt kardeşler.
RUZAN
(Ruz. C.) Günler. Gündüzler.
RUZANE
f. Gündelik. Yevmiye.
RUZBAN
f. Kapıcı.
RUZBERUZ
f. Günden güne.
RUZE
f. Oruç.
RUZEDÂR
f. Oruçlu.
RUZ-EFZUN
f. Uzun ömürlü.
RUZEGÜŞA
f. Oruç bozan, oruç açan, iftar eden.
RUZEHAR
f. Oruç yiyen. Oruçsuz.
RU-ZERD
f. Sararmış, sarı yüzlü.
RUZÎ
f. Azık, rızık. Nasib, kısmet. * Gündüzle alâkalı. Gündüze âit.
RUZ-İ CEZA
Kıyamet günü. * Haşir günü.
RUZ-İ HAŞİR
(Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün. (Bak: Yevm)
RUZÎHÂR
f. Rızık yiyici. Canlı, mahlûk.
RUZİNE
f. Gündelikçi.
RUZİRESAN
f. Rızık yetiştiren, rızık ulaştıran, Allah (C.C.)
RUZMERRE
f. Her günkü. Her günlük.
RUZNAME
Vakit cetveli, takvim. * Günlük gazete, günlük hâdiselerin yazıldığı kâğıt. * Bir meclis veya hey’etin müzakerat proğramı. * Hergünkü gelir ve giderin kaydedilip yazıldığı defter.
RÜAVİ
Köy yakınında ve halk yöresinde güdülen deve.
RÜBA
(C.: Ravâbi) Tepe, yüksek yer.
RÜBA
f. Kapan, çalan, alan (mânâsına birleşik kelimeler yapılır). Meselâ: Dil-rüba $ : Gönül kapan, gönül alan. İz’an-rüba $ : Aklı alan, hayret veren.
RÜBAÎ
Dörtlük olan. Dörtle ilgili. * Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir. * Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.
RÜBB
(C.: Rubub) En aşağı derece ile pişmiş ve üçte birinden azı gitmiş olan sıkılmış üzüm.
RÜBBA
(C.: Ribâb) Yakında doğurmuş koyun.
RÜBBAH
Erkek maymun.
RÜBBEMA
(Bak: Rubemâ)
RÜBD
Kılıcın cevheri ve rengi.
RÜBDE
Siyaha yakın boz renk.
RÜ’BE
(C.: Rüâb) Ağaç parçası.
RÜBUBİYET
(Bak: Rububiyet)
RÜBUD
Dâim. * Yüreğin oynaması. * Durdurmak. * Hapsetmek.
RÜBUDE
f. Kapılmış, kapılan.
RÜBYE
(C.: Rubâ) Arz haşeratından bir cins. * Çok, ziyâde.
RÜC’A
Rücu’ mânâsına mastar.
RÜCBE
Canavar avlamak için yapılan yer. (İçine iple et bağlarlar ki canavar gelip yapıştığı gibi üzerine düşer.)
RÜCEME
(C.: Rucâm-Rucum) Büyük taş.
RÜCHAN
Üstünlük, yükseklik, üstün olma. Fazilet, haslet veya her hangi bir şey cihetiyle diğerinden üstün olmak.
RÜCHANİYET
Üstün oluş, rüçhanlık, daha mühim olma hali.
RÜCU’
Geri dönme, vazgeçme, cayma. Sözünden dönme. * Edb: Bir fikri daha kuvvetli anlatmak için söylenilen sözden caymış gibi görünmek.
RÜCUM
(Recm. C.) Taşa tutmalar, taşlamalar.
RÜCUN
Mahbus olmak, hapsolunmak. * Bir yere durmak.
RÜCZ (RİCZ)
Devenin mak’adında olan bir hastalık. * Pis, necis. * Azap. * Put, sanem.
RÜDAB
Ağızdan akan su, salya.
RÜDN
(C.: Erdân) Kaftan ve gömlek yeninin koltuktan tarafı.
RÜDUM
(Redm. C.) Bendler, sedler.
RÜESA
(Reis. C.) Reisler, reislik yapanlar. Başkanlar.
RÜFAÎ
Ahmed-i Rüfaî tarikatına mensub.
RÜFAT
Parçalanmış, dağıtılmış. * Çürümüş.
RÜFAZ
Müteferrik. dağılmış, parçalanmış.
RÜFEKA
(Refik. C.) Arkadaşlar.
RÜFKA
(C.: Rifâk) Yoldaş olan, aynı fikirde olan cemaat.
RÜFT
Bir küçük canavar. (“İnâk-ul arz” da derler)
RÜFT
f. Süpürme.
RÜFUL
Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
RÜHA
Urfa şehri.
RÜHAVÎ
f. Urfa’lı.
RÜHŞUŞ
Sütlü deve.
RÜHUN
(Rehin. C.) Rehinler.
RÜHUS
Çok yiyen obur, ekvel.
RÜKAM
Yığın. Birbiri üzerine kat kat yığılmış olan.
RÜKBAN
(Râkib. C.) Biniciler, binenler, binmişler.
RÜKBE
(C.: Rükeb-Rükebât) Diz. Dizkapağı.
RÜKEB
(Rükbe. C.) Dizler, dizkapakları.
RÜKKAB
(Râkib. C.) Biniciler, ata binenler.
RÜKN
Direk. Esas. * Kuvvet. * Bir şeyin en fazla sağlam olan tarafı veya köşesi veya temeli. * Bir cemaatin ileri gelenlerinden olan. * Nüfuzlu, kuvvetli ve ehemmiyetli kimse.
RÜKN-Ü DÂHİLÎ
İçteki esas unsur. Namazın içindeki farz ve şart olan esas.
RÜKÛ’
Huzur-u İlâhîde eğilmek. Namazda elleri dize dayamak suretiyle yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirmek.
RÜKUB
Binme. * Bir vasıtaya binme.
RÜKUD
Durgunluk. Durgun olma.
RÜKUDET
Durgunluk, durulma.
RÜKUD-İ HEVA
Havanın durgun olması.
RÜKUN
Bir şeye samimi olarak meyletme. Can ve gönülden meyil.
RÜKUNET
Ağırbaşlılık. Vakar ve temkin sâhibi olma.
RÜKUZ
Seğirtmek, koşmak.
RÜKÜB
(Rikâb. C.) Üzengiler.
RÜKÜN
(Bak: Rükn)
RÜMAM
Kuru ot.
RÜMH
(C.: Rimâh) Mızrak, kargı, süngü. * Mc: Yoksulluk, fakirlik.
RÜMİS
Sözüne güvenilmeyen kimse. Verdiği söze itimad edilmeyen kişi.
RÜMLE
(C.: Ermal-Rumul) Siyah hat.
RÜMMAN
Nar denilen yemiş.
RÜMMANE
Kapan taşı. * Kırkbayır.
RÜMME
(C.: Rumem-Rumam) Eskimiş urgan parçası.
RÜMUK
Durmak. * İkamet etmek, oturmak, mukim olmak.
RÜMYE
Ağaçtan nakşolmuş bir suret.
RÜS’
Göz kapağında olan hastalık.
RÜSELA
(Resül. C.) Resüller, peygamberler.
RÜSG
(C.: Ersâg) Bilek. * Hayvanların tırnağıyla baldırı arasında olan incecik yer.
RÜSTA-HİZ
f. Mahşer, kıyamet.
RÜSTAÎ
(Rüstâyi) f. Köyle ilgili. * Köylü.
RÜSTAK
(C.: Resâtik) Büyük köy.
RÜSTE
f. “Çıkmış, bitmiş, yetişmiş” anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-rüste $ : Yeni yetişmiş bitki.
RÜSTEM
f. Şark edebiyatında kuvvet ve cesaretin timsali olarak bilinen ve Zaloğlu Rüstem diye veya “Rüstem-i Sistanî” nâmiyle meşhur İran’lı bir kahramandır.
RÜSTÎ
f. Üstünlük, muvaffakıyet. * Yiğitlik. * Kuvvet.
RÜSUB
Kab içinde kalan su. * Suyun dibine batmak. * Tortu, dibe çöken, çöküntü.
RÜSUBAT
Çöküntüler, tortular.
RÜSUH
İlim ve fennin derinliğine vukufiyet. Sağlamlık. Devamlılık. Yerinde, sağlam, sâbit ve devamlı olmak. * Meharet, meleke.
RÜSUHİYET
Rüsuhluluk, rüsuhlu oluş.
RÜSUM
Resimler, şekiller. Âdetler. Vergiler, gümrükler, gümrük vergisi. * Merasim, usûl.
RÜSUMAT
(Rüsüm. C.) Gümrük idâresi.
RÜSÜL
(Resül. C.) Peygamberler, resüller. Bir kitapla gelen nebiler.
RÜSVA
(Rüsvay) f. Rezil, kepaze, maskara, ayıpları meydana çıkarılmış.
RÜSVA-YI ÂLEM
En aşağılık ve âdi adam.
RÜSVAYÎ
f. Rezillik, itibarsızlık, haysiyetsizlik.
RÜSVE
Muhkem ve sağlam olmak. * Sâbit olmak.
RÜŞA
(Rişvet. C.) Rüşvetler.
RÜŞD
Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek. * Hayra isabet etmek. * Büluğa ermek. * İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek. * Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak. (Bak: İrşâd)
RÜŞD Ü İRŞAD
Rüşd ve irşad. Doğru yola sevketmenin mükemmeliyeti. İslâmiyeti en mükemmel şekilde öğretmek.
RÜŞDÎ
Rüşdle ilgili. Olgunluğa dair.
RÜŞDİYE
Eskiden orta tahsil derecesindeki mektep. * Rüşde dair.
RÜŞEDA
(Reşid. C.) Reşid olanlar. Rüşd, olgunluk sâhibleri.
RÜŞEYM
Rahimde yavrunun bütün azalarının teşekkül etmiş şekli. (Harekete başlayan rüşeyme, cenin denir)
RÜŞVET
Kanunen bir iş gördürmek gayesi ile vazifeli olan kimseye, gayr-i meşru olarak verilen para vesâir menfaat ve fayda.
RÜTBE
Basamak, derece. * Memuriyet derecesi. * Sıra. Mertebe, menzile. * Efkârın sonu. * Merdiven ayağı.
RÜTBE-İ AKL
Aklın derecesi.
RÜTBEŞİNAS
f. Derece bilir. Rütbe tanır.
RÜTEB
(Rütbe. C.) Rütbeler, dereceler.
RÜTEBÎ
Rütbeye dair ve rütbelere mensub.
RÜTEB-İ ASKERİYE
Askerlik rütbeleri.
RÜTTE
Pelteklik, kekemelik.
RÜTTE’
Otlayan hayvan.
RÜTUB
Sâbit olmak, kaim olmak, devamlılık, süreklilik.
RÜUS
(Re’s. C.) Re’sler. Başlar. Kafalar.
RÜÜD
Genç kadın. Kız.
RÜVAL
Salya, ağız suyu.
RÜVEYDE
(Rüvide) İnce, hoş, nazik. * Bitmiş, neşvünema bulmuş.
RÜVEYHA
Zariflik, incelik.
RÜYA
(Rü’ya) Uykuda görülen misalî âlem. Düş.(Hayalâtlara karşı kapısı açık olan rüyaları tahkikî bir surette mevzubahs etmek, tahkik mesleğine tam uygun gelmediğinden; o cüz’î hâdise-i nevmiye münasebetiyle, mevtin küçük bir kardeşi olan nevme ait ilmî ve düsturî olarak altı nükte-i hakikatı, âyât-ı Kur’aniyenin işaret ettiği vecihte beyan edeceğiz.Birincisi: Sure-i Yusuf’un mühim bir esâsı, rüya-yı Yusufiye olduğu gibi; $ âyeti misillü çok âyetlerle, rüyada ve nevmde perdeli olarak ehemmiyetli hakikatlar var olduğunu gösterir.İkincisi: Kur’an ile tefe’üle ve rüyaya itimada ehl-i hakikat tarafdar değiller. Çünki Kur’an-ı Hakîm, ehl-i küfrü kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe’ülde, kâfire ait şiddeti, tefe’ül eden insana çıktığı vakit, yeis veriyor; kalbi müşevveş ediyor. Hem rüya dahi hayr iken, bâzı aks-i hakikatla göründüğü için şer telâkki edilir, yeise düşürür, kuvve-i mâneviyeyi kırar, su’-i zan verir. Çok rüyalar var ki: Sureti dehşetli, zararlı, mülevves iken; tâbiri ve mânası çok güzel oluyor. Herkes rüyanın suretiyle mânasının hakikatı mâbeynindeki münasebeti bulamadığı için; lüzumsuz telâş eder, me’yus olur, keder eder.Üçüncüsü: Hadis-i sahih ile nübüvvetin kırk cüz’ünden bir cüz’ü nevmde rüya-yı sâdıka suretinde tezahür etmiş. Demek rüya-yı sâdıka hem haktır, hem nübüvvetin vezaifine taalluku var. Şu üçüncü mes’ele, gayet mühim ve uzun ve nübüvvetle alâkadar ve derin olduğundan, başka vakte tâlik ediyoruz; şimdilik o kapıyı açmıyoruz.Dördüncüsü: Rüya üç nevidir: İkisi, tabir-i Kur’an’la $ da dahildir; tabire değmiyor. Mânası varsa da ehemmiyeti yok. Ya mizacın inhirafından kuvve-i hayaliye şahsın hastalığına göre bir terkibat, tasvirat yapıyor; yahut gündüz veya daha evvel, hattâ bir-iki sene evvel aynı vakitte başına gelen müheyyic hâdisatı, hayal tahattur eder; ta’dil ve tasvir eder, başka bir şekil verir. İşte bu iki kısım $ dır, tabire değmiyor. Üçüncü kısım ki, rüya-yı sâdıkadır. O, doğrudan doğruya mâhiyet-i insaniyedeki lâtife-i Rabbaniye âlem-i şehadetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı bir münasebet bulur; bir menfez açar. O menfez ile, vukua gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar ve Levh-i Mahfuz’un cilveleri ve mektubat-ı kaderiyenin nümuneleri nevinden birisine rastgelir, bâzı vâkıat-ı hakikiyeyi görür. Ve o vâkıatta, bazan hayal tasarruf eder, suret libasları giydirir. Bu kısmın çok envaı ve tabakatı var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazan bir ince perde altında çıkıyor, bazan kalınca bir perde ile sarılıyor.Hadis-i Şerifte gelmiş ki: Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidayet-i vahiyde gördüğü rüyalar; subhun inkişafı gibi zâhir, açık, doğru çıkıyordu.Beşincisi: Rüya-yı sâdıka, hiss-i kablelvukuun fazla inkişafıdır. Hiss-i kablelvuku ise, herkeste cüz’î-küllî vardır. Hattâ hayvanlarda dahi vardır.Altıncısı ve en mühimmi: Rüya-yı sâdıka benim için hakkalyakîn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübatımla, kader-i İlâhînin her şeye muhit olduğuna bir hüccet-i katı’ hükmüne geçmiştir. Evet bu rüyalar, benim için hususan bir birkaç sene zarfında o dereceye gelmiştir ki; meselâ: Yarın başıma gelecek en küçük hâdisat ve en ehemmiyetsiz muamelât ve hattâ en âdi muhaverat yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede onları görmekle, dilim ile değil, gözüm ile okuduğum bana kat’i olmuştur. Bir değil, yüz değil, belki bin def’a; gecede, hiç düşünmediğim halde gördüğüm bazı adamlar veyahut söylediğim mes’eleler, o gecenin gündüzünde, az bir tabir ile aynen çıkıyor. Demek en cüz’î hâdisat vukua gelmeden evvel hem mukayyeddir, hem yazılmıştır. Demek tesadüf yok, hâdisat başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir. M.)
RÜYA-YI SÂDIKA
Makbul ve muteber kimselerin gördükleri ve gördükleri gibi dünyada hakikatları zuhur eden sâdık rüya.
RÜ’YET
Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek. * Akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak etmek, tefekkür etmek, düşünmek. * Araştırmak.
RÜ’YETULLAH
Cennet’te mü’minlerin Allah’ı görmeleri.(Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun? Ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mes’udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelâl’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyevîdeki hüsün ve cemal, O’nun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi… ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti… ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve câzibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezel’in, bir Mahbub-u Lâyezâl’in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet’e çağrılıyorsunuz. Öyle ise; kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz. M.)
RÜYUB
(Reyb. C.) şekler, şüpheler.
RÜYUH
Zelillik, horluk, hakirlik. * Zayıflık.
RÜYUN
Galebe etmek, üstün gelmek.RÜZ’ : Noksan etmek, eksiltmek, noksanlaştırmak.
RÜZAH (RÜZUH)
Davarın çok zayıf olması.
RÜZAM (RÜZUM)
Davarın çok yorulup zayıflaması.
RÜZAZ
Ufalanmış taş. * Her maddenin ufağı.
RÜZDAK
(C.: Rezâdik) Köy.
RÜZELA
(Rezil. C.) Reziller.
RÜZGÂR
f. Zaman, devir, hengâm, vakit. * Dünya, âlem. * Yel.
RÜZZ
Pirinç.
Sayfanın en üstüne git
Alıntı
Reklamlar
.*Karoglan*.
Misafir

8
Wednesday, August 28th 2013, 10:48pm
S Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
SA
f. Benzetme edâtı olan “âsâ” nın hafifletilmişidir. Meselâ: Anber-sâ $ : Anber gibi.
SA
(-Sây) f. Sürücü, süren.
SA’
Vakitler, saatler, zamanlar.
SA’
1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile.
SA’
Çiy, rutubet, şebnem. * Kur’an-ı Kerim alfabesindeki dördüncü harfin adı.
SAAB
Zor, güç, çetin.
SAADE
Yokuş başı.
SAÂDET
Mes’ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah’ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
SAÂDET-ÂVER
Saâdet verici.
SAÂDET-BAHŞ
f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
SAÂDET-HAH
Saâdet isteyen. Saâdet dileyen.
SAÂDET-HANE
f. Büyük bir kimsenin evi.
SAÂDET-İ DÂREYN
İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti.
SAÂDET-İ EBEDİYE
Büyük ve ebedî saâdet. Âhiret saâdeti.(Saâdet-i ebediye iki kısımdır. Birinci ve en birinci kısmı: Allah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır. İkinci kısmı ise; saâdet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saâdet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmam eden hulud ve devâmdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılab eder.Cennet’te lezzetin devamı mes’elesi ise: Evet, lezzetin hakiki lezzet olması zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir; hatta zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların eninleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir. Ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş’et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri daimi elemleri intac ettiği gibi, çok elemlerin zevali de leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartiyle lezzet ve nimet sayılabilir. İ.İ.)(…Saâdet-i ebediyyeye muktazi vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harab-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vâki’ olacaktır. Yeniden ihya-yı âlem ve haşir mümkündür hem vâki’ olacaktır. S.)(Dikkat edilse şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşahat-ı ihtiyar ve lemaat-ı kasd görünür. Hattâ her şeyde bir nur-u kasd, her şe’nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem’a-yı ihtiyar, her terkibde bir şule-i hikmet, semeratının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet-i ebediyye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revabıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saâdet-i ebediyedir. Öyle ise, nizam-ı âlem saâdet-i ebediyeye işaret ediyor… S.)
SAÂDET-İ UZMA
Büyük saâdet. Âhiret saâdeti, saâdet-i ebediye.
SAÂDET-MEÂB
f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan.
SAÂDET-MEND
f. Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan.
SAÂDET-MENDÎ
f. Mutluluk, bahtiyarlık.
SAÂDET-RESAN
f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan.
SAÂDET-SARAY
Saâdetli saray.
SAÂDET-SARAY-I EBEDİYYE
Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor)
SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL
İstikbalin saâdetli sarayı.
SAÂDET-SARAY-I MEDENİYET
Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti.
SAAK
Bir şiddet sebebi ile helâk olmak, ölmek, bayılmak. * Aklın gitmesi.
SAAL
Dikkat.
SAALİB
(Sa’leb.C.) Tilkiler.
SAALİK
Dilenciler. * Serseriler. * Kalenderler. * Dervişler.
SAAN
Suya yakın yerde develerin yattığı yer.
SAAT
Saatler. Vakitler.
SAAT
Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli bir vakit. Altmış dakikalık zaman. * Kıyâmet.
SAAT-İ İCABE
Duaların kabul olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan, Cuma gününde bir vakit.
SAAT-İ MUHTAR
Uğurlu vakit.
SAB
Bir acı otun suyu.
SAB’
Parmakla işaret etmek.
SA’B(E)
(C.: Sıâb) (Suubet. den) Zor, güç, çetin. * Zorlu, güçlü kuvvetli.
SABA
Hevâ ve nefsine meyletme. Delikanlılık.
SABA
Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr.
SABA-BERABER
f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif.
SABABET
Şiddetli sevgi. Âşıklık.
SABAE
Bir dinden bir dine geçmek.
SABAH
Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.
SABAHAT
Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl.
SABAHAT-I SİMA
Yüz güzelliği.
SABAHGÂH
f. Sabah vakti.
SABAREFTAR
f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü.
SABARET
Kefalet.
SABAT
(C.: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı yol olur.)
SABAVET
Çocukluk, sabilik.
SABAYA
(Sabiyye. C.) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları.
SABB
Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek. * Aşık, tutkun.
SABBAG
Boyayan, boyacı. * Deri altındaki boyalı madde.
SABBAR
Çok sabırlı, sabur. (Bak: Sabr)
SABBARE
Soğukluk.
SABBUR
Katı, şiddetli, şedid.
SABEB
(C.: Asbâb) Çukur yer, iniş yer.
SA’BER
Sedir gibi bir ağaç.
SABG
Boyama. Boyanma.
SABGA’
Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun.
SABHİD
Bey, emir.
SÂBIK(A)
Geçmiş. Önceki. * Zamanca veya rütbece ileride olan. * Eskiden işlenmiş suç.
SÂBIKA-İ MÜKERRERE
Birden fazla suç işleme.
SÂBIKAN
Bundan önce, evvelce.
SÂBIKÎN-I İSLÂM
En evvel müslüman olan sahabeler. (Bak: Ashab-ı Suffa, Saff-ı evvel)
SÂBIK-UL BEYÂN
Yukarıda söylenillmiş, zikri geçmiş.
SÂBIKÛN (SÂBIKÎN )
(Sâbık. C.) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler.
SABIRSÛZ
f. Sabrı yakan, sabırsızlık veren.
SABIR-ŞİKEN
f. Sabrı kıran, sabrı bozan.
SABİ
Henüz süt emen çocuk. * Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. * Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.
SABİ’
Yavru sesi. * Fil, hınzır ve fâre sesi.
SÂBİ’
(Sabi’a) Yedi, yedinci.
SÂBİAN
Yedinci olarak.
SÂBİ’AŞER
Onyedinci.
SABİB
Susam yaprağının suyu. * Kına yaprağının suyu.
SÂBİG
(Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol.
SABİH
(Sabiha) Güzel, latif, şirin.
SÂBİH
Yüzen, yüzücü.
SABİHA
Fecir vakti.
SÂBİHA
(C.: Sâbihât) Gemi. * Yüzen.
SÂBİHÂT
Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. * Ehl-i imânın ruhları. * Yıldızlar.
SABİÎ
İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. * Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar.
SABİÎN
(Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar.
SABİKÎN
(Bak: Sâbıkûn)
SABİL
Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar). * Yolcu kimse.
SABİR
Altın ismi.
SABİR
(C.: Sıber) Kefil. * Yağmursuz beyaz bulut.
SABİR(E)
Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah’a (C.C.) şükreden.
SABİRÎ
Bir çeşit ince giyim eşyası. * Bir cins hurma.
SABİRÎN (SÂBİRÛN)
Sabredenler. (Bak: Sabr)
SABİT
Duran, yerinde durup hareket etmeyen. * Doğruluğu isbat edilmiş olan.
SABİTE
Yerinde durur gibi olan yıldız. * Yerinde durup hareket etmeyen herhangi bir şey. (Seyyare’nin zıddı)
SABİT-KADEM
Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran.
SABİYY
(C.: Sıbye-Sıbyan) Oğlan. * Meyl ve muhabbet eden kimse.
SABİYYE
Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk.
SABN
Men’etmek, engel olmak.
SABR (SABIR)
Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak. * Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.(Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz’etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları; ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır… Cenab-ı Hakk’ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür. Biri: Masiyetten kendini çekip sabretmektir, şu sabır takvadır… İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir… Üçüncü sabır: İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile cânibine sevkediyor. M.)
SABR-I CEMİL
Allah’tan gelen bir acıya sabretme. Şükrederek sabır.
SABR-I EYYÜB
Eyyüb’ün (A.S.) dillere destan olan sabrı.
SABSAB
Irak, uzak, baid.
SABSABA
Dövmek. * Ateş etmek. * Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek. * Çok inceltmek.
SABUR
f. Çok sabır gösteren, çok sabreden.
SABURÂNE
f. Çok sabır göstermek suretiyle.
SABYE
(Sabi. C.) Küçük erkek çocukları. Oğlancıklar.
SAC
Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç. * Geniş, yuvarlak libas. (Araplar giyerler)
SACE
Hatıl ağacı. * Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç.
SA’CEZ
Dökmek.
SACİ’
Seci’li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan. * Kasdedici, kasdeden.
SACİD
Secde eden, Allah’ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: “Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O’na secde ettiği zamandır.”
SACİM
(C: Secâm) Akıcı, akan, sâil.
SACİR
Selin gelip su ile doldurduğu yer.
SACUR
Köpeğin boynuna takılan tasma.
SAD
Göz hastalığı, göz ağrısı.
SAD
Kur’an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90’dır. Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir.
SAD
f. Yüz sayısı.
SAD
Bakır. * Toprağa ağnayan horoz. * Devenin başında olan bir hastalık.
SA’D
Mihnet, meşakkat, zahmet.
SA’D
Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik. * Kutlu, uğurlu.
SAD’
Yarılmak, yarmak. * Kesmek, kat’etmek. * Göstermek. İzhar etmek. * Beyân ve meyl etmek, açıklamak.
SA’D BİN EBİ VAKKAS (R. A.)
Aşere-i Mübeşşere’den ve ilk İslâm olanların yedincisidir. Peygamberimiz (A.S.M.) ile beraber bütün gazalarda bulundu. Müslüman olduğunda 17 yaşlarında idi. Hz. Ömer zamanında İran’a gönderilen ordunun başkumandanı oldu. Medayin şehrinin fethinde ve Kadsiye meydan muharebesinde muvaffak oldu. Kufe şehrinin kurulmasına vesile oldu. Kufe ve Irak vâliliklerinde bulundu. Vefatı 55 Hicri yılındadır.
SAD SURESİ
Kur’an-ı Kerim’de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir.
SADA’
Baş ağrısı. (“Suda”‘ diye de okunur)
SADA’
Kasd ve teveccüh eyleme. * Bir şeyi âşikâre söylemek. * Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek. * Kat’etmek. * İzhar ve beyan etmek. * Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak.
SADÂ
Seda. Ses. Avaz. Savt. * Erkek baykuş. * Bir böcek adı. * Susuzluk. * Yankı.
SADAGA
Zayıflık.
SADAK
Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete “tirkeş” veya “tirdan” da denilirdi.
SADAKA
Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(…Ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki: “Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir. ” Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat’ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî’ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev’inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid’aların ref’ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid’alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref’ eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.)
SADAKA-İ CÂRİYE
Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur’an ve iman hizmeti gibi.)
SADAKA-İ FITR
Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir. Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334 gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara verilmesidir.
SADAKAT
(Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk. * Dostlukta sebat, vefadarlık.
SADAKAT
(Sadaka. C.) Sadakalar.
SADAKATKÂR
f. Sâdık, sadakat sahibi.
SADAKTE
Doğru söyledin, sâdıksın mânasına karşısındakine söylenilen söz.
SA’DANE
(C.: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot. * Devenin göğsü. * Tırnak dibinin siniri. * Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme. * Kadın memesinin etrafı.
SADARE
Rücu etmek, geri dönmek. * Doğmak.
SADARET
Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma.
SADARET-PENAH
f. Sadrazam bulunan kimse.
SADAT
(Seyyid. C.) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir.
SADAT-I KABİLE
Kabilenin ileri gelenleri.
SADÂ-YI BASİT
Sesin, bir defa tekrarı.
SADÂ-YI MÜREKKEB
Sesin bir çok defalar tekrarı.
SADBAR
f. Yüz kere.
SAD-BERK
Yüz yaprak.
SADD
Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek. * Fikir, niyet, kasd. * Yakınlık, civar. * Konuşulan husus.
SADD
(Sedd. den) Örten, kapıyan, mâni olan engel olan.
SADDA’
Suyu lezzetli olan örülmüş kuyu.
SADE
(Seyyid. C.) Seyyidler.
SADE
f. Basit, karışık olmayan, katıksız. * Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. * Tek katlı. * Ancak, yalnız. * Süssüz. * Derin düşünemiyen, saf adam.
SADE
(Sayd. dan) Mâzi fiilidir. “Avlandı” mânâsındadır. ( dan) “Bağır, ilân et” mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i’caz yoluna işaret eder “sâd” diye okunur. * Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir.
SA’DE
(C.: Siad) Yumuşak hurma.
SA’DE
Dişi eşek. * Süngü ağacı.
SADE’
Demir pası.
SADED
Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir. * Niyet, kasıd. Teşebbüs. * Yakınlık, civar.
SADED HARİCİ
Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak.
SA’DEDDİN-İ TAFTAZANÎ
(Hicr: 722-792) Horasan taraflarında Teftazan’da doğdu. İslâmiyete kıymetli eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerdendir. Asıl ismi Ömer oğlu Mes’ud’dur.
SADEDİL
f. Kalb sâfi, derin mes’elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse.
SADEDİLÂNE
f. Saflıkla, bönlükle.
SADEDİLÎ
f. Bönlük, saflık.
SADEF
Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler. * Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.
SADEF (SUDUF)
Yüksek büyük dağ. * Her yüksek nesne. * Devenin her dört ayağı. * Bir yöne ğilmek.
SADEFÇE
f. Küçük sadef.
SADEFE
(C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu. * Kulak içi.
SADEGÎ
f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük.
SADEGÎ-İ İFADE
İfade sadeliği.
SADEGÎ-İ LİBAS
Giyim sadeliği.
SADELEVH
Saf, bön.
SADEMAT
(Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar. * Ansızın başa gelen belâlar.
SADERU
(C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı.
SADGUNE
f. Çeşitli. Yüz türlü.
SADH
Horozun ötmesi.
SADHA
Şarabın iyisi. Kendine nisbet olunan bir yerin adı.
SADHEZAR
f. Yüzbin.
SADHEZARÂN
Yüzbinlerce.
SA’D-I TAFTAZANÎ
(M. 1322-1389) Horasan’da doğmuş büyük bir İlm-i Kelâm âlimidir. En meşhur eseri, “Makasıd” adlı kelâm kitabıdır. (Bak: Sa’deddin-i Taftazanî)
SADIH
Kavi, sağlam, kuvvetli.
SADIHA
Teganni eden.
SADIK(A)
Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
SADIKAN
f. Sâdıklar, sâdık dostlar.
SADIKANE
f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(…Hem o delil-i sâdık ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu’cizât ve neshedilmeyen bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu’cizatlarının sırrını ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu’cizatlarının şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.)
SADIKIYYET
Sâdık oluş, sâdıklık.
SADIK-UL KAVL
Doğru sözlü.
SADIK-UL KELÂM
Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru.
SADIK-UL VA’D
Va’dinde duran, söz verdiği şeyi yerine getiren, ahdine sâdık olan. Cenab-ı Hak.
SADIR
Sudur eden, çıkan, meydana gelen.
SADİ’
Sabah vakti. * Koyun ve deve bölüğü. * Yedi günlük oğlan.
SA’DÎ
(M. 1193-1291) Şiraz’da doğmuş büyük bir İran şâiridir. Gülistan ve Divan’ında bol bol temsilî hikâyeler kullanmıştır. (Bak: Sa’di-i Şirazî) * Saadete, uğura mensub.
SADİC
Nakışı olmayan, nakışsız. * Çıplak. * Temiz, pak.
SADİD
Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin.
SADİDEL
Yaprağı katmerli olan gül.
SADİG
Zayıf.
SADİH
Erkek baykuş.
SADİHA
Bulutun kat kat olması.
SA’Dİ-İ ŞİRAZÎ
(Hicrî: 587-691) Şiraz’da doğdu. 30 yıl ilme, 30 yıl seyahate, 30 yıl da inzivada ibadetle çalıştı. En meşhur eserleri Bostan ve Gülistan adındaki ahlâkî ve imanî kitaplarıdır.
SADİK
Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.
SADİK-I (BibBiiiiiib Kafa)
(BibBiiiiiib Kafa) dost.
SADİK-I KADİM
Eski dost.
SADİN
(C.: Sedene) Kapıcı. Perdedar. * Kâbe hizmetçisi.
SADİR
Şaşan, hayrette kalan.
SADİS(E)
Altıncı. (6.)
SADİS-AŞER
Onaltı. Onaltıncı.
SADİSEN
Altıncı olarak.
SADK
Berk, sağlam, muhkem süngü.
SADK
Akmak, seyelan.
SADM
Def’etmek, kovmak. * Güç işe giriftar etmek.
SADME
Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma. * Birden bire patlama. * Ansızın başa gelen musibet.
SADPARE
f. Yüz parça. Parça parça olmuş.
SADR
Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi. * Kalb, göğüs, ön. * Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer. * Rücu. * Bir aruz kalıbı. * Baş, reis, başkan. * Oturulacak yerlerin en iyisi.
SADREYN
Rumeli ve Anadolu kazaskerliği.
SADRGÂH
f. Tam orta yer. * En mühim yer.
SADR-I ÂLİ
Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam.
SADR-I AZAM
Baş vezir, padişahın vekili, başvekil.
SADR-I İSLÂM
Baş vezir, padişahın vekili, başvekil.
SADRÎ
(Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait.
SADRNİŞİN
f. Bir toplantıda baş sedirde oturan.
SADSAL
f. Asır, yüzyıl.
SADTU(Y)
Çok katlı, yüz katmerli.
SADUK
Çok sâdık.
SADUKAT
Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para. (Bak: Mehr)
SADY
Taarruz eden kimse. * Bedeni, endamı hoş olan. * Dimağ. Başın içini dolduran haşev. * Ölü insan cesedi. * Baykuş.
SAET
Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde.
SAF
Tüylü ve yünlü hayvan.
SAF
(Bak: Saff)
SAF
Bir adam boyu yüksekliğindeki duvar.
SA’F
Bir şarap cinsi.
SAF’
Sille vurmak, tokat atmak.
SAF (SÂFİ)
Katışıksız, berrâk, temiz. * Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz.
SAFA
Gönül şenliği, eğlence. * Duru olmak, itmi’nan ve meserret üzere olmak. Temiz, sâfi olmak. * Hava açık ve ayaz olmak. * Mekke-i Mükerreme’de bir yerin ismi.
SAFA
Yüzü beyaz olan düz taş.
SAFA-BAHŞ
f. Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def’eden, hatırı hoş eden.
SAFA-CU
(C.: Safacuyân) f. Rahat ve eğlence arıyan.
SAFA-ENGİZ
Safa koparan. Neşe, sevinç yapan.
SAFAHAT
(Safha. C.) Safhalar. * İstiklâl Marşı şâiri Merhum Mehmed Akif’in manzum eserinin adı.
SAFAİH
(Safiha. C.) Düz şeyler. Levhalar.
SAFAK
Kıllı derinin altında olan ince deri.
SAFAK
Yeni kırba içine konulmuş su.
SAFAL
Alçaklık. * Rüzgârın dokunduğu yer.
SAF’AN
(C.: Safâıne) Sille vurulmuş kişi.
SAFAPERVER
f. Safa veren. İç açan, safalı.
SAFARE
Zurna.
SAFAYAB
f. Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş.
SAFA-YI GÜLŞEN
Gülşen safası. Gül bahçesi eğlencesi.
SAFA-YI SADR
f. Gönül şenliği, kalbin itmi’nan ve sevinç içerisinde olması, meserret üzere olmak.
SAFBESTE
Saf bağlamış, saf olmuş.
SAFBESTE-İ HAREKET
Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan.
SAFD
Yağlamak. * Sağlamlaştırmak, muhkem etmek.
SAFDERUN
f. Safi, içi temiz, kolay aldanabilen.
SAFDERUNAN
(Safderun. C.) f. Kalbi temiz, içi saf olanlar.
SAFDERUNANE
f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette.
SAFDİL
f. Saf, (BibBiiiiiib Kafa) , bön, kolay aldatılan kimse.
SAFDİLÂNE
f. Bönlükle, saflıkla. Safdillikle.
SAFE
(C.: Savaf-Sâfât) Kanatlarını havada yayıp uçan kuş.
SA’FE
Çocuğun başında çıkan çıban. * Kel.
SAFED
(C.: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ. *Atâ, bahşiş, hediye.
SAFEN
(C.: Esfan) Haya derisi.
SAFER
(C.: Esfâr) Boş ve hâli olmak. * Arabi aylardan ikincisi. * Karın içinde durabilen bir yılanın adı.
SAFEVİLER DEVLETİ
(1499-1737) Safeviler adında bir hanedana mensub olan Şah İsmail’in kurduğu bir devlettir. İran’da kurulmuş olan bu devlet şii idi. Osmanlılarla münasebetleri iyi değildi. Çaldıran’da 1514’de Yavuz Sultan Selim tarafından büyük bir mağlubiyete uğratıldılar. Nihayet 1737’de bir ayaklanma neticesinde Afganistan padişahı Nadir Şah tarafından ortadan kaldırıldılar.
SAFF
Bir sıra dizilmiş şey, bir şeyi sıra ile uzun uzadıya dizmek. * Câmide cemâatın sırası.
SAFF SURESİ
Kur’an-ı Kerim’de 61. suredir. İsa, Havariyyun Suresi de denir. Medenîdir.
SAFFAT
(C.: Sıfâ-Esfâ-Sufâ) Düz kaygan taş.
SAFFAT
(Saff. C.) Saf olanlar, saf yapanlar.
SAFFAT SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 37. suresidir. Mekkîdir.
SAFF-BESTE
f. Saf bağlamış, saf olmuş.
SAFF-DER
(C.: Saff-derân) f. Düşman saflarını yaran yiğit.
SAFF-DERÂNE
f. Yiğitçesine.
SAFFEYN
İki sıra. * Muharebede karşılaşan iki taraf.
SAFF-I EVVEL
İlk saf, birinci saf. * İlk sahabeler. * Bir hareket ve cereyanın ilk sahipleri.
SAFF-SAFF
Dizi dizi. Sıra sıra.
SAFF-ŞİKAF
f. Düşman saflarını yararak bozan yiğit.
SAFF-ZEN
f. Düşman saflarını vurup yaran yiğitler.
SAFH
Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme. * Bir şeyin bir tarafı. * Bir şey içirme. * Yüz çevirme.
SAFHA
Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri. * Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri. * Kısım. * Bir şeyin düz yüzü. * El ayası. * Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri. * Yazılmış ve yazılabilir sahife.
SAFİ
Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz. * Bozuk olmayan. Hâlis.
SAFİF
Kuru ot.
SAFİH
Men eden, engel olan.
SAFİH
Gökyüzü, semâ. * Yassı veya düz olan şey.
SAFİHA
(C.: Safayih) Yüzün derisi. * Kapı tahtası. * Kâğıdın bir tarafı. * Yassı ve düz nesne. * Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh)
SAFİL
Alçak yer.
SAFİL
Tortu.
SAFİL
Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz.
SAFİLE
Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı.
SAFİLÎN
Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah’tan (C.C.) uzak olanlar. * Aşağı taraflar.
SAFİLİYYET
Alçaklık, aşağılık.
SAFİN
(C.: Sâfinât) Cins at. * Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at.
SAFİNE
(C.: Sevâfin) Yel, rüzgâr, riyh.
SAFİR
Islık veya kuş sesi. * İnce ve güzel ses * Tecvidde: Harfin ıslık sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd.
SAFİR
(Sefir) Sefere çıkan. * Elçi. * Kâtib.
SAFİYE
(C.: Sevâfi) Toz. * Rüzgâr, yel.
SAFİYE
Temiz, katışıksız, bozuk olmayan. * İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz.
SAFİYET
Saflık, hâlislik, temizlik.
SAFİYULLAH
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (A.S.M.) bir ismidir. Bütün mahlukatta efdal ve Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile onlardan seçilip çıkarılmış tertemiz mânâsına Safiyullâh denilmiştir. Hz. Adem’in de (A.S.) bir ismidir.
SAFİYY
Temiz, pak. Hâlis, saf, katıksız.
SAFİYY-ÜD DİN
Dini temiz. Dini pak.
SAFİYY-ÜL KALB
Kalbi temiz.
SAFK
Sesi işitilen vuruş. * Sarfetmek. * Reddetmek. * Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek. * Kullanmak.
SAFKA
Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, “hayrını gör” demeleri. * Yapılan satış.
SAFRA
Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden, taş, kum gibi ağırlıklar.
SAFRA
Sarı. * Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder.
SAFRAGUN
Bir cins serçe kuşu.
SAFRE
Açlık.
SAFRİYE
Güz mevsiminden önce biten ot.
SAFSAF
Söğüt ağacı.
SAFSAF
(C.: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri. * Döğülmüş yumuşak toprak. * Mâkul olmayan kelimeler. * Mânâsız şiir. * Yaramaz ve kötü işler.
SAFSAF
(C.: Safâsıf) Yüksek düz yer. * Serçe kuşu.
SAFSAFA
Elemek. * Asılsız yapmak. * İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz etmek. Hor ve hakir etmek.
SAFSAFE
Ekşi aş. * Ekşili nesne.
SAFSATA
Hezeyan, yalan, uydurma. Zâhirde doğru, hakikatte yanlış ve yalan olan kıyas. (Bak: Dimağ)
SAFSATAPERDAZ
f. Safsata kabilinden söz söyliyen adam.
SAFSATİYÂT
Safsatalar, yalan ve yanlış şeytâni sözler.
SAFVAN
(Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası. * Çok soğuk ve açık olan gün.
SAFVE
Hâlis ve seçkin. * Katı yüzlü merhametsiz kimse.
SAFVET
Sâfilik, temizlik, pâklık. Hâlislik.
SAFVET-İ KALB
Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz kalbli olmak.
SAFVET-İ VİCDAN
Vicdan saflığı.
SAGA
(C.: Sayâg) Kuyumcu.
SAGAİR
(Sagire. C.) Küçük günahlar.
SAGAN
Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı.
SAGAR
Küçük olmak.
SAGAR
Zelillik, alçaklık, âdilik.
SAGAR
f. İçki bardağı. Kadeh.
SAGAT
Aslı “sagavet” olup, bir cihete meyil demek olan “sagav” masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : “tasgi” gelir. ” Velitasgi ileyh”; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır. (E.T.)
SAGG
Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
SAGIB (SAGBÂN)
Aç kimse. (Müe: Sagbâ)
SAGIR
Zelil ve aşağılık kimse.
SAGIYE
Koyun. * Umumu nefy için ehad mânâsına da kullanılır.
SAGİR(E)
Küçük, ufak. Büluğa ermemiş çocuk.
SAGİRE
(C.: Sagair) Küçük günah.
SAGİR-ÜS SİNN
Yaşı küçük.
SAGR
(Sügur. C.) Etrafı kale ile çevrili şehir. * Sahil şehri. * Tepe veya başka bir yerde mağara. * Ağız. Ön dişler.
SAGSAG
Galat kelâm konuşmak.
SAGSAGA
Dişi çıkmamış küçük oğlan. * Bir şeyi ısırmak.
SAGSEGA
Toprak içine bir şey gömmek. * Yemeği yağlı ve iyi pişirmek. * Dişi depretmek.
SAGY
(Sagv) Meyletmek, yönelmek. * Güneşin batmaya meyletmesi.
SAĞNAK
Birdenbire ve çok fazla yağıp geçen yağmur.
SAHA
Kirli ve paslı olmak.
SAHA
Meydan, yer, avlu, geniş yer.
SAHA’
(Bak: Sehâ)
SAHABE
(Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü’min olarak görmüş, mü’min olarak vefat etmiş erkek müslüman. (Bak: Ashab, Sohbet.)(Eğer desen : “Sahabeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet “Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler. ” diye, ittifak etmişler.Elcevab: Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünki, yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arş’tan Ferş’e kadar açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb’ın derekesinden Alâ-yı İlliyyinde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet, Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm’ı âlâ-yı iliyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.İşte hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve Şems-i Nübüvvet’in ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime’nin maskara-âlud müzahrefat dükkânındaki kizbe, ihtiyariyle ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mi’râc-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risalet’in, hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şa’şaa-i cemaliyle, içtimaat-ı insaniyyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivayetinde ve tebliğinde- elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat’idir, zaruridir, şüphesizdir. Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz. S.)(Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men’etmişler. Çünki Vâkıa-i Cemel’de Aşere-i Mübeşşere’den Zübeyr ve Talha ve Aişe-i Sıddıka (R.Anhüm) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip: Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir. Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâgilerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm’ın büyük allâmesi olan Sa’deddin-i Taftazanî, “Yezid’e lânet câizdir” demiş; fakat “Lânet vâcibdir” dememiş. “Hayırdır ve sevabı vardır” dememiş. Çünki, hem Kur’anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer’an bir adam, hiç mel’unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena… R.N.)(İmam-ı Ali (kerremallahü veche)nin şahsına ve hayatına ve adalet-i hakiki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i içtimaiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i mânevîsine ve kemalât-ı ilmiyesine ve makamat-ı velâyetine ve varisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muarazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i iman ortasında nasıl böyle vukuat olabilir? diye hayret veriyor. Halbuki Yezid ve Velid gibi habis herifler müstesna, ötekilerin kısm-ı azamı, İmam-ı Ali’nin (R.A.) hârika kemalâtına ve kerametlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler. R.N.)
SAHABET
Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme, koruma, arka olma.
SAHABETKÂR
f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan.
SAHABİ
(Bak: Sahâbe)
SAHABİYE
Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü’mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab)
SAHAD
Yakmak.
SAHAFET
Zayıflık, bozukluk. * Hafiflik.
SAHA-İ ZUHUR
Görünme meydanı.
SAHAİF
(Sahife. C.) Sahifeler.
SAHA-KÂR
f. Eli açık, cömert, sahi.
SAHAM
(Bir kimse) güneşte yanma.
SAHANET
Kızgınlık, sıcaklık.
SAHARİ
(Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar.
SAHARÎ
Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı.
SAHARÎ
(Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller.
SAHAT
(Sâha. C.) Sâhalar, meydanlar, açık yerler, alanlar.
SAHAVET
Cömertlik, el açıklığı, muhtaç olanlara çok ihsan etmek.(İhsan ihsandır. Eğer nev’e olsa; veya muhtaca ve fakire olsa, sahavet o vakit tam sahavettir. Eğer, millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır. Elhâsıl, millet bâkidir, fert fâni. Münazarât)
SAHAVETKÂR
f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden.
SAHB
(Sâhib. C.) Yakın dostlar. Sâhipler.
SAHB
(Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı.
SAHB(ET)
Şarabın kırmızı olması. * Saç kılının kırmızıya yakın olması.
SAHC
Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi. * Kaşımak. * Tırmalamak.
SAHE
İnce ve zayıf deve.
SAHF
Süngü demirinin keskin olması. * Soymak. * Yüzmek.
SAHFE
(C.: Sıhâf) Küçük çanak.
SAHFE
Arka derisine yapışan yağ.
SAHFE
Zayıf akıllılık ve az fikirlilik.
SAHH
şiddetinden kulaklar tutulan çığlık. * Sağlam bir şeyle vurmak. * Cemetmek, toplamak.
SAHH
(Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve “doğrudur, yanlışsızdır” mânasına gelen bir işâretti.
SAHHA
Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık.
SAHHAB
Gürültücü, patırtıcı.
SAHHAF
(Sahf. dan) Eski kitap alıp satan kimse.
SAHHAKA
Sevici kadın.
SAHIB
Yoldaş, yol arkadaşı. *Gözcü. (C.: Sıhab-suhban) (Sahıb’in C: Sahb Sahb’ın C: Eshab-Eshab’ın C: (Esâhıb))
SAHIRE
(C.: Savahır) Topraktan yapılmış bir kap.
SAHIT
Dargın, kırgın.
SAHİ
Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen.
SAHİ
(Sehv. den) Hata işleyen.
SÂHİB
(Sohbet. den) Sohbet edilen kimse. * Bir şeyi koruyan ve ona mâlik olan. * Bir iş yapmış olan. * Bir vasfı olan.
SÂHİBAT
(Sâhibe. C.) Kadın sâhibler.
SÂHİBE
(Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın.
SÂHİBE-İ CEMÂL
Güzellik sahibi kadın. Güzelliği olan kadın.
SÂHİBE-İ HÂNE
Ev sahibi kadın.
SÂHİBET-ÜL BEYT
Ev sâhibesi. * Kadın ev sâhibi.
SAHİB-FIRAŞ
f. Hasta. Yatağa düşmüş.
SAHİB-HURUC
f. Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse.
SÂHİB-İ ARZ
Devleti temsil eden zât.
SÂHİB-İ HÂNE
Ev sâhibi. Sahib-ül beyt.
SÂHİB-İ HAYRÂT
Câmi, yol, çeşme vs. gibi hayırlı işler yapıp bırakmış kimse. Hayrat sâhibi.
SÂHİB-İ HURUC
f. İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. * Büyük kahraman. * Şarktan zuhuru beklenen mehdi.
SÂHİB-İ İMTİYAZ
İmtiyaz sahibi.
SÂHİB-İ KEMÂL
Kemal sahibi, olgun insan.
SÂHİB-İ NUN
(Sâhib-i Zünnun) Hz. Yunus Peygamber’in (A.S.) bir nâmı.
SÂHİB-İ TAHRİC
(Bak: Tahric)
SAHİB-KEMAL
f. Olgun, kemal sahibi.
SAHİB-KIRAN
f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar.
SAHİB-NAZAR
f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan.
SAHİBU BİL-CENB
Arkadaş. Refik.
SÂHİB-ÜL BEYT
Ev sâhibi.
SÂHİB-ÜL HUT
Peygamber Hazret-i Yunus’un (A.S.) bir nâmı. (Bak: Yunus)
SÂHİB-ÜL YED
Mal sahibi, malı elinde tutan kimse.
SÂHİB-ÜS SEYF
Kılınç sahibi. Maddeten kuvvetli olup, maddi cihad ile vazifeli olan.
SÂHİB-ÜT TÂC
Tâc, sâhibi, İncil’de mezkur Hz. Muhammed’in (A.S.M.) ismi.
SÂHİB-ÜZ ZAMAN
Zamânın sahibi. Zamânında İnd-i İlâhide en makbul insan. Müceddid. *Mehdi-i zaman.
SAHİB-VÜCUD
Sözü geçer, mevki sâhibi kimse.
SAHİB-ZUHUR
Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen.
SAHİD
Uyanık.
SAHİF
(Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse. * Gevşek dokunmuş. Boş.
SAHİFE
Sayfa, kitap sayfası. *Mc: Bir mâna ifade eden her hangi bir şeyin hâli.
SAHİFE-İ HÂLİYE
Boş sahife.
SAHİH
Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele. * Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade. * Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, yalnız biri yazılıp üzeri şeddelenmekten; 3- Harf-i illet “vay-ye” ve bunlardan dönen “elif”den sâlim bulunursa kelime sahih olur.
SAHİHAN
Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’in birlikte adı.
SAHİHAN
Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.
SAHİH-İ MÜSLİM
(Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
SAHİK
Ezip döğen.
SAHİK
Uzak. * Müretteb olan söz. * Hemen anlaşılmaz derece. * Çok karışık ve anlaşılmaz söz.
SAHİL
At kişnemesi.
SAHİL
Kişneyen. Kişneyici.
SAHİL
Deniz, göl veya akarsu kenarı. Kıyı, yalı.
SAHİLHANE
f. Yalı evi.
SAHİLNİŞİN
f. Sâhilde oturan.
SAHİLRESİDE
f. Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış.
SAHİLSARAY
Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı.
SAHİME
Zayıf dişi deve.
SAHİMET
Kin, çekememezlik. * Hased.
SAHİN(E)
(Sihan. dan) Sık. * Kalın, sıkı. * Katı, pek.
SAHİN(E)
(Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış.
SAHİR
Büyücü, büyü yapan, sihir yapan.
SAHİR
Maskaralık eden, maskara eden.
SAHİR
(Seher. den) Uykusuz kalan. Uyuyamayan.
SAHİRÂNE
f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi.
SAHİRE
İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.
SAHİRE
Büyücü kadın.
SAHİRE
Yer yüzü, arz. * Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk’ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza. * Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl. * Cehennem.
SAHİR-PİŞE
f. Sihirbazlığı meslek edinmiş olan.
SAHK
Dövmek. * Ezmek. * Eski kaftan, eski elbise.
SAHK
Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme. * Kırma, kırılma. * Sürtme.
SAHL
Az az vermek.
SAHL
Ses kısıklığı. Ses bozukluğu. * Boğazını boğup şiddetle çağırmak.
SAHLE
(C.: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.)
SAHMEM (SAHMİM)
Hâlis (hayırda ve şerde kullanılır.) *Yaramaz huylu deve.
SAHN
Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk. * Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık. * Sahne. * Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer. * Büyük kâse. Sahan. * Zil.
SAHN
Sıcaklık, harâret.
SAHN
Kırma. Kesr.
SAHNAN
Çifte zil.
SAHNE
Cerahat, yara.
SAHNE
Manzara. * Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri.
SAHN-İ DURENG
Dünya.
SAHN-İ GÜLŞEN
Gül bahçesinin ortası.
SAHN-İ LÂLE-ZÂR
Lâle bahçesinin ortası.
SAHR
Örtmek.
SAHR
Masharaya almak.
SAHR
(Sahar – Saharat – Suhur) Kaya. Büyük taş. * Maden kütlesi. * Hazret-i Süleyman (A.S)’in mühürünü çalan ifrit.
SAHRA
(C.: Sahârâ-Sahravât) Kır, ova, çöl. * Yazı. * Kızıl dişi eşek. (Müz-Eshar)
SAHRA-NEVERD
f. Çölde dolaşan. Göçebe.
SAHRA-NİŞİN
f. Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren.
SAHRAVAT
(Sahra. C.) Sahralar, çöller. Ovalar. Kırlar.
SAHRA-YI KEBİR
Büyük çöl. Cezayir, Tunus ve Libya’nın güneyinden Çat Çölü hizasına kadar uzanan Afrika’nın en büyük çölü.
SAHRE(T)
Büyük ve sert taş.
SAHRETULLAH
Kudüs’te, Beyt-i Mukaddes’te çok eski ve tarihî bir kaya. Hazret-i Peygamber (A.S.M.), Mir’ac gecesinde bu kayadan uruc ettiği hakkında rivayet vardır. Bu kayaya “Hacer-i Muallak” da denir.(Felsefenin ruhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat-i arziye ve vaziyet-i fıtriyesini bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda, “Sevr ve Hut” namlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezaretlerinde ve Cennet’ten getirilen ve fâni Küre-i Arz’ın bâki bir temel taşı olmak, yani ileride baki Cennet’e bir kısmını devr etmeğe bir işaret için Sahret nâmında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip “Sevr ve Hut” meleklerine bir nokta-i istinad edilmiş, diye Benî-İsrail’in eski peygamberlerinden rivayet var ve İbn-i Abbas’tan dahi mervidir. Maatteessüf bu kudsi mânâ, mürur-u zamanla bu teşbih, avamın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın hâricinde bir suret almış. Madem melekler havada gezdikleri gibi, toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler, elbette onların ve Küre-i Arz’ın, üstünde duracak cismanî taş ve balığa ve öküze ihiyaçları yoktur. Ş)
SAHRINÇ
Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni.
SAHSAH
Geniş, düz yer.
SAHSAH
Yağmurun sert ve katı yağması.
SAHSAH
(C.: Sahâsıh) Düz yer.
SAHSAH(A)
Döndürmek. * Evin ortası.
SAHSALİK
Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses.
SAHT
Boğazlamak.
SAHT
Zor güç, * Sert, katı, çetin. * Güçlü, kuvvetli, sağlam.
SAHT (SUHT)
Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap.
SAHTDİL
f. Katı yürekli.
SAHTE
f. Düzme, yapmacık, yalandan, taklit. * Kalp, karışık.
SAHTEGÎ
f. Sahtelik, yalan, düzme.
SAHTEKÂR
f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan.
SAHTEKÂRÎ
f. Hilekârlık, sahtekârlık.
SAHTEVEKAR
f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan.
SAHTGİR
f. Bir şeyi sıkıca tutan.
SAHTİ
f. Sertlik, katılık. * Güçlük. * Sıkıntı.
SAHTİYAN
f. Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri.
SAHT-LİGAM
f. Gem almaz, sert başlı at.
SAHTRU
f. Suratı asık, dargın, kırgın.
SAHUN
Adım tutan eşek.
SAHUN
Gafiller. Allah’ın (C. C.) emrinden gaflet edenler.
SAHUR
Gece uyanıklığı, uykusuzluk. * Ayın etrafındaki hâle. * Yer yüzünün gölgesi.
SAHUR
Temcid yemeği. Ramazan’da şafaktan önce yenen yemekr.
SAHV
Ateş ve ocaktan kül çıkarmak.
SAHV(E)
Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak. * Hastanın iyileşmesi. * Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek. * Uyanıklık.
SAHVA’
(C.: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer.
SAHVE
En yüksek dağ. * Atın sırtı, eğer konulan yeri. * Su menbaı.
SAHY
Nemli olmak. * Islaklık, rutubet.
SAİ
Çalışan. * Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler. * Bir yere vâli olan. * Cemaat başı. * Yan yan giden. * Hızlı yürüyen. * Koğuculuk yapan.
SÂ-İ MÜSELLES
Üç noktalı sâ’ harfi. (Se harfi de denir.)
SAİB
Ak saçlı, beyaz saçlı.
SAİB
Yağmur getiren bora.
SAİB
(Savab. dan) Maksada uygun. * Hedefe doğru ulaşan. * Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan.
SAİB
Bir yerle veya bir şeyle ilişiği ve alâkası olmayan.
SAİBE
Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime.
SAİD
Yukarıdaki temiz toprak, pislikten uzak pâk toprak. Yeryüzü. * Yol, tarik. * Mezar, kabir. * Yüksek. * Yukarı çıkan.
SAİD
Kolun, bilek ile dirseği arasındaki kısmı. Mirfak.
SAİD
(Suud. dan fâil) Yukarı çıkan, yükselen, kalkan.
SAİD
(Sa’d. dan) Saadetli. Allah (C.C.) kendisini sevmiş. O’nun rızasına ermiş olan. Ahireti için çalışan kimse. Mes’ud. Mübarek. Bahtiyar.
SAİD BİN ZEYD (R.A.)
Hz. Ömer’in (R.A.) amcasının oğluydu. Aşere-i Mübeşşere’den ve Ashabın ileri gelenlerindendi. Vazifeli olarak Habeşistan’a hicret edenlerdendi. Şam’ın fethine ve bir çok mühim muharebelere iştirak etti. Hicri 51 yılında vefat etti.
SAİDAN
Kol ve bacak.
SAİD-İ NURSÎ
(Bediüzzaman) (Mi: 1876 – 1960, Hi: 1293 – 1379) Babası Mirza, Annesi Nuriye olan bu büyük mütefekkir zât, Bitlis vilâyetimizin Hizan kazası, Nurs köyünde doğmuştur. Ateşîn zekâsı ve takvası ve dinine sadakatı kısa zamanda etrafta tanınmasına sebeb olmuştur. Bir müddet Van’da kaldı. Başta Vâli Tahir Paşa olmak üzere bütün halk kendisine hürmet ediyordu. Kısa zamanda ilmi ile hocalarına ders verecek hale gelmişti. İslâmiyete bütün varlığıyla hizmet etmek cehdi içerisinde idi. İhsan-ı İlâhî olan hârika kabiliyeti ile mütâlaa ettiği kitapları kısa zamanda ezberden okuyabiliyordu. Cesaret ve şecaatta da hârikaydı. Rusların Şark vilâyetlerimize tecavüzü sırasında Enver Paşa Kumandasında Milis Teşkilâtı Gönüllü Alay Kumandanı olarak talebeleriyle birlikte harbe iştirak etti. Büyük fedakârlıklar gösterdi. Hiçbir zaman birlik ve İslâmî beraberlikten ayrılmadığı gibi dâima millî vahdetimiz için bütün gücüyle çalışıyordu.31 Mart isyan hareketinde yatıştırıcı ve müsbet rol oynamış; bir nutukla, isyan eden sekiz taburu itaate getirmişti. (31 Mart Olayı, 1970 SBF. Yayınları sh: 129 – 253 Doktor Sina Akşin’in eserinden.)Kendisini verdikleri Divan-ı Harb-i Örfî’de Mahkeme Reisi Hurşid Paşa’nın “Sen de şeriat istemişsin” sualine karşı şöyle cevap veriyordu:”Şeriatın bir hakikatına bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!..”1327 (Mi: 1911) tarihinde Şam’da Cami-ül Emevî’deki hutbesinde İslâm Âlemindeki hastalıkları teşhis ederek anlatıyor ve bir bir tedavi çarelerini söylüyordu. O hutbede hülâsa olarak İslâmî uyanışı ve çarelerini anlatmıştır. O hutbeden birkaç satır:”Hâsıl-ı kelâm : Biz Kur’an şakirdleri olan müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-ı imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek.”Aynı zamanda şark vilâyetlerinde müsbet ilimlerle ve dinî bilgilerle mücehhez Medreset-üz Zehra nâmında büyük bir üniversite açılmasına çalışıyordu ve Sultan Reşad kendisine bu iş için 19 bin altun lira vermeyi kabul etmişti. Van Gölü kenarında Artemid’de temeli atılan bu müessese 1. Cihan Harbi sebebi ile geri kalmıştı.Bediüzzaman Said Nursî, İstanbul’da 25 Ağustos 1918’de kurulan Dar-ul Hikmet-il İslâmiye’ye Erkân-ı Harbiye-yi Umumiyye’nin teklifi neticesinde âzâ kabul edildi.Bu yüksek ilmî hey’ette bütün İslâm Âlemini alâkadar eden mes’eleler görüşülüyordu. Devrin hastalığını ve milletin maddî, manevî ihtiyaçlarını o zamanda bilen ve teşhis eden bu zat, eserlerini neşretmeğe başladı. İşârât-ül İ’caz, Münâzarat, Muhâkemât, Tuluât, Lemaât, Nokta, Rumuz, Hutuvât-ı Sitte, Sünühât, Şuâât gibi eserlerinde ecnebilerin İslâm Âlemini parçalamak, mânen ve maddeten yıpratmak için ortaya attıkları bâtıl fikirleri çürüten, Kur’anî İslâmî hakikatleri neşrediyor, ilân ediyordu.Millî hükümetin Ankara’da teşkiline ve İstanbul’daki kuvvetlerin bu hükümete yardımlarına bütün gücüyle çalışıyordu. İngiliz ve Fransız gibi emperyalistlerin ye’s verecek fikirlerine, neşriyatlarına karşı milleti uyandıracak faaliyette bulunarak, “Hutuvât-ı Sitte” gibi neşriyatıyla millî birlik ve beraberlik, İslâmî gayret ve şecaate kuvvet vermeğe çalışıyordu.En büyük tehlikenin ilim nâmı altında Avrupa emperyalistlerinin ortaya attıkları, milleti birbirine düşürecek, imanı zedeleyecek, Kur’an’dan ve imandan, millî birlik ve beraberlikten ayıracak fikirler olduğunu biliyor ve bunların ilmî esaslarla, müsbet delillerle çürütülmesi yolunda çalışıyordu. (Tarih Sohbetleri 1966, Cilt: 4)Diyarbekir havalisinde din nâmına ihtilâle teşebbüs eden (15 Şubat 1925) Şeyh Said, Bediüzzaman’ın büyük nüfuzundan istifade için mücadeleye iştirake davet ettiğinde cevaben onlara mektubunda şöyle demişti:”Türk milleti asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez, siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir.” (Bediüzzaman Said Nursî Tarihçe-i Hayatı)Ecnebilerin propagandasının te’siri altında kalanlar bu büyük mücahide çeşitli iftiralarda bulundular. Fakat O, hakikatları ilândan, milli birlik ve beraberliği te’mine çalışmaktan aslâ vaz geçmedi. 130 parçadan fazla olan bütün eserlerinde, siyasetten tecerrüd ederek ve bilhassa menfî ve tarafgir siyasetçiliklerden, şeytandan kaçar gibi kaçıp, müslümanlar arasında kardeşlik şuuruyla ve bîtaraf bir makamda Kur’an’a hizmet etmeyi bu zamanda en mühim bir vazife olarak kabul etmiş ve bu hakikatı iman hizmetindeki talebelerine değişmez bir düstur halinde tesbit etmiştir.Eserlerinin muhtelif yerlerinde tekrarla üzerinde durduğu mesleğinin bu düsturuna dair birkaç bahsi nümune olarak aşağıya dercediyoruz.şöyle ki:”Risale-i Nur şakirdlerinin mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünki hâlisane hizmet-i Kur’aniye, onlara her şeye bedel, kâfi geliyor….. Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi, memuru ve amisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.” Şualar: 362″…Nur şakirdleri hiç siyasete karışmadılar, hiç bir partiye girmediler. Çünki iman, mal-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zendekaya, dalâlete karşı cephe alır.” Emirdağ Lâh: 180″…Ben de Nur-u Kur’anı elde tutmak için euzubillahi mineşşeytani vessiyaseti deyip, siyaset topuzunu atarak iki elim ile nura sarıldım.Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvafıkta hem muhalifte o Nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telâkkiyatlarından müberra ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur’an ve gösterilen envar-ı Kur’aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir…Elhamdülillâh siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur’anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim…” Mektubat : 49″… Otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebep; bir mübarek âlimin tâkib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhalif olmasından tefsik derecesinde tahkir edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet medh ü senâ etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demek tarafgirlik hissine siyasetçilik de karışsa, böyle acib hatalara sebebiyet veriyor diye Eûzü billahi mineşşeytani vessiyaseti dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim.” Emirdağ Lâh: 272Bediüzzaman siyasetten bu kadar çekinmesine rağmen yine de gizli din düşmanlarının iftira ve iğfalatiyle (siyasî maksad taşımak ve cemiyet kurmak) gibi iddialarla müteaddid defalar mahkemeye verilmiş ve zamanımıza kadar bine yakın mahkeme ve beraet teselsülen olagelmiştir ki, dünya hukuk tarihinde böyle bir hâdise mevcud değildir.Son derece mütevazi ve fakirane bir hayat yaşadığı, maddî manevî hiçbir makam iddia etmediği halde, yabancıların te’siri altında ve hariçten içimize girmiş cereyanlar sebebiyle muhtelif yerlere nefyedildi. Fakat yine, o felsefecilerin ve kendisini münevver telâkki edenlerin bâtıl fikirlerini köküyle ortadan kaldıracak ilmî, aklî, müsbet delilleri yazmak ve neşretmekten bir an bile geri durmadı. Eserleri köy odalarından başlıyarak üniversite muhitlerine kadar elden ele, dilden dile dolaştı. Kur’an-ı Kerim ve onun tefsiri etrafında bir Hizb-ül Kur’an meydana geldi.Bu lügatta Bediüzzaman Said Nursî’ye geniş yer verilmesinin sebepleri şunlardır:Bu zât eserlerinde Âmentü’nün altı esasını ilmî ve delilli olarak izah etmiştir. Bu sebeple pek çok kimsenin Sünnet-i Seniyyeyi yaşamasına sebep olmuştur. Din büyüklerini tanımak ve tanıtmak, şahıslara bağlanmak için değil, İslâmiyete bağlanmak yönünden önemlidir.Din düşmanları dine hizmet eden âlimleri, mürşidleri çürüterek halkı dinden uzak bırakmak istediklerinden, dindar kimseler de İslâmiyete hizmet edenleri tanımak, onlardan faydalanmak zorundadır. İslâmiyet ilim dinidir, âlimler sayesinde devam eder. Âlimleri yok kabul edersek, din de nazariyede kalır. Bunun için âlimlerimize sahip çıkmalıyız.Her İslam âlimine geniş geniş yer vermek isterdik. Fakat Said Nursî herkesten daha fazla hücuma uğramış. Kendisi, talebeleri ve eserleri hakkında bine yakın mahkeme açılmış, 780 beraet kararı alınmıştır. Elbette ki en çok hücum edileni, en fazla tanıtmak, hakikatı ortaya çıkarmak için lüzumludur.Biz, Bediüzzaman Said Nursî’yi övmedik. Sadece hayatının ve eserlerinin bir kısmına ayna tuttuk. Daha geniş bilgi almak isteyenler, onun hayatı hakkında yazılmış kitapları ve Risale-i Nur Külliyatını tetkik edebilirler.Din büyüklerini tanıtmak, bir bakıma İslâmiyeti tanıtmak demektir. Din büyüklerini tanıtmak, Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem’i takdimdir. Çünkü İki Cihan Serveri Peygamberimiz olmasaydı, din büyükleri de olamazdı. Meyvayı övmek, ağacı tanıtmaktır. Peygamberimizin övdüğü âlimleri övmemek, Peygamberimizin sevdiği âlimleri sevmemek, İslâmiyetten uzaklaşmaktır. En çok hücum edileni en çok korumak, aklın ve ilmin gereğidir.Bir İslam büyüğü buyuruyor ki: Ya Rabbi ne hikmettir ki, Sen’i sevenleri bulmak, Sen’i sevmektir. Sen’i sevmek ise, Sen’i sevenleri bulmaktır.
SAİG
Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek.
SAİGAN
Boğazdan kolayca geçerek.
SAİH
Seyahat eden. * Çok zaman oruçla veya ibadetle meşgul olan.
SAİK
Kırağı, çiğ.
SAİK
Dürten, sevkeden, sürükleyen, götüren. * Sebep.
SAİK
(Bak: Saak)
SAİKA
Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep.
SAİKA
Yıldırım. Ölüm, mevt. * Nüzul ateşi. * Semadan gelen şiddetli ses. * Mühlik ve azab. * Bulutları sevke vazifeli melek.
SAİKA-VARİ
f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak.
SAİKA-ZEDE
f. Yıldırım çarpmış.
SAİL
(Savlet. den) Saldıran. Kibirli olup başkasına tecavüz eden.
SAİL(E)
(Sual. den) Dilenci. * Fakir. * Soran. * İsteyen. * Akan, seyelan eden.
SAİLİYET
Akıcılık. * Dilencilik.
SAİM
(Savm. dan) Oruçlu, oruç tutan.
SAİME
Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan.
SAİMÎN
(Sâim. C.) Oruç tutan kimseler.
SAİR
Seyreden, harekette olan. * Bir şeyden geri kalan. * Maadâ. Geçen, dolaşan. * Yolcu. Seyyar. * Başkası, diğeri.
SAİT
(Savt. dan) Sesli. Ses çıkartan.
SAİYAN
(Sâi. C.) Haberciler, haber götürenler. * Çalışanlar.
SAK
Bir şeyin aslı. * Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri. * Mc: Şiddet.
SAK’
Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak. * Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek.
SAK’
Kuşun, kanadını çırparak öttürüp uçması.
SA’K(A)
Ansızın düşmek. * Çağırmak. * Helâk olmak.
SAKA
Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı. * Üzengi kayışı.
SA’KA
Bayılma. Baygınlık.
SAK’A
Güneş. * Başın ortası. * Beyaz renkli tavşancıl kuşu.
SAK’AB
Uzun, tavil.
SA’KA-İ ŞEDİDE
Şiddetli baygınlık.
SAKALAN
(Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
SAKAM
(Sekam) İllet, hastalık, dert. * Hata ve yanlış. * Zillet.
SAKAMET
Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert.
SAKAR
(C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak.
SAKAR
Cehennem’in bir ismi. (Bak: Cehennem)
SAKARE
Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci.
SAKAT
Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan. * Yanlışlık (yazıda veya sözde).
SAKATÎ
Yanlışları çok olan muharrir veya şâir.
SAKAYN
İkizkenar.
SAKB
(C.: Sukub) İnce, uzun. * Ev ortasında olan direk. * İçi boş olmayan kuru cisme vurmak. * Yakınlık.
SAKB
(C.: Sukub) Delinme, delme. * Bir taraftan diğer tarafa kadar açık olan delik. * Sütü çok olan deve. * Çok kırmızı, koyu kırmızı.
SAKBE
Çadır direği. * Oklava.
SAKEK
At kusurlarından bir kusur.
SAKF
Hızla almak. Sür’atle ahzetmek.
SAKF
Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü.
SAKF-I MERFU’
Yükseltilmiş dam, tavan.
SAKF-I MUALLÂ
Yüksek gökyüzü.
SAKIA
(C.: Savâkı) Yıldırım.
SAKIB
Parlak. * Bir yandan bir yana delip geçen.
SAKIT
Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk.
SAKIYE
(C.: Sevâki) Su arkı, su dolabı.
SAKIYY
(C.: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut. * Hurma ağacı.
SAKİ
(Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki sunan.SAKİ’ : Kırağı, şebnem, çiğ.
SAKİB
(Sâkibe) Dökülen.
SAKİF
Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren.
SAKİL
Cilâ yapan, parlatan.
SAKİL
Ağır, can sıkıcı. Çirkin. * Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece.
SAKİL
(Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba.
SAKİM
Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. * Yanlış.
SAKİN
Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.
SAKİNAN
(Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar. Sâkinler.
SAKİNÂNE
f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce.
SAKİT(E)
Susan, ses çıkarmayan.
SAKİTÂNE
f. Ses çıkarmayarak, sessizce.
SAKK
(C.: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap. * Kapı yapmak. * Vurmak, darbetmek.
SAKK
Kin tutmak.
SAKKA
Çok su dağıtan, çok sulayan, sucu.
SAKKA’
Kulağı çok küçük olan koyun.
SAKL
Törpü ile eğeleme. Cilâlama.
SAKME
şiddetle ve kakarak vurmak.
SAKN
Timsah derisi gibi katı ve sert olan deri.
SAKO
Üst tarafa giyilen elbise. (Ceket, aba, palto gibi)
SAKRE
Güneşin çok olan tesiri. * Çakır kuşunun dişisi.
SAKSAKA
Sığırcık kuşunun ötmesi. * Çok söylemek, çok konuşmak. * Serçenin terslemesi.
SAKTA
(C.: Sakatât) Sözdeki bozukluk veya yanlışlık.
SAKTA (SIKAT)
Kapmak. * Düşmek.
SAKUR
Deyyus.
SAKUR
Sivri burunlu büyük balta. Külünk.
SAKY
Sulamak. Su içirmek. * Bedende su toplamak.
SAKY-I MÂ
Su dağıtma.
SAL
f. Sene, yıl.
SA’L
Başı küçük olan kimse. * Başı küçük deve kuşu. * Tüyü gitmiş eşek.
SAL’
Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik.
SA’LA
Küçük başlı kadın.SA’LA : Zâid dişli kadın. (Müz: Es’al)
SAL’A
Belâ, âfet. * Ağaç olmayan kumlu yer.SALA’ : Kuyruğun sağı veya solu.
SALA’
Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması.
SALÂ
Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı “Essalât” veya “Salât” dır.)
SALAA
Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri.
SALABET
Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ)
SALABET-İ DİNİYE
Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.
SALAET
(C.: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş.
SALAH
Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
SALAHADDİN-İ EYYUBÎ
(Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: “İslâmın en saf kahramanı” diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteyen kumandanlarına şöyle hitab etmiş ve az bir kuvvetle Haçlı kuvvetlerini perişan etmiştir.- Madem ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup da çocuklarımızla keyfimize bakmadık, askerliğe girdik… Bizim borcumuz, düşmanın azlığını çokluğunu kıyaslamak değil, ona karşı durmaktır…Sultan Salahaddin, Eyyübiye Devletinin başında 24 sene kaldı. Avrupa’nın Haçlı ordularını iman ve şecaatla çok defa perişan hale getirdi. Onlara mağlub olmadı. Namazını vaktinde ve cemaatla kılardı. Kerim, sabur, halim ve mütevazi idi. 57 yaşında Şam’da vefat etti. (R. Aleyh)
SALÂ-HAN
f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan kimse. * Meydan okuyan kişi.
SALAHAT
Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli.
SALAHATTİN
(Bak: Salah-üd din)
SALAHDEM
Katı, şiddetli, şedid.
SALAHDİ
Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem.
SALAH-İ HAL
Durumun düzelmesi.
SALAHİYET
Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek.
SALAHİYETDAR
f. Vazifeli, salahiyet sâhibi.
SALAH-ÜD DİN
Salâhattin şeklinde yaygın olan bu kelime, “dine bağlı” mânasına gelir.
SÂLÂR
f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan.
SÂLÂR-I BEYT-ÜL HARAM
Beyt-ül Haram’ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SÂLÂR-I RUSÜL
Resüller kafilesinin reisi, kumandanı. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SALAT
Namaz. Belirli vakitlerde Kur’an’da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber’in tarifi vechi ile yapılan ibadet. * Tebrik, tezkiye. * Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua. * İstiğfar. * Rahmet. (Bak: Namaz)(Namaz, dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, bütün hasenata fihrist ve örnektir. Kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir. İ.İ.)
SALÂT-I FECR
Sabah namazı.
SALÂT-I HAMSE
Beş vakit namaz.
SALÂT-I HAVF
Muharebeden evvel kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I İSTİHÂRE
İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I İSTİSKA
Yağmur duasına çıkıldığı zaman kılınan namaz.
SALÂT-I SEFER
Yola çıkıldığı zaman kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I VUSTA
(Bak: Vusta)
SALATÎN
(Sultan. C.) Sultanlar.
SALÂT-ÜL ASR
İkindi namazı.
SALÂT-ÜL FECR
Sabah namazı.
SALÂT-ÜL ÎD
Bayram namazı.
SALÂT-ÜL İŞÂ
Yatsı namazı.
SALÂT-ÜL MAĞRİB
Akşam namazı.
SALÂT-ÜL VİTR
Vitir namazı.
SALÂT-ÜZ ZUHR
Öğle namazı.
SALAVAT
(Salât. C.) Namazlar. * Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar. * Nimetten çıkan şükürler. İbadetler. * Hazret-i Muhammed’e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar. * Nasârâ kilisesi.
SALAVATULLAH
Allah’ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi.
SALAYE
(C.: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş.
SALAYIK
Yufka yapmak.
SALB
Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek. * Kemikten yağ çıkarmak.
SALBEN
Asarak, asmakla öldürmek suretiyle.
SALBETMEK
Asarak öldürmek.
SALD
Kaypak taş. * Taş gibi çok dayanıklı şey. * Dağa çıkmak. * Şiddetle ellerini yere vurmak.
SALDAH
Sağlam ve katı nesne.
SAL-DİDE
f. Yaşlı, ihtiyar. * Tecrübeli, gün görmüş.
SALE
Âfet, belâ, musibet, dâhiye.
SALE
f. Yıllık, senelik.
SA’LE
Eğri hurma ağacı. * Küçük başlı dişi devekuşu.
SA’LEB(E)
(C.: Seâlib) Tilki. * Süngü demirinin ağaç geçirecek yeri.
SALEF (SALF)
Kibirlilik. Tekebbürlük hali. * Kin tutmak, buğz etmek. * Zevci indinde zevcenin kadri olmamak. * Misafir için olan yemeğin yetmemesi.
SALEHBA
Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât)
SALENBAC
Uzun ince balık.
SALFA’
Sağlam ve sert yer.
SALHA
(Sâl. C.) f. Yıllar. Seneler.
SALHHANE
f. (Bak: Selhhane)
SALHURDE
f. Çok yaşlı, pek ihtiyar.
SAL-İ HAL
İçinde bulunulan yıl.
SALİB
(C.: Sulub-Salbân) Haç. * Şiddetli, şedit. * Heybetli.
SALİB
Titreten. * Hareketli.
SALİB(E)
Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden. * Kapıp götüren, zorla alan. * Alan. * Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini söyleyip isbat eden.
SALİBE
Ayakları yarık olan kadın.
SALİBE-İ KÜLLİYE
Man: Bir şeyin nefyine delâlet eden kaziye. Bir şeyin bütün bütün olmadığını veya mevcudattan hiç birisine hâkim ve müessir olmadığını iddia ve isbat eden hüküm.(Halk-ı eşya hakkında “mucibe-i külliye” sâdık olmadığı takdirde “salibe-i külliye” sâdık olur. Yâni ya bütün eşyanın Hâlikı Allah’tır veya Allah hiçbir şeyin Hâlikı değildir. Çünkü: Eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir küldür. Baziyet yoktur. Ya “mucibe-i külliye” olacaktır veya “salibe-i külliye” olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh, ednâ bir şeyde Hâlıkiyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira sani’ vâhid-i hakiki olmazsa, kesir-i hakiki olacaktır. Kesir-i hakiki ise gayr-i mütenahîdir. Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir.Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsân edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sani’i gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir.Ve keza, aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahaza, masnu’daki kemalât tamamen Sâni’deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman “bu kuş değildir” der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur. M.N.)
SALİBİYYUN
Hristiyanlar.
SALİD
Pak, temiz.
SALİF
Boynun genişliği, kalınlığı.
SALİF(E)
Evvelce geçen, geçmiş. Mukaddem.
SALİF-ÜL ARZ
Dünyanın ve arzın evveli veya geçmiş zamanı. * Evvelce arz olunan.
SALİF-ÜL BEYAN
Bildirilmiş, beyanı geçmiş.
SALİF-ÜZ ZİKR
Bildirilen, zikri geçen, mezkûr. Yukarıda ismi geçen. Yukarıda, daha evvel söylenen.
SALİG
(C.: Sulag) Altı yaşındaki sığır.
SALİH
Kara yılan.
SALİH (A.S.)
Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında kuvvet ve ma’muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı. Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden mu’cize istemeleri üzerine; Allah, bir kayadan bir dişi deve çıkarmış ve deve derhal yavrulamış; bu hayvanla yavrusuna bakılması Salih Peygamber tarafından kavmine tavsiye olunduğu halde, bunlar deveyi dahi öldürdüklerinden Allah’ın gazabına uğramışlardı. İmana gelen küçük bir kısmın gerisi, mahv ve helâk olmuştu. Hz. Salih (A.S.), bir rivayette Mekke’ye ve bir rivayette de Kudüs’e çekilip orada vefat etmiştir. Enbiya-i Arab’dan olduğu halde Tevrat’ta zikredilmiştir.
SALİH(A)
(Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan.
SALİHA
Safi gümüş. * İyi, sâlih kimse.
SALİHAT
Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk’ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beğeneceği işler, iyilikler. * Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.
SALİHÛN
Salih kimseler, günahkâr olmayanlar, salihler.
SÂLİK
(Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir tarikat yolunda olan.
SÂLİKÂN
(Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler.
SÂLİKÛN (SÂLİKÎN)
(Sâlik. C.) Sâlikler. Sülûk edenler.
SALİL
Demirden çıkan ses. Demir sesi.
SÂLİM(E)
Sağlam. * Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz. * Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan. * Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi’ eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler. * İçinde harf-i illet bulunmayan kelime.
SÂLİMEN
Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak. * Emin olarak, emniyetle.
SÂLİMÎN
(Sâlim. C.) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler.
SÂLİS(E)
Üçüncü. * Sâniyenin altmışta biri.
SÂLİSÂT
(Sâlise. C.) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler.
SÂLİSEN
Üçüncü olarak.
SALİYE
Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye.
SALK
Şiddetli ses. * Vurmak. * Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.
SALKAME
Azı dişlerinin birbirine dokunması.
SALL
(C.: Sellât) Dar su yolu.
SALL
Demirlerin birbirlerine sürtünmelerinden çıkan ses.
SALLA
(Salli) Duâ olsun, şânı yücelsin meâlinde söylenir.
SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYH
Allah (C.C.) onun şanını yüceltsin; duasını, isteklerini kabul etsin; her isteğini versin meâlinde Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında söylenilen duadır.
SALLE
(C.: Sılât) Kuru yer. * Deri, cild.
SALM
Kesmek.
SALMA’
Kesmek.
SALNAME
f. Yıllık, senelik.
SALSAL
Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık. * Çok anırgan eşek.
SALSALE
Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.
SALT
Bileyi taşı. * Kişinin kendi öz kızı. * Erkek ismi. * Geniş alın. * Vurmak mânâsına mastar.
SALTANAT
Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset)
SALTANAT-I SENİYYE
Osmanlı İmparatorluğunun bir adı.
SALUS
f. İkiyüzlü, riyakâr.
SALUSÎ
f. İkiyüzlülük, riyakârlık.
SALV
Uyluk.
SALVELE
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a okunan salavat ve dua.
SALY
Pişirmek. * Yakmak.
SAM
Ölüm, mevt. * Yer altındaki altın damarı. * Gök kuşağı. * Ateş. * Sersemlik hastalığı. * Hazret-i Nuh’un (A.S.) oğullarından birinin ismi.
SA’M
Soymak.
SAM’A
Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ) * Kuvvetlenip olgunlaşan ot.
SAMAHMAH
Uzun ve çok yoğun olan madde.
SAMAM
Belâ. * Zahmet, meşakkat.
SÂMÂN
f. Servet. Zenginlik. * Rahmet. * Dinçlik. * Düzen, tertip. * Bir kimsenin varı-yoğu, serveti.
SÂMÂNSUZ
f. Rahat ve huzuru bozan.
SAM’AR
Katı şiddetli, şedid.
SAM’ARE
Sağlam ve dayanıklı, sert.
SAMD
Kasdetmek. * Yüksek yer. * Galiz, yoğun.
SAMECE
(C.: Samec) Kandil.
SAMED
Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan. (Allah) *Pek yüksek, dâim. * Refi’ ve âli ve içi dolu şey. * Kavmin ulusu.
SAMEDANÎ
Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah’a mahsus.
SAMEDİYET
Allah’ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi.
SAMEKMEK
Çok kuvvetli adam.
SAMEM
Sağırlık.
SAMER
Bozulup fena kokmak.
SAMEYAN
Sıçramak. * Kalkmak. * Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.
SAMG
Zamk, ağaç sakızı.
SAMGÎ
Zamk gibi, zamk halinde olan.
SAMHA
Kolaylık. Asânlık. Sühulet.
SAMİ
Sertlik, katılık. Kuruluk.
SAMİ
Yüksek, yüce, refi’.
SAMİ’
İşiten, duyan, dinleyen.
SAMİA
Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.
SAMİD
Yükselen, başını kaldırıp göğsünü kabartan. * Hayrette kalan. * Gafil.
SAMİH
Cömert, eli açık sahavet sahibi ve civanmert olan.
SAMİÎN
(Samiûn) Dinleyiciler. * Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici olanlar, devam edenler.
SAMİL
Kuru, yâbis.
SAMİM
İç, asıl, öz.
SAMİMÂNE
f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla.
SAMİMÎ
İçten, gönülden, candan. * İçli, dışlı.
SAMİMİYET
İçten ve kalbden olan sevgi ve bağlılık.(Niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hatta şöyle bir cemaatın şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir. İnayata mazhar olur. M.)
SAMİM-ÜL KALB
Kalbin içi.
SAMİN
Semiz, yağlı, besili.
SAMİN(E)
Sekizinci.
SAMİNEN
Sekizinci olarak. Sekizinci derecede.
SAMİR
Yemişli, meyvalı ağaç.
SAMİR
Gece toplantıları.
SAMİRÎ
Hz. Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevk eden. Hz. Musa’nın (A.S.) bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan bir yahudi.
SAMİT
Tatsız bayat süt. * Tuzsuz ekmek.
SAMİT(E)
Susan, sükût eden. * Ses çıkarmaz, sessiz. * Gr: Sessiz harf.
SAMİTANE
f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane.
SAMİTE-İ MEYYİTE
Ses çıkarmayan ölü. * Hareketsiz. * Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden.
SAMKUK
Kaba adam.
SAML
Katılık, sertlik. * Dimdik olmak. * Pekişip kaskatı olmak.
SAMLAH
Kulak deliği. * Kulak kiri.
SAMM
Sağır olmak. * Şişenin ağzını tıkamak. * Katı, sağlam ve sert madde. * Vurmak.
SAMM(E)
Zehirleyen. Ağulu. * Sam Yeli denen öldürücü rüzgâr.
SAMMA
Sesi çıkmayan, sessiz. * Sağır ve dilsiz. * Katı ve son kaya. * Sağlam ve sert yer. * Belâ. * Zahmet, meşakkat.
SAMME
(C.: Sevvâm) Zehirli hayvan.
SAMSAM
Keskin olmak. * Keskin kılıç. Seyf-ü sârim.
SAMSAME
Cemaat, topluluk. * Bölük.
SAMT
Susma, sükût.
SAMU
İyi olma, afiyet bulma.
SAMUT
(Samt. dan) Az konuşan. * Susmuş. Surat asarak susan.
SAMYELİ
Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr.
SAN
f. “Benzer, andırır” mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.
SAN’
Sağlam ve muhkem yer.
SAN’A
Yemen diyarında bir şehrin adı.
SANABİR
Şiddet.
SANADİD
Bahadır ve şeci’ olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.
SANADİD-İ KUREYŞ
Kureyş’in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
SANADİK
(Sunduk. C.) Sandıklar.
SANAİ’
(Sania. C.) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar. * Sanayi.
SAN’AT
Ustalık, hüner, mârifet.
SAN’ATGER
f. San’atçı.
SAN’ATKÂR
f. Usta, san’atçı.
SAN’ATKÂRANE
f. San’atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde.
SAN’ATNÜMA
San’atkârlığını gösteren, san’at gösteren.
SAN’ATPERVERANE
f. San’atkârcasına, san’atkârlığına çok kıymet vererek.
SAN’AT-ÜT TEDELLİ
İlm-i belagatın bir kaidesi. En âlâdan başlayıp ednaya doğru gitme, yukarıdan aşağıya inme san’atı. (Bak: Tedelli)
SANAVBER
Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı.
SANAVBERÎ
Kozalak biçiminde. Koni şeklinde.
SAN’AVÎ
(San’aviye) San’atlı oluş. San’ata mensub. Muntazam yapılı.
SANAYİ
San’atlar.
SANAYİ-İ LAFZİYE
Söz ile, lâfızla yapılan san’at şekilleri. (Cinas, tenasüb ve tezad gibi.)
SANAYİ-İ MANEVİYE
Mâna delâletiyle olan san’at. (Teşbih ve istiâre gibi.)
SANAYİ-İ NEFİSE
Güzel san’atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san’atkârlıkla yapılmış eserler.
SANBUR
Yalnız olan hurma ağacı. * Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi.
SANC
Zil.
SANCAK BEYİ
Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara “Sancak” denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de “Sancak Beyi” adı verilirdi.
SANCAKDAR
f. Sancak taşıyan. Alemdar.
SANCE
(C.: Sanecât) Terazi. * Taş.
SAND
Bendetmek, bağlamak.
SANDAL
(C.: Sanâdil) Büyük başlı deve. * Güzel kokulu bir ağaç.
SANDİD
Bela. * Meşakkat, zahmet. * Şiddetli yağmur ve rüzgâr.
SANDUK
(C.: Sanadik) Sandık.
SANDUKA
Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan yapılır, baş ve ayak uçlarına taş dikilerek baştakinin üzerine kitabe yazılırdı. (O.T.D.S.)
SANDUKÇE
f. Küçük sandık.
SANDUKKAR
Veznedar.
SA’NEB
Başı küçük olan kimse. Küçük başlı kişi.
SANEM
Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put. * Mc: Çok güzel olan. * Putperestlerin İlâhı.
SANEM-HANE
f. Tapınak, puthane.
SANEM-PEREST
f. Puta tapan.(Sanem-perestliği şiddetle Kur’an men’ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de meneder. Medeniyet ise; suretleri kendi mehasininden sayıp Kur’ana muaraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyaya ve hevaya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. S.)
SA’NET
Et yağı. * Yağ.
SANEVBER
(Bak: Sanavber)
SANEVÎ
İkinci. İkinci derecede.
SANİ
İkinci.
SANİ’
Görülen iş.
SANİ’
(Sun’. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San’at eseri olarak meydana getiren. İşleyen, yapan. (Allah)
SÂNİ AŞER
Onikinci.
SANİA
Uydurma, düzme. Tuzak, hile. * İş, amel, fiil.
SANİFE
Bez kenarı.
SANİH
Mübarek fiil, iyi iş.
SANİHA
Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir.
SANİHA-ÂRÂ
f. Hatıra gelen, akla gelen.
SANİHÂT
(Sâniha. C.) Çok düşünmeden akla, fikre gelen şeyler. (Bak: Sünuh)
SANİ’-İ HAKİKÎ
Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).
SÂNİ’-İ HAKÎM
Hikmet sâhibi olan yaratıcı. Allah (C.C.)
SANİ’İYYET
Ustaca ve tertibli yapıcı oluş. Sâni’lik.(Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya’nın bânisi inkâr edildiği takdirde her bir taşı Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyle ise kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir. M.N.)
SANİYE
Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman.
SANİYE
(C.: Sevâni) Su taşıyan deve. Su yükledikleri ve su çektirdikleri deve.
SA’NİYE
Takkenin tepesi.
SANİYEN
İkinci olarak. İkinci derecede.
SANSÜR
Fr. Neşr olacak şeylerin (kitap, film veya mektubların) hükümetçe kontrol edilmesi işi.
SANTİT
Ulu, kerim kişi.
SANTRİFÜJ
yun. Merkezden uzaklaşan kuvvet. Merkezkaç kuvvet. (Bak: Kuvve-i an-il merkeziye)
SANVAN
(Sunvân) (C.: Esvane) Kaftan. * Giyecek eşyaların muhafaza edildiği dolap veya sandık.
SAR
İntikam, öç.
SAR
f. Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek’tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar $ : Çok dağlık yer.
SA’R
Ateşin alevlenmesi.
SA’R
Katil zehiri. * Kısa boylu adam. * Küçük hıyar. * Yaban soğanının kökü.
SAR’
Düşmek. * Yıkıp yere çalmak. * Edb: Şiirin beytini iki mısra’ veya iki kafiyeli yapmak. * Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder.
SARA
f. Hâlis, saf, katıksız. *Hz. İbrahim’in (A.S.) birinci zevcesinin ismi.
SARA
Rengi değişmiş olan su.
SAR’A
Tıb : Bir nevi baygınlık hastalığı.
SARA’
Sararmış hanzal otu.
SARAD
Yer bağırsağı.
SARAH
Her şeyin hâlis ve safisi.
SARAHAT
Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt.
SARAHATEN
Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa.
SARAMET
Yiğitlik, mertlik.
SA’RAN (SA’REVÂN)
Koyunun memesinin etrafında olan ve memeye benzeyen sivilceler.
SARARÎ
(C.: Sarariyyûn) Gemici.
SARASIR
(Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.
SARASIRA
Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.
SARAT
Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi.
SARAY
(Seray) f. Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev.
SARB (SAREB)
Sütü birbiri üstüne sağmak. * Bevlini hapsetmek. * Çok ekşimiş süt. * “Zamk-ı talh” denilen ağaç sakızı.
SARBAN
f. Deve sürücüsü. Deveci.
SARD
Nüfuz etmek, sözü geçer olmak. * Katıksız, saf, hâlis. * Soğuk.
SARDAH (SIRDÂH)
Düz yer. * Sahrâ, çöl.
SARE
(C.: Savâr) Hâcet, ihtiyaç. * Susuzluk.
SARE
Cemaat, topluluk.
SARE
(Sayr : Olmak. dan) Oldu (meâlinde fiil).
SARF
(C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. * Fazl. * Hile. * Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. * Farz. * Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. Kelime şekli bilgisi. Morfoloji. Tasrif çeşitlerini, isim ve fiil nevilerini öğreten ilim. * Para bozma.
SARF U NAHİV
Dilbilgisi. Gramer.
SARFE
Boncuk. * Nurlu bir yıldız ismi.
SARFE MEZHEBİ
Kur’an-ı Kerim’in mu’cize olduğuna dair ikinci mercuh bir mezheb ismi.(İ’caz-ı Kur’an’da iki mezheb var. Mezheb-i ekser ve râcih odur ki, Kur’an’daki letaif-i belâgat ve mezaya-yı meâni, kudret-i beşerin fevkindedir.İkinci mercuh mezheb odur ki:Kur’an’ın bir suresine muâraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, mu’cize-i Ahmediye (A.S.M.) olarak men etmiş. Nasıl ki bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu’cize olarak bir Nebi dese ki: “Sen kalkamıyacaksın.” O da kalkamazsa, mu’cize olur. Şu mezheb-i mercuha, Sarfe Mezhebi denilir. Yâni Cenab-ı Hak cin ve insi men’etmiş ki; Kur’an’ın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer men’etmeseydi, cin ve ins bir suresine mukabele ederdi. İşte bu mezhebe göre “Bir kelimesine de muâraza edilmez” diyen ulemânın sözleri hakikattır. Çünkü mâdem Cenab-ı Hak i’caz için onları men’etmiş, muârazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da, izn-i İlâhî olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar. M.)
SARF-I MEHÂRET
Maharet sarfetme.
SARF-I NAZAR
Bir şeyden vazgeçme, cayma. * Nazar-ı itibare almama.
SARF-I ZİHN
Akıl sarfetme, akıl harcama.
SARFÎ
(Sarfiye) Masrafa, sarfa ait, gidere dair. * Gr: Sarf kaidesine dair, gramere ait, dilbilgisiyle ilgili.
SARFİYYAT
Masraflar, giderler.
SARH
(C.: Suruh) Büyük köşk, yüksek yapı.
SARHA
Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.
SÂRIK
(Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.
SÂRIKANE
f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
SARİ
f. Süren, sürücü.
SARİ
(Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan.
SARİ’
Düşmüş. Yere düşmüş sar’alı kimse.
SARÎ
(C.: Surrâ) Gemici.
SAR’Î
Sar’a hastalığı ile ilgili.
SARİB
Yol, tarik.
SARİF
Kapı gıcırtısı. * Diş gıcırtısı. * Makara sesi.
SARİF
(Sarf. dan) Değiştiren. * Harcayan, sarf eden.
SARİFE
(C.: Savârif) Değişiklik. Değişme.
SARİH
Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan.
SARİH
Kurtaran, maded veren. İmdad eden. * Çağırılan, kendisinden meded beklenen. * Meded isteyen.
SARİHAN
Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak.
SARİK
(Bak: Sârık)
SARİM
Kesilmiş. * Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman.
SARİM
Kesen, kesici. * Şecaatlı.
SARİME
Ekini biçilmiş yer.
SARİR
(Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı.
SARİR-İ HÂME
Kalem cızırtısı.
SARİYE
(C.: Sevari) Direk. * Gece yağmur yağdıran bulut.
SARM
(Surm) Bağ kesmek. Meyve toplamak. Bir şeyi kökünden ayırmak.
SARMA’
Susuz sahra. Suyu olmayan çöl.
SARNIÇ
(Bak: Sahrınç)
SARR
Kesenin ağzını bağlamak. * Hıfzetmek. * Cem’etmek, toplamak. * Yukarı kaldırmak. * Zammetmek, artırmak.
SARR
Sevindiren, sürura sebeb olan.
SARRAF
Sarfeden. Para işleri ile uğraşan. * Cevherci, kuyumcu. Cevherin kıymetini san’atı ile azaltan veya çoğaltan.
SARRAFÂN
(Sarraf. C.) Sarraflar.
SARRAM
Ham deri satıcısı.
SARRAR
Orak kuşu denilen ve yaz sıcaklarında öten bir hayvan.
SARRE
Kapı, kalem ve semer cızıldaması. * Çağırıp söylemek. * Sayha, yüksek ses.
SARSAR
Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga. * Ağustos böceği.
SARSARA
Doğan sesi. * Horoz sesi.
SARSARANİ
(C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık.
SARUC
Alçı. * Hamam otu.
SARY
Kalem ve kapı cızıltısı.
SA’SA
İnci, sedef.
SA’SA
Dağılmış develer.
SA’SAA
Perakende etmek, dağıtmak.
SA’SAA
Keçiyi sağmak için çağırmak.
SA’SAE
Köpek eniğinin gözü açılmadan gözünü depretip bakmak istemesi.
SASANİLER
İran’da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir’dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu’yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâmiyetin karşısında sarsılmışlar, nihayet 636’da Nihavend muharebesi ile ortadan kaldırılmışlardır.
SA’SEA
Âciz olmak. * Sözünde kasır olmak.
SASİM
Kara ağaç. * Abnus ağacı.
SAT’
Yüksek olmak. Kesmek, kat’etmek.
SA’TER
Güvey otu. * Kekik otu.
SA’TERÎ
şen ve keyifli kimse. * Kekik otu ile alâkalı. * Soytarı.
SATH
(Bak: Satıh)
SATHEN
Dış yüzden, dıştan.
SATH-I ARZ
Yer yüzü. Ruy-i zemin.
SATH-I DERYA
Denizin yüzü.
SATHÎ
Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.
SATHİYÂT
Sathi ve âdi şeyler.
SATHİYYEN
Dıştan, dış yüzden. * Üstten. Derinleştirmeden.
SATI’
(Sâtı’a) Yükselerek meydana çıkan. * Yükselerek görünen. Nur saçan. Parlak.
SATIH
Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü. * Evin damı. * Yayıp döşemek. * Genişlik.
SATİ
Adımlarını geniş atan at.
SATİH
(Bak: Şıkk)
SATİM
(C.: Sutem) Galiz, kaba.
SATİR
Setreden, örten, kapatan. * Günahları, kusurları örten.
SATİT
Ses. * Topluluk, cemaat.
SATL
Kova, tas, küçük leğen.
SATR
(C.: Sutur) Satır. Yazı sırası.
SATRANÇ
32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur.
SATT
Cemaat, topluluk. * Cesediyle tokuşmak. * Kovmak, def’etmek. * Zor bir işe giriftar etmek.
SATUR
Satır.
SATUR
(C.: Sevâtir) Satır, büyük bıçak.
SATV
Yürürken sıçramak.
SATVET
Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek. * Zorluluk.
SAUD
İnişli ve yokuşlu yer.
SAUR
Ocak. Fırın.
SAUT
Enfiye gibi burna çekilen ilâçlar.
SAV
Vatan. * Niyyet.
SA’V
Duymak. İşitmek. * Zayıf adam. * Serçeden küçük bir kuş.
SAV’
Perâkende etmek, dağıtmak, parça parça yapmak.
SAVAB
Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst.
SAVABDİDE
f. Doğru ve haklı görülmüş. Beğenilmiş.
SAVAB-ENDİŞ
Düşünce ve görüşü doğru olan.
SAVAB-NÜMA
f. Doğruyu gösteren.
SAVAFIK
Havadis. * Yeni meydana gelen şeyler.
SAVAİK
Saikalar, yıldırımlar.
SAVAİK-İ RAHMET
Rahmet yağmur ve yıldırımları.
SAVALİC
Cirit oynanan eğri sopalar.
SAVARIM
(Sârım. C.) Keskin kılıçlar.
SAVARİF
(Sârife. C.) Değişmeler. Değişiklikler.
SAVARİF-İ DEHR
Dünya değişiklikleri.
SAVAT
(Aslı: Sevâd’dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar. * Derede hayvanlara su içirilen yer.
SA’VAT
(Sa’ve. C.) Kuyruk sallıyan kuşlar.
SAVB
Taraf, cihet, yön. * Dökülmek, nüzul etmek. * Savab. Doğruluk, dürüstlük.
SAVB-I ÂLÎ
Yüksek taraf.
SAVB-I HAK
Hak ciheti.
SA’VE
(C.: Sa’vât) Kuyruk sallıyan kuş.
SAVER
Eğri boyunlu olmak.
SAVG
Batmak, * Kuyumculuk yapmak.
SAVH
Yarmak. * Ayırmak. * İşitmek, duymak.
SAVİ
Kuru, yâbis.
SAVL
Saldırma, atılma. Saldırış, atılış.
SAVLEC
Misk. * Gümüş.
SAVLECAN
(C.: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa.
SAVLET
Saldırma. Ani ve şiddetli atılış.
SAVM
Oruç. İkinci fecirden başlıyarak güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsi mukarenetten nefsi men’etmek suretiyle yapılan ibâdet.
SAVMAA
(Savmea) (C.: Savâmi’) İbadet yeri, hususan Yahudilerin ibadet ettikleri yer. * Hücre.
SAVM-I DAVUDÎ
Bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek.
SAVM-I DEHR
Aralıksız, bir sene mütemadiyen nehyedilen bayram günlerinde dahi iftar edilmeksizin oruç tutmağa denir. Bu nevi oruç bayram günleri tutulmazsa câizdir.
SAVM-I VİSAL
İki gün iftar etmeden oruç tutmak. (Bu, zaruret olmadan mekruhtur)
SAVN
Koruma, muhafaza, sıyanet.
SAVR
(C.: Savâri) Hamle yapmak. * Parçalamak, pâre pâre etmek. * Bir yerde toplanmış küçük hurma ağaçları.
SAVRE
Uyuza benzer bir hastalık.
SAVT
Ses. Bağırmak.(Şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvi hüzünleri, Rabbani aşkları iras eden sesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı te’sire göre hüküm alır! İ.İ.)
SAVT
(C.: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç. * Bir şeyi diğerine karıştırmak.
SAVTAL
Havuç cinsinden çöğender adı verilen bir bitki.
SAVT-I AZAB
Daima elem verici azab.
SAVT-I BÜLEND
Yüksek ses.
SAVT-I HAZİN
Hüzünlü ses.
SAVVAG
Kuyumcu.
SAVVANE
(C.: Savân) Bir cins çakmak taşı.
SA’Y
Çalışma, Çalışıp çabalama. Gayret sarfetme. Bir maksadın meydana gelmesi için elden geleni yapma. * Hızlı yürüme. * Cür’et etme. * Ziyaret etme. * Gammazlık yapma. * Ist: Hac veya Umre’de Safâ ile Merve arasında usulüne göre yedi defa gelip gitmektir. (Bak: Himmet)
SAY’
Suyun akması.
SAYADİD
Belâ. * Zahmet, meşakkat.
SAYAKILE
(Saykal. C.) Cilâ yapanlar, cilâcılar. * Cilâ âletleri.
SAYARİF
(Sayrefî. C.) Sarraflar. * Kurnaz ve işini bilir kimseler.
SAY’ARİYYE
Boyunda olan işaret.
SAYASİ
(Sisâ. C.) Dağın uçları. * Herhangi bir şeyin asılları. * Çulha tarakları. * Muhkem ve yüksek kaleler.
SAYB
İnmek.
SAYD
Av. Avlanmak, sayda gitmek, ava gitmek.
SAYDA’
Çömlek yapılan toprak. * Kaba ve galiz yer. * Belde ismi.
SAYDANİ
Bir küçük canlı. * Tilki. * Mülk.
SAYDELAN
(C.: Sayâdile) Boncuk ve hırdavat satan çerçi.
SAYDELANÎ
Boncukçu, çerçi.
SAYDELE
Eczahane.
SAYDELÎ
Eczacı.
SAYDENANİ
Bir küçük canlı.
SAYDGÂH
f. Av yeri.
SAYDGER
f. Avcı. Sayyad.
SAYD-I MAHÎ
Balık avı.
SAYE
f. Gölge. * Mc: Himaye, sahip çıkma, koruma. * Muavenet, yardım.
SAYE
(C.: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taş.
SAYE- ZAR
f. Gölgelik.
SAYE-BAN
Gölgelik. Büyük çadır. Şemsiye. * Mc: Koruyan, himaye eden.
SAYED
Başını yukarı kaldırıp kibirlenmek ve sağına soluna iltifat etmemek.
SAYE-DAR
f. Gölge eden, gölgesi olan, gölgeli. * Sâhip çıkan, koruyan, himâye eden.
SAYE-ENDAZ
f. Gölge salan. * Mc: Koruyuculuk eden, himâyecilik yapan.
SAYE-FİKEN
Gölge düşüren.
SAYE-GÂH
f. Gölgeli yer. Gölgelik.
SAYE-GÜSTER
f. Gölge eden. * Koruyan, muhafaza ve himaye eden.
SAYE-HAH
Koruma ve himaye isteyen.
SAYEHAN
Çağırmak.
SAYE-İ MEDİD
Uzun gölge.
SAYE-NİŞİN
f. Gölgede oturan. * Bir şeyin gölgesine sığınan. Korunan, himaye gören.
SAYE-PUŞ
Ağaçlık, gölgelik.
SAYF
Yaz, yaz mevsimi.
SAYFÎ
Yaza ait. Yaz mevsimiyle alâkalı.
SAYFİYE
Yazlık. Gezinecek ve yazın yaşanacak yer.
SAYFUFET
Udûl etmek. Yoldan çıkmak, vazgeçmek.
SAYH(A)
(C.: Siyâh) Çağırış. Çığlık. Feryad. Nâra. * Azab, eziyet.
SAYHA-İ GURÂB
Karga bağırışı.
SAYHED
Uzun.
SAYHUD
Çok sıcak olan gün.
SA’Y-İ BELİĞ
Emek harcayarak gereği gibi çalışma.
SA’Y-İ DİMAĞÎ
Kafa çalışması, fikrî çalışma.
SAYİBE
(C.: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve. * “Ümm-ül bahire” adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye kadar gezer.
SAYİDE
f. Eskimiş, yıpranmış. * Ezilmiş, sürülmüş.
SAYİFE
(C.: Sayifât) Ufak, yumuşak kum.
SAYİFET
Rum gazası. (Çünki çok yağmurlu ve karlı yer olduğundan yaz günlerinde gaza yaparlardı.)
SAYİL
Alında olan beyazlık. * Burun kamışı.
SAYİME
(C.: Sevâyim) Yılın ekserinde yabanda yürüyen davar.
SAYİR
Bakan, seyreden. Seyredici.
SAYİS
(Siyaset. den) At uşağı, seyis. Koyun güdücü.
SAYİS-HANE
f. Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan.
SAYK
(Bak: Sıyk)
SAYKAL
Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan. * Kılıç bileyen.
SAYKAL VURMAK
Cilâ vurmak, parlatmak.
SAYKALZEDE
f. Cilâlı. Cilâlanmış.
SAYKALZEN
f. Yaldızcı.
SAYLEM
Zorluk, meşakkat.
SAYREF
(C.: Seyârif) Sarraf. * İşini, çıkarını, hesabını bilir, kurnaz kimse.
SAYREFÎ
(C.: Sayârife) Sarraf.
SAYREM
Bir lokma yemek.
SAYRURET
(Sayr. dan) Bir hâlden diğer hâle intikal etmek. Bir şeyin bir şeye dönmesi. * Olmak, edilmek. * Vücud, kevn.
SAYSA
Ham hurma çekirdeği. * İçi boş olan hanzal tanesi.
SAYYAD
Avcı, avcılık yapan.
SAYYAD-I BÎ-İNSAF
f. İnsafsız avcı.
SAYYAG
(Sıyâgat. dan) Kuyumcu.
SAYYERE
(Sayruretin fiili) Oldu, olur (meâlinde).
SAYYİB
Yağmur veren bulut.
SAYYİHANÎ
Medine hurmalarından bir cins.
SAYYUR
Bir işin âkibeti, sonu, neticesi, serencâmı. * Akıl, fikir.
SAZ
f. Kamış. * Bir çalgı âleti. * Takım, silâh, edevat. * Ustalık. * At takımı. * Düzen, tertip, sıra. * Öğrenme. * Kuvvet, kudret. * Menfaat. * Benzer, misil, eş. * Hile.
SAZ
f. (Sâhten: Yapmak mastarından emir köküdür) Eden, yapan, uyduran, düzen mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Evham-saz $ : Evham veren.
SAZEC
(C.: Sevâzic) Sâde, basit.
SAZENDE
(C.: Sâzendegân) f. Çalgıcı. * Düzenleyici, yapıcı.
SAZÎ
f. Düzenleyicilik, yapıcılık.
SAZKÂR
f. Uygun, muvafık.
SAZKÂRÎ
f. Uygunluk, muvafakat.
SE
f. Üç.
SE
Kur’an alfabesinin dördüncü harfidir. Ebced hesabında 500 sayısının karşılığıdır.
SEA
Güç, iktidar.
SEAB
(C.: Sâbân) Sel yolu. Su akıtmak mânasına mastar.
SEABİB
(Su’bub. C.) Saf su akan yerler.
SEABİB
Salya.
SEABİN
(Su’bân. C.) Büyük yılanlar, ejderhalar.
SEAF
Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir. * Tırnağın çevresinin kopup ayrılması.
SEALİL
(Sü’lul. C.) Memeler. * Vücudda meydana gelen siğiller.
SEAM
Bir çeşit deve yürüyüşü.
SEARİR
Bir ot cinsi. * Burun içinde olan yarık.
SEAT
Kokmak.
SE’B
Tuluk. * Genişletmek. * Boğmak.
SEB’
Yırtmak. * Parçalamak. * Kahretmek. * Sökmek.
SEB’
İçmek için şarap satın almak. * Yakmak. * Bir kimseyi değnek veya kamçı ile dövmek.
SEB’
(Seb’a) Yedi.(7)
SEB’A SEMAVAT
Yedi kat gökler.(Üçüncü Mes’ele: kelimesi hakkındadır.Ey arkadaş! Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir. Onların o hurafe-vâri fikirleri, efkâr-ı âmmeyi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir. Hikmet-i cedide ise, feza denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallâk bir vaziyette durmakta olduklarına kaildir. Bunların mezhebinden semavatın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da, ötekisi tefritte kalmıştır. Şeriat ise, Cenab-ı Hakk’ın yedi tabakadan ibaret semavatı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte olduklarına kaildir. Hadis ise, semanın $ den ibaret bulunduğunu emrediyor. Şu hak olan mezhebin, “Altı Mukaddeme” ile tahkikatını yapacağız.Birinci mukaddeme: Şu geniş boşluğun Esir ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir.İkinci Mukaddeme : Ecram-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden fezayı doldurmuş bir madde mevcuddur.Üçüncü Mukaddeme: Madde-i Esiriyenin, yine Esir olarak kalmak şartiyle, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nevi’leri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.Dördüncü Mukaddeme: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in’ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i Esiriye, sabit yıldızların tabakasına muhaliftir. Bu da, manzume-i şemsiyenin tabakasına ve hâkeza yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.Beşinci Mukaddeme: Araştırmalar neticesinde sâbit olmuştur ki: Bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhalif tabakalar husule gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşden alev, duman husule gelir. Müvellidülmâ’ ile Müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.Altıncı Mukaddeme: Şu müteaddid emarelerden anlaşıldı ki; semavat müteaddittir; şeriat sahibi de, yedidir demiştir; öyle ise yedidir. Maahaza yedi, yetmiş, yediyüz sayıları arab üslublarında kesret için kullanılır.Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur’an-ı Kerimin hitablarına, mânalarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir âmiden tut bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mucibdir.Meselâ: $ kelimesinden bazı insanlar havâ-i nesimiyyenin tabakalarını fehmetmiştir; öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayattar küreleri ihata eden nesimî küreleri fehmetmiştir; bir kısım da seyyarât-ı seb’ayı fehmetmiştir; bir kısmı da, manzume-i şemsiye içinde Esirin yedi tabakasını fehmetmiştir; bir kısım da, şu bildiğimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir; bir kısım da Esirin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.Hülâsa : Herbir kısım insanlar, istidatlarına göre feyz-i Kur’an’dan hisselerini almışlardır. Evet Kur’an-ı Kerim, bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz. İ.İ.)
SEBAHAT
(Bak: Sibâhat)
SEB’A-İ SEYYARE
Yedi seyyar yıldız.
SEBAİK
(Sebika. C.) Eritilip kalıplara dökülmüş mâdenler. Külçeler.
SEBAK
(C.: Esbâk) Ders. * Yarış. * Koşu yapanların aralarında koydukları ödül.
SEBAK-ÂMUZ
f. Ders arkadaşı.
SEBAK-DAŞ
f. Ders arkadaşı.
SEBAK-GÂH
f. Ders öğrenilen yer. Mekteb, medrese.
SEBAK-HÂN
f. Ders okuyan, talebe.
SEBAT
Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak. * Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah’a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak. * Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.
SEBATA
Saçın kıvırcık olmayıp sarkık olması.
SEBATÎ
Sebatlılık. Sözünde ve kararında durma.
SEBATKÂR
f. Sağlam, yerinden oynamaz. * Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam olan.
SEBAYA
(Sebbî. C.) Harbde esir düşenler.
SEBB
Küfür, küfran. Sövüp saymak.
SEBBAB
(Sebb. den) Çok küfür eden. Küfürbaz.
SEBBABE
Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı.
SEBBABEGEZÂ
f. Şaşarak parmağını ısıran.
SEBBAH
(Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü. * Yüzgeç.
SEBBAHE
Yüzücü kuşlar sınıfı.
SEBBAK
Eritip kalıba döken, eritici.
SEBBETMEK
Söğmek, sövüp saymak.
SEBC
(C.: Esbâc) Orta vasat.
SEBCA’
(C.: Sübuc) Karnı büyük olan kadın. (Müz: Esbec)
SEBE
Yaşlılıktan dolayı bunamak.
SEBE’
(Sebâ) Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’ın mucizesi sonunda imana gelen ve onunla evlenen Belkıs’ın Yemen’de hükmü altında bulundurduğu mâmur şehrinin ismi. * Bir Arab kavminin adı. * Bir devlet ismi. * Bir şahıs adı.
SEBE’ SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 34. Suresi olup Mekkîdir.
SEBEB
Vâsıta. Âlet. * Alâka. * Bahane. * Edb: Harekeli bir harf ile sâkin bir harften veya iki harekeli harften meydana gelen parça. (Bak: Esbab, Esbabperest)
SEBEB-İ HİLKAT
Yaratılışa sebeb ve gaye, yaratılışa vâsıta ve âlet olan.(… Nasıl ki O Zât, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vüsulüdür. Öyle de duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır. S.)
SEBEB-İ VÜCUD
Varlık sebebi. Var olmanın sebebi ve gayesi.
SEBEBİYET
İcab ettirme, sebep olma.
SEBED
Sepet. * Az saç, kıl. Başta az tüy olması.
SEBEHLEL
Bâtıl, boş, abes.
SEBEL
Tıb: Bulanık görme hastalığı. * Göze inen perde. * Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur. * Buğday başı.
SEBELE
Bıyık.
SEBENTA
Çeri, öncü. * Ayı.
SEBET
Hüccet, delil.
SEBET
Kıvırcık olmayan saç.
SEBETE
(C.: Sebât) Ot, nebat, bitki. * Otu çok olan yer.
SEBG (SÜBUG)
Nimet bolluğu. * Olgunlaşmak, kemâle yetişmek. Tamam olmak.
SEBH
Atın seğirtmesi. * Sür’atle gitmek. * Maaşında tasarruf etmek. * Suda yüzme.
SEBH
Genişlik. * Hafiflik.
SEBHA
Ot yetişmeyen yer. * Şap taşının çıktığı yer. * Tuzla
SEBHALE
Sübhânallah demek.
SEBİ
(C.: Sebâyâ) Savaşta esir düşen kimse.
SEBİBE
(C.: Sebâib) Atın alın kılı, yele ve kuyruğu. * İnce keten bezi parçası.
SEBİC(E)
Yatık veya sekik adı verilen, ağzı dar şarap testisi. * Gecelik.
SEBİD
Başa yağ sürmeyi terketmek.
SEBİH
Kuş yeleğinin kopup düşeni. * Pamuk ve yün atıldıktan sonra dürüp eğirmek için koydukları bez parçası.
SEBİHA
Gecelik. Geceleyin giyilen elbise.
SEBİKE
Eritilerek kalıba dökülmüş şey, külçe. Kalıba dökülmüş altın veya gümüş. * Hafif, küçük.
SEBİKE-İ HAK
Hak külçesi. * Mc: İşlenmemiş külçe halindeki altın kıymetinin zâhiren görünmemesi gibi; hakkın bâtıl ile mücadelesinin olmadığı zamanda, hakkın kıymet ve lüzumu derecesinin bir cihette bilinememesi.
SEBİKE-İ ZEHEBİYE
Altun külçesi.
SEBİL
Açık ve büyük yol. Büyük cadde. * Allah rızası için su dağıtılan yer.
SEBİLHANE
f. Sebil olarak su dağıtılan yer.
SEBİLULLAH
Allah (C.C.) yolu. Karşılıksız. Allah rızası.
SEBİN
Bir dağın adı.
SEB’ÎN
Yetmiş.
SEB’ÎNE MERRE
Yetmiş defa.
SEBİR
Suret. * Renk. * Asıl. * Heyet.
SEBİR
Mekke civarında bir dağın adıdır.(Resul-i Ekrem (A.S.M.), Mekke’den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebir namındaki dağa çıktılar. Sebir dedi: “Yâ Resulallah, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa Allah beni tâzib eder. Onun için korkarım.” Cebel-i Hira çağırdı: “Yâ Resulallah ileyye: Bana gel”. Bu sır içindir ki ehl-i kalb Sebir’de havf ve Hira’da da emniyeti hissederler. Bu misalden anlaşılır ki: O koca dağlar birer müstakil abddir, müsebbihdir ve vazifedardırlar. Peygambe’ri (A.S.M.) tanır ve severler, başıboş değillerdir. M.)
SEBİT
Aklın sabit olması, aklın durması.
SEBK
Bir şeyi eritme. Kalıba dökme. * Edb: İbarenin tarz ve terkibi.
SEBK
İleri geçme, ilerleme. Öne göçme. * Vâki olma. * Koşuda kazanan hayvan.
SEBKAT
Geçmek, ilerlemek.
SEBK-İ MEFSUL
Edb: Ayrı ayrı, kesik kesik yazma tarzı.
SEBK-İ MEVSUL
Edb: Cümleleri bağlayarak birleştirme tarzı.
SEBK-İ MÜREKKEB
Edb: Hem kısa, hem uzun ifâde tarzı.
SEBLA’
Uzun kirpikli göz.
SEBLET
(C.: Sibâl) Bıyık.
SEBR
Denemek, imtihan. * Yara, kuyu vesâirenin derinliğini anlamak için yoklamak.
SEBR
Men’etmek, engel olmak. * Helâk etmek. * Hapsetmek.
SEBR VE TAKSİM
Mantıkta bir isbatlama tarzı ve usulüdür. Bu iki kelime beraber kullanıldığı gibi, “delil-i taksim, delil-i münkasım” gibi tâbirlerle de söylenir. Bu isbatlamada bir şeyin aslında bulunan vasıflar, illet olmaktan birer birer ibtal edildikten sonra, tam illet olmaya elverişli olan tesbit edilir. (Lât: Residu: Arkada kalan, bâkiye.) Taksim: Man: Bir bütünü hariçte hiç artmamak şartıyla bölmek.
SEBRE
(C.: Seberât) Pek soğuk olan erken vakit.
SEBSEB
(C.: Sebâsib) Issız büyük çöl. * Kâfirlerin bayramı.
SEBT
Yazma, deftere geçirme, bir yere kaydetme.
SEBT
(C.: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek. * Boyun vurmak. * Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü. * Cumartesi günü. * Şaşırmak, hayrette kalmak. * Çok zeki, dâhiye. * Başı tıraş etmek.
SEBTANE
Tüfek.
SEBTEL
Satıl adı verilen kab. (At bakıcıları onunla davara su verirler.) * Susak. (Pınarlarda su içilir.)
SEBTEL
Ot tohumundan bir tohum.
SEBTEL
Çürük yumurta.
SEBT-İ DEFTER
Deftere geçirme, deftere yazma.
SEBU
f. Testi.
SEBU’
(C.: Sebâ’) Yırtıcı hayvan. Canavar.
SEBUÇE
f. Küçük testi. * Küçük kap.
SEBUH
(Sibh. den) Yüzgeç.
SEBUHA
Mekke şehri.
SEBUİYE
Yırtıcıya mensub, canavarlıkla ilgili.
SEBUİYET
Yırtıcılık, parçalayıcılık. Yırtıcı hayvanın fıtri hassası.
SEB’ÛN
(Bak: Seb’în)
SEBÜK
f. Hafif. Ağırbaşlılığı ve ağırlığı olmayan.
SEBÜKBÂR
f. Yükü hafif. Ağırlıksız, eşyası az olan. * Derdi, düşüncesi olmayan.
SEBÜK-ENDİŞ
f. Derin düşünmeyen, sathi düşünen.
SEBÜKHÎZ
f. Çabuk kalkan, hareket eden.
SEBÜKÎ
f. Hafiflik.
SEBÜK-İNÂN
f. Çabuk koşan.
SEBÜKMAĞZ
f. Hafif beyinli, düşüncesiz. (BibBiiiiiib Kafa) . Akılsız.
SEBÜKMÂYE
f. İtibarsız, değersiz, kıymetsiz.
SEBÜKMİZAC
f. Hafif mizaçlı.
SEBÜKREV
f. Çabuk giden.
SEBÜKRE’Y
f. Düşüncesiz, hafif fikirli.
SEBÜKRUH
f. Hafif ruhlu. * Zarif ve şen olan. Hoşa giden, hoş sohbet. * Mc: Lâübâli.
SEBÜKSER
(C.: Sebükserân) f. Hafif düşünceli. * Sefih, aşağılık.
SE’BÜL
(C.: Sevâbil) Aş havucu. * Pirinç, buğday, nohut, mercimek.
SEB’-ÜL MESANİ
İki defa nazil olan ve yedi âyetten ibaret bulunan Fâtiha Suresi. * Mükerrer okunup tekrarlanan.
SEBY
Harpte esir alınma. * Uzaklaştırma. * Bir yerden başka bir yere sürüp giderme.
SEBZ
f. Yeşil, yeşil renkli.
SEBZEVAT
f. Yeşil bitkiler, yeşil nebatlar.
SEBZEZAR
f. Çayırlık, çimenlik, yeşillik. * Bostan, sebze tarlası.
SEBZFAM
f. Yeşil renkli.
SEBZ-FÂM
Yeşil renkli.
SEBZİN
.f Rengi yeşil. Yeşil renkli.
SEBZPUŞ
f. Yeşil elbiseli, yeşil örtülü.
SEC’
(C.: Escâ-Esâci) Kumru sesi. * Kafiyeli söz.
SEC’A
Kuşların cıvıltısı gibi olan ses. * Edb: Nesir hâlindeki kafiyeli yazı.
SECA’
Yarasa.
SECAÂT
Kuşların ötüşleri, sec’aları. * Nesir halindeki yazının kafiyeleri.
SECAH
Letafet, güzellik. Rıfk. Adl. * Yumuşak yer.
SECAHAT
Mülâyemet, rıfk. Cemalin tenasüp içindeki kemali.
SECAVEND
f. Kur’an-ı Kerim’de doğru okunması için yapılan işaretler.Kur’an-ı Azîmüşşan’ı okurken durularak nefes alınacak yerler, âyet sonları ile secavend mahalleridir. Secavend denilen huruf-u rumuziye ise şunları ifade ederler: $ Durmanın lüzumunu gösterir. Bu lüzum şer’î bir lüzum olmayıp, ıstılahî bir lüzumdur. Meselâ: $ Tilâvet eden $ da durur. Sonra $ den devam eder.
SECAYA
(Seciye. C.) Karakterler, huylar, seciyeler, ahlâk ve tabiatlar.
SECAYA-YI SÂMİYE
Yüksek ve kıymetli seciyeler.
SECC
(Sücuc) Akıcı bir şeyin kesretle dökülüp akması, akıtılması. Su akmak.
SECC
Gayet ince olan nesne. * Duvar sıvamak. * Hoş kokulu nesne ezmek.
SECCAC
Suyu çok olan süt.
SECCAC
Çağlayan. Şarıltı ile akan.
SECCADE
Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.
SECCAN
(Sicn. den) Gardiyan, zindancı, hapishane memuru.
SECDE
Allah’ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah’a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.
SECDE SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 32. Suresidir. Mekkîdir.
SECDE-BER-ZEMİN-İ HAYRET VE MUHABBET
Hayret ve muhabbetle yere secde etmek.
SECDEGÂH
f. Namaz kılınıp secde edilecek yer. İbadet yapılacak yer.
SECDE-İ ŞÜKRAN
Şükür secdesi. Şükretmek maksadıyla yapılan secde.
SECDE-İ ŞÜKÜR
Bir lütf-u İlâhîden dolayı veya bir musibetin izn-i İlâhi ile kaldırılmasından sonra hamd ve şükür için edilen secde.
SECDE-İ TİLÂVET
Kur’an okurken veya dinlerken secde âyeti dinlenir veya okunursa secdeye kapanmak vâcibdir. Okuma secdesi mânasiyle bu isim verilmiştir. Abdestli ve bulunduğu yer temiz olmak şartiyle kıbleye müteveccihen secde edilir. (Kur’an-ı Kerim’de, 7, 13, 16, 17, 19, 22, 25, 27, 32, 38, 41, 53, 84 ve 96. Surelerde olmak üzere 14 yerinde secde âyeti vardır.)
SECDETEYN
Birbiri arkası yapılan iki secde.
SECEC
Dökülmüş su.
SECEDE
(Sâcid. C.) Secde edenler.
SECEL
Genişlik, vüs’at. * Büyüklük, azamet.
SECENCEL
(Secencele) Ayna.
SECER
Yassı ve enli.
SECES
Bozuk ve bulanık su.
SECFAN
Ev önünde olan perdenin iki kanadı.
SECH
Tırmalama. * Bir şeyin kabuğunu veya derisini soyup sıyırma.
SECİ’
Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci’ler, ya cümlelerin sonunda yahut arasında bulunur. Sondaki seci’ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır, onlara “Seci’-i mukayyed” denilir. Aradaki seci’ler ise yekdiğerlerine bağlı olmadıklarından onlara sec’i-i mutlak tâbir olunur. İçiçe olan seci’lere “Seci’ ender seci” denir.
SECİC
Su sesi.
SECİC
Asan, kolay. * Yumuşak yer.
SECİF
Perde, setre. * Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak.
SECİHA
Tabiat. * Miktar.
SECİL
Uzun, tavil.
SECİLE
Büyük kova. * Dökülmüş su.
SECİR
Posa.
SECİR
Dost.
SECİR-İ İNEB
Üzüm posası.
SECİS
Yılın ve zamanın sonu.
SECİYE
Huy, karakter. Huy güzelliği. Ahlâk durumu.
SECİYE-İ AVRÂ
Tek gözlü seciye. Dünyaperestlik.
SECİYE-İ UVERÂ
Tek gözlülerin -yâni sadece bu dünyayı düşünenlerin, âhireti görmeyenlerin- seciyesi.
SECL
(Sicâl) İçi su dolu kova.
SECLA’
Karnı büyük kadın. (Müz: Escel) * Her büyük cisim.
SECLA’
Emziği uzun dişi deve.
SECR
Kızdırmak. * Doldurmak. * İnleyerek çağırmak.
SECSEC
Ne yumuşak ne sert olan yer.
SECUR
Tennur kızdırılan nesne.
SE’D
Zayıf yağan yağmur. * Yaz gecelerinde olan rutubet. * Boğaz ıslatan her cins nesne.
SEDA
Çiy denilen yaşlık, kırağı.
SEDA
(Bak: Sadâ)
SEDA’
(C.: Esdiye) Bezin hatâsı.
SEDACET
Sâdelik.
SEDACET-İ KELÂM
Söz sadeliği.
SEDAD
İstikamet ve kasd. * Haklı ve doğru şey. * Akıl.
SEDAİL
(Sedil. C.) Askılar. Perdeler. Zarlar. Örtüler.
SEDANE
Etlilik, semizlik, besililik.
SEDARE
Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek.
SEDAYA
(Sedâ. C.) Memeler.
SEDC
Yalan.
SEDD
Tıkamak, kapamak, mâni olmak. * Baraj. * Perde, Mânia. * Rıhtım. * Set, tümsek.
SEDDAD
Tıpa. Şişe tıpası. * Tampon.
SEDD-İ ÂHENİN
Demirden yapılan set.
SEDD-İ BÂB
Kapı örtme.
SEDD-İ NUTK
Susma.
SEDD-İ RASİN
Sağlam set.
SEDD-İ REMAK
Ölmeyecek kadar yeyip içmek.
SEDD-İ SEDİD
Yıkılması zor olan, sağlam sed. Yıkılmayacak derecede sağlam sedd.
SEDD-İ ZERAİ’
Şer’an memnu olan bir şeye vesile teşkil eden mübah fiillerin de men edilmesi. “Def-i mefasid, celb-i menafiden evlâdır.” Buna binaen insan, şer’an memnu olan herhangi bir şeye sâik olacak şeylerden sakınması icab eder, o şeyler hadd-i zâtında mennu olmasa da. Bu husus Mâlikî Mezhebinde delil kabul edilen bir mes’eledir.
SEDD-İ ZÜLKARNEYN
(Bak: Zü-l karneyn)
SEDD-İ ZÜLKARNEYN
Zülkarneyn’in yaptırdığı büyük sed.(İkinci sualiniz : Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ye’cüc, Me’cüc kimlerdir?Elcevab: Eskiden bu mes’eleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve-i hâfızam tatil-i eşgal etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Dalında bir nebze bu mes’eleden bahsedilmiş. Onun için bu mes’elenin yalnız iki üç nüktesine gayet muhtasar bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:Ehl-i tahkikin beyanına göre, hem Zülkarneyn ünvanının işaretiyle, Yemen padişahlarından Zülyezen gibi “zü” kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan bu Zülkarneyn, İskender-i Rumî değildir. Belki Yemen padişahlarından birisidir ki, Hazret-i İbrahim’in zamanında bulunmuş ve Hazret-i Hızır’dan ders almış. İskender-i Rumî ise, milâddan takriben üçyüz sene evvel gelmiş, Aristo’dan ders almış. Tarih-i beşerî, muntazam surette üçbin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret-i İbrahim’in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafe-vâri, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender namiyle iştiharının sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir ismi İskender’dir ki, İskender-i Kebir ve Eski İskender’dir. Veyahut âyât-ı Kur’aniye’nin zikrettiği hâdisat-ı cüziyeler, küllî hadisatın uçları olduğu cihetle; Zülkarneyn olan İskender-i Kebir’in nübüvvetkârane irşadatiyle akvam-ı zâlime ile milel-i mazlume ortasında hâil ve gaddarların garetlerine mani olacak meşhur Sedd-i Çin’in binasını kurduğu gibi; İskender-i Rumî misillü müteaddit cihangirler ve kuvvetli padişahlar, maddî cihetinde ve manevî âlem-i insaniyetin padişahları olan bir kısım enbiya ve bazı aktâb dahi manevî ve irşadî cihetinde o Zülkarneyn’in arkasında gidip iktida edip, mazlumları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında sedleri (Hâşiye), sonra dağlar başlarında kal’aları kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyahud irşad ve tedbirleriyle te’sis etmişler. Sonra şehirlerin etrafında surları ve ortalarında kal’aları, tâ son çare olan kırk ikilik topları ve kal’a-i seyyar gibi diritnavtları yapmışlar. Hattâ ruy-i zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çinî Kur’an lisaniyle Ye’cüc ve Me’cüc’ün ve tabir-i diğerle tarih lisanında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zir ü zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harab eden akvam-ı vahşiye ve garetkâr milletlerin Hind ve Çin’deki akvam-ı mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvam-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi, Kafkas Dağlarında Derbent cihetinde yine çapulcu garetgir akvam-ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için Zülkarneyn-misal eski İran padişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu neviden çok sedler var. Kur’an-ı Hakîm umum nev-i beşer ile konuştuğu için zâhiren bir hâdise-i cüz’iyyeyi zikredip, umum o hâdiseye benzer hâdisatı ihtar ederek konuşuyor.İşte bu nokta-i nazardandır ki, sedde ve Ye’cüc ve Me’cüc’e dair rivayetler ve akvâl-i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor.Hem Kur’an-ı Hakîm, münasebât-ı kelâmiye cihetinde bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münasebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte seddin harabiyetinden kıyametin kopmasını Kur’anın haber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, belki münasebât-ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir: Yâni bu sed nasıl harab olacak, öyle de dünya harab olacaktır. Hem nasılki fıtrî ve İlâhî sedler olan dağlar metindir, ancak kıyametin kopmasıyla harab olurlar; öyle de: Bu sed dahi dağ gibi metindir, ancak dünyanın harab olmasiyle hâk ile yeksan olabilir. İnkılâbât-ı zaman tahribat yapsa da, çoğu sağlam kalır demektir. Evet Sedd-i Zülkarney’nin külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çinî binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor. İnsanın eliyle zemin sahifesinde yazılan, mücessem, mütehaccir, mânidar tarih-i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor. L.)(Hâşiye): Ruy-i zeminde mürur-u zamanla dağ şeklini almış, tanınmayacak bir surete gelmiş çok sun’î sedler vardır.
SEDEF
Karanlık ve aydınlığın karışması. * Gece ve sabah. * Sabahın evveli.
SEDEF
(Bak: Sadef)
SEDEL
(C.: Südul-Esdâl-Esdül) Bir kuş adı. * Örtmek, setretmek.
SEDEM
Hüzün, keder, tasa. * Nedâmet, pişmanlık.
SEDEN
(Sedâne) Hizmet.
SEDENE
(Sâdin. C.) Kapıcılar. Perdedarlar. Kâbe-i Mükerremenin kapıcıları.
SEDG
Baş yarığı. * Baş yarma.
SEDH
Döşemek. * Uçuk hastalığı. * Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak. * Deve çökertmek. * Kırba doldurmak.
SED-İ RÂH
Yol kapayan, yola mâni olan.
SEDİD
Doğru. Yanlış ve yalan olmayan. * Müstakil. * Muhkem. Metin.
SEDİF
Deve hörgücü. * Her canlının sırtı.
SEDİL
(C.: Sedâil) Askı. Perde. Örtü. Zar.
SEDİN
Semiz, besili, etli ve cüsseli kimse.
SEDİR
Köşk. * Nehir. * Karyola. * Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.
SEDK
Lâzım olmak, icab etmek, lüzum.
SEDL
İrsal etmek, göndermek, yollamak.
SEDM
Dik fışkıran su.
SEDN
Vücut organlarının anormal biçimde gelişmesi.
SEDN
Tapınak. * Puthane.
SEDR
Tenbel olmak. * İrsal, gönderme. * Gözü hareket ettirmek.
SEDUM
Peygamber Lut Aleyhisselâm’ın kavminin şehri.
SEDV
El uzatmak.
SEDY
Meme.
SEDYA’
Büyük memeli kadın.
SEELE
(Sâil. C.) Dilenciler.
SEF’
Alâmet. İşaret. * Yandırmak. * Kara etmek. * Çekmek.
SEFA’
Buğday başının kılçığı. * Orak. * Kuyu içinden çıkan toprak.
SEFAHET
(Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek.
SEFAİN
(Sefine. C.) Gemiler.
SEFAİN-İ HARBİYE
Harp gemileri.
SEFAKA
Katılık. * Sıklık.
SEFALET
Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.
SEFARE
Süprüntü. * Islah etmek, düzeltmek.
SEFARET
Sefirlik, elçilik.
SEFARETHANE
f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
SEFARİC
(Sefercel. C.) Ayvalar.
SEFASİF
(Sefsâf. C.) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar.
SEFAT
(C.: Esfât) Sele, sepet. * Ağaç veya balık pulu.
SEFE
Kepek.
SEFEH
Akılsızlık.
SEFELE
(Sâfil. C.) Alçak kimseler. Aşağı kimseler. Alçaklar.
SEFEN
Nasır. * Sertlik, katılık, huşunet.
SEFENC
Yeyni, hafif.
SEFER
Yolculuk. * Muharebe. Harb. Muharebeye hazır bulunma hali. * Def’a, kerre. * Fık: Muayyen bir mesafeye gitmek. (Bak: Mukim)
SEFER
(Safer) Arabi ayların ikincisinin ismi.
SEFERBER
f. Harbe hazırlık hali. * Sefere hazırlık içinde olan asker ve bu askerin durumu.
SEFERCEL
(C.: Sefâric) Ayva.
SEFERE
Yazıcılar.
SEFERGÜZİN
f. Yolculuk yapan, seyahat eden.
SEFERÎ
Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı. * Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı mukimdir. (Bak: Mukim)
SEFF
Dokumak. * Yapmak. * Ahzetmek, almak. * Toz haline getirilmiş ilâç. * İlâcı toz haline getirme.
SEFFAH
Cömert, eliaçık, civanmerd. * Güzel konuşan, hatip. * Kan dökücü, gaddar.
SEFFAK
(Sefk. den) Kan döken, kan dökücü.
SEFFUD
(C.: Sefafid) Kebap pişirilen demir.
SEFH
(C.: Süfuh) Dağ eteği. * Su dökmek. * Kan dökmek.
SEFİ’
Şiddetle tutup çekme.
SEFİD
(Sepid) f. Ak, beyaz.
SEFİDÎ
Beyazlık, aklık.
SEFİF
Deve beline çekilen kolan.
SEFİH
Zevk ve eğlenceye düşkün. Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcayan.
SEFİHAN
Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval.
SEFİHANE
f. Eğlenceye ve lüzumsuz masraflara düşkün olarak.
SEFİK
(C.: Sefâsik) Katı, şiddetli, şedid. * Sık dokunmuş bez.
SEFİL
Sefalet çeken, muhtaçlık içinde olan. Çok sıkıntıda bulunan. * Uslu huy sahibi.
SEFİLE
Mc: Fâhişe. Namussuz kadın.
SEFİNE
Gemi. * Çeşitli mevzulara dair kitap. * Göğün güney yarım küresinde bir burç adı.
SEFİNE-İ NUH
Hz. Nuh’un (A.S.) gemisi. (Bak: Nuh)
SEFİR
Elçi. Bir devletten diğer devlete bazı işler için gönderilen memur. * Islık sesi.
SEFİR-İ KEBİR
Büyük elçi.
SEFİT
Keremli, cömert kimse.
SEFİYY
Saçılmış toprak. * Bulut.
SEFK
Dökme, akıtma.
SEFK-İ DEM
Kan dökme.
SEFK-İ DİMÂ’
Kan dökme, kan dökücülük.
SEFN
Keser. * Timsah derisi gibi olan sert deri. * Yutmak. * Kazık.
SEFNE (SİFNE)
(C.: Sifen-Sifnât) Devenin çöktüğünde yere değen yerleri.
SEFR
Arslan. * Deve ferci. * Eyer kuskunu. * Yavaş yürüyen deve.
SEFR
Ev süpürmek. * Yüzünü açmak. * Yazı yazmak. * Islâh etmek, düzeltmek.
SEFSAF
(C.: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş. * Un elerken elekten kalkan toz.
SEFSEFE
Nişasta, un gibi şeyleri eleme.
SEFT
Kabir üstüne koyulan taş. * Tabut.
SEFUF
İlâçlar, devâlar, mâcunlar.
SEFUH
Dökülmüş su.
SEFVA’
Hızlı yürüyen katır.
SEFY
Savurmak. Saçmak.
SEG
f. Köpek, kelb.
SEGA’
Koyun ve keçi sesi.
SEGAB
(C.: Sügbân) Kesmek. * Dere içinde yağmurdan biriken su. * İyi ve tatlı su.
SEGAB
Açlık.
SEGABET
Açlık.
SEGAME
(C.: Sigâm) Beyaz çiçekli bir ot.
SEGAR
(C.: Süğür) Ön dişler. * Ağız. (Dar geçit ağızlarına ve diğer yerlerin boş olan korku yerlerine de denir.) * Yaş hıyar.
SEGBAN
(Bak: Sekbân)
SEG-İ KUY
Sokak, mahalle köpeği.
SEGİL
Yaramaz huylu kimse. * Cüssesi küçük, ayakları ince olan kimse.
SEGPEÇE
f. Köpek yavrusu.
SEHA
Büyük cüsseli. Azim-ül cüsse.
SEHA
(C.: Sihâ) Ev içi. Her nesnenin kabuğu. * Yarasa kuşu.
SEHA
Cömertlik, el açıklığı.
SEHA’
Tıb: Beyin zarı.
SEHAB
Çağırgan, gürültücü kişi.
SEHAB
(C.: Sehâib) Bulut. * Karanlık. * Bulut gibi uçuşan böcekler.
SEHAB-ALUD
f. Bulutlu.
SEHABE
Tek bulut.
SEHAB-I MATİR
Yağmur bulutu.
SEHAB-I RAHMET
Rahmet bulutu.
SEHABÎ
Bulut ile alâkalı.
SEHAB-ÜS SİKAL
Ağır yağmur bulutları.
SEHAH
Yumuşak ve sıcak yer.
SEHAİB
(Sehâbe. C.) Bulutlar.
SEHALE
Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları.
SEHAM
Sıcak günlerde havada iplik iplik olduğu hayâl edilen nesneler. * Sıcak esen rüzgâr.
SEHAM
Yaş ağaç. * Demir.
SEHANE
Heyet. * Süs, ziynet. * Renk.
SEHANET
Sıcaklık.
SEHANET
Kalınlık. * Sıklık. * Katılık, peklik.
SEHAR
Bir havuç cinsi.
SEHAVET
(Bak: Sahavet)
SEHAY
Nâme üstüne nesne bağlamak. * Keşf etmek. * Kabuk soymak.
SEHAYA
(Sehâ. C.) Beyin zarları.
SEHB
Sahra, çöl. Düz yer. * Çok söylemek, çok konuşmak.
SEHB
Çekmek. * şiddetle yemek ve içmek.
SEHBA
Üç ayaklı küçük masa. * İdama mahkûm olanların idam edildiği üç ayaklı âlet.
SEHBEL
Büyük, iri vücutlu, şişman deve. * Büyük ve geniş tuluk. * Büyük keler.
SEHC
Seyretmek. * Ezmek.
SEHEF
Çok susamak.
SEHEK
Balık kokusu. * Demir pası. * Rüzgârın yerden savurduğu toprak. * Bir şeyin pis pis kokması.
SEHEM
(C.: Sihâm-Eshüm-Sehmân) Ok. * Nâsib.
SEHER
Tan. Sabah olmağa başladığı vakit. * Fık: İkinci fecirden biraz evvel olan vakit.”Seherlerde eser bâd-ı tecelliUyan ey gözlerim vakt-i seherde.” (S.)
SEHER
Geceleri uyumayıp uyanık durma hastalığı.
SEHERGÂH
f. Sabahlık. Sabah zamanı. Sabah vaktine âit.
SEHERHÎZ
f. Sabahları erken kalkan. Erkenci. * Sabahleyin esen.
SEHF
Maktulün can çekişirken olan ıztırabı, acısı.
SEHH
Dökmek.
SEHHA’
(Sehh’ten mübalağa sigası) “Çok dökücü” mânasına gelir.
SEHHAC
Yeri eliyle veya ayağıyla sıyıran kimse.
SEHHAH
(Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne.
SEHHAR
(Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan. * Çok aldatıcı.
SEHİ
f. Düz, doğru. * Fidan gibi boy.
SEHİ-KAMET
f. Düzgün boy.
SEHİL
Bükülmemiş iplik. * Bir kat bükülmüş iplik. * İpliği bir kat olan bez. * Eşeğin göğsünden gelen hırıltı.
SEHİM
Hisse sâhibi. Hissedar.
SEHİN
Altı görünmeyen sık ve kalın nesne.
SEHİNE
Bulamaç aşı.
SEHL
Kolay. * Toprağı yumuşak düz yer. * Sâde.
SEHL
(C.: Sühul) Beyaz pamuk bezinden olan elbise. * Nakit, para. nakit akçe. * İpliği bir kat bükmek. * Ezmek. * Dövmek.
SEHL
Yere yayılmak, döşenmek.
SEHLEN
Kolaylıkla, kolay surette.
SEHL-İ MÜMTENİ’
Edb: “Hem kolay, hem güç” mânasına bir tâbirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü hâlde taklidine kalkışınca, taklidi imkânsız eser demektir.
SEHLTER
f. En kolay, çok kolay.
SEHL-ÜL ME’HAZ
Kolay olarak alıncak ve elde edilecek şey.
SEHM
f. Dehşet, korku.
SEHM
Ok. * Hisse. nasib * Kısım. * Hazine geliri. * Korku, dehşet. * Hazz. * Yay.
SEHMA’
Dübür, mak’ad, kıç. * Ağaç.
SEHME
Karalık, siyahlık.
SEHM-GİN
f. Korkunç, korkulu.
SEHM-NÂK
f. Korkunç, korkulu.
SEHNA’
Heyet. * Suret.
SEHRAN
Geceleri uyanık duran.
SEHUK
(C.: Sühuk) Uzun. * Çok uzun hurma ağacı.
SEHUM
Hâlin ve durumun değişmesi. Yüzün renginin değişmesi.
SEHV
Hata, yanlış, yanılma.
SEHV
Keşfetmek, bulmak. * İzâle etmek. * Kabuk soymak.
SEHVA’
Geceden bir saat.
SEHVE
Ev önünde yapılan sofa. * Gevşek yürüyüşlü deve.
SEHVEN
Yanlışlıkla, yanılmak suretiyle.
SEHV-İ KALEM
Yanlış yazılış, kalem yanlışı.
SEHV-İ MÜRETTİB
Mürettibin matbaada yaptığı yanlışlık.
SEHV-İ SARİH
Pek açık yanlış.
SEHV-İ TERTİB
Tertib yanlışı, dizme yanlışı.
SEHVİYAT
(Sehv. C.) Yanlışlar, yanlışlıklar, sehivler.
SEK’
Gitmek.
SEKA’
Kulağı olmayan dişi hayvan.
SEKAB
Yakınlık.
SEKAB
Dayanıp itimat edilen, güvenilen.
SEKAF
Uzunluk.
SEKAF
Kabile, soy. Nisbet.
SEKAFE
Akıllılık.
SEKAL
(C.: Eskâl) Misafir. * Mal, mülk, metâ. * Ev metaı, ev eşyası. * İns ve cinnin bir ünvanı. (Bak: Sakalân)(Sekal, meta-i beyt yani ev eşyasıdır. Ayrıca sekal: Misafirin yani yolcunun ağırlık tabir olunan meta ve ailesine ve sahibinin çok zaman kullanmayıp sakladığı kıymetli şeye denir.İns ü cinne sekaleyn denilmesi, arzın içinde ve üzerinde bulunmaları itibariyle onun sekali, ağırlığı gibi olmalarından, yahut amellerinin günahlarının ağırlığındandır denilmiştir.) (E.T.)
SEKAM
Hastalık. İllet. Bozukluk. (Bak: Sakam)
SEKB
Su dökmek. Su dökülme.
SEKBAN
f. Köpek besleyicisi. * Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. * Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. * Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. (Türkçede seğmen denir.)
SEKBE
(C.: Sekebât) Başta olan kepek. * Takke.
SEKEBE
Güzel kokulu bir ağaç.
SEKEL
Musibet, belâ. * Çocuğun ölümü.
SEKEM
Yolun orta yeri. * Lâzım olmak, icab etmek.
SEKEN
Ev ahâlisi. * Mesken, ev. * Kalbin teskin olduğu nesne.
SEKENE
Sâkin olanlar, oturanlar. Bir yerde devamlı oturanlar.
SEKENE-İ ARZ
Yeryüzünde bulunan mahlûkat.
SEKENE-İ KARYE
Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri.
SEKER
Hurma şarabı.
SEKERAT
Sarhoşluk. * Hayretler. şiddetler. * Mestlikler.
SEKERAT-ÜL MEVT
Ölüm halindeki kimsenin kendinden geçmesi, can çekişmesi hali.
SEKF
Bulmak.
SEKİ
Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir. * Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir. (O.T.D.S.)
SEKİNE(T)
Sükûn ve itmi’nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti. * Telâş ve hafifliğin zıddıdır. * Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde ondokuz harfli ondokuz âyet bulunan çok mühim, sükûnet ve itmi’nan veren bir duâdır. Hizb-ül Envar-ül Hakaik-ın Nuriye’de mevcuttur.)
SEKİT
Kırağı.
SEKK
(C.: Sukûk-Sikâk) Çuvaldız. Çivi. * Alçaklık. * Dar nesne.
SEKK
Seyahat etmek, gezmek.
SEKKA’
Su ulaştıran.
SEKKAB
Delici, delen.
SEKKAK
Bıçakçı, çakıcı.
SEKKAKÎ
(Hi: 555-626) Harzem’li olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli ve mühim bir İslâm âlimidir. “Miftâh-ül Ulûm” isminde sarf ve nahivden ve aruz kafiyesinden bahseden eseri vardır. Sadeddin-i Taftazanî bu kitabı şerhetmiştir.
SEKKAR
Lânet eden kişi.
SEKKARE
şarap yapan.
SEKLA
Çocuğunu kaybeden kadın.
SEKN
Sâkin olmak.
SEKR
(Sekir) Sarhoşluk.
SEKRAN
Sarhoş, mest olan adam.
SEKR-ÂVER
f. Sarhoş eden, sarhoşluk veren, baş döndüren.
SEKRE
Sarhoşluk. * Şaşkınlık. * Şiddet.
SEKSEKE
Hamakat, ahmaklık.
SEKTE
Durma, kısılma. * Kanın birdenbire durması. * Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak. * Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir.
SEKTEDÂR
Susan, sesini kesen. * Zarara uğramış olan. * Aheng ve düzeni bozulmuş.
SEKTE-İ KALB
Kalbin durması. Kalbin sekteye uğraması.
SEKUB
(Sekabe) Ateşin alevlenmesi. * Yıldızın parlaması. * Işıklı, ışık veren. * Parlamak.
SEKUB
(Bak: Sükub)
SEKUN
Yemen vilâyetinde bir kabile adı.
SEL’
Baş yarmak.
SELA
(C.: Eslâ) Çocuğun ana karnında iken içinde bulunduğu ince deri.
SEL’A
Hıyarcık hastalığı. * Yarmak.
SELA’
Pişirmek. * Eritmek.
SELA’
Bir acı ağaç. * Medine’de bir dağ. * Yarmak. Parçalamak. * Ayak yarığı. (Bu mânâya C.: Sülu)
SELACİKA
(Selçuk. C.) Selçuklular.
SEL’AF
Yutmak.
SELAH
(C.: Selhân) Keklik yavrusu.
SELAHİF
(Sulahfât. C.) Kaplumbağalar.
SELAHİYET
(Bak: Salâhiyet)
SELAİK
(Selika. C.) Güzel söz söyleme ve yazma kabiliyetleri.
SELAK
(C.: Selekân) Yüksek, düz yer. Deve yanırının onulmuş ve yeri ağarmış olan izi. * Çuval kulpunun birisini birisine koymak.
SELALE
Çanak içinde yalanan nesne.
SELALİM
(Süllem. C.) Merdivenler.
SELAM
Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş. Bütün korktuklarından emin olma. * Allah’ın (C.C.) rızasına erişmek için mü’minlerin birbirlerine yaptığı dua. Mü’minler birbirleriyle karşılaştıklarında büyük küçüğe; yürüyen durana; azlık çokluğa; hayvan veya vasıta üzerinde olan yerde yürüyene; yüksekteki aşağıdakine “Selâmün aleyküm” der. Selâmı alan “Ve Aleykümüsselâm ve Rahmetullâhi ve Berekâtühu” diyerek cevap verir. Evvelâ selâm veren daha çok sevap kazanır. Selâm vermek sünnet, almak ise farzdır. İki cemaat birbiri ile karşılaşırsa; onlardan birisinin selâm vermesi sünnet-i kifaye, selâm alacak taraftan birisinin selâm alması farz-ı kifayedir.
SELAMAN
Bir mekânın adı. * Büyük ağaç.
SELAMET
Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak. * Neticede imân ile kabre girmek. * Edb: Doğruluk, sağlamlık.
SELAMLIK
(Bak: Harem)
SELASE
Üç.
SELASE-AŞER
Onüç.
SELASET
Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.
SELASİL
(Silsile. C.) Silsileler. * Zincir gibi olanlar. Zincirler. * Sıradağlar.
SELASÛN
(Selâsîn) Otuz, 30.
SELATA
Kahır, galebe, hiddet. * Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran. * Merhametsiz olmak. * Acı söz söylemek.
SELATİN
(Sultan. C.) Sultanlar.
SELB
Zorla alma, kapma, soyma. * Nefy ve inkâr etme. * Kaldırma, giderme, izale. * Man: İki şey arasında nisbet-i vücudiyenin kalkması.
SELB
Ayıp. * “Noksan etmek ve çekmek” mânalarına da mastardır.
SELBEN
İnkâr yoluyla, * Gidererek, kaldırarak, yok ederek.
SELBÎ
Nefiy ile alâkalı, nefye mensub olan.
SELBUB
Bir dere.
SELC
Yutmak.
SELC
(C.: Süluc) Kar.
SELCEM
(C.: Selâcim) Uzun, tavil.* Uzun ok. şalgam.
SELEB
Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar. * Kişinin malı mülkü ve metâı.
SELECAN
Yutmak.
SELEF
(Self) Eskiden olan. Evvelce bulunmuş olan. * Yerine geçilen. * Önde olmak, ileri geçmek. * Eski adam.
SELEF-İ SÂLİHÎN
Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in ilk rehberleri: Tabiîn ile Ashabın ileri gelenleri ve Tebe-i Tabiînden olan müslümanlar.
SELEFİYE
İtikadca Ehl-i Sünnet Mezhebi üzerinde olan Sahabe ve Tâbiîn’in gittikleri yol. Ve bu yolda giden fakihler, muhaddisler ve bu mezhebden olanlar. * Cenab-ı Hakk’ın varlığında ve diğer hususlarda Kur’an-ı Kerim aşikâr ne söylemiş ise aynen kabul edenler. Bunlara “Eseriyye” de denir.
SELEL
Helâk olmak, mahvolmak.
SELEM
Teslim etmek. * Ayıplardan uzak olmak. * Selef. * Peşin para ile veresiye mal alma.
SELEM
Diş gediği.
SELENKA’
Yıldırım.
SELENTAH
Geniş, açık yer.
SELF
Yeri düzeltmek. *Büyük dağarcık.
SELFA’
Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse. * Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın. * Kuvvetli deve.
SELFE
(BibBiiiiiib Kafa) . * Kurt.
SELG
Ayırmak. * Yarmak.
SELH
Soyma, deri soymak. * Her ayın son günü. * Bir yerden bir şeyi çıkarmak.
SELHA
Kıyamet günü.
SELH-HANE
f. Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, “salhâne” şeklinde kullanılır.)
SELİB
Soyulmuş, giderilmiş, alınmış. * Tıraş olunmuş. * Aklı başından alınmış.
SELİF
Eski zamanda geçmiş olan.
SELİHA
Kabuk. * Soyulmuş veya bozulmuş şey. * Tarçın yerine kullanılan bir ağacın adı.
SELİK
Arpa, buğday ve bunlara benzer hububatın yarması.
SELİKA
Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri. * Tabiat.
SELİKA
Güzel söz söyleme ve yazma istidadı.
SELİL
Netice, semere. * Yeni doğmuş erkek çocuk. * Büyük, geniş dere.
SELİLE
Yeni doğmuş kız çocuğu.
SELİL-İ MEYYİT
Ölü olarak doğmuş çocuk.
SELİM(E)
(Selâmet. den) Sağlam, kusursuz. Refah ve selâmet üzere bulunan.
SELİM-ÜL KALB
Temiz kalbli.
SELİS
Kolay, yumuşak. * Boyun eğmiş, bağlı.
SELİS
Selâsetli. Fasih ve beliğ olan. Düzgün ve akıcı ifade.
SELİT
Kahredici, galebe edici. * Susam yağı. * Kötü sözlü şerli kimse. Ağzı bozuk. * Zeytinyağı.
SELK
Bir yerden haber getirmek. * Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak. * Katı ve sert söylemek. * Çağırmak.
SELK
Çekmek veya çekilmek. * Gitmek. * İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek.
SELKA’
(C.: Selâki) Otsuz, susuz ve ıssız yer.
SELL
Yavaşça çekip sıyırma. Sıyrılma. * Çıkarma, çıkarılma. Çekme, çekilme.
SELLAC
Buzcu, buz satan adam.
SELLAH
(Selh. den) Kasaplık hayvan kesen veya yüzen.
SELLAT
(Selle. C.) Sepetler, seleler.
SELLE
(C.: Sellât – Silâl) Sepet, sele.
SELLE
Koyun ve keçi sürüsü. * Yıkmak, hedm. * Kuyu içinden çıkartılan toprak.
SELLEBÂF
f. Sepet, küfe vs. ören kimse. Sepetçi.
SELLEME
Selâm ve selâmet versin, kusur ve ayıptan hâli ve beri eylesin meâlinde duâ.
SELLEMEHÜSSELAM
Gelişi-güzel. Rastgele.
SELL-İ SEYF
Kılıç çekme.
SELM
Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova. (Bak: Silm)
SELMAN-I FARİSÎ
İran’ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber’e (A.S.M.) kavuşmak için Şam’dan Hicaz’a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Medine’ye geldiğinde müslüman oldu ve Resulullah onu satın alıp azad etti. İslâmiyete çok hizmetleri vardır. (R.A.)
SELME
Rahne, gedik.
SELMEC
(C.: Selâmic) İnce uzun demir.
SELMET (SİLMET)
Taş.
SELS
Beyaz boncuk dizilen iplik.
SELS
Akmak, seyelân.
SELSAL
Hafif soğuk, tatlı ve lezzetli su.
SELSEBİL
Cennet’te bir çeşme veya ırmak. * Mc: Tatlı, lâtif, leziz su.
SELSEL
Tatlı ve yumuşak su.
SELSELE
Ulaştırmak, vardırmak. * Zincir örmek.
SELT
Karın gürüldemesi.
SELUB
(C.: Süleb) Müddeti tamam olmadan yavrusunu düşüren deve.
SELUC
Rahat olmak. Mutmain olmak.
SELUF
Suya gelen develerin dâima önlerinde gelen deve.
SELUK
Yemen vilâyetinde bir köydür ve “kilâb-ı selukiyye” denilen büyük köpekleriyle meşhurdur.
SELUKİYYE
Kaptan kamarası.
SELUL
Ölü olarak doğmuş çocuk.
SELV
Kanaat vermek.
SELVA
Bal, asel. * Bıldırcının büyüğü.
SELVET
Kalb rahatı. Gönül rahatı.
SEM’
İşitmek. Kulak ile dinlemek. * Kurdun sırtlandan olan eniği.
SEMA
Gök yüzü. Asuman. Gök. * Her şeyin sakfı. * Gölgelik. * Bulut ve emsali örtü.(Resul-i Ekrem’den (A.S.M.) şöyle rivayet olunmuştur. Sema’ya uruç buyurdukları zaman kale burçları gibi bir mevkide bir takım melâike görmüştü. Bunlar birbirlerinin yüzüne doğru, mütekabilen yürüyüp gidiyorlardı. Bunlar nereye gidiyorlar diye Resul-i Ekrem (A.S.M.) Cebrâil’e (A.S.) sordu. Cebrâil: Bilmiyorum. Ancak yaratıldığımdan beri ben bunları görürüm ve evvel gördüğümün bir tânesini bir daha görmem dedi. Onlardan birine, ikisi birden: “Sen ne zaman halk olundun” diye sordular. O da: “Bilmiyorum. Ancak Cenab-ı Hak her dörtyüz bin senede bir yıldız halk eder. Ben yaratıldığımdan beri de dörtyüz bin yıldız halk etti” diye cevap verdi. Melâikenin kesretini ve kudret-i ezeliyenin vüs’at-ı tecelliyatını anlamalı… E.T.)
SEMA’
Yağlı yemek yedirmek. * Baş yarmak. * Ekmeği terid etmek. * Sakalı boyamak.
SEMA’
İşitmek, kulakla dinlemek. * Mevlevilerin zikir esnasındaki dönüşleri.
SEMAAN
(Semaen) İşiterek, dinleyerek, dinlemek suretiyle.
SEMAAT
Dinlemek, kulak vermek.
SEMACET
Kötü görünüş, çirkinlik. * Söz çirkinliği. * Kabahat.
SEMACET-İ İBTİDA
Sözün başlangıcındaki çirkinlik.
SEMAD
Davar tersi. * Gül.
SEMADİR
Sarhoşluk vaktinde veya uyku geldiğinde göze ârız olan zayıflık.
SEMAEN
İşiterek, duyarak.
SEMAHAT
Cömertlik. İyilik severlik. El açıklığı.
SEMAHİC
Deniz içinde bir alanın adı.
SEMAÎ
İşitmekle öğrenilen. İşitmeğe dair ve müteallik. * Gr: Bir kaideye bağlı olmayan, işitilmekle öğrenilen.
SEMAÎ MÜENNES
Bir kaideye bağlı olarak müennes işareti olmayıp kelimenin aslında müenneslik var gibi kabul edilen ve işitilmekle öğrenilen müennes kelime. (Bak: Müennes-i semaî)
SEMAKİL
Somak ve tadım denilen ekşi taneler.
SEMALE
(C.: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık. * Tereyağı. *Araptan bir kabile.
SEMA’MA’
Küçük başlı. * Yular.
SEMAME
(C.: Semâm) Bir nevi kuş. * Sür’atle yürüyen dişi deve.
SEMAN
Sekiz.
SEM’AN
Dinliyerek. * İşiterek, duyarak.
SEMAN-AŞER
Onsekiz.
SEMANE
f. Tavan. * Bıldırcın.
SEMANET
Semizlik, yağlılık, besililik.
SEMANÎN
Seksen. 80
SEMANİYE
Sekiz. 8
SEMANÛN
Seksen. 80
SEMAPARE
f. Gök parçası.
SEMAR
Duru süt.
SEMAR
Meyva, yemiş.
SEMARUG
Başı yumru yumurta gibi olan mantar.
SEMASİRE
(Simsar. C.) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar.
SEMAVAT
(Sema. C.) Gökler, semalar.
SEMAVE
Örtü. * Şam yolunda bir bâdiyenin adı.
SEMAVÎ
Gökle alâkalı, semaya dair ve müteallik. * İnsan eseri olmayan, vahiyle gelmiş bulunan.
SEMAVİYYÂT
Semavî olan şeyler.
SEMBOL
Fr. Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil veya madde halinde gösterilmiş sureti.
SEMCER
Çok su katılmış olan süt.
SEMDAR
f. Zehirli.
SEMED
Devamı gelmeyen sarnıç suyu.
SEMEHDER
Geniş, bol, vâsi.
SEMEK
Balık.
SEMEL
Eski kaftan, eski elbise.
SEMEL
Sarhoşluk.
SEMELE (SÜMLE)
Kap dibinde kalan azıcık su.
SEMELE (SÜMLE)
Kap dibinde kalan artık.
SEMEN
Baha, kıymet. Değer. Tutar. Satılan şeyin fiatı.
SEMEN
Yağ. Erimiş tereyağı. (Bak: Simen)
SEMEN
f. Yâsemin.
SEMEN-BU
f. Yâsemin gibi kokan, yâsemin kokulu.
SEMEND
f. Çevik ve güzel at.
SEMEN-FAM
f. Yâsemin renkli, rengi yâsemin gibi olan.
SEMENÎ
Tereyağı.
SEMEN-İ MİSL
Ehl-i vukuf tarafından hakiki kıymetini tâyin etme.
SEMEN-İ MÜSEMMA
İki tarafın isteğiyle değerlendirilen kıymet.
SEMEN-İ RÂYİC
Geçer değer, o zamanki kıymeti, fiyatı.
SEMER
Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak.
SEMER(E)
Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.
SEMERÂT
(Semere. C.) Meyveler, faydalar. Kârlar. Menfaatler.
SEMEREDÂR
f. Verimli, semereli, kârlı. * Yemiş veren.
SEMERE-İ FUÂD
Gönül meyvası. * Mc: Evlâd, çocuk.
SEMERREC(E)
Üç defa haraç çıkarmak.
SEMERTUL
Uzun, tavil.
SE’MET
Kederli olmak. Melül olmak. * Bıkmak, usanmak.
SEMG
Yarmak.
SEMH
Cömertlik, keremli olma.
SEMHA
Kolaylık, sühulet.
SEMHAC
Arkası uzun olan at ve eşek.
SEMHAK
Yağmursuz bulut.
SEMHEC
Yağlı tadı azmış süt.
SEMHER
Eskiden süngü ağacı yapan bir kimsenin adı. (Ona nisbet edip “rumh-i semherî” derler.)
SEMHUK
Uzun, tavil.
SEMİ’
İşiten, duyan. * Fık: Allah’ın (C.C.) insanlar gibi zamana, âlete muhtaç olmayarak her şeyi işitmesi ve duyması. (O’nun işitip duyamıyacağı hiç bir şey yoktur.)
SEM’-İ HAMİYET
Hamiyet kulağı, insaf ve hakperestlikle dinleyiş.
SEM’-İ HİKMET
Hikmetli sözleri dinlemek. Hikmetten ibret ve ders almak. En hayırlısına tabi olmak.
SEMİC
(Semc) Çirkin, kötü görüşlü.
SEMİ-İ MUTLAK
Her şeyi şeksiz, şüphesiz, mutlak surette işiten Allah (C.C.).
SEMİK
(C.: Esmika-Sümuk) Zelve. (Öküzün boynuna takılır.)
SEMİL
Sarhoş.
SEMİLE
Artmış, artık şey. * Dere içinde kalan su artığı.
SEMİN
Semiz. Eti yağı bol.
SEMİN
(Semine) Çok değerli, pahalı, kıymetli.
SEMİ’NA VE ATA’NA
İşittik ve kabul ettik, itaat ederiz, baş üstüne meâlindedir.
SEMİR
Arkadaş, refik. * Gece anlatılan kıssa ve hikâye.
SEMİR
Meyvalı, yemişli. Meyva veren. * Sinici olan su.
SEMİRE
Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları.
SEMİT
Temiz pişirilmiş olan kebap. * Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş. * Doldurulmuş bağırsak. * Birbiri üstüne yığılmış kiremit. * Bir kat sahtiyan.
SEMİ-ÜD DUA
Duayı işiten Allah (C.C.).
SEMİY
Aynı isimde olmak. Adaş, hemnâm.
SEMİYYE
Yüce, yüksek, refia.
SEMİZ
t. Eti, yağı bol. Besili.
SEML
(c.: Esmâl) Sulh etmek, barışmak. * Göz çıkarmak. * Pâk edip temizleyip arıtmak.
SEMLAH
Tadı azmış olan yağlı süt.
SEMLAK
(C.: Semâlik) Düz, yüksek yer.
SEMM
(Simm – Sümm) (C.: Sümum) Delik.
SEMM
Cem’ etmek, toplamak. * İyi etmek.
SEMM
Zehir, ağu.
SEMMAK
Balıkçı.
SEMMAN
Süzme yağ yapan. Hâlis yağ yapan veya satan kişi.
SEMMDAR
f. Zehirli.
SEMMÎ
(Semmiye) Zehirle alâkalı. Zehirli.
SEMM-İ KATİL
Öldürücü zehir.
SEMM-ÜL HIYAT
İğne deliği.
SEMN
Semizlik, beslilik, yağlılık. * Tereyağı.
SEMPATİ
Fr. Cana yakınlık, sıcak kanlılık. * Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi.
SEMRA
(Müe.) Esmer. Kumral renkte olan.
SEMRA’
Yemişli ağaç. Meyveli ağaç.
SEMRE
(C.: Semür-Semürât) Sakız ağacı.
SEMSAK
Yâsemin.
SEMSAM
(C.: Semâsim) Hafif edepsiz kişi. * Aceleci kimse.
SEMSAM
Eline ne alırsa kıran.
SEMSEM
Tilki. * Bir yerin adı.
SEMSERE
Bir kimsenin elbise ve kumaşını satıvermek.
SEMT
Paklık, nezâfet, temizlik.
SEMT
Yön, taraf, cihet. * Koz: Açıklık.
SEMUD
(Sümud) Kur’anda ismi geçen bir kavim adı. Sâlih Peygamber’in kavmi.
SEMUH
(Semahat. dan) Çok cömert.
SEMUM
Zehirli şey. * Sam yeli. * Gündüz vakti sıcak çölde esen pek sıcak rüzgar olup, bitki ve hayvanları mahveder.
SEMUNYUN
Yaban kerevizi.
SEMURE
Dikenli bir ağaç. * Sakız ağacı.
SEMÜVV
Ad koymak, isim vermek.
SENA
Şimşek parıltısı. * Ulviyet. Yükseklik. * Aydınlık. * Bir ot ismi.
SENA
Medihle tarif. Medhetmek, övmek.
SENAA
Cemali güzel.
SENABİK
(Sünbük. C.) At ve katır gibi hayvanların tırnakları.
SENABİL
Sünbüller. Başaklar.
SENA’BUK
Kötü kokulu bir ot.
SENAF
Deve bağlanan ip. * Deve göğüsü.
SENAGÛ
f. Medheden, öven, sena eden.
SENAHAN
f. Medheden, alkışlayan, öven.
SENAKÂR
f. Öven. Medheden.
SENAKÂRANE
f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
SENAM
(C.: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü. * Her nesnenin yücesi, yükseği.
SENAN
Parlak, ziyâdar, ışıklı.
SENANİR
(Sinnevr. C.) Kediler.
SENAVER
f. Medheden, öven.
SENAVERÎ
f. Birisini medhedene, övene ait. Senakârane.
SENAYA
Öndeki dört dişler, ön dişler.
SENBER
Her umuru bilen, her işten anlayan.
SENBOL
(Bak: Sembol)
SENC
f. Ölçen, tartan, değerlendiren.
SENCE
(C.: Senecât) Terazi taşı.
SENCEREF
Sülügen adı verilen kızıl taş.
SENCİDE
f. Ölçülmüş, tartılmış, değerli. * Tam yerinde söylenmiş söz.
SENCİLAT
Bir cins koku.
SENCİLEYİN
Senin gibi.
SENDEL
f. Sandal. * Sandal ağacı.
SENDERE
Büyük kile. * Ok yapılan bir nevi ağaç. * Sür’at, hız.
SENDÜVE
(C.: Senâdâ) Meme.
SENE
Yıl.
SENEB(E)
Zamandan bir parça.
SENE-BE-SENE
Yıldan yıla, seneden seneye seneler geçtikçe.
SENED
Kuvvetli olabilecek söz. * Tapu. * Üzerine dayanılacak ve itimad edilecek şey. Mutemed. Melce’. * İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı tesbit eden ve karşılıklı imzalanan kâğıt, vesika.
SENED-İ HÂKANÎ
Tapu senedi.
SENED-İ MÜSBİT
İsbat edici senet.
SENED-İ RESMÎ
Resmen tasdikli senet, resmî senet.
SENE-İ EFRENCİYE
Efrenci (Frenkler, Avrupalılar) takvimine göre yılbaşı Ocak’tan başlayan milâdi sene.
SENE-İ HİCRİYE
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın Mekke’den Medine’ye hicreti başlangıç sayılan ve Muharrem 1’den başlayan sene. Bu sene-i Kameriye (kamer yılı), Zilhicce ile biter, 354 veya 355 gün sürer.
SENE-İ KUR’ANİYE
(Bak: Eyyam-ı Kur’aniye)
SENE-İ MÂLİYE
1 Mart’tan itibaren başlaması Mâliyece kabul edilen yıl.
SENE-İ MİLÂDİYE
Kânun-i sâni (Ocak) 1’de başlayan sene. Milâdi sene.
SENE-İ RUMİYE
Garp Milâdi takvimini yani Efrenci takvimini kabul etmemiş olan Şark Hristiyanları için 14 Ocak tarihinden başlayan ve eskiden 1 Mart tarihinde başlayan Rumi sene.
SENE-İ ŞEMSİYE
22 Mart’tan ertesi senenin 21 Martına kadar süren İranlıların milli takvimine göre olan nesne.
SENEM
Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak.
SENEN
Yol, tarik.
SENER
(C.: Senânir) Kedi. * Ulu kişi. * Boğaz kemiği. * Kuyruk sokumu.
SENETA
Sekenler. Durmalar, duruşlar. Davranışlar.
SENETEYN
İki yıl. İki sene.
SENEVAT
(Sene. C.) Yıllar, seneler.
SENEVÎ
Seneye ait. Bir yıl içinde olan. Senelik. Seneye mensub.
SENG
f. Taş, hacer. * Vezin. Tartı ve temkin. * Sıklet. * Beraberlik. * Ağırlık.
SENGDİL
(C.: Sengdilân) f. Taş yürekli, merhametsiz, acımaz.
SENG-ENDAZ
f. Taş atan. Dokunaklı söz söyleyen.
SENG-İ AS-YÂB
Değirmen taşı.
SENG-İ HARA
Pek sert taş, kaya.
SENG-İ KABİR
(Seng-i mezar) Mezar taşı.
SENG-İ KAZA
Kaza taşı. Belâ, musibet.
SENG-İ MUSALLÂ
Musallâ taşı. Namaz kılınmak için cenaze konan taş.
SENGİN
f. Taştan olan, taştan yapılmış.
SENGİSTAN
f. Taşı çok olan yer. Taşlık yer.
SENGLAH
f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
SENGPARE
f. Taş parçası.
SENGSAR
f. Taşlık yer.
SENGTRAŞ
f. Taş yontucu, taş yontan sanatkâr.
SENGZAR
f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
SENH
Arız olmak.
SENİH
Mübarek fiil, iyi ve güzel hareket.
SENİN
Taşı kazıyıp yonttuklarında dökülen parçaları.
SENİNE
(C.: Senayin) Kumdan tepe.
SENİY
(C.: Sinâ-Seniyyât) Ön dişini burkan hayvan.
SENİYYE
(C.: Senâyâ) Ön dişlerin birisi. * Sarp ve yokuş yerde olan yol.
SENİYYE
(Seniye) Yüksek. Çok mühim ve kıymetli, âli olan.
SENKENDAZ
Eski kalelerde kale dibine sokulan düşmana yukarıdan ağır taşlar vesaire atmak için altı açık cumba gibi çıkmalara verilen addır. Kale kapılarını müdafaa için üst taraflarına da böyle senkendazlar yapılırdı. (O.T.D.S.)
SENN
Zırh çıkarmak. * Halinden döndürmek. * Koymak. * Keskinleştirmek. * Tasvir etmek. * Dökmek.
SENT
Etin kokması.
SENUT
Yere saçılan buğday.
SE-PA
f. Üç ayaklı. Sehpâ.
SEPİD
f. Ak, beyaz.
SEPİDE
f. Tan vakti.
SEPİDEDEM
f. Sabah aydınlığı.
SEPİDÎ
f. Aklık, beyazlık.
SEPTİSİZM
Fr. Fls: Müsbet veya menfi hiçbir kat’i hükme varamıyan ve dâim şüphe içinde olmayı kabul eden sapık felsefe sistemi. Şüphecilik. (Bak: Sofestaî, Sofizm)
SEPÜKPÂY
f. Ayağına çabuk olan.
SER
f. Baş. Tepe. Uç. Nihayet. Zirve. Gaye. * Baş, başkan, reis.
SE’R
İntikam, öç almak. * Kin. * Kısas etmek.
SER’
Üzüm çubuğu. * Yaş ve taze çubuk. * Yumuşak bedenli yiğit. * Uzun boylu adam.
SER’
Yumurtlamak.
SERA
f. “Şarkı söyleyen” mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nağme-serâ $ : Şarkı söyleyen, nağme söyleyen.
SERA
Yer, toprak. Arz. * Malı çok olmak. Zengin olmak.
SERA’
Yay yapımında kullanılan bir ağaç cinsi.
SERAB
Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te’siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.(Ey serab-ı gururu, şarab-ı tahur zanneden Said-i hodfuruş! Hikmet, hayr-ı kesir olduğunu işittin. Fakat yanlış yola gitmiştin. Şu kitab-ı kâinatın hikmetini maânisinde aramadın. Gittin nukuşunda taharri ettin. R.N.)
SERABİL
(Sirbâl. C.) Gömlekler.
SERABİSTAN
f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.)
SERAÇE
f. Küçük saray. Küçük konak. Saraycık.
SERADİK
(Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi. * Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda.
SERADİKAT
Padişaha mahsus perdeler.
SERAFİL
(C.: Serâfilât) Şalvar. Don.
SER-AGAZ
f. Yeniden ve baştan başlama.
SERAH
Kıl taramak. * Halâs etmek. * Davar gütmek. * Eşini boşamak.
SERAHİN
(Sirhân. C.) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar.
SERAHOR
Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi veyahut memleket içinde zelzele, deprem gibi bir âfetin vukuuyla harap olan yerlerin hemen tamir edilmesi işlerinde kullanılanlara verilen addır.
SERAİR
(Sır. C.) Gizli şeyler, sırlar.
SERAİR-İ VÜCUD
Yaradılış sırları.
SERAK
Hırsızlık yapmak.
SERAMAC
f. Boyunduruk.
SER-AMED
(C.: Ser-âmedan) f. İleri gelen, başta bulunan.
SER’AN
Evmek, acele etmek.
SERAPA
f. Bir uçtan bir uca. Baştan ayağa kadar.
SERA-PERDE
f. Saray perdesi. Eskiden harem dairesinin önüne çekilen büyük perde. * Padişah çadırı, otağ.
SERAR
Ayın son gecesi.
SERARE
İyilik. * Şeref.
SERARİ
(Süriyye. C.) Câriyeler, odalıklar.
SERASER
f. Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen.
SERASİME
f. Sersem.
SERASİMEGÎ
f. Sersemlik.
SERASKER
f. Ordu kumandanı. Komutan. * Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı.
SERATÎ
Keskin.
SERAVİL
(C.: Serâvilât) İç donu. * Şalvar.
SERAY
f. Büyük konak, kâşâne. * Saray. * Hükümet konağı.
SERAYA
(Seriye. C.) Düşman üzerine yollanan askerler.
SERAY-DAR
f. Eskiden büyük yerlerde yemek ve sofra işlerine bakan kimse.
SERAYENDE
(C.: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen.
SER-AZAD
f. Hür, serbest. Başı boş. * Dertsiz, rahat.
SERB
(C.: Sürub) İçyağı. * Helâk olmak. * Bozulmak, fâsid olmak. * Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme.
SERBALİN
f. Baş yastığı.
SERBAZ
(C.: Serbâzân) f. Korkusuz, cesur, cesâretli. Yiğit.
SERBAZÎ
f. Yiğitlilik, cesurluk, korkusuzluk.
SER-BE-CEYB
f. Kaderden, düşünceden veya hayâdan dolayı başını önüne eğmiş olan.
SERBEHA
f. Baş pahası. Diyet. Haraç.
SERBEND
f. Başa bağlanan veya sarılan şey.
SERBESER
f. Baştan başa.
SERBEST
f. Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. * Sıkılmayan. * Engelsiz.
SERBESTÂNE
f. Serbestçe.
SERBESTE
f. Başı bağlı. * Gizli, kapalı, örtülü.
SERBESTÎ
f. Serbestlik.
SERBESTİYET
f. Serbestlik. Serbest oluş.
SERBESÜCUD
f. Secde edici. Başını yere değdirici.
SERBEZEMİN
f. Başı yere eğilmiş olan.
SERBÜLEND
(C.: Serbülendân) f. Yüce. Başı yüksek.
SERBÜLENDÎ
f. Başı yükseklik. Yücelik.
SERC
(C.: Süruc) At takımı, eyer.
SERCEM
Uzun.
SERC-İ FERES
At eyeri.
SERCUC
(BibBiiiiiib Kafa) .
SERCÜMLE
f. Hepsi, tamamı, bütün.
SER-CÜNBAN
Baş oynatan, baş sallayan.
SERÇEŞME
(C.: Serçeşmegân) f. Çeşme başı, su başı. Pınar. * Pir, şeyh. Baş. * (Tanzimattan evvel) yardımcı askerlerin maddi işlerine bakan kimse.
SERD
Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek. * Halkaları birbirine geçirmek. * Delmek. * Dikmek. * Vurmak.
SERD
f. Bârid, soğuk, bürudetli olan. * Sert, kaba, hoyrat.
SERD
Çanak içine ekmek doğrayıp ıslatmak.
SERDAB
f. Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu’nun bazı yerlerinde buna “zir-i zemin” denilir. * Tar: Padişah saraylarında, sağ ve sol taraflarında birer oda bulunan üç köşeli sofalara verilen addı.
SER-DADE
f. Baş vermiş, baş göstermiş olan.
SERDAH
Geniş ve düz yer.
SERDAR
f. Askerin başı. Kumandan.
SERDARÂN
(Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar.
SERDAR-I EKREM
Başkumandan. Başbuğ.
SERDAR-I ULEMA
Zamanın en bilgili ve en yaşlı âlimi.
SERDARÎ
f. Başkumandanlık, serdarlık.
SERDEFTER
f. Defterin başında yazılı olan. En ileri geçen, en başta bulunan.
SERDENGEÇTİ
Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için “dalkılıç” da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden ziyade ölmeleri ihtimâli olduğu için bu adı almışlardı. (O.T.D.S.)
SERDETMEK
Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.
SERDÎ
f. Soğukluk, bürudet. * Kabalık, sertlik, hoyratlık.
SERD-İ KELÂM
Güzel bir şekilde ifade etmek, söz etmek.
SERDÎ-İ HEVÂ
Havanın sertliği.
SERDÎ-İ TABİAT
Tabiat ve huy sertliği.
SERDÜMEN
Gemilerde baş dümenci, dümen kullanmakla vazifeli tayfa. Eskiden harp gemilerinde çavuştan yüksek bir rütbe.
SERE
Suyun çok olması. * Devenin meme deliğinin geniş olması.
SERE
Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı.
SEREB
(C.: Esrâb) Yer altında olan ev. * Kırbadan akan su. * Ot.
SERED
Dudağın yarılması.
SEREF
Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek. * Hatâ etmek. * Âdet, haslet iyi huy.
SER-EFGENDE
(C.: Serefgendegân) f. Başını eğen.
SER-EFRAZ
f. Başını yükselten, yukarı kaldıran. * Benzerlerinden üstün olan. * Baş kaldıran. * Başı dik, alnı açık. * Haklı ve galib.
SEREKA
İpeğin gayet iyisi. * Beyaz ipek. * (Sârik. C.) Hırsızlar.
SEREM
Dişin, ağızda kökünden kırılması.
SERENCAM
f. Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak’a.
SER-ENDAZ
(C.: Ser-endazân) f. Çekinmez, pervasız, korkusuz.
SERENDÎ
Katı, şiddetli, şedid. (Müe: Serendât)
SERENDİB
(Hintçe) Hindistan’ın güneyindeki Seylân adasının ismi.
SERER
(C.: Esirre) Ayın son gecesi. * Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça. * Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya C.: Esrâr ve C: Esârir).
SERES
Zayıf endamlı.
SERETAN
Tıb: Kanser hastalığı. * Yutmak. * Yengeç. * Cevza Burcu ile Esed Burcu arasındaki burcun ismi. (Rumi 9 Haziran’da başlar)
SEREYAN
Yayılma, dağılma. * Geçme, sirayet.
SEREYAN-I SERİA
Sür’atle yayılan, çabuk neşrolan.
SERF
Yemek yemek.
SERFİRAZ
f. Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan.
SERFİRAZÎ
f. Serfirazlık.
SERFÜRU
f. Baş eğme. Söz dinleme. İtaat, inkıyad. * Mütezellil olan.
SERFÜRU-BÜRDE
f. Baş eğmiş. * Düşünceye dalmış.
SERGERDAN
f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran.
SERGERDE
f. Kötü işlerde elebaşı olan. * Başı bozuk. * Reis.
SERGERM
f. Kızgın, öfkeli. Kafası kızmış. * Neşeli. Sarhoş. Mest.
SERGEŞTE
f. Sersem. Başı dönmüş. Avâre ve mütehayyir olan. Hayrette kalmış.
SERGİN
f. Gübre, fışkı.
SER-GİRAN
f. Başı ağır. * Mc: Çok sarhoş.
SERGÜZEŞT
f. Macera, baştan geçen hâller.
SERH
Kıl taramak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uzun, büyük ağaç. * Güdülen davar ve sığır sürüsü. * Otlak, mera. * İrsal etmek.
SERHAD
Hudut başı. İki devlet toprağının birleştiği sınır.
SERHADLÛ
Hudut boylarını bekleyen, hudutlardaki kalelerde vazife gören askerler.
SERHAN
Canavar. Kurt.
SERHAS
Sivri uçlu bitki.
SERHAYL
f. Kervan veya kafile başı. * Baş, başkan.
SERHED
Hörgüç yağı. * Semiz, yağlı, besili.
SERIK
Hırsızlık.
SER-İ FRENK
Avrupalıların, Frenklerin başı.
SER-İ MUY
Pek az şey. * Kıl ucu.
SERİ'(A)
Çabuk, hızlı. * Az vakitte çok iş yapan.
SERİAN
Çabuk, tez elden, acele.
SERİD
Yağla ıslanmış ekmek. (Terid derler.)
SERİH
(C.: Serâyih) Nâlin kayışı.
SERİKA
Çalınmış. Çalınmış şey.
SERİR
Tahta karyola. * Üzerinde oturulan yüksekçe yer. * Taht.
SERİRARA
(Serir-ârâ) f. Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah.
SERİRE
(C.: Serâir) Gizli şey, gizli sır. Gizli hal veya fikir. * Yatak.
SERİREDÂN
f. İçteki sırrı bilen.
SERİRÎ
Yatırarak hastaya bakma, klinik.
SERİR-İ HÜKÜMET
Hükümet tahtı. Makam sandalyesi.
SERİR-İ TEDRİS
Ders verme makamı.
SERİR-NİŞİN
f. Tahtta oturan, padişah.
SERİ-ÜL HAREKE
Hızlı giden.
SERİ-ÜL İNTİKAL
Çabuk anlayan, çok zeki.
SERİ-ÜS SEYR
Çok sür’atle akan veya giden.
SERİ-ÜT TEESSÜR
Çabuk müteessir olan.
SERİ-ÜZ ZEVAL
Devamsız, çabuk giden. * Çabuk ölen. * Dünyanın hali.
SERİYY
Çok, kesir.
SERİYY
(C.: Esriye-Seryân) Nefis. * Kavi, kuvvetli. * Reis. * Küçük nehir, ırmak.
SERİYYE
Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi.
SERKÂR
f. Müdür, iş başı, kâhya.
SERKAT
(Bak: Sirkat)
SERKÂTİB
f. Baş kâtib. Hükümdarların başkâtibleri.
SER-KÂTİB
Başkâtip.
SER-KERDE
f. Bir güruhun, bir takımın başı, reisi. * Şaki, haydut.
SERKEŞ
f. İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi.
SERKEŞÂNE
f. İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla.
SERKEŞÎ
f. İtaatsizlik, inatçılık, serkeşlik, dikbaşlılık.
SERKUB
f. Başa vuran, başa kakan. * Başa vuracak şey.
SERKUÇE
f. Sokak başı.
SERKUY
f. Yol, sokak veya mahalle başı.
SERLEVHA
f. Yazıda başlık.
SERM
Birinin dişlerini kırma.
SERMA
f. Kış. Soğuk.
SERMA-DİDE
f. Çok üşümüş. Donmuş.
SERMAK
Pazı otu.
SERMAYE
f. Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. * Kazanılmış ilim. * Hayat. Ömür.
SERMAYEDÂR
f. Sermâyesi olan.
SERMED
Dâimî, sürekli, ebedî, ezelî. * Uzun gece.
SERMEDEN
Ebedî olarak.
SERMEDÎ
Daimî, ebedî, sürekli.
SERMEDİYET
Daimlik, süreklilik. Sonsuzluk, ebedîlik. * Rabbanîlik ve uluhiyyet.
SERMELE
Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek.
SERMENZİL
f. Durak yeri.
SERMEST
f. Başı dönmüş, kendinden geçmiş.
SERMESTÎ
f. Sarhoşluk.
SERMEST-İ VAHŞET
Vahşilik. İslâmiyet ve insaniyet dışı zevkle kendinden geçme hali.
SERMEŞK
f. Talebenin öğrenmesi için yazılan örnek yazı.
SERMETA
Yaş balçık.
SERMUHARRİR
f. Baş muharrir. Baş yazar.
SERNAME
f. Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz.
SERNİGÛN
f. Baş aşağı olmuş. * Tersine dönmüş. * Bahtsız.
SERNÜVİŞT
f. Yazı başlığı. * Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat.
SERPAŞ
f. Gürz. Çomak. * Eskiden muhârebelerde giyilen demir başlık.
SERPENÇE
f. Güçlü kuvvetli kimse.
SERPUŞ
f. Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
SERPUŞE
f. Başörtüsü.
SERR
Çocuğun göbeğini kesmek. * Göbekte ağrı olmak. * Şâdlık, neşeli ve sevinçli olma.
SERRA
Kolaylık, rahatlık, genişlik. * Sevinçli oluş. * Bolluk.
SERRİŞTE
f. İp ucu. Emâre, delil. Vesile. * Başa kakmak. * Maksad.
SERSAM
f. İnsana sersemlik veren bir hastalık. * Sersem.
SERSAR
Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen. * Büyük bir nehrin adı.
SERSERE
Bir kimse konuşurken söz katmak.
SERSERİ
f. Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. * Boş söz.
SERSERİYÂNE
f. Serserice.
SERŞAR
f. Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. * İleri giden, sınırı aşan.
SERŞİKESTE
f. Ucu kırılmış olan. Başı kırık.
SERT
Aşağı getirmek. * Yutmak.SERT $ : Çiriş mâaunu.
SERTAB
f. İnatçı, muannid.
SERTAC
f. Baş tacı olan. Çok sevilen. Hürmet edilen. En ileri.
SERTAK
f. Evin üstünde bulunan etrafı açık oda veya daire.
SERTAPA
f. Baştan ayağa. Baştan aşağı.
SERTASER
(Serteser) f. Baştan başa, bütün, hep.
SERTEM
Uzun, tavil. * Yumuşak sözlü kişi. * Hışmını ve gadabını süratle yenen kimse.
SERTİYE
Zayıf vücutlu, (BibBiiiiiib Kafa) adam.
SERTİZ
f. Baştarafı sivri olan, ucu sivri, keskin.
SERU
f. Boynuz. * şarap kadehi.
SERUPA(Y)
f. Tas: Dervişin, tarikat ve mevlevihâne ile bağını kesmek.
SERÜVEN
Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera.
SERV
f. Selvi, servi. * Cömertlik, mürüvvet.
SERV
Mal artırmak. * Suyun çok olması.
SERVA
f. Masal. * Söz.
SERVAKT
f. Kimse bulunmayan boş oda veya daire. * Yalnız görüşülecek yer.
SERVAN
Malı çok olan kimse.
SERV-ENDAM
f. Selvi boylu. Uzun ve biçimli boylu olan kimse.
SERVER
f. Reis. Baş. Seyyid.
SERVERAN
(Server. C.) f. Başlar, başkanlar, serverler, reisler, ulu kimseler.
SERVERÎ
f. Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk.
SERVET
f. Mal, mülk, zenginlik.
SERVET-İ AKL
Akıllılık. Akıl zenginliği.
SERVET-İ FÜNUN
Fenlerin (ilimlerin) zenginliği mânasına gelen bu tabirde, 1891-1900 tarihleri arasında çıkmış olan bir mecmua ve bu mecmua etrafında toplanmış olan kimselerin 1895’den 1901’e kadar meydana getirmiş oldukları Edebiyat-ı Cedide denilen edebî çığıra verilen addır.
SERVET-İ İLMİYE
Bilgililik, âlimlik, ilim zenginliği.
SERV-İ HİRÂMÂN
Nazlı sallanan selvi.
SERV-İ NÂZ
Dalları yana sarkan selvi.
SERY
Davarı iyi gütmek. * Yıldırımın parlayıp çakması. * Kurt, eşine çıkmak. * Hiddetlenmek, kızmak.
SERYE (SERYÂ)
Yaş yer.
SERZAKİR
f. Başta gelen zâkir, zikredenlerin başı. (Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan kinâye olur.)
SERZEDE
f. Baş göstermiş, uç vermiş, çıkmış.
SERZEMİN
f. Başını yere koyarak.
SERZENİŞ
f. Takaza, tekdir. Başa kakma, çıkışma, azarlama.
SE’SE’
Defetmek, kovmak.
SE’SEE
Suya kandırmak.
SE’SEM
Kara abnus ağacı.
SE’T
Boğmak.
SETA
Hamakat, ahmaklık.
SETA’
Boyunun uzun olması.
SETAİR
(Sitâre. C.) Örtünülecek veya perdelenecek şeyler.
SETAT
Sakalın hafif olması.
SE’TE
(C.: Set) Kara balçık.
SETE’
Bezin hatâsı.
SETEH
(C.: Estâh) Oturak yeri.
SETEL
Her nesnenin kötüsü, yaramazı.
SET’ET
Böy denilen zehirli böcek.
SETH
Bir kimsenin arkasına vurmak.
SETİH
Arkası üstüne yatmış. * Dağarcık. * Büyük tulum.
SETİR
Örtülmüş, kapalı. Mestur.
SETİRE
Parmak otu.
SETL
(C.: Estâl) Pınarlarda su içmeye mahsus susak. * Hamam tası. * Bakıcıların hayvanlara su verdikleri kap.
SETL
Birbiri ardınca bir bir çıkmak.
SETR
(Setir) Örtme, kapama, gizleme.
SETR
Hat. * Saf. * Yazmak.
SETRE
Yarı resmi ceket. * Düz yakalı ilikli çuha elbise.
SETR-İ AVRET
Başkalarına gösterilmesi haram olan yerleri örtmek. Şer’an örtülmesi lâzım gelen yerlerini örtmek. (Bak: Avret-Tesettür)
SETR-İ GAYB
Gizlilik perdesi.(Demek, sefihâne lezzette sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin! Çünkü hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirahat-i tâmmeden bilkülliye mahrumsun. Hem senin medar-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin, incecik bir zamana, büyük bir sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsus olduğundan, sun’î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gayet cüz’î olup, senin insaniyetin ve kemâlâtın o nisbette küçülür, hiçe iner.Fakat iman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, iman cihetiyle mevcut bulunan mazi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti ve kemalâtı o nisbette teâli eder. R.N.)
SETR-İ HÜSN
Güzelliği örtüp gizleme.
SETR-İ UYUB
Ayıpları örtmek, kusurları ifşa etmemek.
SETTAR(E)
Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten.
SETTAR-ÜL UYUB
Ayıpları, kusurları örten. Kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan Allah (C.C.)
SETTUKA
İki tarafı gümüş ve içi bakır olan akça.
SETV(E)
(C.: Setavât) Hamle etmek. * Kahretmek. * Hiddetlenmek, kızmak, gadap etmek.
SE’V
Niyet. * Vatan. * Çekişme, kavga, niza.
SEV’
Akmak.
SEVA
Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak. * Zayıf olmak.
SEVA
Beraber olma. Beraberlik. Denk, müsavi.
SEVAB
Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah’ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
SEVABIK
(Sâbıka. C.) Geçmiş şeyler. Geçmiş haller. Geçmişte işlenmiş suç ve kabahatlar.
SEVABİT
(Sâbite. C.) Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar. * Sâbit olanlar, sâbitler.
SEVAD
Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık. * Ekseri insanlar. * Şehir. Kasaba. Karye. Köy. * Karartı. Yazı karalama.
SEVAD-I A’ZAM
Büyük şehir. * Mekke-i Mükerreme. * İnsanların ekseriyeti.(Maişetçe neden bu kadar muktesit yaşıyorsun? diyenlere cevaben: Ben sevad-ı azama tâbi olmak isterim, sevad-ı azam ise; bu kadar tedarik edebilir. Ben ekalliyet-i müsrifeye tâbi olmak istemem, demişlerdir.) (Tarihçe-i Hayat)
SEVAD-I MÜSLİMÎN
İslâm cemaatı.
SEVAD-ÜL AYN
Göz bebeği.
SEVAD-ÜL KALB
Kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke. (Bak: Süveyda-ül kalb)
SEVAFİL
(Sâfil. C.) Alçaklar. (İnsan ve yer hakkında kullanılır)
SEVAHİL
(Sahil. C.) Sahiller, yalılar. Deniz veya ırmak kenarları.
SEVAÎ
İpek kumaş.
SEVAİD
(Sâid. C.) Dirsekten bileğe kadar olan kısımlar.
SEVAİM
(Sâime. C.) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar. * Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar.
SEVAİYE
Yaramaz olmak. * Kederli ve gamkin olmak.
SEVAKIB
(Sâkibe. C.) Parlak yıldızlar.
SEVAKIT
(Sâkıta. C.) Düşükler, düşmüşler.
SEVAKÎ
(Sakıye. C.) Su yerleri, sâkiyeler.
SEVAKİN
(Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar, sakin olanlar.
SEVALİF
(Sâlif ve Sâlife. C.) Geçmişler. Geçmiş insanlar.
SEVAM
Yabanda otlayıp gezen hayvan. * (Sâmme. C.) Zehirli hayvanlar.
SEVANİ
(Saniye. C.) Saniyeler. * İkinci derecede şeyler.
SEVANİH
(Sâniha. C.) İçe doğan fikirler.
SEVATI’
(Sâtı. C.) Belli ve yüksek olan şeyler.
SEVATİR
(Sâtur. C.) Büyük bıçaklar, satırlar.
SEVAZİC
(Sâzec. C.) Sâde ve basit şeyler.
SEVB
(C.: Siyâb-Esvâb-Esvüb) Elbise. Giyilecek eşya. Kaftan. Bez. (Bunların sahibine “sevvab” derler.) * Rücu’ manasına mastar.
SEVDA
f. Fazla sevgi sebebiyle meydana gelen bir çeşit hastalık. Aşk. * Hırs. Tama. * Heves, istek. *Siyah. * Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuddan çıkan bir nevi ifrazat. * Gam. Keder, Sıkıntı.
SEVDAFEZA
f. Sevda artıran.
SEVDAGER
(C.: Sevdagerân) f. Sevdalı, âşık. Meftun.
SEVDAGERÎ
f. Âşıklık, sevdalılık.
SEVDA-İ MENFAAT
Menfaat hevesi.
SEVDAKÂR
f. Sevdalı. Âşık.
SEVDAPEREST
f. İfrat derecede düşkün, tutkun. * Tamahkâr.
SEVDA-ÜL KALB
Kalbdeki siyah nokta. (Bak: Süveyda)
SEVDAVÎ
Kuruntulu, meraklı. * Sevda ile âlâkalı.
SEVDAZEDE
f. Âşık, meftun, sevdalı.
SEVDE
Karalık, siyahlık.
SEVDED
Ulu olmak.
SEV’E
Kabiha ve fâhişe hasleti. * Ut yeri.
SEVEBAN
Hastalığın iyileşmesi.
SEVEL
Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur.
SEVERAN
Tozun, dumanın kalkması.
SEVF
Koklamak.
SEVG
Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi. * Kolay, âsan ve yumuşak olmak.
SEVGEND
f. Yemin, kasem, and.
SEVH
Batmak.
SEVHAK
Uzun.
SEVİK
(C.: Esvika-Sevik) Kavut adı verilen kavrulmuş un. Kavut satıcısına “sevvâk” denir.
SEVİLE
İnsan topluluğu.
SEVİM
Sevme. * Câzibe.
SEVİŞ
Misafire yemek ve azık vermek.
SEVİT
Karışmış, muhtelit.
SEVİYY
Bir, beraber. * Düz, doğru.
SEVİYYE
(C.: Sevâyât) Koyun yatağı.
SEVİYYE
Müsavilik, birlik, beraberlik. * Düzlük, doğruluk.
SEVİYYEN
Müsavi olarak. Bir düziye. Eşit olarak.
SEVİYYET
Eşitlik, müsavilik, denklik.
SEVK
Önüne katıp sürmek, ileri sürmek. Yollamak, göndermek. * Neticeye bağlamak.
SEVK
Misvak yapmak.
SEVK-İ TABİÎ
Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk’ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur.
SEVKİYAT
Asker gönderme ve eşyasını te’min ve sevketme işleri.
SEVK-ÜL CEYŞ
Askerî birliklerin lüzumlu yere sevkini ve geri çekilme işini idare etme.
SEVL
Bal arısı.
SEVL
Karnı göbeğinden aşağıya sarkmak.
SEVLA’
Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz: Esvel)
SEVLA’
(C.: Süvül) Karnı sarkık kadın. (Müz: Esvel)
SEVLEB
(C.: Sevâlib) Tilki.
SEVM
Satılık bir şeye kıymet takdir etme, paha biçme. * Su-i kasd. Zulüm ve minnete giriftar etmek. Derde sokmak. * Dağlamak. * Başına buyruk olup istediği yere gitmek. * Kuş havada dolaşmak. * Satışa arzetmek. * Satın almak istemek. * Fâide yetiştirmek. * Davarın yabanda gezip otlaması. * İstemek, talep etmek.
SEVMELE
Leğen.
SEVR
Öküz, boğa. * Koz: Boğa burcu. * Dünyaya müekkel melâikeden birisinin ismi. (Bak: Sahretullah)
SEVRET
Kızgınlık, hiddet, öfke. * Hücum. Dövüş. * Hükümdarın şiddet veya kudreti. * Tezlik.
SEVS
Arpaya, buğdaya ve ona benzer hububata bit düşmesi.
SEVSEN
Susam.
SEVVA
Seviyelendiren, düzelten. * Doğruya götüren.
SEVVAB
Elbise satan, elbiseci.
SEVVAM
(Sâmme. C.) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar.
SEVVİB
Geri çekmek. * Men’etmek, engel olmak.
SEVZAK (SEVZENİK)
Çakır doğan kuşu.
SEY’
Meme başında olan süt.
SEYAHAT
Yolculuk, gezi.
SEYAHİN
Basra ırmağının adı.
SEYB
(C.: Süyub) Su akmak. * Bahşiş, hediye, atâ. * Medfun mal, gömülü mal.
SEYDA
Efendi, hoca, şeyh, seyyid mânasına talebelerin hocalarına karşı söylediği bir hürmet lâfzıdır.
SEYEHAN
(Vapur v.s.) batma.
SEYEHAN
Gezi, seyahat. * Gölgenin güneşle birlikte dönmesi.
SEYELAN
Akma. Cereyan. * Sel felâketi.
SEYELAN-I DEM
Kan akma.
SEYERAN
(Bak: Seyran)
SEYF
Kılıç.
SEYF İBN-İ ZÎYEZEN
Yemen padişahlarındandır. Hz. Muhammed’in (A.S.M.) bi’setinden evvel onun evsafını evvelki mukaddes kitaplarda görmüş ve iman etmiş ve müştak olmuştu.(Resül-i Ekrem’in (A.S.M.) Ceddi Abdülmuttalib; Yemen’e kafile-i Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn-i Zîyezen onları çağırmış, onlara demiş ki: “Hicaz’da bir çocuk dünyaya gelir. Onun iki omuzu arasında hatem gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imam olacak.”Sonra gizli, Abdülmuttalib’i çağırmış: “O çocuğun ceddi de sensin” diye kerametkârane, bi’setten evvel haber vermiş… M.)
SEYFEDDİN
(Seyf-üd din) Dinin kılıcı, dinin askeri.
SEYFÎ
(Seyfiye) Askerliğe ait, kılıçla alâkalı. * Kılıç şeklinde.
SEYF-İ BETTÂR
Çok keskin kılıç.
SEYF-İ HADİD
Keskin kılıç.
SEYF-İ MESLUL
Kınından çıkmış kılıç.
SEYF-İ SÂRİM
Keskin kılıç.
SEYFULLAH
Allah’ın (C.C.) kılıcı, askeri. *Ashab-ı Kiram’dan Hz. Hâlid İbn-i Velid’e (R.A.) verilen ünvan.
SEYH
Helâk edici, mahveden. * Ayağın batması.
SEYH
Yere batmak. * Sefer. * Akarsu. * Dikilmiş aba. * Atâ etmek, hediye vermek. * Çizgili elbise.
SEYHEC
(Seyhuc) : Katı, şiddetli şedid.
SEYHEK
Katı yel. Şiddetli rüzgâr.
SEYİS
Atın tımarına, yemine vesairesine bakan adam, uşak.
SEYKANE
İnce bellilik.
SEYL
Sel. şiddetle gelen şey.
SEYLAB
(Seylâbe) f. Taşkın su, sel.
SEYLABE-İ HUN
Kan seli.
SEYLHİZ
f. Taşkın ve coşkun su.
SEYL-İ HURUŞÂN-I ZAMAN
Zamanın gürültü ve coşkunluklarının seli.
SEYL-İ ŞUUNÂT
İcraat-ı Rabbaniyenin dâima görünmesi ve hakiki müessir olan Allah’ın (C.C.) iradesiyle devamlı olan, cereyan eden her çeşit hâdiseler. Hâdiseler akıntısı, seli.
SEYNA’
Bir ağacın adı. * Ağaç, şecer.
SEYR
Yürüyüş. * Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme. * Görülecek şey ve yer. * Uzaktan bakıp karışmama. * Yolculuk.
SEYR Ü SEFER
Gidiş geliş. Trafik.
SEYR Ü SEYELÂN
Devamlı akıp gitme ve değişme.
SEYR Ü SÜLUK
Tas: Takib edilecek usûl. Bir terbiye yoluna girip devam etme. Tarikata devam etme.
SEYRAN
(Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme. * Hareket etme. * Açılma, ferahlanma, teferrüc.
SEYRANGÂH
f. Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri.
SEYR-İ ÂFÂKÎ
Terbiye ve mâneviyatta tekâmül yollarında, hariç âlemden, âfaktan başlamak suretiyle bulunan delillerle tekâmül edip nefsini ıslâh ve imâni ve Kur’âni hakikatlarda terakki etmek usulü.(Tarikatta “seyr-i enfüsi” ve “seyr-i âfâki” tâbirleri altında iki meşreb var.Enfüsi meşrebi; nefisden başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikatı bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nurâni görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsi dairesinde gördüğü hakikatı, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esası; enaniyeti kırmak, hevayı terketmek, nefsi öldürmektir.İkinci meşreb; âfaktan başlar, o dâire-i kübranın mezâhirinde cilve-i Esmâ ve Sıfâtı seyredip, sonra dâire-i enfüsiyyeye girer. Küçük bir mikyasta, dâire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb, âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.İşte birinci meşrebde süluk eden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevâyı terkedip enaniyeti kırmazsa, şükür makamından, fahr makamına düşer; fahirden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabtan gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, “şatahat” nâmiyle haddinden çok fazla dâvalar ondan sudur eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur. M.)
SEYR-İ ENFÜSÎ
Hafî tariklerin çoğunda takib edilen ve nefsinin iç âlemindeki delillerle, vasıtalarla tekâmüle gidenlerin usûlü. (Bak: Seyr-i âfâkî)
SEYR-İ FİLMENÂM
Uykudaki veya rüyadaki seyr. (Bak: Seyr)
SEYR-İ ŞUUNÂT
Kâinattaki hâdiseleri seyredip, görüp hakikatını anlamağa çalışmak. * Hâdiselerin bir halde kalmayıp akışı, değişmesi.
SEYRURET
Yürümek, gezmek.
SEYTEL
Vahşi sığır.
SEYTERE
Havâle olunmak.
SEYYAD
Avcı. (Bak: Sayyad)
SEYYAF
(Seyf. den) Kılıçlı. * Kılıç yapan, kılıççı. * Cellât.
SEYYAH
(Siyâhat. tan) Seyahat eden, dolaşan, gezen. Turist, yolcu.
SEYYAHÎN
(Seyyahûn) Seyyahlar. Gezip âlemi seyredenler. Turistler, dolaşanlar, gezenler.
SEYYAL(E)
Akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Çokça akan su. * Yer değiştiren her şey.
SEYYALÂT
(Seyyale. C.) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal maddeler.
SEYYALE-İ BERKİYYE
Şimşek akımı. Elektrik akımı. * Şimşek gibi akıcı ve parlak.
SEYYAR(E)
Bir yerde durmayıp yer değiştiren. * Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan yıldız. Gezegen. * Kervan, kafile. * Otomobil.
SEYYARAT
(Seyyare. C.) Seyyareler, gezegenler.
SEYYİ’
Kötü, fena.
SEYYİAT
(Seyyie. C.) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen sıkıntılar.(Kur’an-ı Kerim tahliye-i seyyiatı üç mertebesi ile zikretmiştir. Birincisi şirki terk, ikincisi maasiyi terk, üçüncüsü mâsivâullahı terk.) (İ.İ.)
SEYYİB(E)
Kadın görmüş erkek, erkek görmüş kadın. Dul kadın.
SEYYİBÂT
(Seyyib. C.) Dul kalmış kadınlar.
SEYYİD
Efendi. * Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden giden. * Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât. * Resül-i Ekrem (A.S.M.) herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan kendisine bu isim de verilmiştir. (Bak: Sâdât)
SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ
(Bak: Cürcanî)
SEYYİDE
Peygamber (A.S.M.) sülâlesinden gelen ve O’nun izinden giden temiz kadın, hanım.
SEYYİD-ÜL BEŞER
İnsanların seyyidi, efendisi olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
SEYYİD-ÜL ENAM
Bütün mahlukatın efendisi. Muhammed (A.S.M.)
SEYYİD-ÜL KEVNEYN
İki âlemin efendisi, seyyidi. Hz. Muhammed’in (A.S.M.) bir nâmı.
SEYYİD-ÜL MÜRSELÎN
Resüllerin Seyyidi. (Bak: Fahr-i âlem, Muhammed (A.S.M.), Münacat, Resül)
SEYYİE
Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık.
SEZA
f. Lâyık, münasip.
SEZAB
Sedef otu.
SEZASE
Kötü huylu ve yaramaz dirlikli olmak.
SEZAVAR
f. Münâsib, uygun, lâyık, şâyân.
SEZA-YI TAKRİZ
Övmeye, medhetmeğe lâyık.
SEZA-YI TEZLİL
Tahkir edilip alçak görülmeğe lâyık olan.
SEZZE
Seyâ denilen gün. Keferenin ateş gecesi günü.
SIAB
(Sa’b. C.) Güçlükler, zorluklar. Zor ve çetin şeyler.
SIBA’
Tulu etmek, doğmak. * Kalbin meyli.
SIBAG
(C.: Esbiga) Boya. * Yaradılış.
SIBAH
Güzel şeyler. Güzel olanlar. şule.
SIBGA
Boya, renk, levn. * Din, mezheb.
SIBGATULLAH
Cenab-ı Hakk’ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi. * Allah’ın dini.
SIBHAL
Şişman, büyük keler. * Deve. * Kırba. * Câriye.
SIBHALE
Azası iri ve uzun olan.
SIBR
(C.: Esbâr) Beyaz bulut. * Taraf, yön, cânip. * Çoğul, cemi.
SIBT
(C.: Esbât) Torun.
SIBTEYN
İki torun.
SIBTIR
(C.: Sibetrât) Uzun, tavil. * Uzun boyunlu bir kuş.
SIBYAN
(Sabi. C.) Çocuklar, sabiler.
SIDAK
Kadın eşe verilen nikâh parası. Nikâh akçesi.
SIDAR
Küçük gömlek. * Başa örttükleri bez, baş örtüsü. * Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet.
SIDDÎK
Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah’a ve Peygamberine çok sâdık olan erkek. Sözü ile işi bir olan.
SIDDÎKA
Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın. * Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir.
SIDDÎKÎN
Sıddık olanlar, Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar. Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar ve Onun izini takib edenler. Allah yolunun sadakatte en ileri olanları.
SIDDÎKİYET
Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam. * Aşere-i Mübeşşere’nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir’in (R.A.) nâmı ve sıfatıdır. * Çok doğru olup, hiç yalan söylememek.
SIDK
Doğru söz. Hakikata muvâfık olan. Bir şeyin her hususu tam ve kâmil olması. * Ahdinde sâbit olmak. * Peygamberlere mahsus en mühim beş hasletten birisi. * Kalb temizliği.(İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır. Âlem-i İslâmın nizamı sıdktır. Nev-i beşeri kâbe-yi kemâlâta îsal eden sıdktır. Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır. Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır. İ.İ.)
SIDK U SELÂMET
Doğruluk ve selâmetlik için oluş.
SIDK-I CENAN
Kalblerin sâdık oluşu, sadakatlı.
SIDK-I DERUN
Kalb temizliği.
SIFAT
Bir kimse veya şeyin hal ve vasfı, keyfiyeti. * Suret, çehre, yüz. Nişan, alâmet. * Bir şeyin keyfiyetini izah için kullanılan kelime.
SIFÂT
(Sıfat. C.) Sıfatlar, vasıflar.
SIFAT TERKİBİ
Sıfat tamlaması. Meselâ: “Kâmil insan” kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre “kâmil insan” terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci kelime ise mevsuf (belirtilen) dir. Farsça kâideye göre “insan-ı kâmil” diye söylenir.
SIFÂT-I ADEDİYE
Sayı sıfatları.
SIFAT-I AYNİYE
Sadece zâta mahsus olan sıfat. Zatî sıfat. Lafza-i Celalin sadece Cenab-ı Vâcib-ül Vücud olan Rabbimize mahsus olması gibi. (Bak: Sıfât-ı selbiye ve Sıfât-ı sübutiye)
SIFÂT-I CEMALİYE
Lütuf ve merhamet ile daha ziyade alâkalı olan vasıflar. (Bak: Celâl)
SIFÂT-I FİİLİYE
Cenab-ı Hakk’a (C.C.) mahsus fiilî sıfatlar. (İhyâ, icad, in’âm, tasvir, tezyin, terzik… gibi)
SIFÂT-I HÂSSA
Hususi sıfatlar, şahsa ait sıfatlar.
SIFÂT-I İLÂHİYE
Allah’a aid sıfatlar. Kendisini ve mânasının zıddını Cenab-ı Hakk’a nisbet caiz olan vasıflar. (Rıza, Rahmet, Gazab… gibi)
SIFÂT-I İŞARİYE
İşaret sıfatları.
SIFÂT-I SELBİYE
Cenab-ı Hakk’ın vahdaniyet, kıdem, beka, kıyam-ı binefsihi, muhalefetün-lilhavâdis gibi sıfatlarıdır. Mânalarında nefiy olduğu için “Selbî” denir. Meselâ: Vahdaniyet, çokluğun; kıdem, fâniliğin nefyi olduğu gibi. (Bak: Sıfât-ı zâtiye)
SIFAT-I SEMÂİYE
Gr: Kelimeye ait, kaideye, gramere uygun olmaksızın işitilmekle öğrenilen sıfat.
SIFÂT-I SÜBUTİYE
Cenab-ı Hakk’ın sıfatları: Hayat, İlim, Sem’, Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvin sıfatları. Bunlara “Sıfât-ı semaniye” de denir.
SIFÂT-I ZÂTİYE
(Sıfât-ı lâzime – Sıfât-ı vâcibe) Allah’ın zatından ayrılması mümkün olmayan ve zatına lâzım ve vâcib olan sıfatlar. * Tecvidde: Harflerin zâtından ayrılması mümkün olmayan sıfatlarıdır. (Bak: Sıfât-ı ayniye)
SIFFÎN
Hazret-i Ali (R.A.) ile Hazret-i Muaviye (R.A.) arasında vuku bulan muharebelere meydan olmakla şöhret bulmuştur. Sıffîn muharebesinde Hazret-i Ali’nin maiyyetinde 120.000 Hazret-i Muaviye’nin maiyyetinde 90.000 kişi vardı. Hazret-i Ömer’in (R.A.) oğlu Hz. Abdullah da şehid olanların arasında idi. Sıffîn vak’ası 110 gün sürmüş ve doksan muharebe olmuştur.(Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffîn’de, Hazret-i Muaviye’nin taraftarlariyle muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yâni: Hazret-i İmam-ı Ali ahkâm-ı dini ve hakaik-ı İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp, ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hatâya düştüler. M.)
SIFIR
Hiç. Olmayan bir şeyin ismi. * Hiç bir sayı olmamak. * Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası. * Fiz: Suyun donma derecesi.
SIFIR-ÜL YED
(Sıfr-ül yed) Mahrum, eli boş.
SIFRİD
(C.: Safârid) Toygar adı verilen küçük kuş.
SIFSIL
Bir ot cinsi.
SIFTİT (SIFTÂT)
Kavi, kuvvetli, iri yarı, cesim kimse.
SIGAR
Çocukluk hali. Küçüklük. Zelli oluş.
SIGAR
Küçükler.
SIGAR-I NEFS
Zelil ve hakir olma hali. Küçüklük, kıymetsizlik.
SIGREB
Küçük dişler.
SIHAF
(Sahfe. C.) Geniş düz kaplar.
SIHHAT
Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık. * Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır. (Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı te’lif, ta’kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s. gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder…)
SIHHÎ
Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik.
SIHHİYE
Sağlık ve hekimlik işleriyle uğraşan dâire. * Sağlık işleri.
SIHLE
(C.: Sehil) Yoğun, büyük nesne.
SIHNA’
(Sıhnat) Balık yahnisi.
SIHR
Damat yahut enişte. * Huk: Karı-kocadan biri ile diğerinin kan hısımları arasındaki akrabalık.
SIHRE
Kaynana, kayınvâlide.
SIHRÎ
Evlenmelerden meydana gelen akrabalık.
SIHRİYET
Evlenmek suretiyle meydana gelen akrabalık.
SIHRİZ
Kızıl hurma.
SIHTİT
Katı, şiddetli, şedid. * Çok yükselen toz. * Katıksız kavut denilen kavrulmuş un.
SIHVE
(C.: Sahevât) Dağ üstünde yapılan burc.
SIKA’
Kadınların, kirlenmemesi için başörtülerinin üstüne örttükleri ikinci örtü.
SIK’AL
Suda ıslanmış kuru hurma.
SIKKE
Bağlamak, sağlamlaştırmak, muhkem etmek. * Ulaştırmak.
SIKKİF
Çok keskin sirke.
SIKLET
Ağırlık. Mânevi sıkıntı.
SIKT
Ana karnından ölü olarak düşen çocuk. * Çakmaktan düşen ateş.
SIKY
Yer sulamak. Sulu ekin.
SILA
Kavuşmak, ulaşmak, vuslat. * Âşıkın mâşukuna kavuşması. * Doğduğu yeri, hısım akrabayı gidip görme. * Bahşiş, hediye. * Gr: Cümlenin içinde ism-i mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin evvelce mâlum olması iktiza eder. İçinde bulunduğu cümleyi sonradan gelen cümleye bağlamaya yarayan (edip, ederek, ederken) gibi fiil şekli rabt sigası.
SILA’
Kebap. * Isınmak için yakılan ateş.
SILAH
Musâlaha mânâsına mastar.
SILA-İ RAHİM
Hısım akrabayı ve mü’minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme. * Akrabanın kusurlarını affetme.
SILAL
Yaş ot.
SILAME
(C.: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka.
SILAT
(Sıla. C.) Sılalar. * Bahşişler, armağanlar, hediyeler.
SILE
Bir şâire, yazdığı medhiye karşılığı olarak verilen para.
SILL
(C.: Aslâl) Bir nevi ot. * Bir nevi yılan.
SILLE
(C.: Sılât) Vuslat, kavuşma. * Hediye, atâ.
SILYANE
(C.: Salayan) Bakla.
SIMAD
Şişe tıpası.
SIMAG
Ağızın bir tarafı.
SIMAH
Kulak deliği, kulak.
SIMAH-I CÂN
Can kulağı.
SIMAM
Tıpa. Şişe tıpası.
SIMAME
Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı.
SIME
(C.: Sumem) Bahâdır, kahraman kimse. * Berk, muhkem nesne. * Büyük erkek yılan.
SIMLAH
Kulak kiri.
SIMM
Belâ, âfet. * Arslan.
SIMME
Hâlis ve temiz.
SIMSAM(E)
Keskin kılıç. * Kılıcın keskin olması.
SIMSIM
(C.: Semâsım) Şişman ve etli adam.
SIMT
(C.: Sümut) Dizi. Dizilmiş şey.
SINAAT
(C.: Sanâyi’) San’at, mahâret, ustalık.
SINAB
Hardal. * Hardal ve kuru üzümden yapılan bir cins kuru boya.
SINAÎ
(Sınâiyye) San’atla ve sanayi ile alâkalı. * İnsan yapısı.
SINAİYYAT
(Sınâi. C.) Sanatla ilgili olan şeyler. * İnsan yapısı şeyler.
SINAR
Çınar.
SINARE
Demir iğ. * İğ başı. * Yay kabzası. * Kulak.
SINDİD
(C.: Sanâdid) Baş, başkan, reis, ileri gelen.
SINF
Söğüt yaprağı.
SINIF
Kısım, bölüm, tabaka.
SINIFÎ
Sınıfla alâkalı, kısıma ait.
SINN
Berd-i acûz günlerinden bir gün. * Seleye benzer bir nesnedir, içine ekmek koyarlar. * Deve sidiği.
SINV
Dal, budak. Bir kökten çatallanan dallar. * İki kardeş. * Misil. Şebih, benzer. * Amca. * Oğul.
SINVU EBÎ
Babamın kardeşi.
SIR
(Bak: Sırr)
SIRAF (SARUF)
Hayvanın kızmakla erkeğini araması.
SIRAM
Hurma ve yemiş toplayacak vakit. * Toplanmış hurma ve yemiş.
SIRAR
Devenin sütü çok olsun ve yavrusu emmesin diye emziğinin dibine bağladıkları ip.
SIRAT
Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol.
SIRAT KÖPRÜSÜ
Cennet’e gidebilmek için herkesin üzerinden geçmeğe mecbur olduğu ve Cehennem üzerine kurulmuş olan köprü.(İ’lem Eyyühel Aziz! İnkılâblar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine göre şekilleri, mâhiyyetleri mütebayin; isimleri mütenevvi olur. Meselâ uyku âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismani ile âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılâb bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâblar olacağından, köprüsü de pek garib, acib olması lâzım gelir. M.N.)
SIRAT-I MÜSTAKİM
En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah’ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.(Sırat-ı müstakim, şecâat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adâlete işârettir. Şöyle ki: Tegayyür, inkılâb ve felâketlere ma’ruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdâs edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri cezb ve celb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı şeyleri def’ için kuvve-i sebuiyye-i gadabiyye. Üçüncüsü: Nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin her birisi, tefrit, vasat, ifrat nâmiyle üç mertebeye ayrılırlar. Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi, humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi, fücurdur ki; nâmusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.İhtar: Kuvve-i şeheviyenin; yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.Ve keza kuvve-i gadabiyyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi, tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiç bir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattır ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi, gabavettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi, cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise; hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, ictinab eder…Hülâsa : Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir. İ.İ.)
SIRAVARİ
f. Sıralı halde, sıra gibi.
SIRDAŞ
(Bak: Sırrdaş)
SIRF(E)
Sadece, yalnızca. * Sâfi ve hâlis şey. Karışık olmayan.
SIRHAK
Çağırmak.
SIRKATİBİ
Eskiden hükümdarların yanlarında bulundurdukları hususi kâtib.
SIRM
(C.: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek. * Ekin biçmek. * Cem’olmuş beytler.
SIRME
(C.: Sırm) Bulut parçası. * Deve ve koyun sürüsü.
SIRP
Yugoslavya’da yaşayan bir kavim adı. Veya o kavimden birisi.
SIRR
Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey. * Müşâhedetullah’ın mahalli bulunan kalbdeki lâtife. * İnsanın aklının ermediği şey. Allah’ın hikmeti.(Sırrını kimseye fâş etme sırrın fâş olur.Sen kendi sırrını saklayamazsanEl sana nasıl sırdâş olur.)
SIRR
Şiddetli ateş veya soğuk.
SIRRAN
Gizli olarak, gizlice.
SIRRDAŞ
Birbirinin sırrını bilen. * Sır saklıyan.
SIRRE
Soğuk rüzgâr. Şiddetli soğuk. * Şiddetli sayha, çığlık.
SIRR-I EHADİYET
Ehadiyetin sırrı, mânası, kuvvet ve te’siri.
SIRR-I TEKLİF
İnsanların dünyaya gelip, Allah (C.C.) tarafından vazifelendirilmelerinin hikmeti. Dünyaya gelip vazife sahibi olmanın sırrı. (Bak: Teklif)
SIRRÎ
(Sırriyye) Sır ile, gizlilik ile ilgili.
SIRSIR
Çekirgeye benzer bir hayvan.
SI’SIA
Sığınacak yer, sığınak, melce’. * Her nesnenin aslı. * Horozun baldırında çıkan fazlalık parmak.
SITAT
Husumet, düşmanlık.
SI’V
Saat.
SI’VA’
Saat.
SIVAD-I A’ZAM
(Bak: Sevad-ı a’zam)
SIVAR
(C.: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü. * Misk kabı.
SI’VENN
Deve kuşunun erkeği.
SIYAGAT
Kuyumculuk.
SIYAH
(Sayha. C.) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar.
SIYAH-I MÂTEM
Mâtem feryadları.
SIYAL
(Sıyâlet) Saldırma, hamle etme, üzerine atılma.
SIYAM
(Savm. C.) Oruçlar. (Bak: Oruç, Ramazan)
SIYAN
Elbise saklama yeri, sandık.
SIYANET
Koruma veya korunma. Himaye veya muhafaza.
SIYAR
(C.: Sirân-Asvire) Misk kabı. * Sığır sürüsü.
SIYAS(İ)
(Sıysa. C.) Kaleler, kal’alar. * Köşkler. * Sığınacak yerler.
SIYDANE
(C.: Saydân) Taş çömlek.
SIYK
(Sevk. den) Sevk olunan (meâlinde).
SIYK
Kesif toz ve fena ter kokusu.
SIYSA
(C.: Sıyâs) Kale. Kal’a. * Sığınacak yer. * Köşk.

f. Otuz.
SİA
Genişlik, bolluk. * Açlıklık. Zenginlik.
SİA-İ HÂL
Rahatlık, genişlik, bolluk.
SİAYET
Dedikodu, gıybet, koğuculuk.
SİB
Suyun aktığı yer.
SİB
f. Elma.
SİB’
Susuzluk.
SİBA’
Cima. * Kesret-i cima ile iftihar edişmek. * (Sebu. C.) Canavarlar, yırtıcı hayvanlar.
SİBA’
Esir etmek.
SİBAB
Sövme, küfretme, şetm.
SİBAH
Tuzlu ve çorak yerler.
SİBAHAT
Suda yüzmek.
SİBAK
(Sebk. den) Bir şeyin öncelik hali. Birisinden ileri geçmek. Bir şeyin geçmişi. * Bağ, bağlantı.
SİBAK U SİYAK
Sözün gelişi. Sözün (öncesinin sonraya olan) uygunluğu.
SİBAK-UL KELÂM
Sözün ilk halindeki bağlantısı, sözün evvelinde geçenden çıkan mânâ.
SİBAR
Cerrahların yara yokladıkları mil.
SİBB
Tülbent. Baş örtüsü.
SİBD
(C.: Esbâd) Belâ, zahmet, meşakkat, dahiye.
SİBKAN
Bitlis veya Van vilâyetleri civarında bir aşiret adıdır.
SİBT
Palamutla dibağat olunmuş sığır derisi.
SİBT
(C.: Esbât) Kişinin oğlundan ve kızından olan evladı. * Torun.
SİCAL
Münavebe. Arab ata sözlerinde: “Harp sicaldir” denir. Yani: Bazan galibiyet ve bazan mağlubiyet ile devam eder. * (Secl. C.) Büyük ve içleri dolu su kovaları.
SİCCİL
Kumlu çamurun taşlaşmış hâli. Kumlu çamurdan terekküb ve tahaccür etmiş taş. * Ateşte pişerek taş gibi olmuş tuğla.
SİCCİN
Sert, şiddetli olan şey. * Dâim olan. * Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer. * Cehennemde bir vâdi’nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer.
SİCİL
Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter. * Memurların durumu hakkında tutulan dosya.
SİCİSTAN
Bir cins darı.
SİCL
Turp.
SİCLAT
Bir güzel kokulu çiçek.
SİCM (SİCÂM)
Seyelân etmek, akmak.
SİCN
(C.: Sücun) Hapis, zindan.
SİD(E)
(C.: Sidân) Kurt, * Yaşlı keçi. * Arslan.
SİDA’
Sahrâ, çöl. * Yazı.
SİDAD
Şişe tıpası. Yarık kapatacak şey.
SİDDER
Bir oyun adı.
SİDN
Etli ve gövdeli şişman kimse.
SİDR
Tenbel kimse. * Bir deniz adı. * (Sidre. C.) Arabistan kirazları.
SİDRE
Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.
SİDRE AĞACI
Arabistan kirazı denen bir ağaç.
SİDRET-ÜL MÜNTEHA
Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini hududlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ulaştığı en son makam.
SİF
(C.: Esyâf) Deniz sahili. * Hurma lifi.
SİF’
Toprak. * Buhmâ otunun dikeninin az olması.
SİFAD
Hayvanların çiftleşmesi.
SİFAH
Zina.
SİFAL
Değirmen altına döşenen deri. * Değirmen süpürgesi.
SİFAL
(Sifâle) f. Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. * Orak. * Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu.
SİFANET
Marangozluk.
SİFAR
Deveye burunduruk yapılan demir. * Sefer. Islâh, düzeltme. * Misafirlik.
SİFARE
Habercilik.
SİFF
Kuru deri.
SİFLE
Adi, alçak, zelil, terbiyesiz.
SİFLEKÂM
f. Adi kişilerin işine yarayan.
SİFLEPERVER
f. Alçak ve âdi kimseleri koruyan ve kullanan.
SİFR
Yazılmış nesne, mektup.
SİFSİR
(C.: Sefâsir-Sefâsire) Simsar. Bir şeyi alıp satan. * Zarif, zerâfetli. * Hizmetçi, hâdim. * Tabi, itaat eden, uyan.
SİGA
Gr: Fiilin tasrifinden (çekiminden) meydana gelen çeşitli şekillerden her biri. Kip.
SİGA-İ MÜBÂLAĞA
Bir şeyin pek çok, pek büyük, pek ileri olduğunu gösteren kelime hâli. Fiilin mübâlağalı çekimi. Hallâk, Rezzak, Kahhar, Rauf gibi. (Bak: Mübâlağa)
SİGAL
f. Düşünce, fikir. * Kuruntu, endişe.
SİGALİŞ
f. Düşünüş, kuruş.
SİGAR
(Bak: Sıgar)
SİGAR Ü KİBAR
Küçükler ve büyükler.
SİH
f. Demir şiş. * Kebap şişi.
SİHAB
Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık.
SİHAE
(C.: Sihâ-Eshiye) Nâme bağı.
SİHAM
(Sehm. C.) Oklar. * Sehimler, hisseler.
SİHAM-I KAZA
Kaza okları. * Şâir Nefi’nin eserinin ismidir.
SİHAN
Kalınlık. * İçi boş zarf. * Soba borusu gibi bir şeyin kalınlığı. * Sımsıkı madde.
SİHİR-ÂMİZ
f. Sihir gibi tesir eden, büyüleyici.
SİHİRBÂZ
Büyü yapan, büyücü. Sâhir, neffase.
SİHLE
İri taneli kum.
SİHR
(Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık. * Aldatmak. * Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek. * Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te’siri olan şey. * Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner. (Buna sihr-i helâl da denir)Sebebi gizli olan ince şey. Örf-i şer’îde sihir: Sebebi gizli olmakla hakikatın hilâfına tahayyül olunan, yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden herhangi bir şey. Bunda esrarengiz bir surette bâtılı hak, hakkı bâtıl göstermek vardır. Mukayyed olarak memduhu olan ve hakkı izhar için kullanılan lâtif hususâttaki istimali vardır. Buna sihr-i helâl denir. Sebebi herkes için bilinmediğinden hârika telâkki olunur. (E.T.)
SİHR-İ BEYANÎ
Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.)
SİKA
(C.: Sıyak) Yel, rüzgar, riyh. * Ses.
SİKA
(C.: Sikat) (Vüsuk. dan) İnanç, güven, itimad, emniyet. * Güvenilir ve inanılır kimse.
SİKA’
Sakaların içine su doldurdukları köseleden yapılmış kap, kırba.
SİKA’
Devenin burnuna bağladıkları nesne. * Kadınların örtündükleri peçe.
SİKA’
(C.: Eskiye-Eskıyât-Esâk-Esâki) Su kurbağası.
SİKAB
Su çeken. Su çekici.
SİKAF
Rende. * Süngü ağacını düzeltecek ağaç.
SİKAL
Ağır olan, ağır şeyler. (Bak: Sekal)
SİKALİŞ
(Bak: Sigâliş)
SİKAT
(Sika. C.) İnanılır kimseler. İtimad edilen, kendilerine güvenilen kimseler.
SİKAYE
Su içilen kap. Maşraba. * İçme suyunun toplanması için yapılan yer.
SİKAYET
Birine içecek su verme.
SİKBAC
Ekşi aş.
SİKEC
Başı kızıl olan zehirli bir yılan.
SİKEK
(Sikke. C.) Sikkeler.
SİKKE
Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga. * Dirhem. * Para üstüne vurulan damga. * Düz, doğru yol. * Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi. * Basılmış madeni para.
SİKKEHANE
f. Para basılan yer.
SİKKE-İ EHADİYET
Her şeyin bir elden çıktığını gösteren damga, işaret. (Bak: Ehadiyyet)
SİKKEZEN
f. Madeni para basan.
SİKKÎN
Bıçak.
SİKKÎR
Devamlı sarhoş kimse.
SİKR
Rüzgârın eserken dinmesi.
SİKSAK
Hamâkat, ahmaklık.
SİL’
(c.: Eslâ) Dağ yarığı.
Sİ’LA’
(C.: Seâli) Helâk. * Cin sâhirleri.
SİL’A
Bedende olan ur. * Ticaret malı. * Sülük.
SİLA’
Arınmış, temizlenmiş nesne.
SİLAB
(C.: Sülüb) Kara mâtem donu.
SİLAHDAR
Tar: Sarayın ileri gelen erkânından birinin ünvanıdır. “Silahdar-ı şehriyarî” de denilirse de mâruf olan “Silahdar Ağa”dır.
SİLAHENDAZ
Silah atan. * Tüfekli piyade neferi, harp gemilerinde gemicilik ile mükellef olmayıp silah taşıyan bahriye askerleri.
SİLAHHANE
f. Askerî depo. Silahların saklandığı yer.
SİLAHŞÖR
Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı. * Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette istihdam olunanlara verilen addı. Yeniçeri Ocağı zâbitlerinin bir takımı hakkında da kullanılır bir tabirdi. Padişahın maiyyetinde muhafız olarak kullanılanlara da bu ad verilirdi.
SİLAK
Diş dibinde olan kabarcıklar. * Belâgatla okuyan hatip.
SİLAL
(Selle. C.) Sepetler, seleler.
SİLAM
Hamd, şükür. * Taş. * Su.
SİLAN
Sapına girmiş olan kılıç ve bıçak ucu.
SİLB (SELEBE)
(C.: Silebe) Dişleri kütelmiş ve kuyruğu dökülmüş yaşlı deve.
SİLFED
(BibBiiiiiib Kafa) kimse. * Kurt.
SİLHEM
Bir kimsenin cisminde değişiklik olması.
SİLİ
f. Tokat. Şamar.
SİLİF
Bacanak.
SİLİZEN
f. Tokat vuran, şamar atan, döven.
SİLK
Dizi, sıra. * Yol, tarik. * İplik, hayt.
SİLK(A)
Çöğenler adı verilen havuç. * Pancar. * Kurt, zi’b. * Şerli, ahlâksız kadın.
SİLKA’
Arkası üstüne yatmak.
SİLL
Bir çıban. * Sırtmadan zayıflamak. Erime. * Verem.
SİLLE
f. Tokat. Şamar.
SİLM
Barışmak, sulh, barışıklık. * İtaat. İslâm, müslim olmak.
SİLSİL
Kapı halkası.
SİLSİLE
Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan. * Soy, sop. * Sıradağ. * Seri. Dizi. * Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra.
SİLSİLE-İ CİBAL
Dağ silsilesi. Sıra dağlar.
SİLSİLE-NAME
f. Meşhur ve mühim kimselerin soyunu, silsilesini gösteren cetvel.
SİLV
Gamdan, tasadan ve aşktan hâli olmak.
SİM
f. Gümüş. Gümüş para. * Gümüşten. Sırmadan.
SİM Ü ZER
Gümüş ve altın.
SİMA
Yüz, çehre. Beniz. * Eser, alâmet.
SİMA’
Dinlemek, kulak vermek. İşitmek. * Çalgı dinlemek. * Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler. * Mevlevilerin ve sair dervişlerin “ney” veya “def” ile berâber ilâhi okuyarak raksları ve nağme terennüm etmeleri, dönmeleri. (Bak: Semâ’)
SİMAD
Az su.
SİMAH
(Bak: Sımah)
SİMAK
(Semek. C.) Balıklar. * Parlak yıldız. * İki parlak yıldızdan birisi. * Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet.
SİMAL
Medet etmek. * Medetçi, yardımcı ve mutemed kişi.
SİMAM
(Semm. C.) Zehirler.
SİMAN
(Semin. C.) Semizler, besililer, yağlılar.
SİMAR
(Semere. C.) Meyveler, yemişler. * Mc: Faydalar.
SİMAT
Damga, iz. Nişan, alâmet.
SİMAT
(C.: Sümut) Sofra. Yemek masası. * Yemek. * Ziyâfet.
SİMATOĞRAF
(Bak: Sinematoğraf)
SİMAVÎ
Çehreye ait, yüz şekline dair. * Simavlı.
SİME
(C.: Simât) Damga, alâmet, nişan.
SİMEN
Semizlik, yağlılık, besililik. (Bak: Semen)
SİMENDUD
(Sim-endud) f. Gümüş kaplı. Gümüş yaldızlı.
SİMER (SEMER)
(C.: Esmâr) Kıssa, hikâye. * Akşamdan sonra olan.
SİMİN
f. Gümüşten. * Gümüş gibi, gümüşe benzer.
SİMİN-TEN
f. Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu.
SİMK
Yüce olmak, yükselmek.
SİMM (SEMM-SÜMM)
(C.: Simâm-Sümum) Küçük dar delik. * İğne deliği. * Ağu, zehir. *Kast. * Düzeltme, ıslah. * Set.
SİMMÎ
(C.: Esmiyâ) Adaş, isimleri aynı olan kişilerin herbiri.
SİMN
(Simâne) : Semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık.
SİMSAR
(C.: Semâsire) Komisyoncu, tellâl, aracı.
SİMSİM
Susam.
SİMT
(C.: Sümut) Boncuk veya inci dizilmiş iplik.
SİM-TEN
f. Gümüş tenli.
SİMURGA
Kanatlı ve çok büyük hayvan olup eski devirlerde yaşadığı rivâyet edilir. (Bak: Anka)
SİMYA
Nişan, işâret, alâmet.
SİMYA
(Fr: Alşimi) Kim: Adi madenleri altın madenine çevirmek gayesini güden bir çalışma. Bu çalışma bir takım maddelerin bulunmasına sebep olduğu için kimya ilminin ilerlemesine hizmeti dokunmuştur.
SİMYAN
(Simân) (Süryanice) Hak.
SÎN
Çin. * Kirli olan ve kokan deve yünü.
SİNA
Musâ Peygamberin (A.S.) Allah (C.C.) kelâmına nâil olduğu, Süveyş ile Akabe Körfezi arasındaki bir yer ve bir dağ ismi. Cebel-i Musa veya Tur-u Sinâ da denir. * İbn-i Sinâ’nın ceddinin ismi. (Bak: İbn-i Sinâ)
SİNA
İki kere iâde olunan nesne.
SİNA’
Deve ayağına bağladıkları ip.
SİNAD
Muhkem, dayanıklı, kuvvetli dişi deve. * Yüce. * Yüce yer, yüksek yer.
SİNAN
(C.: Esinne) Mızrak, süngü.
SİNAN-İ ÜMMİ
(Vefatı: Hi: 1075) Halveti Tarikatı Yiğitbaşı kolu ileri gelenlerinden olup Kutb-ül Meâni adında Türkçe mensur bir eseri ile matbu ve müretteb bir divanı vardır. Muhammed Sinan-ı Ümmi, Konya vilâyeti dahilinde Elmalı’dan olup orada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh) (Osmanlı Müellifleri sh: 187)
SİNAYE
Yünden ve kıldan yapılan ip.
SİNDAN
Örs.
SİNDİBAN
Pelit ağacı.
SİNE
f. Göğüs. Sadır. Kalb.
SİNE
An. Bir lahzacık. * İki ağızlı balta.
SİNE
Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda insan, sesi duyduğu halde anlamaz.)
SİNE-BEND
f. Göğüs bağı, sütyen.
SİNE-ÇÂK
Göğsü, yüreği yaralı.
SİNE-GÂH
f. Göğüs.
SİNEMATOĞRAF
Fr. Hareket yazmak demek olup kısaltılmış şekliyle sinema demektir.
SİNEPÜRYAN
(Sinebiryan) Kalbi yanmış, sinebiryan olmuş, çok hasret çekmiş.
SİNESAF
f. Sarılıp kucaklaşmış.
SİNESUZ
f. Yürek yakan.
SİNET
Uyuklamak.
SİNH
(C.: Esnâh-Sünuh) Diş çukuru, diş yuvası.
SİNH
(C.: Esnâh) Her nesnenin aslı ve kökü.
SİNİ
f. Büyük tepsi, sini.
SİNİMMAR
Ay, kamer. * Gece uyumayan erkek. * Harami. * Tar: Rum milletinden bir üstâdın adıdır. Numan bin Münzir için Hira’da bir köşk yapmıştı. Bunun bir eşini daha kimseye yapmasın diye Numan bin Münzir o köşkün üstünden attırıp öldürdü. (Ahter-i Kebir’den)
SİNİN
(Sene. C.) Sünun. Seneler. * Sina Dağı.
SİNİN-İ SÂLİFE
Geçen yıllar.
SİNN
(C.: Esnân) Yaş. Yaşanmış olan zaman. * Diş. * Medine’de bir dağın ismi. * Yaban öküzü.
SİNN
Ot kurutmak.
SİNNE
(C.: Sinen) Kalem başı. * Sapan demiri.
SİNNEN
Yaşça, yaş bakımından.
SİNNEVR
(C.: Senânir) Kedi.
SİNN-İ İYAS
(Sinn-i ye’s) Kadınların “âdet görmekten” kesildiği yaş. En çok 55 yaşına kadar veya daha evvel âdet görmekten kesilmesi zamanı ki; bundan sonra çocukları olmaz. Böyle bir kadına âyis denir.
SİNN-İ TEKLİF
Erginlik, büluğ çağı. Bir kimsenin aklı başına geldiği; haramı helâli ayırt edebildiği, kadınlık veya erkeklik hâlini bildiği, ergin hâle geldiği yaşı. (Ortalama 12-15 kabul edilir.)
SİNN-İ TEMYİZ
Hak ile bâtılı farketme yaşı.
SİNSİN
(C.: senâsin) İyeği kemiklerinin arka tarafının ucu.
SİNTAH
Büyük karınlı kuvvetli deve.
SİNTEL
Kısa boylu.
SİNY
(C.: Esnâ) Her nesnenin büklümü. * Dağın kısıkdar yeri. * Orta, vasat.
SİNYAL
Fr. Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret.
SİPAH
(C.: Sipâhan) Asker, leşker, nefer. * Ordu.
SİPAHDAR
f. En büyük asker, serasker.
SİPAHİ
Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında “Timar” namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ederler ve düşman karşısında piyadelerin muhafazasını te’min ettikleri gibi, icabında hücum işlerini de yaparlardı.
SİPAHSALAR
f. Askerlerin en büyüğü. Serasker.
SİPAR
f. Veren, fedâ eden.
SİPARE
(Si-pâre) f. Kur’an-ı Kerimin herbir cüz’ü. * Küçük kitap, mecmua. * Otuz cüz.
SİPARİŞ
f. Ismarlamak, ısmarlayış.
SİPAS
f. Şükretme, dua etme.
SİPAS-DÂR
f. Hamdeden, şükreden.
SİPEH
f. Asker, leşker. * Ordu.
SİPEH-BÜD
f. Başbuğ, başkomutan, başkumandan.
SİPEH-KEŞ
f. Başkumandan, başbuğ.
SİPENC
f. Konaklama yeri, misafirhane, otel. * Dünya. * Misafir.
SİPER
f. Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. * Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. * Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. * Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan topraklar yığılmak suretiyle vücuda getirilen korunma yerleri. * Kalelerin üstünde ok ve kurşun atmağa mahsus mazgallar yanında duracak askerlerin korunmaları için insan boyunda olan ve uzaktan diş diş görünen arkalıklı duvar parçalarına verilen addır.
SİPER-İ SÂİKA
Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kısmı yapar. Minarelerle büyük binaların en yüksek noktalarına konularak sarkıtılan bakır tel, toprağa gömülüdür.
SİR
Yarık. Delik. * Balık yahnisi.
SİR
f. Tok, kanmış, doymuş. * Sarımsak.
SİRA’
Hızla gitmek, acele etmek.
SİR-AB
f. Suya kanma. Suya tok olmak. * Sulu. * Körpe, tâze.
SİRAC
Işık. Lâmba. Fener. Mum. Kandil. * Şevk veren şey. * Güneş ve ay mânâsına veya Resul-i Ekrem’e (A.S.M.) “Nur saçan” meâlinde verilen bir isimdir.(Hem o Bürhan-ı Hak ve Sirac-ı Hakikat öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki, iki cihanın saadetini te’min edecek desatiri câmi’dir. M.)
SİRAC-I RÂH-I HİDÂYET
Hidayet yolunun ışığı.
SİRAC-ÜN NUR
Nurun lâmbası. * Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın adı.
SİRAC-ÜS SÜRC
Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser.
SİRAD
Gön, sahtiyan.
SİRAN
(Sur. C.) Kaleler, kal’alar, hisarlar.
SİRAR
(C.: Esirre) Sürur, sevinç. * Sırayla konuşmak. * Ay sonu.
SİRAYET
Yayılmak, bulaşmak, geçmek.
SİRB
(C.: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası. * Sığır sürüsü.
SİRBAL
(C.: Serâbil) Gömlek, kamis.
SİRCİN
Kurumuş davar tersi.
SİRDAB
(C.: Seradib) Yer altında su soğutacak yer.
SİRE
(C.: Sıyer) Koyun ağılı.
SİRET
Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. * İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.
SİR’ET
Nefis. * Koyun. * Geyik. * Kadınlar.
SİRET-İ HASENE
Güzel ve iyi ahlâk.
SİRET-ÜN NEBİ
Siyer-i Nebi veya Siret-i Nebi de denir. (Bak: İlm-i hadis, Siyer-i Nebi)
SİRHAN
(C.: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt.
SİRİŞK
f. Göz yaşı. * Ateş şeraresi.
SİRİŞT
f. Yaradılış, hilkat, huy, tabiat.
SİRİŞTE
f. Yoğrulmuş, karıştırılmış.
SİRKAT
(Serkat) Çalma. Hırsızlık.
SİRKE-FURUŞ
f. Sirkeci, sirke satan kimse. * Mc: Ekşimiş yüzlü kişi.
SİRKİN
Kuru davar tersi.
SİRR
(C.: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar. * Gizli nesne. * Cima etmek. * Zikir. * Hâlis. * En iyi, en faziletli.
SİRVAL
(c.: Serâvil) şalvar.
SİRVE
(C.: Sirâ) Küçük ok. * Çekirge yumurtası.
SİSA
(C.: Sıyas-Sıyasâ) Köşk. * Kale. * Sığınacak yer. * Çulha mekiği. * Horoz mahmuzu. * Sığır boynuzu.
SİSA’
(C.: Seyâsi) Davar arkası. * Omuz başı.
SİSMOĞRAF
Fr: Zelzelenin yerini, saatini, yön ve hızını kaydeden âlet.
SİSTEM
Fr. Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. * İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. * Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. * Proğramlı çalışmak. * Manzume.
SÎT
Çatırtı, patırtı, gürültü. * Ün, şöhret, nam.
SİTA’
Deve boynunda uzunluğuna olan alâmet. * Ev direği.
SİTAD
f. Alma, alış.
SİTAM
Kılıcın ağızı.
SİTAN
f. Alan, alıcı. Can-sitan $ : Can alan.
SİTAN
(-istan) f. Mekân adı yapmağa yarayan ek. Meselâ: Gül-sitan $ : (Gül-istan) Gül bahçesi, güllük.
SİTARE
f. Yıldız, kevkeb.
SİTARE
(Setr. den) (C.: Setâir) Örtünülecek, perdelenecek şey.
SİTARE-GÂN
Yıldızlar.
SİTARE-İ RAHŞÂN
Parlak yıldız.
SİTAYİŞ
f. Övme, medhetme. Medih.
SİTAYİŞ-KÂR
f. Medheden, öven.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE
Överek, medhetmek suretiyle.
SİTEBR
f. Kalın, kaba, yoğun.
SİTEM
f. Haksızlık, zulüm. * Nâzikâne çıkışma. * Eziyet, cefa.
SİTEM-ÂMİZ
f. Hâin. İnsafsız, haksız.
SİTEM-DİDE
(C.: Sitemdidegân) Zulme uğramış, haksızlık görmüş.
SİTEM-KÂR
(C.: Sitemkârân) f. Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim.
SİTEM-KEŞ
f. Zulme ve haksızlığa uğrayan. Zulüm çeken. Mazlum.
SİTEM-RESİDE
f. Siteme uğramış, zulme uğramış. Zulüm çekmiş.
SİTİZ
(Sitize) f. Kavga, cidal, çekişme.
SİTİZE-CU
f. Kavgacı.
SİTİZE-KÂR
f. Kavgacı.
SİTR
(C.: Estâr) Örtü. * Perde.
SİTT
Hanım. (Aslı seyyidet iken muharref ve âmi arapçada sitt ve sitte olarak kullanılır.)
SİTTE
Altı. (6) Altılık.
SİTTE-İ SEVR
Güneş’in Sevr burcunda bulunduğu Nisan ayında fırtınalariyle meşhur olan altı gün.
SİTTÎN
(Sittûn) Altmış. 60
SÎV
f. Elma.
SİVA
Başka, gayrı, diğer. Kasd. (Bak: Mâsiva)
SİVAD
Gizli söz, sır.
SİVAK
(C.: Süvük) Misvak. * Dişini yıkamak.
SİVAR
(C.: Esvire – Esâvir-Suur) Bilezik.
SİVAR-I ZERRİN
Altun bilezik.
SİVCAR
Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak.
SİVİL
Fr. Asker olmayan. * Başı bozuk. * Mülkî. * Tebdil-i kıyafetle gezen polis. * Medeni.
SİYA’
Samanlı balçık.
SİYAB
(Sevb. C.) Elbiseler, giyecek şeyler.
SİYABE
Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması.
SİYAC
Dikenli duvar.
SİYADET
Seyyidlik. (Bak: Seyyid)
SİYAFET
Kılıççılık sanatı.
SİYAH
f. Kara, esved. * Zenci.
SİYAHA
Suyun akması. * Oruç tutmak.
SİYAHAT
(Seyyehân – Siyâh – Süyuh) İbret, terehhüb ve ibadet için yer yüzünde gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.)
SİYAHBAHT
f. Tâlihsiz, kara bahtlı.
SİYAHÇERDE
f. Esmer, karayağız olan.
SİYAHFAM
f. Siyah renkli.
SİYAHÎ
f. Siyahla alâkalı. * Zenci. * Siyahlık, karalık.
SİYAHKÂR
(C.: Siyâhkârân) f. Günah işlemiş, suçlu.
SİYAHKEDE
f. Kapkara yer.
SİYAHLİKA
f. Kara yüzlü.
SİYAHPUŞ
f. Siyahlar giymiş. Karalar giymiş. * Mâtemli, yaslı.
SİYAHRUZ
f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız.
SİYAK
Söz gelişi, ifade tarzı. * Üslub, tarz, yol. * Sürmek, sevk. * Ruhun çıkması.
SİYAK VE SİBAKA MÜLÂYEMET
Sözün evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olması.
SİYAKAT
Binek hayvanını arkasından sürme.
SİYAK-I KELÂM
Sözün gelişi, sevkediliş.
SİYAM
Oruç. (Bak: Sıyam)
SİYANET
Koruma, muhafaza, hıfz.
SİYASET
Memleket idare etme san’atı. Devlet idare tarzı. * Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak. * Diplomatlık. Politika. * Seyislik, at idare işleriyle uğraşma. (Bak: Hilafet)
SİYASETEN
Siyaset bakımından, siyasî bakımdan.
SİYASÎ
Siyaset icabı olan. * Siyaset adamı. * Politik.
SİYASİYYUN
Politikacılar, siyasetçiler. Devlet idaresine çalışanlar.
SİYAT
(Savt. C.) Kırbaçlar, kamçılar.
SİYE
Koyun yatağı.
SİYER
(Siret. C.) Tarzlar, gidişler, yollar.
SİYERA’
İbrişimle karışık alaca bez.
SİYER-İ ENBİYA
Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) hayatlarından ve onların ahlâkından bahseden kitap.
SİYER-İ NEBİ
Mevzuu Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) hayatı, ahlâkı ve yaşayışı olan, O’nun gaye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitap.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ahvâl ve evsâfı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o Zât-ı Mübarek’in şahs-ı manevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranidir ki; Siyer ve Tarih’te beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvâfık düşmüyor. Çünki: $ sırrınca: Hergün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azim ibadet sahife-i kemalâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidat ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinat’ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübarek’in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarih’e geçen beşeri ahval ve etvâra sığışmaz. Meselâ: Hazret-i Cebrâil ve Mikâil, iki muhafız yâver hükmünde Gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek; çarşı içinde, bedevi bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, bir tek şâhid olan Huzeyfe’yi şahid göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz.İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibariyle işitilen evsaf-ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakiki mahiyetine ve mertebe-i Risalette durmuş nurani şahsiyet-i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer. M.)
SİYER-İ SENİYYE
Yüksek ahlâk ve yüksek vasıflar. Hazret-i Peygamberin (A.S.M.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitab.
SİYONİST
(Kudüs’ün eski adı olan Sion. dan) Filistin’de bağımsız bir Yahudi devleti kurmak isteyen. Yahudi fikrinin taraftarı. Bir şeyi Yahudilerin gaye ve menfaatına göre değerlendiren. Yahudilik. * Yahudi dinine giren.
SİYY
Arz-ı Arabdan bir yer. * Çöl, sahra. * Benzer, misil.
SİYYAN
(Siyy. C.) Birbirine denk ve eşit. Müsavi.
SİYYANEN
Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda.
SİYYE
Yay başı.
SKOLASTİK
Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.
SLOGAN
ing. Kısa ve te’sirli propaganda sözü.
SOFESTAÎ
(Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safa, şiir ve edebiyatla eğlenen safsatacılar. (Bak: Sofizm)(..O Vahid-i Ehad’i kabul etmeyen ya nihayetsiz ilâhları kabul edecek veyahut(BibBiiiiiib Kafa)sofestâi gibi hem kendini, hem kâinatın vücudunu inkâr edecek. M.)
SOFİ
Ehl-i tasavvuf. Riyazet ve nefisle mücahede ile hakikate ermeğe çalışan. Tarikata mensub, mânevi kemâlât için çalışan. * Yanıltıcı, safsatacı. (Bak: İşrakiyyun)
SOFİZM
Fr. Fls: Sofestaiye. Safsatacılık. Alemde hakikat olarak hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safâ ve şiir gibi şeylerle eğlenmeği tercih eden bâtıl bir meslek. İnâdiye, indiye ve Lâedriye “Septizm” adlarıyla üç kısma ayrılırlar. (Mesail-i İlm-i Kelâm’dan)
SOHBET
Konuşma, sevdiği kimselerle yapılan toplantı. * Birlikte oturup tatlı tatlı hakikat üzerine konuşmak.(Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki; bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü süluka mukabil hakikatın envarına mazhar olur. Çünkü sohbette insibağ ve in’ikâs vardır. Malumdur ki; in’ikâs ve tebaiyyetle o nur-u âzam-ı Nübüvvetle beraber en azim mertebeye çıkabilir.Nasılki, bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler sahabe derecesine çıkamıyorlar. Hattâ Celâleddin-i Süyuti gibi, uyanık iken, çok def’a sohbet-i nebeviyeye mazhar olan veliler, Resul-i Ekrem (A.S.M.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki: Sahabelerin sohbeti, Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) nuriyle, yâni Nebi olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise vefat-ı Nebeviden sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmeleri, velâyet-i Ahmediye (A.S.M.) nuriyle sohbettir. Demek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, onların nazarlarına temessül ve tezahür etmesi, velâyet-i Ahmediye (A.S.M.) cihetindedir; Nübüvvet itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefavüt etmek lâzım gelir.Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurâni olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevi adam; kızını sağ olarak defnedecek bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde gelip, bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahimaneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemâlât olurdu. S.)
SOHBET-İ İHVAN
Din kardeşleri ile faydalı hakikatlar üzerine sohbet etmek.Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuştur ki: Üç şey müstesna, dünyada rahat yoktur:1- Tilâvet-i Kur’an2- Münacat-ı Rahman3- Sohbet-i İhvan.
SOKRAT
Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. “Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir.” sözü meşhurdur. Devrinin inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş, baldıran otunun zehirini içirmek suretiyle idam edilmiş. Sonra Eflâtun, Sokrat’ın fikirlerini müdafaa etmiştir.
SOLCU
(Bak: Ashab-ı Şimal)
SORGUÇ
Başa takılan tuğ. * Bazı kuşların tepelerinde bulunan tüyden süs.
SOSYAL
Fr. İçtimaî. Cemiyete ait.
SOSYALİST
Fr. Sosyalizm taraftarı olan.
SOSYALİZM
Fr. İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını mübah edip isyâna sevkeden ve ehl-i nâmusun ahlâkını yıkarak fuhşiyatı teşvik eden bir bâtıl anlayış. (Sosyalizm nazariyesinin nâşirleri komünistlerdir.) (Bak: İktisad, Kapitalizm, Komünizm)(Tabaka-i avâmın intibahiyle ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için, o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor. Prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?Elcevap: Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvâfık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Mâdem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-i beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatındaki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet, ben, neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, “müsâvât-ı hukuk” mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adalet ile, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskidenberi muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünki Fâtır-ı Hakim, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitabları yazdırır ve birşey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev’i ile de binler nev’in vazifelerini gördürür.İşte o sırr-ı azimdendir ki: Cenab-ı Hak, insan nev’ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvâlarına, lâtifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, Arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zihayatın sultanı hükmüne geçmiştir.İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile hakiki imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. L.)
SOSYOLOĞ
Fr. İçtimaî bilgilerle uğraşan, toplu insan yaşayışı ve onların idare işlerinde bilgi sahibi olmaya çalışan. İçtimaiyatçı.
SÖMESTR
Fr. Okullarda bir ders yılının ayrıldığı iki dönemin herbiri.
SPİKER
ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini okuyan kişi.
SPİRİTUALİZM
Fr. Fls: Ruh gibi maddî olmayan varlıkları kabul eden görüş ve düşünüş. Ruhiyatçılık.
STAJ
Fr. Mesleki bilgisini artırmak maksadıyla başka birinin nezareti altında yapılan çalışma.
STAJYER
Fr. Staj yapan kimse.
STRATEJİ
yun. Askeri sevk ve idare ilmi, sevk-ul-ceyş.
STRATOSFER
Fr. Atmosferin ortalama 30 km. kalınlığındaki ikinci tabakası.
SU’
Kötülük. * İyi olmayan. Kötü, fena.
SU(Y)
f. Cihet, yön, taraf. Semt. Yan.
SUADA’
Sıkıntıdan dolayı uzun uzadıya solumak. * Ev ortası.
SUADÎ
Topalak otu.
SUAL
Öksürük.
SUAL
İsteme. İstek. * Soru. Sorulan şey. * Dilencilik.
SUALÂT
(Suâl. C.) Suâller, sorular. İstemeler, istekler.
SUB’
Yedide bir.
SUB’
(Bak: Sübu’)
SUBA (SABÂ)
(C.: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr.
SUBABE
Kap içinde kalan su. * Bir nesnenin bakiyesi. Artık.
SU’BAN
(C.: Saâbin) Büyük yılan. Ejderha. * Koz: Semanın kuzey yarım küresinde bulunan Tinnîn Burcu’nun çevirdiği büyük kavisin ortasında ve küçük ayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak yıldız. (Alpha Draco)
SUBARE
Taş.
SUBAŞI
Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.
SUBAT
(Bak: Sübât)
SUBBAH
(Sâbih. C.) Yüzenler, yüzücüler (suda).
SUBBÛHUN KUDDÛSÜN
Allah (C.C.) subbûhtur, kuddûstür. Zâtına ve sıfatına fena, noksan ve kusur yanaşamaz. Her zaman ve her dilde, her mahluk onu tesbih ve takdis eder. gibi mânâları ifade eder.
SUBE
At sürüsü. * Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü. * Kabın içinde kalan su. Artık su.
SU’BE
Yeşil başlı kertenkele.
SUBESU
f. Taraf taraf. Her tarafa. Her yanda.
SUBH
Sabah vakti. Sabah. Tan vakti. Şafak zamanı.
SUBHA
Sabah uykusu.
SUBHA
Nur ve azamet. * Sabahla öğle arası, kuşluk vakti. (Bak: Sübha)
SUBHDEM
f. Sabah vakti.
SUBHGÂH
f. Sabah vakti. Tan yeri.
SUBH-U KIYAMET
Kıyametten sonraki sabah. Kıyamet sabahı.
SUBJEKTİF
(Bak: Sübjektif)
SUBR
Her cismin tek kenarı ve yoğunluğu. * Ufak taşlı yer.
SUBRE
Birikinti, yığın.
SUBU’
Dinini terk edip başka dine girmek.
SU’BUB
(C.: Seâbib) Saf su akan yer.
SUBUHAT
(Subha. C.) Secdeler ve cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i İlâhiye. (Bak: Azamet, Cemal)
SUD
(Sevda. C.) Rengi kara olan şeyler. * Sevdalar.
SUD
f. Kâr, faide, kazanç.
SUD’A
Deve ve koyun bölüğü.
SUDA’
Baş ağrısı. * Rahatsız etme, sıkıntı verme, sıkma.
SUDA-GER
f. Bezirgân, tüccar.
SUDA-GERÎ
f. Ticaret.
SUDAGÎ
Zülüfte olan nişan ve alâmet.
SUDAH
Horozun ötmesi.
SUDAM (SIDÂM)
Hayvanların başında olan bir hastalık.
SUDD
Dağ.
SUDDAD
(C.: Sadâyid) “Sâm-ı ebras” denilen kertenkele. * Suya varacak yol.
SUDE
f. Ezilmiş, dövülmüş. Sürmüş, sürülmüş.
SUDEKA
(Sadik. C.) Doğru ve hakiki dostlar.
SUDG
(C.: Esdâg) şakak. * şakaklardan sarkan saç.
SUDKAN
(Sadîk. C.) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler.
SUDMEND
f. Kazançlı, faydalı, kârlı.
SUDRE
Acem gömleği.
SUDUD
Men’etmek, engel olmak.
SUDUR
Olma, meydana gelme. Sâdır olma. * (Sadr. C.) Göğüsler, sadırlar.
SUEDA
(Said. C.) Saidler. Allah’ın (C.C.) rızâsına erenler. Mes’ud olanlar.
SUF
(C.: Evsâf) Yün dokuma. Yünden yapılmış dokuma. * Yün, yapağı, ibrişim.
SUFAR
Yürekte sarı suların toplanması.
SUFAR
f. Ok gezi. * İğne deliği.
SUFARİYE
Sarı asma adı verilen bir kuş.
SUFEF
(Sofa. C.) Sofalar.
SUFFA
(Suffe) Sofa, avlu. * Set. Seki.
SUFFAH
Enli uzun taş.
SUFİ
(C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu. Mutasavvıf.
SUFN
Çobanların dağarcığı.
SUFR
(Sıfr) : Bakır. Tunç.
SUFRET
Sarı renk, sarılık. * Beniz solukluğu.
SUFRİT
(C.: Safârit) Fakir.
SUFRUF
Üzüm çöpü. * Hurma çöpü.
SUFUF
(Saf. C.) Saflar. Sıralar.
SUFUN
(Süfun) (Sefine. C.) Sefineler. Gemiler.
SUFVAN
Atın, üç ayak üzerine durup dördüncünün tırnağını yere dikip durması.
SUGRA
(Suğra) Daha küçük, pek küçük. * Man: Hadd-i asgarın bulunduğu cümle. Birinci kaziyye. Küçük önerme. (Bak: Hadd-i asgar)
SUGRE
(C.: Sügur) Göğüs çukuru. * Boğaz çukuru. * Gedik.
SUGUR
Düşmana yakın hududlar, serhadler. * Mağara. * Ön dişler. * Ağızlar.
SUGV
Meyletmek, yönelmek, eğilme.
SUGVAR
f. Kederli, acılı.
SUH
Duvar.
SUHAF
Akciğer veremi.
SUHAN
f. Törpü.
SUHANSERA
(C.: Suhanserâyân) f. Ahenkli söz söyleyen.
SUHAR
Umman kasabası. * Bir erkek ismi.
SUHARE
Başkasıyla alay eden.
SUHARE
Yağ kıkırdağı.
SUHD
(C.: Eshâd) Çocukla birlikte çıkan sarı su.
SUHEN
(Sehun – Suhun) f. Söz.
SUHF
Akıl ve fikrin zayıf olması.
SUHK
Uzak olmak. * Cehennemde bir derenin adı. * Mahrumiyet.
SUHME
Karalık, siyahlık.
SUHNAN
Sıcak, kızgın. * Sıcak gün.
SUHNE
Kızgınlık. * Gözü yaşlı, dertli olmak.
SUHRE
Maskara, gülünç, eğlenceli. * Zoraki iş gören, ücretsiz zoraki çalışan kimse ve hayvan.
SUHRE
(C.: Suhar) Geniş ve düz olan iki dağ aralığı. * Kırmızıya benzer renk.
SUHREKÂR
f. Maskaralık yapan. Maskara.
SUHRİYEN
(Sıhriyya) Musahhar kılınan, hizmette çalıştırılan. * Gülünç olan.
SUHRİYYE
Maskaralık.
SUHT
Haram mal, her nevi haram. * Yok eylemek. Gidermek. Bir şeyin kökünü kazımak (mânasına saht’dan alınmıştır. Haramın bereketi olmadığından hânumânlar yıktığı için suht denilmiştir.)
SUHT
Kızgınlık, gadab. (Rızânın zıddı)
SUHTE
f. Yanmış, tutuşmuş. Yanık. * (C.: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi.
SUHUB
(Sehâb. C.) Bulutlar.
SUHUF
(Sahife. C.) Sahifeler. * Bâzı Peygamberlere gelen sahife halindeki kitap.
SUHULET
Kolaylık. (Bak: Sühulet)(…Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi, cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va’d etmiş. Ve va’dettiği için, elbette seni onun içine alacak. Mâdem bilmüşahede görüyoruz; her senede, yeryüzünde, hayvanat ve nebatatın üçyüz binden ziyade enva’larını ve milletlerini, kemal-i intizam ve mizan ile, kemal-i sür’at ve sühuletle haşr edip, neşreder. Elbette böyle bir Kadir-i Zülcelâl, va’dini yerine getirmeye muktedirdir… M.)
SUHUN
(Sahne. C.) Sahneler.
SUHUR
(Sahr. C.) Kayalar, büyük taşlar.
SU-İ AHLÂK
Ahlâk kötülüğü. Allah’ın, peygamberin râzı olmayacağı işleri yapanın ahlâkı.
SU-İ HAL
Fena hareket tarzı. Kötü hal.
SU-İ HAREKET
Kötü hareket, kötü iş.
SU-İ HAZM
Sindirim bozukluğu.
SU-İ HULK
Kötü ahlâk. Dine, ahlâka yakışmayan fena ahlâklılık.
SU-İ İHTİYAR
Kötü arzu, fena istek.
SU-İ İSTİMÂL
Kötüye kullanma. Eldeki nimeti veya fırsatı boşuna yahut kendi menfaatine kullanma.
SU-İ KASD
Bir kimsenin aleyhinde tertib alma. * Adam öldürmeğe tertib alma. * Kötü kasd.
SU-İ MİZÂC
Sıhhat bozukluğu, huy fenalığı.
SU-İ NİYET
Kötü ve bozuk niyet.
SU-İ TEDBİR
Yanlış tedbir. Kötü yol. Tam düşünüşle, akıllıca hareket etmeyiş.
SU-İ TEFEHHÜM
Kötü anlayış. Yanlış anlama.
SU-İ TELÂKKİ
Lâzım olduğu şekilde anlamama. Kötü anlayış. Kötü telâkki etme.
SU-İ ZAN
Kötü zanna sahib olma, başkasının hareketini kötü zannetme.(Dördüncü hastalık su-i zandır. Evet insan, hüsn-ü zanna me’murdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan su-i ahlâkı, su-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek su-i zandır. Su-i zan ise, maddi mânevi içtimâiyâtı zedeler. M.N.)
SUK
Çarşı, pazar. Alım satım yeri.
SUK’
Taraf, yön. * Nahiye.
SUKA
Çarşı adamı, esnaf.
SUK’A
Başın ortasındaki beyazlık.
SUKA’
Horoz sesi, horoz ötüşü.
SUKAB
(Sukbe. C.) Delikler.
SUKATA
Kırıntı, döküntü, artık.
SUKATAÇİN
f. Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan.
SUKATAHÂR
f. Kırıntı, artık yiyen.
SUKAYBE
Küçük delik, delikçik.
SUKB
(C.: Sükub) Delmek. * Yırtmak.
SUKBE
(C.: Sukub – Sukab – Sukabât) Delik.
SUKÎ
Çarşı ve pazarla alâkalı. * Çarşılı, pazarlı.
SUKL(E)
Böğür. * Taraf, yön.
SUKM (SEKAM)
(C.: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz.
SUKUB
(Sakb ve Sukb. C.) Delmeler veya delinmeler. * Bir tarafdan diğer tarafa kadar açık olan delikler.
SUKUB
(Sukbe. C.) Delikler.
SUKUF
(Sakf. C.) Tavanlar, ev örtüleri. * Uzun ve sarkık şeyler. * Semavat.
SUKUF-U BÜYUT
Evlerin damları.
SUKUK
şeriat mahkemesince verilen ilâmlar ve onda geçen tabirler.
SUKUT
Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme. * Değerini kaybetme. Bozulma. * Devrilme. * Mahvolma. * Ahlâk bakımından alçalma. * Büyük bir vazifeden ayrılma. * Sarkma. * Çocuğun eksik veya ölü olarak doğması.
SUKUT-I HAKK
Hakkın sukutu. Hakkın kaybolması.
SUKUT-I MUSAMMEM
Düşmesi kararlaştırılmış. İktidardan düşürmek için hakkında karar alınmış.
SUKUTİYE
Paraşüt.
SUKUT-U MUTLAK
Mânen iyice tefessüh etme, iyi hasletlerin tamamen kaybolması.
SUKVE
Toprak kap.
SUKYA
(Saky. den) Sulamak.
SU’L
(C.: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme. * Koyunda küçük meme. * Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş.
SULAHFAT
(C.: Selâhif) Kaplumbağa.
SULB
Sert, katı. Taş gibi olan. * Omurga kemiği. * Sülâle, zürriyet.
SULBÎ
Birinin sulbünden gelme. Kendi evlâdı. Kendi oğlu.
SULBİYE
Nesebi hâlis olan.
SULBİYET
Katılık, sertlik. Taş gibi olmak. * Cisimlerin katı hâli. * Mc: Duygusuzluk.
SULEHA
(Sâlih. C.) Salihler. Salâhiyetli, günah işlemeyen iyi insanlar. İlim ve amelde, ibâdet, taat ve takvâda terakki ve teâli eden büyük zâtlar.
SULFATO
(Sulfata) Fr. Kinin. Sıtma hapı.
SULH
Barış. Uyuşma. * Muharebeyi terk için anlaşma. * Rahatlık.
SULH-ÂMİZ
f. Ara bulucu, barıştırıcı.
SULHEN
Sulh tarzında, barış yoluyla. Anlaşmak suretiyle.
SULH-NÂME
f. Sulh, barış kâğıdı.
SULH-PERVER
f. Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen. Barışsever.
SULİYY
Ateşin yanması.
SULLA’
(C.: Sıllâ) Enli yassı taş. * Ot bitmeyen mevzi.
SULLAA
Büyük, enli taş. * Ot yetişmeyen yer.
SULSUL
(C.: Salâsıl) Üveyik kuşu.
SULSULE
Havuz veya kap dibinde kalan su artığı.
SULT
(C.: Eslât) Büyük bıçak.
SULTA
Baskı, otorite.
SULTAN
Reis. İslâm Hükümdarı. Hâkimiyet sahibi. Padişah. * Allah. (C.C.) * Kuvvet, kudret ve hâkimiyet sâhibi. * Hükümdar âilesinden olan anne, kız gibi kadınlardan her biri. * Hüccet ve delil. * Kahr ve tegallüb mânasında masdardır. Her şeyin yavuz, şiddet ve satvetine denir. Kelimenin aslı “selit” olup, cem’i sultandır. Selit ise, zeytinyağının ismidir. Zeytinyağı kandilinin ışığıyla ışıklandırma yapıldığı gibi, padişâh ve vali dahi şule-i adl ve zabt ü ihtimamıyla memleketini tenvir etmek münâsebetiyle onlara da bu mâna ıtlak olunmuştur. (Kamus-u Okyanus’tan hülâsadır.)(Sultan-ı kâinat birdir. Her şeyin anahtarı O’nun yanında, her şeyin dizgini O’nun elindedir. Her şey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan her matlubunu buldun, hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. M.)(Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadâr varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş. Ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de o saadet-i ebediye yollarını te’min etmekle re’s-ül mâlımız olan istidatlarımızı nemâlandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip, riyaset eden benim. İ.İ.)
SULTAN REŞAD
(Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi.
SULTAN SELİM HAN
(Bak: Yavuz Sultan Selim)
SULTAN SÜLEYMAN HAN
(Hi: 900-974) Osmanlı Padişahlarının onuncusu, İslâm Halifelerinin yetmişbeşincisidir. Yavuz Sultan Selim Han’ın oğludur. Avrupa-vari bir kısım kanunlar yapılmasına vesile olduğundan Kanuni nâmı ile de tanınır. Padişahlık yılları Osmanlı Devletinin en haşmetli devri olup, Avrupa, Asya Osmanlıların emrinde idi. İstanbul payitahttı. Bir fikir vermek için o zaman İstanbuldaki eserlerden bir kaç misal vereceğiz. İlk olarak o zamanda yapılan bir sayıma göre: 485 câmi, 4494 mescid, 100 imâret, 417 kervansaray, 1653 ilk mekteb, 335 tekke, 4985 çeşme, 874 hamam, 743 kilise, onbir binden ziyade sokak ve cadde tesbit edilmişti.İstanbul böyle iken Avrupa’lı bir muharrir; Avrupa’yı şöyle anlatır: “Avrupalılar bin sene banyosuz kaldı. Orta çağda pis ve kirli bulunmak bir faziletti. Bu çağlarda Avrupa baştan aşağı kaşınıyordu.”
SULTAN-I MAZLUM
Mâsum, zulme uğramış sultan. (Bundan kinaye II. Abdulhamid Han’dır.)
SULTAN-ÜD DEM
Vücutta kanın galeyanı.
SULUH
Sahte olmayıp geçer akçalar. Sağlam ve hakiki paralar.
SU’LUK
(C.: Saâlik) Fakir. * Dilenci. * Serseri.
SULUL
Bozulup fena kokmak.
SUM
Sarımsak.
SUM’
Pervane denilen kelebek.
SUM’A
İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş, gizli riyakârlık.
SUMARİ
Dübür.
SUMAT (SUMT)
Susmak, sükut etmek.
SUME
Koyuna yapılan işaret ve nişan.
SUMLUH
Kulak kiri.
SUMM
İşitmez olanlar, sağır olanlar. Duymayanlar.
SUMMAKİ
Gayet sert, değerli ve parlak olan bir taş.
SUMNAT
f. Kilise, puthane.
SUMSUM
Çok katı olan.
SUMUG
(Samg. C.) Zamklar.
SUMUL
Sertlik, kuruluk, katılık.
SUMUT
Susma, sükut. * Somurtma.
SU’N
(C.: Seâne) Yarısı kesilmiş kırba.
SUN’
Yapmak. * Eser, yapılan iş. * Te’sir. * Güzel iş yapmak.
SUNAFİR
Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu.
SUNAN
Koltuk kokusu.
SUNBUR
(C: Sanâbir) Demirden veya kalaydan olan ibriğin emziği. * Havuzun çevresine yapılan lüle ve oluk.
SUN’Î
İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.
SUN’-İ BEDİ’
Güzel eser.
SUN’-İ İLÂHÎ
Cenab-ı Hakk’ın san’atı, eseri.
SUNUAT
Yapılanlar. San’atlı yapılan şeyler.
SUNUF
(Sınıf. C.) Sınıflar. * Dereceler, mertebeler. * Nikablar, yaşmaklar. * Soylar, neviler.
SUNUF-İ ÂLİYE
Yüksek sınıflar.
SUPLES
Fr. Yumuşaklık, esneklik.
SUR
Keş parçası.
SUR
f. Şenlik. Düğün. Ziyafet.
SUR
(Suret. C.) Kıyamet günü İsrafil Aleyhisselâm’ın çalacağı boru. Buna Sur-u İsrafil de denir. * Boynuzdan yapılan düdük.
SUR
Bir şehri kuşatan yüksekçe kale duvarı. Yüksek duvar. Kale. Hisar.
SU’R
(C.: Es’âr) Yiyecek, içecek artığı.
SUR’A
Bahadırlık, kahramanlık. * Güreşçilik.
SURAA
Pehlivan ve bahadır kimse.
SURAH
Bir tavus kuşu ismi. * Kapının gıcırdaması. * Ses. * İnlemek.
SURAH
f. Delik. Gedik.
SURAHİ
Su şişesi, sürahi.
SURAM
Zillet ve hastalık. * Emzikten son çıkan süt.
SURE
Kur’an-ı Kerim’in 114 bölümünden her biri. * Derece. * Duracak yer. Menzilet. * Şeref ve şan. * Güzel inşa edilmiş bina. Sur. * Refi’. * Alâmet, nişan.
SURED
(C.: Surdân) Göçgen adı verilen küçük kuş. * Davar arkasında yanırdan olan beyazlık.
SURENCAN
Şekil ve kabuğu kestaneye benzeyen bir ot kökü.
SURET
(C.: Sur – Suver) Biçim, görünüş. * Kılık. Tarz. * Yol. Gidiş. Hal. * Tasvir. Dıştan görünen şekil. * Çare.
SURETÂ
Görünüşte. Zâhiren.
SURETBEND
f. Tasvir yapan. Resimci.
SURETEN
Suret itibariyle, suret olarak, görünüşte. Sanki.
SURETGER
f. Suret yapan, resim çizen, ressam.
SURET-İ SUUD
Yükselme tarzı.
SURET-İ TESVİYE
Hal çaresi.
SURET-İ ZAİFE-İ VÂHİYE
Hakikatsız, saçma sapan zayıf suret ve vesvese.
SURETPEREST
f. Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. * Resimleri çok seven ve meftun olan. (Bak: Sanem-perest)
SURET-PERESTLİK
Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, ruhuna ve mânasına kıymet vermemek. * Resimlere meftuniyet. (Bak: Sanem-perest)(Sanem-perestliği şiddetle Kur’an men’ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suretperestliği de men’eder. Medeniyyet ise, suretleri kendi mahasininden sayıp Kur’ana muâraza etmek istemiş. Halbuki: Gölgeli gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve riyaya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder… S.)
SURETPEZİR
f. Meydana çıkan, hâsıl olan, şekillenen.
SURET-ÜL ASR
Kur’an-ı Kerim’in yüzüçüncü suresi.
SURET-ÜL İNFİTAR
Kur’an-ı Kerim’de seksenikinci Sure olup Mekkidir.
SURETYÂB
f. şekil bulan, suretlenen, meydana gelen.
SURÎ
Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan. Zâhirî.
SUR-NA(Y)
f. Zurna.
SUR-NAÎ
f. Zurnacı.
SUR-NAME
(Suriye) f. Edb: Düğün, ziyafet, şenlik gibi halleri tasvir için yazılan yazılar.
SURNA-PA
f. Zürafa.
SURRAD
Yağmuru olmayan ince bulut.
SURRE
(C.: Surer) Para kesesi, para çıkını. * Hac zamanında İslâm Devletinin pâdişahı tarafından fakir ve muhtaçlara dağıtılması için Mekke ve Medineye her yıl gönderilen para ve sâir şeyler.
SURSUR
Büyük kuvvetli deve.
SURUD
Soğuk yer.
SURUF
(Sarf. C.) Dilbilgisi kitapları, gramerler.
SURUH
(Sarh. C.) Köşkler, yüksek binalar.
SU’RUR
Ağaç sakızı parçası.
SUS
Yemeği yalnız başına yiyen kötü insan.
SUS
Huy, tabiat, tıynet. * Buğday ve arpa biti. Hububata düşen kurt. Güve. * Miyan kökü.
SUSEN
f. Susam.
SUSMAR
f. Kertenkele denen küçük bir hayvan. Keler.
SUT
(C.: Suvâ-Esvâ) Yolda ve sahrada işaret için dikilen taş.
SUTU’
Yükselme, yukarı çıkma. * Belli olma. (Toz, koku v.b) yayılma.
SUTUR
(Satır. C.) Satırlar, yazı dizileri.
SUTUR-U HÂDİSAT
Hâdiselerin satırları. Mânidar hâdiseler.
SUTUR-U KÂİNAT
Âlemdeki mânalar, kâinat satırları.
SUTUR-ÜL GAYB
Bizce bilinmeyen işler ve hâdiseler, mânalar.
SUUBET
Zorluk, güçlük.
SUUD
Mübarek. * Mübarek sayılan yıldızlar.
SUUD
Yükselmek. Yukarı çıkmak. Derece artmak.
SUUDE
İyi addetmek. Mübarek saymak.
SUUR
(Sivâr. C.) Bilezikler.
SUUT
Enfiye.
SUVA’
Sa’ denilen ve ahkâm-ı İslâmiyede muteber olan ölçek. * Su içmek için kullanılan taş. Maşraba.
SUVAB
(C.: Su’bân) Bit sirkesi.
SUVAN (SIVÂN)
(C.: Esvine) Kaftan ve giyecek eşya koyup saklanılan yer veya kap.
SUVAR
(Bak: Süvar)
SUVER
Boynuz. * (Suret. C.) Suretler.
SUVEYDA
(Bak: Süveyda)
SUVVAM
(Sâim. C.) Oruç tutanlar.
SUY
Kurumak.
SUY
f. Cihet, yön, taraf.
SUYUF
(Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
SUZ
f. Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık.
SUZ
f. (Suhten: Yanmak mastarından) “Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak” mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar.
SUZAN
f. Yakan, yakıcı. Ateşli.
SUZEN
f. İğne.
SUZENDE
f. Yakan. Yakıcı.
SUZENGER
f. İğne yapan, iğneci.
SUZER
(C.: Suzerât) Necis, pis, murdar.
SUZÎ
f. Yanma ile, tutuşma ile ilgili.
SUZ-İ CİĞER
Ciğerin yanması. Ciğer yanıklığı.
SUZİŞ
f. Yakma. Yanma. * Dokunma, te’sir etme, etki yapma. * Büyük acı. Yürek yanması.
SUZİŞ-İ NİHAN
İçin için yanma. Gizli yanma.
SÜAC
Koyun avazı, koyun sesi.
SÜAL
Bir kabile ismi.
SÜAL
Öksürük.
SÜAR
Ateşin harareti. * Çok acıkmak.
SÜ’B
Akıl geri gelmek. * Gittikten sonra yine eski yerine dönmek, mekânına gelmek.
SÜB’
Yedide bir.
SÜBAÎ
Yedi harfli, yedili.
SÜ’BAN
(Bak: Su’ban)
SÜBAT
(Sübe. C.) Cemaatler, bölükler.
SÜBAT
Dalgınlık. * Uzun dinlenme. * İstirahat zamanı. * Uzun uyku şeklinde olan baygınlık. Koma. * Dehir, zaman.
SÜBATA
Süprüntülük, virâne.
SÜBBET
İnsanın oturak yeri.
SÜBBUH
Tesbih edilen (Allah. C.C.)
SÜBE
On kişiden fazla olan erkek cemaatı. * Havuzun ortası.
SÜBHA
Çekilen tesbih, tesbih tânesi. * Duâ ve nâfile namaz.
SÜBHA
Uyku, nevm. * Fâriğ olmak, vazgeçmek, çekilmek. İşi bitirmek.
SÜBHAKEŞ
f. Tesbih çeken.
SÜBHAN
Allah (C.C.)
SÜBHANALLAH
Cenab-ı Hakk’ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakkın zâtında, sıfâtında ve ef’alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.(Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri Cenab-ı Hakk’ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve mahlukun Allah’dan baid olduklarına nazırdır.Cemal sıfatını içine alan Elhamdülillah, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ: Biri kurb, diğeri bu’d olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu’d cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.Kezâlik, bilâteşbih, Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz. Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem’ edebilirsin. Evet, Sübhanallâhi ve bihamdihi her iki makamı cem’eden bir cümledir. M.N.)(Cenab-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksâniyetten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celaline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânası ile saadet-i ebediyeyi ve celal ve cemal ve kemal ve saltanatının haşmetine medar olan dar-ı âhireti ve ondaki cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Ş.) (Bak: Bakiyat-ı sâlihat)
SÜBHANÎ (SÜBHANİYE)
Allah (C.C.) ile alâkalı. İlâhî. Allah’a mahsus, Onun eserlerine âit ve müteallik. Allah’ın Sübhan sıfatına âid.
SÜBJEKTİF
Fr. Bilen akıl ile alâkalı. * Eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan.
SÜBJEKTİVİZM
Fr. Fls: Akıldan başka realite kabul etmeyen, yanlış bir nazariye.
SÜBRUT
(C.: Sebâriyet) Az. * Otsuz ve susuz yer. * Fakir adam.
SÜBT
Hatmi gibi bir otun adı.
SÜBT
Ayıp.
SÜBUR
Helâk, helâket. Mahvolmak. * Men olmak, kovulup sürülmek.
SÜBUT
(Sebt. C.) Cumartesiler. Cumartesi günleri.
SÜBUT
Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat’i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş.
SÜBUTÎ
Varlığı kat’iyyen isbat edilene ait. Müsbet, isbatlı olan. (Bak: İman-ı bil-âhiret)
SÜBÜHA
(C.: Sübühât) Nur. * Azamet, büyüklük.
SÜBÜL
(Sebil. C.) Yollar, caddeler.
SÜCCAD
(Sâcid. C.) Secde edenler.
SÜCCED
(Sâcid. C.) Secde edenler. Secde edip yere kapananlar.
SÜCFE
Geceden bir saat.
SÜCLE
Karnın geniş ve büyük olması. Şişmanlık.
SÜCRE
(C.: Sücür) Yağmur suyundan biriken su.
SÜCRE
Derenin orta geniş yeri.
SÜCUD
Secdeye varmak. Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip teslimiyetle yere kapanıp duâ ve tesbih etmek. (Bak: Secde) * (Sâcid. C.) Secde ederek yere kapananlar, secde edenler.
SÜCUF
(Secf. C.) Perdeler, örtüler.
SÜCUL
(Secl. C.) Büyük su kovaları.
SÜCUN
(Sicn. C.) Hapishaneler, zindanlar, ceza evleri. * Mc: Dünyanın sıkıntıları.
SÜCV
Gece sükuneti, gecenin sessizliği. * Zulmet istikrarı.
SÜDA
Kendi kendine çobansız gezen hayvan. * Bir şeyi kendi kolayına bırakmak.
SÜDA’
Geçmek.
SÜDA’
Bir otun adı.
SÜDASÎ
Altılı. Altılık. Altı harfli.
SÜDD
Dağ. * Bulut. * Mâni, engel.
SÜDDE
(C.: Süded) Kapı, eşik.
SÜDED
(Südde. C.) Kapılar, eşikler.
SÜDG
(C.: Esdâg) Göz ile kulak arası ve onun üzerine sarkan zülüf.
SÜDS
(Südüs) Altı kısımda bir kısım.
SÜEBA’
Esnemek.
SÜEDA
(Bak: Suedâ)
SÜF’A
Kırmızılığa yakın olan siyahlık.
SÜFAE
(C.: Süfâ) Bir ot cinsi.
SÜFAL
Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve.
SÜFEHA
(Sefih. C.) Sefihler. İçkici, müsrif ve günahkâr kimseler.
SÜFELA
(Sefil. C.) Sefiller.
SÜFERA
(Sefir. C.) Sefirler, elçiler.
SÜFERA-Yİ ECNEBİYE
Yabancı devlet sefirleri. Yabancı devlet elçileri.
SÜFFAR
(Sâfir. C.) Yolcular.
SÜFL
Tortu, çöküntü.
SÜFLA
(Sâfil. den) Daha alçak, adi. * Günah ve basit işlere mahsus. * Kılıksız, kıyafetsiz.
SÜFLÎ
Aşağıda bulunan. * Alçak, pek aşağı olan.
SÜFLİYAT
Fâni dünya ile alâkalı işler. Nefsâni, heva ve hevese tabi olan kimselerin işleri.
SÜFLİYYET
Alçaklık, bayağılık, âdilik.
SÜFRE
Sofra, mâide. * (C.: Süfür) Misafire yolda yemesi için hazırlanan azık.
SÜFTE
f. Delinmiş, delikli.
SÜFTECE
(C.: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim. * Bir yerden bir yere armağan olarak gönderilen şey. * Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak verilen para.
SÜFTE-GUŞ
f. Kulağı delinmiş olan. Kulağı delik.
SÜFUL
Alçaklık. * Alçaklığa meyil ve teveccüh etmek. Alçaklığa yönelmek.
SÜFÜL
(C.: Esfâl) Her şeyin köpüğü ve tortusu. * Örtmek. * Yemek.
SÜFÜN
(Bak: Sufun)
SÜFÜVV
Yürümeye ve uçmaya başlamak.
SÜFYAN
Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına vesile olacağı sahih hadislerle bildirilen dehşetli dinsiz ve münâfık bir şahıs. (Bak: Deccal)(Rivâyetler, deccalın dehşetli fitnesi, İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş. $ Bunun bir te’vil şudur ki: İslâmların deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali’nin (R.A.) dediği gibi, demişler ki: Onların deccalı Süfyan’dır, İslâmlar içinde çıkacak aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin büyük deccalı ayrıdır. Yoksa, büyük deccalın cebr ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz. Belki günahkâr da olmaz. ş.)
SÜFYAN İBN-İ UYEYNE
(Bak: İbn-i Uyeyne)
SÜFYAN-I SEVRÎ
(Hi: 91-161) Büyük âlim ve müçtehidlerdendir. Kûfe’de doğmuştur.
SÜFYANÎ
Süfyan’dan olan, Süfyan’a mensub, Süfyan’a müteallik. Zübdet-ül Buharî Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak olan kimse demektir.
SÜHA
Bir yıldız ismi. Dübb-ü ekber (Büyük Ayı) yıldız kümesinden gözü kuvvetli olan kimselerin görebileceği en küçük yıldız.
SÜHAD
Uyanıklık.
SÜHAF
Verem hastalığı.
SÜHAL
Çocuk doğunca beraber çıkan su. * Zayıf adamlar.
SÜHALE
Küçük tavşan.
SÜHAM
Yabanda biten ot. * Yaz ısısı. * Sıcak yel. * Tegayyür, değişme. * Ziyan, zarar.
SÜHAM
(Sühamî – Sühamiye) Lezzetli, sindirici, hoş içilecek şey. * Kuş yelekleri arasındaki yumuşak tüyler. * Yumuşak kumaş, elbise.
SÜHAN
f. Söz, kelâm. Kavl, lâfz.
SÜHAN-ÂRÂ
f. Düzgün ve güzel söz söyleyen.
SÜHAN-ÇİN
f. Söz getirip götüren, söz toplayan, dedikoducu.
SÜHAN-DÂN
f. Güzel söz söyleyen.
SÜHAN-FEHM
f. Sözün, kelâmın değerini takdir eden.
SÜHAN-GÛ
f. Söz söyleyen, söz söyleyici.
SÜHAN-GÜZAR
f. Güzel konuşan, güzel söz söyleyen.
SÜHAN-PERDAZ
f. Güzel ve düzgün söz söyleyen.
SÜHAN-PİRA
f. Süslü konuşan, süslü söz söyleyen.
SÜHAN-RÂN
f. Güzel söyleyen, güzel konuşan.
SÜHAN-SENC
(C.: Sühansencân) f. Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan.
SÜHAN-ŞİNAS
f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden.
SÜHAN-VER
f. Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan.
SÜHBE
Derin.
SÜHEYL
Kolay, uygun ve yumuşak. * Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.)
SÜHEYLA
Yumuşak huylu kadın.
SÜHL
Eşeğin göğsünden çıkan hırıltı.
SÜHME
Nasip. * Hısımlık, akrabalık, karâbet.
SÜHNUN
Rüzgârın ve yağmurun evveli.
SÜHRE
Seher vaktinin evveli. * Fecr-i kâzib zamanı.
SÜHUD
Uyanıklık.
SÜHUH(A)
Dökülmek. * Semiz ve besili olmak.
SÜHUK
Kaftanın eskimesi.
SÜHUK(E)
Şiddetli rüzgâr. Katı yel.
SÜHULET
Kolaylık. Kolaylık vasıtası. * Yavaşlık. Nâzik muamele. * Elverişli. Kullanışlı. * Paraca kolaylık. (Bak: Suhulet)
SÜHULET-BAHŞ
f. Kolaylık veren. Kolay kullanılan. Pratik.
SÜHUM
Demirci çekici.
SÜHUMET
Akrabalık, hısımlık.
SÜHUNET
Katılık, peklik.
SÜHUNET
Sıcaklık, hararet. Hararet derecesi.
SÜHUR
Uyanık olmak.
SÜHÜD
Uyanıklık.
SÜHVE
Yumuşak. Sükun, sessizlik.
SÜKALA’
(Sakil. C.) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.
SÜKARA
(Sekren. C.) Sarhoşlar.
SÜKAT
Yüksek yerden düşen nesne.
SÜKK
Meşhur bir Arap tabibin adı. * Ağzı ve dibi dar olan kuyu.
SÜKKÂN
(Sâkin. C.) İkamet edenler, oturanlar. * Gemi kuyruğu.
SÜKKÂN-I BELDE
Şehirde oturanlar. Şehir sâkinleri.
SÜKKÂN-I HÂNE
Evde oturanlar. Hâne sâkinleri.
SÜKKER
şeker.
SÜKKERÎ
şekerden yapılma tatlı. * Şekerle alâkalı.
SÜKL
Kadının çocuğunu kaybetmesi.
SÜKN
Yolun ortası.
SÜKNA
Oturacak yer. Mesken.
SÜKNE
Kuş sürüsü. * Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.
SÜKTE
Çocukları avutup susturmada kullanılan şey.
SÜKUB
Yetişmek.
SÜKUB
(Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi.
SÜKUB
(Sakb. C.) Delikler.
SÜKUK
(Bak: Sukuk)
SÜKUL (SÂKİL)
Evlâdı ölüp yalnız kalan kadın.
SÜKÛN
Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik. * Dinmek, kesilmek. * Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması. (Bak: Cezm)
SÜKÛNET
Vakarlılık, ciddiyet. * Durgunluk. Rahatlık. * Hareketsizlik.
SÜKÛNETGÂH
f. Dinlenme yeri. * Mc: Kabir, mezar.
SÜKÛNETPERVER
f. Dinlendirici, rahatlandırıcı.
SÜKÛNETYÂB
f. Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran.
SÜKÛN-İ DEM
Soğukkanlılık.
SÜKÛN-İ MU’TADÎ
Her zamanki sessizlik.
SÜKUREDYUN
Yaban sarmısağı.
SÜKÛT
Susma. Konuşmama.
SÜKÛTÎ
Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan.
SÜKÛT-İ İSTİFHAM
İstifham sessizliği.
SÜLAE
Hurma yaprağının, başında olan dikeni.
SÜLAH
Necis, pis.
SÜLAL
İshal olmak.
SÜLALE
Soy, sop. Bir kimsenin soyu.
SÜLALE
Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. * Meni akıntısı.
SÜLALE-İ TÂHİRE
Temiz sülale olan Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) soyu.
SÜLAM
El arkası.
SÜLAMA
Parmak kemiği. * Küçük içi boş kemik.
SÜLAS
Akıl gitmek. * Delirmek.
SÜLASA’
Salı.
SÜLASÎ
Üçlü. Üçe mensub. * Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime.
SÜLASÎ MEZİD
Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar demektir.
SÜLASÎ MEZİDÜN FİH
Gr: Zaid harf almış ve kökünde üç aslî harf bulunan kelime.
SÜLASÎ MÜCERRED
Gr: Üç harfli aslî kelime kökü.
SÜLEHFAT
(C.: Selâhıf) Kaplumbağa.
SÜLEK
Cemaat, topluluk.
SÜLEK
(C.: Sülekân) Keklik kuşunun erkeği. (Müe: Süleke)
SÜLEYMAN (A.S.)
Beni İsrail Peygamberlerindendir. Davud (A.S.) ın oğludur. Babasının vasiyyeti üzerine Beyt-ül Makdisi yedi senede inşa ettirdi. Kudüste büyük bir hükümet sarayı yaptırdı. Şark ve garb melikleri kendisine itaate geldiler. Kırk sene hem peygamberlik, hem padişahlık yaptı. Beni İsrailden Yahuda ve Bünyamin oğulları kendi hâkimiyeti altındaydılar. Diğer on kabile diğer İsrail Devletini teşkil ettiler. Yahuda Devleti Süleyman (A.S.) oğulları elinde ve merkezi Kudüs idi. (Bak: Belkıs, Davud)(Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervah-ı habiseyi teshir edip, şerlerini men’ ve umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler: $ ilâ âhir… $ ilâ âhir… âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, zişuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlara temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki Cenab-ı Hakk’ın evamirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir. Cenab-ı Hak mânen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: “Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrine musahhar olsan, çok mevcudat, hattâ cin ve şeytan dahi, sana musahhar olabilirler.”İşte beşerin, san’at ve fennin imtizacından süzülen, maddi ve manevi fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi celb-i ervah ve cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve en faideli suretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi; bazan kendine emvat nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habiseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil, belki tılsımat-ı Kur’aniye ile onları teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır. S.)
SÜLEYMAN ÇELEBİ
İlk mevlid yazan ve bunda en çok muvaffak olan ehl-i velâyet bir zât olup, hicri 780’de Bursa’da vefat etmiştir. “Vesilet-ün Necât”, meşhur mevlid kitabının esas adıdır.
SÜLFE
Kişinin aceleyle hazırladığı yemek.
SÜLLAF
(Selef. C.) Selefler. Önce gelip geçmiş olanlar.
SÜLLE
Cemaat, topluluk, çok cemaat. * Çok para.
SÜLLEM
Merdiven, basamak. * Derece. * Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler şeklinde olan boşluğun adı.
SÜLME
Çatlak, gedik.
SÜLT
Hububattan buğdaya benzer bir tanenin adı.
SÜLTA
Uzun ok.
SÜLTAH
Düz kaypak taş.
SÜLUC
(Selc. C.) Karlar.
SÜLUK
(Silk. den) Belli bir gruba girme. Bir yolu takib etme. Bir tarikata bağlanma. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme.
SÜ’LUL
Meme başı. * Vücutta meydana gelen siğil, sivilce.
SÜLÜS
Üçte bir. Üç parçadan biri. * Bir yazı çeşidi.
SÜLÜSAN
Üçte iki. Üç kısımdan iki kısım.
SÜLÜSEYN
Üç parçada iki parça, üç kısımda iki kısım. Üçte iki.
SÜLÜSÎ
Sülüsle, yani üçte birle ilgili. * Bir yazı sitili.
SÜM
f. Dört ayaklı hayvanların tırnağı.
SÜM’A
(Bak: Sum’a)
SÜMAK
Hâlis, sâfi.
SÜMAME
(C.: Sümâm) Bir zayıf ot. * Cem etmek, toplamak, biriktirmek.
SÜMANAT
(C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu.
SÜMENİYYE
Puta tapanlardan bir fırka.
SÜMKAT
Kızıl, kırmızı, ahmer.
SÜMM
Kumaş. * Şey. * Atıf harflerinden bir harf.
SÜMMAK
Türkçede “tadım” denilen ekşi taneler.
SÜMME
Bir tutam ot.
SÜMME
Sonra, ba’dehu gibi mânalara gelen bir zarftır. Bazan istiâre olarak “vav” mânâsına da kullanılır. * Harf-i atıftır. Sonraki mânayı evvelkiyle bağlar veya tertib, mühlet iktizasını ifade eder.
SÜMMEHA
Yalan ve bâtıl nesne. * Yer ile gök arası. * Her tarafa dağılıp gitmek.
SÜMMET-TEDARİK
Sonradan, başka yerlerden tedarik edilmiş olan. Sonradan düşünülmüş, uydurulmuş.
SÜMN
Sekizde bir.
SÜMNE
Kadınların şişmanlamak için kullandıkları bir ilâç.
SÜMPARE
Zımpara.
SÜMR
Mal.
SÜMRE(T)
Esmerlik, karayağızlık.
SÜMU
Yücelik, yükseklik.
SÜMUD
Taganni eylemek. * Eğlenmek. * Kibirlenip somurtmak. * Kafa tutmak. * Sersem olmak.
SÜMUH
Atın yorulduğunu bilmeden yürümesi.
SÜMUHAT
El açıklığı, cömertlik.
SÜMUK
Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak.
SÜMUL
Kaftanın eskimesi, elbisenin yıpranması.
SÜMUM
(Semm. C.) Zehirler, ağular.
SÜMUT
(Simt. C.) Taburlar, saflar. * Diziler, sıralar.
SÜMUT
(Semt. C.) Semtler, yönler.
SÜMUT
(Simât. C.) Sofralar, yemek masaları. * Sofraya veya masaya gelmiş yemekler.
SÜMÜN
Sekizde bir.
SÜMÜR
Gümüş.
SÜMÜVV
Yücelik. Yükseklik.
SÜNAÎ
İkili. * Gr: Aslî harfi iki harf olan kelime.
SÜNAT (SİNÂT)
(C.: Sünut Esnât) Sakalı olmyaan veya bir maktar çenesinde olup başka yerinde olmayan köse kimse.
SÜNBADE
f. Zımpara.
SÜNBAZİH
Zımpara.
SÜNBE
Suret.
SÜNBÜK
(C.: Senâbik) At, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı.
SÜNBÜLÂT
(Sünbül. C.) Sünbüller, başaklar.
SÜNBÜLE
Başak.
SÜNDÜS
Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.
SÜNDÜSÎ
Sündüsten yapılmış.
SÜNDÜS-MİSAL
f. Sündüsten yapılmış gibi.
SÜNEN
Sünnetler. * Ehl-i hadis ıstılahında: Ahkâm hadislerine Sünen tâbir edilir. (Bak: Kütüb-ü sitte, Sünnet)
SÜNEN-İ EBU DÂVUD
(Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
SÜNEPE
Miskin, mıymıntı. Üstü başı kirli, pis.
SÜNNET
Kanun, yol, âdet. * Siret-i hasene. * Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sözü, emri, hal ve takriri. Müslümanların ittibâında ve dinlemesinde maddî ve manevî pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim sevablar, terkinde mühim zararlar bulunan İslâmî emirler. Sünnet’e Farz-ı Nebevî de denir.( $ âyetinde i’cazlı bir icaz vardır. Çünkü: Çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: “Allah’a (C.C.) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Mâdem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise, Ona ittiba etmektir. Ne vakit Ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allahı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki: İnsan için en mühim âli maksat, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı âlânın yolu, Habibullah’a ittibadır ve Sünnet-i Seniyyesine iktidadır…L.)(Resül-i Ekrem’in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef’ali, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevafil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azim sevablar var; ve tağyir ve tebdili, bid’a ve dalâlettir ve büyük hatâdır. Âdât-ı seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise, hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev’iyye ve içtimaiyye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünkü: Herbir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutâbaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer. Evet mâdem dost ve düşmanın ittifakıyle Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve mâdem bil-ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve mâdem binler mu’cizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şehâdetiyle ve mübelliği ve tercüman olduğu Kur’ân-ı Hakimin hakaikının tasdikıyla, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve mâdem semere-i ittibaiyle milyonlar ehl-i kemâl, meratib-i kemalâtta terakki edip saâdet-i dâreyne vasıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve tâkib edilecek en sağlam rehberlerdir. Ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki: Bu ittiba-ı sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba etmiyen, tembellik eder ise, hasâret-i azime; ehemmiyetsiz görür ise, cinâyet-i azime; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azimedir. L.)
SÜNNET
Göbekle kasık arası. * Atın bileğinin ardındaki uzunca kıllar.
SÜNNET-İ GAYR-I MÜEKKEDE
Peygamber’in (A.S.M.) ibadet maksadıyla ara-sıra yapmış olduğu ameldir.
SÜNNET-İ MÜEKKEDE
Peygamberin (A.S.M.) devam edip pek az terk buyurmuş olduğu sünnettir.
SÜNNET-İ SENİYYE
Hz. Peygamber’in (A.S.M.) sözlerine, emirlerine ve harekâtına dâir en yüksek ve kıymetli hâller, tavırlar, hareket düsturları.(…İşte O Zâtın şefaatı altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi: Sünnet-i seniyyeye ittiba’dır. L.)
SÜNNETULLAH
İlâhî kanunlar. * Kanun, âdet. (Bak: Âdetullah)
SÜNNÎ
Sünnet ehlinden olan kimse. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) izinden giden, bütün düsturlarını Şeriat-ı İslâmiyeden alan, Ehl-i Sünnet denen ve Fırka-i Nâciye ismiyle yâdedilen zümreden olan.
SÜNUD
Dayanmak, güvenmek, itimad.
SÜNUH
(Sinh. C.) Diş çukurları. Diş yuvaları.
SÜNUH
Sâbit olma. Sağlam ve emin olma. * İyice bilme.
SÜNUH
(C.: Sünuhat) Çok düşünmeden akla ve kalbe gelen mânâ. * Zuhur etmek. Vaki olmak. * Sözü kinâye ve târiz ile söylemek. * Kolay olmak. * Birini güçlüğe düşürmek.
SÜNUH (SENÂHA)
Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.
SÜNUHAT
(Sünuh. C.) Kalbe gelen mânalar, doğuşlar. (Bak: Sâniha)
SÜNUN
(Sene. C.) Seneler, yıllar.
SÜNUSÎ
(Seyyid Muhammed bin Ali) (Hi: 1206 – 1276) Şâzelî (Şazilî) Tarikatının sonradan teşekkül eden kollarından birisinin kurucusudur. Cezayir’in büyük velilerindendir. Memleketinin bir çok yerlerini ve Mekke-i Mükerreme’yi ziyaret etmiş; Mısır’da, Bingazi’de tederrüsle iştigal etmiştir. Bingazi’de zaviye te’sis etmiş, ibâdette ve tedriste bir çok hizmetleri ile büyük çapta muvaffak olmuştur. Vefatından evvel bir mağarayı makarr ittihaz etmiş, dâr-ı bekaya irtihalinden sonra oğlu Muhammed Mehdi (Seyyid), halefi olmuştur. Muhammed Mehdi evlâd bırakmadığından kendisinden sonra meşihat seccâdesinde biraderzâdesi Seyyid Ahmed Es-sünusî bin Es-seyyid Ahmed-üş-Şerif bin Es-seyyid Muhammed Es-sünusî oturmuştur. Müşarünileyh Birinci Cihan Harbinin sonlarında Bingazi’den gelen Saltanat tebeddülünde son Osmanlı Padişahı VI. Mehmed Vahidüddin’in kılıç alayında yeni Padişaha kılınç kuşatmış olan son Sünusî şeyhidir. (R.A.) (Kamus-ul A’lâmdan)
SÜNYA
İstisnadan bir isim.
SÜNYAN
(C.: Süniyye) Ednâ, alçak, rezil, kepâze.
SÜPARE
(Bak: Sipare)
SÜPÜRDE
f. Ismarlanmış, sipariş olunmuş. * Bırakılmış, verilmiş.
SÜ’R
Arslanın bir kimseye hamle etmesi, saldırması.
SÜRA
Gece seyri.
SÜR’A
Evmek, acele etmek.
SÜRADİK
(Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın perdeleri.
SÜRAG
f. İz, işaret, eser.
SÜRAKA
(Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke’den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam olup, Hz. Peygamber’in mu’cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç def’a tekerrür etmiştir. O vakit anladı ki elinden bir şey gelmez. “El Aman!” diyerek, Resulüllâh’ın duasına mazhar olmuş ve Mekke’nin fethinde şeref-i İslâmla müşerref olmuştur. Hz. Osman’ın (R.A.) hilâfeti zamanında, Hicri 24. senesinde vefat etmiştir.
SÜRAT
Her nesnenin üstü ve ortası.
SÜR’AT
Çabukluk. Hız.
SÜR’ATEN
Sür’atle, hemen, derhal, çabuk.
SÜR’AT-İ İNFİÂL
Çok çabuk gücenen, çabuk darılan.
SÜR’AT-İ İNTİKAL
Çabuk anlayıp intikal etme. Kavrama çabukluğu.
SÜR’AT-İ MÜMKİNE
Mümkün olan çabukluk.
SÜR’AT-İ SEYR
Gidiş hızı.
SÜRB
f. Kurşun, kalay. Kurşun ve kalay karışımı.
SÜRBE
(C.: Süreb – Sürüb) Güruh, cemaat. * Yığın, küme. * Sürü. * Gidecek yer.
SÜRCUCE
Tabiat. * Tarikat.
SÜRDAH
(C.: Serâdih) Semiz etli dişi deve. * Ufak otlar yetişen yumuşak yer.
SÜRDAK
(C: Sürâdikat) Kapıya asılan perde ve çardak. * Çadır. Bezden olan ev.
SÜRDE
Ekmeği yağla ıslamak.
SÜREHA’
(Sarih. C.) Saf ırklar.
SÜREYCÎ
Bir demirci adı. (İyi kılıçları ona nisbet edip “süreycî” derler.)
SÜREYYA
Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden Felekiyâtta “Ikd-ı Süreyya” tabir edilir.
SÜRFE
f. Öksürük.
SÜRH
Kırmızı, kızıl, ahmer. * Kırmızı mürekkeb.
SÜRH
Seri nesne.
SÜRHA
Su yolu.
SÜRH-ÂB
f. Kırmızı su. * Mc: Kan veya şarap.
SÜRHÎ
Kırmızılık, kızıllık.
SÜRHUB
Uzun, tavil.
SÜRİYYE
(C.: Serâri) Cariye, odalık.
SÜRM
(C.: Esrem) Necisin çıktığı yer.
SÜRM
Ön dişlerin dökülmesi.
SÜRMÜLE
Tilkinin dişisi. * Sırtlanın dişisi. * Bir erkek ismi.
SÜRPRİZ
Fr. Beklenilmeyen bir anda meydana gelen ve şaşırtarak insanı sevindiren veya üzen hâdise. Umulmadık şey.
SÜRR
Yeni doğmuş çocuğun kesilmiş göbeği.
SÜRRAK
(Sârik. C.) Hırsızlar, sârikler.
SÜRRE
(C.: Sürer – Sürrât) Göbek.
SÜRRÎ
Göbekle alâkalı. Göbeğe ait.
SÜRRİYYE
Sahibi tarafından başka yerde oturtulan cariye.
SÜRSUR
Âlim ve akıllı kişi.
SÜRTÜM
Kap içinde kalan yemek artığı.
SÜRUB
Taşraya gitmek.
SÜRUB
(Serb. C.) İçyağları. * Çekiştirmeler, azarlamalar.
SÜR’UB
Gelincik adı verilen hayvan.
SÜRUC
(Serc. C.) Eyerler, at takımları.
SÜRUD
f. Terennüm. Şarkı, türkü.
SÜRUD-İ HEZAR
Bülbül nağmesi.
SÜR’UF
Yumuşak, hafif.
SÜRUN
Kalça başı.
SÜRUR
(Serir. C.) Tahtlar. Yatacak yerler.
SÜRUR
Sevinç. Neş’eli olmak.
SÜRUŞ
(C.: Süruşân) f. Melek. * Cebrâil (A.S.)
SÜRÜ
Tar: Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer, yüzellişer, ikiyüzer veya daha fazla kişilik kafileler halinde sevkedilmeleri. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle muhafızların nezareti altında hükümet merkezine sevkedilirlerdi. (O.T.D.S.)
SÜRYANÎ
Eski Suriye halkından. Sâmilerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan ve bunların dininden olan.
SÜRYE
Gece seyri. * Ulaşmak, varmak.
SÜST
f. Gevşek, tembel, sölpük.
SÜSTÎ
f. Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik.
SÜTA’
Nezle.
SÜTAHÎ
Oturak yeri büyük olan kişi.
SÜTRE
Perde. Örtü. Perdelenecek şey. * Namaz kılarken kıble cihetinde duvar ve sâir olmadığından, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön tarafa dikilen şey. (En az altmış cm. yükseklik)
SÜTRE-İ BEYZÂ
Beyaz perde.
SÜTRE-İ HADRÂ
Yeşil perde.
SÜTU’
Zâhir olmak, görünmek. * Yükselmek, yüksek olmak.
SÜTUDE
(C.: Sütudegân) f. Övülmüş, medhedilmiş. * Övülüp medhedilmeğe değer.
SÜTUH
f. Yorgun, bezgin. * Sıkıntılı, kederli. * Beceriksiz.
SÜTUN
f. Direk, amud, rükün. Silindir biçiminde destek. * Gazete veya kitap sahifelerinde yukarıdan aşağıya olan bölünmüş kısımlardan herbiri. Kolon.
SÜTUR
f. Binek ve yük hayvanı.
SÜTUR
(Bak: Sutur)
SÜTUR
(Sitr. C.) Örtüler. Perdeler.
SÜTURBÂN
f. Hayvana bakan. Seyis.
SÜTURDÂN
f. Ahır.
SÜTUT
Zulmet, karanlık. * İnsanlara zahmet verenler.
SÜTÜRDE
f. Tıraş edilmiş. Yontulmuş.
SÜTÜRE
f. Ustura.
SÜTÜRG
f. Büyük, iri, muazzam.
SÜVA’
Geceden bir parça. * Nuh Aleyhisselâm’ın kavminin taptıkları put.
SÜVAF
Fena, helâk, mahvolma. * Hayvanların ölümü.
SÜVAR
f. Ata binmiş. Binici.
SÜVAR OLMAK
Ata binmek. Yola çıkmak.
SÜVARÎ
Atlı asker, atlı. * Gemi kaptanı.
SÜVBA’
Gittikten sonra yine dönmek.
SÜVER
(Sure. C.) Sureler.
SÜVEYDA
Siyahlık.
SÜVEYDA-ÜL KALB
(Sevâd-ül kalb, Sevdâ-ül kalb) Kalbin ortasında varlığı kabul edilen siyah nokta. Kalbdeki gizli günah. Buna Habbet-ül kalb, Esved-ül kalb de denir. Kalbdeki basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler, kalbin mezkur mahalline; Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle mahall-i idrak ve basiret olarak kabul edilir. Bir kısım âlimler de “Kalbin dahili olan akıldan ibarettir” demişler. (Kamus)Kalbdeki bu mezkûr nokta: Kâfirler ve Allaha isyan edenler için şekavet ve günah, mü’minler için ise: Basiret ve idrak mahalli olarak bilinir.
SÜVEYŞ
Akdeniz’le Kızıl Deniz’i birbirine bağlayan büyük kanal.
SÜVRE
(C.: Sivere-Sire) Dişi sığır.
SÜVÜM
f. Üçüncü.
SÜYU’
Suyun akması.
SÜYUF
(Seyf. C.) Kılıçlar.
SÜYUH
(Seyh. C.) Akarsular, nehirler, ırmaklar. * Çizgili elbiseler.
SÜYUL
(Seyl. C.) Seller.
SÜYUM
Emin, mahfuz.
SÜYUTÎ
(Bak: Celaleddin-i Süyutî)
Sayfanın en üstüne git
Alıntı
Reklamlar
.*Karoglan*.
Misafir

9
Wednesday, August 28th 2013, 11:06pm
Ş Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
ŞAAB
Ayrılmak. * Yarmak.
ŞAAR
Ağaç, şecer.
ŞA’AR
Kıl büken.
ŞAB
(Bak: şap)
ŞA’B
Ayrılmak. Dağılmak. * Islah etmek, düzeltmek. * Helâk etmek. * Kırmak.
ŞA’B
(C.: şuub) Tâife, cemaat. Kabile.
ŞA’BAN
(Şâbân) Arabi ayların sekizincisi. Mübârek Şuhur-u selâsenin (Üç ayların) ikincisi.
ŞABAŞ
f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
ŞABAŞHÂN
f. Beğenip alkışlayan.
ŞABB
Genç, delikanlı, yiğit.
ŞABBE
Genç kadın.
ŞABB-I EMRED
Bıyığı, sakalı henüz çıkmış delikanlı.
ŞA’BEZE
El çabukluğu.
ŞAB-HANE
f. Şap çıkarılan yer.
ŞABİH
Misil olan, nazir, benzeyen.
ŞABUB
(C.: Şeabib) Sağanak yağmur.
ŞACİNE
(C.: Şevâcin) Ağaçlı ve meşeli dere.
ŞACİR
Ayak altında ızdırap çekmek.
ŞAD
f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar.
ŞADAB
(Şâd-âb) f. Suya kanmış, sulu. Taze.
ŞÂD-ÂBÎ
f. Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik.
ŞADABTER
(şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞADAN
f. Sevinçli, bahtiyar.
ŞAD-HAB
f. Uykusu tatlı.
ŞADIRVAN
Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.
ŞADİ
Mahkeme hademesi. Mübâşir. * İlimden, edebiyattan hissesi olan. * Nağme ile şiir okuyan.
ŞADİ
f. Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı.
ŞADİHE
Alından buruna varana kadar olan beyazlık.
ŞADKÂM
f. Çok sevinçli.
ŞADMAN
(Bak: şadüman)
ŞADNAK
f. Gönlü memnun, mesrur.
ŞADÜMAN
(şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik. * Mesrur, bahtiyar.
ŞAE
Diledi, istedi, murad eyledi.
ŞAFAK
Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz. * Nahiye. Cânib. * Nasihat eden kimsenin “Nasihatım te’sir etsin, sözüm tutulsun” diye ıslah için gayret göstermesi. * Merhamet. * Harf.
ŞAFAK-ÂLUD
f. şafak gibi, şafak renginde.
ŞAFAK-GÛN
f. Şafak renkli, kızıl.
ŞAFE
Ayakta çıkan ve dağlamayınca gitmeyen çıban.
ŞAFİ
Hastaya şifa veren (Allah. C.C.). * Yeter görünen, kifayet eden.
ŞAFİ’
(Şefaat. den) Şefaat eden. Bir kimsenin suçunun bağışlanması için vasıtalık eden.
ŞAFİÎ
Şâfiî mezhebinden olan. (Bak: İmam-ı Şâfiî)
ŞAFİN (ŞEFUN)
Göz ucuyla bakan kişi.
ŞAGB
Ayıplamak. * Cidal, dövüş, niza. * Şerri tahrik etmek.
ŞAGİL
İşgal eden, tutan.* Meşgul eden, meşgul edici. * Meşgul olmayı gerektiren. * Bir mülkte oturan.
ŞAGR
Köpeğin bir ayağını kaldırıp bevletmesi.
ŞAGRABİYYE
(C.: Şegârib) Ayak bağlamak.
ŞAGŞAGA
Süngüyü vurduğu kimsede hareket ettirmek.
ŞAGVA’
(C.: Şuguv) Dişleri birbirine muhalif olup kimi fazla kimi eksik olan kadın.
ŞAGZEBİYYE
(C.: Şegâzib) Ayak bağlamak.
ŞAH
f. Pâdişah. İran veya Afgan hükümdarlarının nâmı. * Bir yere hâkim olan zât. Sâhip. * Asıl. * Atın ön ayaklarını yukarı kaldırarak durması.
ŞAH
f. Ağaç dalı. Budak. * Boynuz. Karın. * Su arkı. * Alın. * Kadeh.
ŞAH
Ayıp.
ŞAHA
f. Boyunduruk.
ŞAHADET
(Şehâdet) Şâhidlik. * Bir şeyin doğruluğuna inanmak. * Delâlet. Alâmet, işaret, iz. * Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik. (Bak: Şehid)
ŞAHADET GETİRMEK
Kelime-i Şehadet olan $ kelâmına inanıp söylemek. Bir Allah’tan başka ilâh olmadığına; Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın, Allah’ın Resulü olduğuna inanarak söylemek.
ŞAHADETNAME
f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
ŞAHAMET
Semizlik, yağlılık, şişmanlık.
ŞAHAN
(şâh. C.) f. şahlar, pâdişahlar.
ŞAHANE
Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
ŞAHB
Yaradan kan akmak. * Emzikten süt akmak. * Rengin değişmesi.
ŞAHBAL
(Şehbal) f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
ŞAHBAZ
f. İri ve beyaz doğan kuşu. * Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman.
ŞAHBEYT
Edb: Bir şiirin en güzel beyti. Gazelde matla’dan sonraki beyt.
ŞAHDANE
f. İri inci tanesi. * Kenevir tohumu.
ŞAHDAR
f. Dallı, budaklı ağaç. * Dallı boynuzlu hayvan.
ŞAHENŞAH
f. Pâdişahlar pâdişahı. Şâhlar şâhı. En büyük pâdişah.
ŞAHESER
f. Üstün ve büyük eser. Eserin şâhı. * Yüksek değerde olan.
ŞAHET-İL VÜCUH
Yüzleri, bahtları kara oldu, yüzleri kararsın… meâlinde.
ŞAH-I MERDAN
Mertlerin şahı meâlinde Hazret-i Ali Radiyallahü anh’ın bir nâmı.
ŞAH-I RİSALET
Risaletin Şahı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
ŞAHIS
(C.: Eşhâs) Kişi, kimse. İnsanın cismanî hey’eti. * İnsanın uzaktan görülen karaltısı.
ŞAHIS
(şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan. * Belirten.
ŞAHIS ZAMİRİ
İsim yerine kullanılan ve insanlara işaret eden kelimeler.Farsçada: $ (Men: ben), $ (Tu: sen), $ (U: o), $ (Mâ: biz), $ (Şümâ: siz), (İşân: onlar). Bunlar gayr-ı muttasıl (bitişik olmayan) zamirlerdir.Arapçada; gayr-ı muttasıl zamirler: $ (Ene: ben), $ (Ente-sen), $(Entümâ: ikiniz), $ (Hu: O), $ (Entüm: siz), (Entünne: siz) (Müennes), $ (Nahnu: biz), $ (Hüm: Onlar) (müzekker) $ (Hünne: Onlar) (müennes).
ŞAHÎ
f. şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. * Hükümdarlık, şahlık. * Eski topların bir çeşiti. * Nişastalı, yumurtalı bir helva. * Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han’ın bastığı altun para. (Bu ismin verilmesi, üzerinde “şah” kelimesinin yazılı bulunmasından dolayıdır.)
ŞAHİC
Eşek, hımar.
ŞAHİD
f. Sevgili, mahbube. * Güzel, dilber.
ŞAHİD
(C.: Şevâhid-Şühud) Veled yatağı denilen ve çocuk ile birlikte çıkan deri.
ŞAHİD
Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve mu’teber sayılan. Gören. * Resul-ü Ekrem Efendimizin (A.S.M.) bir vasfı. * Melâike-i kiram. * Hazır.
ŞAHİDE
(Müe.) Kadın şâhid. * Mezar taşı. * Mezara dikine dikilen ve üzerinde yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları. * f. Dilber, güzel.
ŞÂHİD-İ ÂDİL
Doğru sözlü şâhid.
ŞÂHİD-İ EZELÎ
Ezelden ebede her şey nazar-ı şuhudunda olan Cenab-ı Hak.
ŞAHİD-ZOR
f. Yalancı şâhit.
ŞAHİH
(C.: Şihah) Bahil kişi.
ŞAHİK
Yüce, büyük dağ. * Yüksek yapı veya ağaç.
ŞAHİKA
Dağ tepesi, zirve.
ŞAHİM
Semiz, yağlı, şişman, besili.
ŞAHİN
(C.: Şevâhin) Doğan’a benzer bir kuş ki, av avlamak için terbiye olunur.
ŞAHİNE
Öşür memuru.
ŞAHİS
Büyük cüsseli, iri yapılı kimse.
ŞAHİT
(C.: Şihât) İnce yufka olmuş nesne.
ŞAHKÂR
f. En güzel eser. Baş eser. şâheser.
ŞAHM
Bozulmak ve değişmek. Fâsid ve mütegayyer olmak.
ŞAHM
Etler arasında bulunan yağ, iç yağı. Don yağı.
ŞAHMERDAN
(Şâh-ı merdan) f. Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.). * Aşağı yukarı çıkan büyük demir tokmak.
ŞAHM-PARE
f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
ŞAHN
Doldurmak. * Sürüp reddetmek.
ŞAHNA’
Buğz, düşmanlık, adâvet.
ŞAHNE
İnzibat memuru, emniyet memuru.
ŞAHNİŞİN
f. Şahların oturmalarına lâyık yer. * Evin sokak üzerine olan çıkmaları.
ŞAHR (ŞAHİR)
Ağızını öttürmek. * Islık çalmak. * Sesi yükseltmek.
ŞAHRAH
f. Büyük ve işlek yol, cadde. Şaşırılması mümkün olmayan doğru ve işlek yol.
ŞAHREG
f. şah damar, büyük damar.
ŞAHS
(Bak: Şahıs)
ŞAHS
Acı çekmek. Iztırab çekmek.
ŞAHSAR
f. Dallı budaklı ağaçlar. Ağaçlık yer. Koruluk.
ŞAHSEN
Şahıs olarak, ferd olarak. Şahısça, kendi. * Yalnız uzaktan görerek.
ŞAHS-I MANEVÎ
Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen manevî şahıs. * Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetler.
ŞAHSÎ
Şahsa mahsus, şahsa ait, dair. Kişi ile, şahıs ile alâkalı.
ŞAHSİYET
Bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli. Şahıs olma. Karakter sâhibi ve makbul bir insan olma.
ŞAHSİYYAT
Kişinin şahsına, kendine ait sözler. * Birinin kendine ait münasebetsiz sözleri.
ŞAHSÜVAR
(C.: şâhsüvârân) f. Ata iyi binen.
ŞAHŞAH
Sözü doğru olan, yalan söylemeyen. * Gayretli, bahadır kimse.
ŞAHŞAH
Görevli, vazifeli.
ŞAHŞAHA
Kuşun hızla uçması.
ŞAHT (ŞÜHUT)
Iraklık, uzaklık, bu’d.
ŞAHTEREC
şahtere otu.
ŞAHUR
f. Ekmek fırını.
ŞAHVAR
(Şeh-vâr) f. Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. * İri ve iyi cins inci.
ŞAHVE
Adım, hatve.
ŞAHZ
Keskinleştirmek.
ŞAHZADE
f. Şâh oğlu. Hükümdar veya pâdişah oğlu. Prens.
ŞAİBE
Leke, kir. * Süprüntü. Pislik. * Kusur. Noksan. Hata. Eksiklik.
ŞAİK
Dikenli.
ŞAİK(A)
Şevkli, hevesli, şevk verici.
ŞAİKANE
f. İsteklice ve şevkli olarak.
ŞAİLE
(C.: Şüvül-Şevâil) Sütü çekilmiş deve.
ŞAİR
Şiir yazan. Sözünü vezin ve kafiye ile tertib eden.
ŞAİR
(C.: Şairât) Arpa. * Kurban devesi.
ŞAİRÂNE
f. şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey.
ŞAİRE
Bir tek arpa, arpa tanesi. * (C.: Şaâyir) Tıb: Arpacık.
ŞAİRE
(C.: Şâirât – Şevâir) Kadın şair.
ŞAİRİYY
Arpa satan kimse.
ŞAKA
Meşakkatli ve güç. * Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.
ŞAKA’ (ŞIKA’)
Bedbahtlık. * Yaramazlık.
ŞAKA’ (ŞÜKU’)
Tulu etmek, doğmak. * Çıkmak, huruç etmek. * Dağıtıp perâkende etmek.
ŞAKAVET
(Bak: şekavet)
ŞAKCE
Henüz yeni renk almış olan hurma.
ŞAKIZ
Gözü değen kişi. * Gözüne uyku gelmeyen. * Daima güneş tarafına yönelen bir nevi büyük kertenkele.
ŞAKİ
Şikâyet eden. * Ağlayan. * Hiddetli ve şevketli.
ŞAKİ
Şekavette bulunan.
ŞAKİ
(Şekavet. den) Haydut. Yol kesen. Haylaz. * Her çeşit günahı işleyebilen.
ŞAKİFE
(C.: Şukuf) Su dökülmemiş saksı parçası.
ŞÂKİ-İ SİLÂH
Harp âletleri keskin ve hazır olan kimse.
ŞAKİK
İkiye bölünmüş bir şeyin yarısı. * Öz kardeş.
ŞAKİKA
(C.: Şakayık) Yarım baş ağrısı. * Ana – baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş. * Çatlak, yarık.
ŞAKİL
Yanakla kulak arası. * Âdet. Hilkat.
ŞAKİLE
Yol. Tarik. Meslek. * Yaradılış. Tıynet. Seciye. Mizac. Bir kimsenin yaratılışının temel hususiyeti.
ŞAKİR
Allaha şükreden. Hâlinden memnuniyetini bildiren. (Bak: Şükr)
ŞAKİRÂNE
f. şükrederek. şükretmek suretiyle.
ŞAKİRD
f. Talebe, çırak.
ŞAKİRDÂN
şakirdler, talebeler.
ŞAKİRÎ
(Şakiriyye) Şakird, talebe, tilmiz.
ŞAKİS
Şerik, ortak. * Hisse, nasip.
ŞAKK
Silahlı kişi. * Şek ve şüphe eden.
ŞAKK
Yarık, çatlak. Yarılma, çatlama. * Yırtma. Kırma.
ŞAKK
(Meşakkat. den) Eziyetli, zahmet verici, güç.
ŞAKK-I ASÂ
f. Değneği kırmak. * Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak.
ŞAKK-I KAMER
Ayın iki parça olması mu’cizesi. (Kur’ân-ı Kerimin nass-ı kat’isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu’cizelerindendir.)
ŞAKK-I ŞEFE
Dudağını açıp konuşmak.
ŞAKLABAN
Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.
ŞAKN
Eksilmek, noksanlaşmak.
ŞAKŞAKA
Doğan kuşunun veya serçenin ötmesi.
ŞAKUL
(Çekül) Geo: Bir yerin umumi hattını tâyin için kullanılan âlete denir. Bir ağır cismi ip ile yüksekten sarkıtmakla bir duvarın ne derece yatık, eğri veya doğru olduğu anlaşılması gibi.
ŞAKULÎ
Şâkule bağlı, onunla alâkalı, onunla nisbeti olan şey. Geo: Düşey.
ŞA’LA’
Uzun, tavil.
ŞA’LA’
Kuyruğu beyaz olan davar.
ŞAM
(şâme. C.) Vücutta olan benler.
ŞAM
Akşam. Akşam yemeği. “Şe’m, şâm” Arapçada “sol” mânâsına gelir. “Yemen” sağ demek olduğundan Hicaz’a nisbetle sol taraftaki memleketlere Şam, sağ tarafdaki beldeye de Yemen ismi verilmiştir. * Suriye ve Lübnan memleketlerine de Şam denilmiştir. * Arabların Dımışk dedikleri şehrin adı. * Nuh’un (A.S.) oğullarından “Şam”ın nesli tarafından bu memleket mâmur edildiği için Şam denildiğini söyleyenler de vardır. (Kamus)
ŞAM U SEHER
Akşam sabah.
ŞAMAR
t. Tokat. Belâ, musibet.
ŞAMAT
(şâme. C.) Vücuttaki benler.
ŞAME
f. Kadın baş örtüsü. * Arapçada: Vücuddaki ben.
ŞÂME-GEŞ
f. Başına örtü alan.
ŞAMGÂH
f. Akşam vakti.
ŞAMÎ
Şam şehrinden olan, Şamlı. * Şam şehri ile alâkalı.
ŞAMİH(A)
Ali şey, yüksek. * Mağrur, başını kaldırmış. Mütekebbir. * Tıb: Vücuddaki beyin ve kemik gibi yerlerdeki çıkıntılı, tümsek yerler.
ŞAMİL(E)
Çevreleyen, içine alan, ihtivâ eden, kaplayan. * Çok şeye birden örtü ve zarf olan. * Fazla şeyleri veya kimseleri ilgilendiren.
ŞAMM(E)
(şemm. den) Koklayan, koku alan. * Koklama duygusu. Burun.
ŞAN
(C.: Şuun) Büyük sevap. * Şeref. * Irz, namus. * Nam, şöhret, şan, ün. * Mahiyet. * Gösteriş, çalım. * Tabiat, huy, âdet. * Hal, keyfiyet.
ŞANE
f. Tarak.
ŞANESÂZ
f. Tarak yapan, tarakçı.
ŞANEZEDE
f. Tarakla saçları taranmış.
ŞANEZEN
(C.: Şanezenân) f. Baş tarayan. * Mc: Güçlükleri çözen. Zorlukları yenen.
ŞANİ’
Adavet etmek, kin tutmak mânasına “şeneân” dan ism-i fâil olup, buğz eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar eden demektir.
ŞANTAJ
Fr. Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle menfaat sağlamaya çalışma.
ŞANTİYE
Fr. Bir inşaat yerinde inşaat ve malzeme için hazırlanan yer. * Gemi tezgâhı.
ŞAP
(Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim. * Hayvanların ağız ve ayaklarında görülen ateşli, salgın bir hastalık ismi.
ŞAPE
f. Çığ. Yuvarlandıkça büyüyen kar topu.
ŞAR
f. şehir, belde.
ŞA’R
(C.: Şüur-Eşâr) Kıl. Saç. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga çıkarmak.
ŞA’RA
(C.: Şüâr) Çok miktar ağaç. * Bir nevi zerdali. * Kuyruğunda dikeni olan bir cins sinek.
ŞARAB
İçilecek şey. İçki. * Mey. Bâde. Hamr. İçilmesi haram olan bir içki. (Bak: Mubikat-ı seb’a)
ŞARAB-I TAHUR
Temiz ve helâl olan Cennet şarabı. Cennete mahsus şurub.
ŞA’RANÎ
(Hi: 899-973) Dört hak mezhebin birleşen ve ayrılan tarafları hakkında mu’teber eserleri olan meşhur bir fakihtir. Mizan-ı Şaranî ismiyle bilinen eseri meşhurdur.
ŞARAPNEL
Fr. Ask: Bir çeşit top mermisi. * Top mermisinden dağılan herbir parça.
ŞARE
Libas, elbise. * Heyet.
ŞARIK
Çıkan, tulu’ eden. * Parlayan.
ŞARIKA
(C.: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık.
ŞARİ’
Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.). * Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) bir ismi. * Şüru’ eden, başlayan.
ŞARİB
(Şürb. den) İçen. Şürbeden. * (C.: Şevarib) Bıyık.
ŞARİBE
Su kenarında olan tâife.
ŞARİB-ÜL LEBEN
Süt içen.
ŞARİB-ÜL LEYLİ VE-N NEHAR
Gece gündüz içki içen. Devamlı sarhoş.
ŞARİD
Tutunup beğenilmiş ve yayılmış şiirler. * Şiir tarzındaki ata sözleri.
ŞARİF
(C.: Şürüf) Yaşlı deve.
ŞARİH
(C.: Şurah) Yiğit, kahraman.
ŞARİH
Şerheden, açıklayan. Bir şeyin mânasını izhâr eden.
ŞARİK
(C.: Şevârık) Güneş. * Parlak cisim.
ŞARİM
Ucu yarılmış ok.
ŞA’RİYYE
Çorbalık makarna, şehriye.
ŞA’RİYYET
Fiz: Kılcallık.
ŞARK
Doğu. Güneşin doğduğu taraf. * Güneş ve güneşin aydınlığı. * Yarmak. * Parıldamak. * Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.
ŞARK MUSİKİSİ
(Bak: Musikî)
ŞARK-I CENUBÎ
Güneydoğu.
ŞARK-I ŞİMALÎ
Kuzeydoğu.
ŞARKÎ
Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.
ŞARKİYAT
Şark dilleri veya ilimleri hakkında inceleme yapan ilim şubesi.
ŞARKİYYUN
Doğulular, şarklılar.
ŞARLATAN
Fr. Yalancı. Yüksekten atarak karşısındakini aldatan. Hayasız.
ŞART
Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı olan şey. * Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus. * Yemin. * Hal, vaziyet. * Gr: Biri diğerine bağlı olan iki cümle hakkında delâlet edilen; yâni mütevakkıf aleyhe delâlet eden diğer cümleye cezâ denir. Meselâ: “Haber verirsen, ben de gelirim” cümlesinde “Haber verirsen” cümlesi şart, “ben de gelirim” cümlesi ise cezâdır. Bunlara “cezâ cümlesi, şart cümlesi” de denir. Başka tabirle “cümle-i şartiye” ve “cümle-i cezâiye” denir.
ŞART EDATLARI
(Huruf-u şartiye) Bunlara “Şart isimleri” de denir. Arapçada şart mânâsını ifade eden edatlar: İn, Men, Ma, Mehmâ, Eyyü, Metâ, Eynemâ, Eyyâne, Ennâ, Haysümâ, Keyfemâ. $Bu edatlar iki fiili (şart ve ceza fiillerini) cezmederler. Şart mânâsını ifade eden edatlardan sonra gelen ilk fiil, şart; ikincisi de, cevab veya ceza adını alır. İkinci fiilin meydana gelebilmesi, birinci hükmün meydana gelmesine bağlıdır.
ŞART VE CEZA FİİLİNDEN TEREKÜB ETMİŞ CÜMLEYE ŞART VE CEZA CÜMLESİ DENİR. MESELÂ: (MEN YATLUB YECİD
Kim isterse bulur) cümlesinde olduğu gibi.
ŞARTİYE
Şart ile olan. Şartlı. (Bak: Şart)
ŞARTİYYET
Şartlılık. Şarta bağlı olmaklık.
ŞARTNAME
f. Bir sözleşmede olan şartların yazıldığı resmi kâğıt.
ŞARUF
Süpürge.
ŞARYO
Fr. Araba. Yazı makinelerinde, daktilolarda kâğıdın takıldığı kısım.
ŞASIYE
(C.: şevâss-şasâyât) Dolu sokak.
ŞASİF
Kuru ve zayıf.
ŞASR
Seyrek seyrek dikmek.
ŞASS
(C.: Şüsus) Balık avlamada kullanılan olta ve ağ.
ŞAST
f. Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. * Balık oltası.
ŞAST
f. Altmış. (60)
ŞA’ŞA’
Yıldıramak, parıldamak. * Uzun ve yeynicek olmak.
ŞA’ŞAA
Parlama. Zahirî parlak görünüş. * Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.
ŞA’ŞAADAR
f. Gösterişli, şa’şaalı, parlak.
ŞA’ŞAAPAŞ
Parlaklık neşreden, şa’şaa saçan.
ŞAT
(C.: Şiyâh-Şiyât) Koyun. * Vahşi sığır.
ŞAT
(C.: şutut) Büyük nehir.
ŞAT’
Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri, yaprağı. * Su arkı. * Cima etmek. * Bağlayıp sağlamlaştırmak.
ŞATAHAT
Mânevi sarhoşluk. * Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak hâlinde iken söylenen müvazenesiz sözler.
ŞATATA
Haktan ve akıldan uzak, hadden aşan söz.
ŞATBE
(C.: Şütab-Şütub) Hurma ağacının budağı. * Yaş ekin yaprağı. * Yarmak. * Kesmek. * Uzun boylu kadın.
ŞATHİYYAT
Alaylı ve eğlenceli fıkra veya hikâyeler.
ŞATIR
(Şetaret. den) Neş’eli. Şen. * Çevik. Hizmete koşup, her işe hazır bulunan. * Vaktiyle vezirlerin yanında giden asker.
ŞATİ’
(C.: Şevâti) Kenar, kıyı. Cânip, taraf, yön.
ŞATİB
Eğri, eğik, mâil.
ŞATİBE
Uzun boylu.
ŞATİM
(Şetm. den) Küfreden, söğüp sayan.
ŞATİR
Irak, uzak, baid. * Garip, yalnız, kimsesiz.
ŞATR
Taraf, cihet, yön.
ŞATRENC
Satranç oyunu.
ŞATT
Irmak kenarı.
ŞA’VA’
Perâkende, dağınık. * Dağıtmak.
ŞAVK
Işık, parıltı. * Şevk.
ŞAVT
(C.: Eşvât) Atın yelmesi ve sıçraması. * Bir tur. * İşin bir kısmı. * Sesin gidebileceği mesafe.
ŞAYAN
f. Münasib, lâyık, yaraşır.
ŞAYAN-I HAYRET
Şaşmağa değer. Hayret edip şaşılacak şey.
ŞAYAN-I İHTİCAC
Delil ve isbatın makbuliyeti.
ŞAYAN-I İSTİMA’
Dinlenilmesi iyi ve münasib olan, dinlenmeğe lâyık.
ŞAYAN-I SENAÂ
Sena edip övmeğe lâyık olan.
ŞAYAN-I TEMAŞA
f. Görülmeğe değer olan.
ŞAYANTER
f. Daha lâyık, çok lâyık. Elyak.
ŞAYESTE
f. Şayan, uygun, yaraşır, lâyık. * Nümune.
ŞAYESTEGÎ
f. Uygunluk, liyâkat.
ŞAYET
f. (“Lâyık, yaraşır, şâyân” mânâsına gelen “Şâyesten” mastarından) Şart veya ihtimal gösterir: “Eğer, belki, olur ki” gibi.
ŞAYGAN
f. Uygun, lâyık, münâsib, sezâ. * Bol, çok, mebzul.
ŞAYGANÎ
f. Çokluk, bolluk, mebzuliyet. * Münasiblik, lâyıklık, uygunluk.
ŞAYIK
Nefsi bir şeye yönelen.
ŞAYİ’
(Şüyu’. dan) Duyulmuş, işitilmiş, şüyu’ bulmuş, herkesçe bilinmiş. * Ortaklar arasında taksim olunmamış müşterek hisse.
ŞAYİA
(Şuyu’. dan) Yayılmış haber, mütevatir. Söylenti.
ŞAYİB(E)
(C.: Şevâyib) Ayıp. Noksan. * Pis, murdar. * Saçı ve sakalı beyazlamış olan kimse.
ŞAYİFE
Dişleri fazla olan kimse. (Müe: şefvâ)
ŞAYK
Dağ, cebel.
ŞAZ
(Bak: şazz)
ŞAZELÎ
(Ebu Hasan Şazelî) Nureddin Ebu Hasan-ı Şazelî de denildiği gibi Ali bin Abdullah diye de anılmaktadır. Tunus’lu olup Şazeliye Tarikatı kurucusu olarak bilinir. Tasavvufî, ilmî bir çok eseri vardır. Tarikatının tekke ve zaviyesi yoktur. Hicri 654 yılında Mekke-i Mükerreme’ye giderken sahrada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh)
ŞAZİB
(C.: Şüzeb) Zayıf, ince belli davar. * Katı yer, sert arazi.
ŞAZİB
Vatanından başka bir tarafa giden kimse.
ŞAZİYYE
(C.: Şezâyâ) Kavis, yay. * Ağaç kıymığı gibi, bir şeyden kopmuş parça. * Kırılan kemikten meydana gelen parçalar. * İncik kemiği.
ŞAZZ
(Şâzze) Kaide hârici olan. Umumi nizamdan ayrılmış olan, müstesna bulunan.
ŞEA’
Dağılıp parçalanmak.
ŞEABİB
(Şü’bub. C.) (Bak: Şü’bub)
ŞEAF
Hırs. * Mübâlağa. * Kalbin aşktan yanması.
ŞEAFE
(C.: Şüuf-Şiâf-Şeafât) Dağ başı. * Her nesnenin âlâsı ve üstü.
ŞEAİR
(Şiâr. C.) Âdetler, İslâm işaretleri. İslâmlara ait kaideler. Allah’ı anmak, hamdetmek, ezan okumak, İslâmî kıyafet gibi. Bunlara Şeair-i İslâmiye denir. Bütün müslümanlarla alâkalı mes’eleler ve alâmetler, umumun hissedar olduğu işlerdir.(Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyyet alâmetleri olan ve şeaire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeair, âdeta hukuk-u umumiye nev’inden cemiyete âit bir ubudiyettir. Birisinin yapmasiyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemâat mes’ul olur. L.)(Nasıl “Hukuk-u Şahsiye” ve bir nevi “Hukukullah” sayılan “Hukuk-u Umumiye” nâmiyle iki nevi hukuk var. Öyle de: Mesâil-i şer’iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara “Şeair-i İslâmiye” tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa; onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz’îsi (sünnet kabilinden bir mes’elesi) en büyük bir mes’ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi, Asr-ı Saâdetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslam’ın bağlandığı o nurani zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeğe çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!.. M.)
ŞEAL
Davar kuyruğunun beyazlığı.
ŞEAMAT
(Şeâmet. C.) Uğursuzluklar, şeâmetler.
ŞEAMET
Uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık.
ŞEANLA’
Uzun, tavil.
ŞEARİR
Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez. * Her yöne dağılmak.
ŞEAS
Toz. * Tozlu olmak. * Yayılmak, münteşir olmak. * Dirilmek.
ŞEAYİR
(Şâire. C.) Hac için hazırlanan nişanlı kurbanlar. Şâireler. Safâ. Merve, Mina ve Arafat gibi, menâsik-i haccın edâ edilecek yerleri ve dinin alâmetleri. Menâsik ve âyin rüsumu.
ŞEB
f. Gece, karanlık.
ŞEBAAT
Dolgunluk, tokluk.
ŞEBAB
(Şebibe) Gençlik. * Yiğit, civan. * Gençler.
ŞEBABANE
f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine.
ŞEBABİYET
Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık.
ŞEBAH
(C.: Eşbâh) Cüsse, cisim, ceset. Şahıs. Karaltı.
ŞEBAHET
Benzeme, benzeyiş.
ŞEBAK
Şehvet galip olup cimaa çok hırslı olmak. * Koyu karanlık.
ŞEBAKET
Kafes veya ağ gibi örülme.
ŞEBAM
Anasını emmesin diye kuzu ve oğlak ağzına takılan ağaç ağızlık. * Araptan bir kabile.
ŞEBAMAN
Paça bağı.
ŞEBAN
(şeb. C.) f. Geceler.
ŞEB’AN
Karnı doymuş, tok. * Emin.
ŞEBANE
f. Geceye ait. Gece ile alâkalı. Gece vakti olan. Gecelik.
ŞEBANGAH
f. Gece vakti, geceleyin. * Gecelenecek yer.
ŞEBANRUZ
f. 24 saatlik zaman. “Gece gündüz”.
ŞEBAT
(C.: şebâ-şebevât) Tezlik, çabukluk. * Cihet, yön, taraf.
ŞEBB
Meşhur taş. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga çıkarmak.
ŞEBBAKE
(C.: şebâbik) Birbirine girmiş nesne.
ŞEBBE
Genç kadın.
ŞEBE
Bakırla çinko madeninden yapılan pirinç. * Benzeme, müşabehet.
ŞEBEB
Üç yaşına girip dişleri tamamlanmış olan sığır.
ŞEBEC
Ovanın ve sahranın bir miktarı.
ŞEBEFRUZ
(Şeb-efruz) f. Gece vakti ışık veren. Geceyi aydınlatan.
ŞEBEH
(C.: Eşbâh) Karaltı. * Şahıs. * Ceset.
ŞEBEH
(Şibih) Benzer, nazir, benzeyen şey. * Bakır ile çinkodan karıştırılıp yapılan pirinç madeni.
ŞEBEKE (ŞEBİKE)
Balık ağı. * Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Kafes şeklinde olan yer. * Hüviyet sureti. * Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı. * Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.
ŞEBEM
Soğukluk.
ŞEBENGİZ
(Şeb-engiz) f. Yarasa kuşu.
ŞEBET
(Bak: şâbet)
ŞEBGERD
(şeb-gerd) f. Gece dolaşan kol. Bekçi. * Ay, kamer.
ŞEBGİR
(Şeb-gir) f. Geceleyin uyumayan. * Sabah vakti. * Gece giden kervan.
ŞEBGUN
f. “Gece renkli” Kara, siyah.
ŞEBH
Süt sağarken çıkan ses.
ŞEBH
Çekmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
ŞEBHAN
f. Geceleyin öten bir cins bülbül.
ŞEBHAN
Uzun, tavil.
ŞEBHİZ
(C.: Şebhizân) f. Geceleri uyanıp kalkarak iş gören.
ŞEBHUN
(Şeb-hun) f. Gece baskını.
ŞEB-İ ARUS
Düğün gecesi. * Mc: Mevlana’nın vefat ettiği gece.
ŞEB-İ FİRKAT
f. Ayrılık gecesi, firkat karanlığı.
ŞEB-İ HİCRAN
Ayrılıkla geçirilen gece. Hicran gecesi.
ŞEB-İ YELDA
f. En uzun gece.
ŞEBİB
Bıçak üstüne sürçmek.
ŞEBİBE
Gençlik. Yiğitlik.
ŞEBİH
(Şibh. den) Benzer, benzeyen, mümasil, nazir.
ŞEBİHUN
f. Gece baskını. Şebhun.
ŞEBİKE
f. Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Balık ağı. * Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Bak: Şebeke)
ŞEBİSTAN
f. Yatak odası. * Harem dairesi. * Gece ibadetine mahsus oda.
ŞEBİT
Bahadır, kahraman, yiğit.
ŞEBK
Karıştırmak.
ŞEBNEM
f. Çiğ. Rutubet. Gece nemi. Neda.
ŞEBPERE
f. Yarasa.
ŞEBPEREST
(Şeb-perest) f. Geceye ve rü’yaya ve uykuya fazla kıymet veren.
ŞEBR
Karışlamak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Ücret. * Kira.
ŞEBRENG
f. “Gece renginde olan” Siyah, kara.
ŞEBREV
(Şeb-rev) f. Gece giden. Karanlıkta yürüyen. Gece yolculuğu eden.
ŞEBTAB
(Şeb-tâb) f. Ateş böceği.
ŞEBUR
Boru.
ŞEBZİNDEDAR
(Şeb-zindedâr) f. Geceleri çalışan, gece vakti işle meşgul olan. * Gece bekçisi. * Geceleri uyumayıp ibadet eden.
ŞECAAT
Yiğitlik, cesurluk. Korkulu anda kalb kuvveti ile cesaretini muhafaza etme. Kuvve-i gadabiyenin vasat mertebesidir. (Şecaatli bir kimse hak için canını fedâ eder. Vazifesi olmayan işe karışmaz. İ.İ.)
ŞECB
Helak etmek, mahvetmek. * Kederlenmek, tasalı olmak.
ŞECC
Baş yarma ve yarılma. * Geminin, denizi yararak yol alması.
ŞECCAT
(şecce. C.) Yüzde ve başta meydana gelen yaralar.
ŞECCE
Başa ve yüze vurarak meydana getirilen yara.
ŞECEA
Küt ve kötürüm kimseler.
ŞECEB
Hüzün ve gussalı olma.
ŞECEN
(C.: Eşcân-şücun) Dal, budak, kol. * Hâcet, ihtiyaç. * Keder, hüzün.
ŞECER(E)
Ağaç. Kütük. * Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel.
ŞECERÂT
(şecere. C.) şecereler.
ŞECERE-İ MAKLU’
Sökülmüş ağaç.
ŞECERE-İ TUBAÂ
Cennet’teki saadet ağacı, dalları aşağıda ve kökü yukarıda olan Tuba ağacı.
ŞECERE-İ YAKTÎN
Yaktîn ağacı. Kabak kökeni.
ŞECERE-İ ZAKKUM
(Bak: Zakkum)
ŞECERİSTAN
f. Orman, ağaçlık yer, koruluk.
ŞECİ’
Kahraman. Yiğit. Şecaatli.
ŞECİB
Helâk olan, mahvolan.
ŞECİR
Küçük ve kısa ağaç.
ŞECN
(C.: Şücun) Dere içinde ağaçlar arasında olan yol.
ŞECR
İki çenenin arası. * Harcamak, sarfetmek. * Tarh etmek, kovmak.
ŞECRA’
Meşelik.
ŞECV
Gam, gussa. Keder. * Tezyin-i savt. Yâni sesi güzelleştirmek.
ŞECZE
Zayıf yağan yağmur.
ŞEDAİD
(Şedâyid) Afât. Meşakkatli haller. Şiddetli musibetler.
ŞEDAK
Ağızın her iki yanının geniş olması.
ŞEDAKA
Çok konuşan kadın.
ŞEDAR
Sözü şiir ile kesme. * Hayvan bağlanan yer.
ŞEDD
Sıkı bağlama, sıkı bağlanma, sıkma. * Tasvir.
ŞEDDAD
Kâfir. * Çok eskiden Yemen’de Âd Kavminin hükümdarı Allah’a isyan ederek Cennet’e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani taraftarlariyle birlikte gazaba uğramış, çarpılmış, yerin dibine geçmiştir. (Bak: Enaniyet)
ŞEDDADANE
f. şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
ŞEDDADÎ
Çok büyük ve sağlam yapı.
ŞEDDE
Birinci hamle.
ŞEDDE
Kur’an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret. ( $ ) * Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.
ŞEDD-İ NİTAK-I HİMMET
Himmet kuşağını kuşanma. İşe ciddi, gayretle sarılma.
ŞEDD-İ RİHAL
Hayvana semer vurma. Yolculuk için hayvanın semerini bağlama. * Yolculuğa çıkma.
ŞEDE
Çok hırslı olmak.
ŞEDEF
(C.: Şüduf) Her nesnenin şahsı.
ŞEDH
Baş yarmak. * Kırmak. * Atın yüzünde beyazlığın çok olması.
ŞEDH
Tembel olmak.
ŞEDİD(E)
Sert, sıkı, şiddetli. * Musibet, belâ. * Tecvidde: Rahve harflerinin zıddı olan, sükûn ile harf söylendiğinde sesin akmaması hali.
ŞEDİDE-İ MECHURE
Elif, cim, dal, tı, ba harfleridir. Bunların zıddı: Rehavet (rahvet) ile Beyniye sıfatıdır.
ŞEDİDE-İ MEHMUSE
Kaf ve tâ harfleri.
ŞEDİD-ÜL MİHAL
Şiddetli kuvvet. Ağır ve şiddetli azab.
ŞEDİD-ÜŞ ŞEKİME
Şedid-ün nefs; yani başkasına boyun eğmekten çekinen ve kibirlenen.
ŞEDKAM
Geniş, vâsi.
ŞEDV
Irlamak; teganni ve terennüm.
ŞEF’
Çift. * Kurban bayramı günü. * Namazların her iki rek’atı demektir. Dört rek’atlı bir namazın evvelki iki rek’atında Şef’-i evvel, diğer iki rek’atına da Şef’-i Sâni denilir. Üç rek’atlı namazın üçüncü rek’atı da Şef’i sâni’dendir.
ŞEFA
Kenar, taraf, uç.
ŞEFAAT
Şefaat etmek. Af için vesile olmak. * Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü’minlerin affedilmeleri ve itaatli mü’minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük zâtların Allah Teâlâ’dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.
ŞEFAAT-I UZMÂ
(Bak: Makam-ı Mahmud)
ŞEFACEREF
(Şefâcürf) Yar üstü. Uçurum kenarı.
ŞEFAFET
Şeffaflık, saydamlık, şeffaf olma.
ŞEFAK
Korku, havf.
ŞEFAKAT
Şefkat, acıyarak şefkatle sevmek. Karşılık istemeden merhamet edip acımak, sevmek.
ŞEFAKAT-I ÜBÜVVET
Babalık şefkati.
ŞEFAN
Yağmurlu soğuk rüzgâr.
ŞEFARİC
Bir cins helva.
ŞEFAŞİF
Çok susamak.
ŞEFE
f. Dudak. * Kenar.
ŞEFEKA
Esirgemek, korumak.
ŞEFELLEC
Burun delikleri büyük, dudakları yumru kalın ve sarkık olan adam. * Ferci vasi avret.
ŞEFETAN
İki dudak.
ŞEFETEYN
İki dudak.
ŞEFEVAT
(şefe. C.) Dudaklar. * Kenarlar.
ŞEFEVÎ
(Şefeviye) Dudağa ait. Dudakla alâkalı.
ŞEFF
Yünden yapılan çok ince elbise.
ŞEFFAF
Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.
ŞEFİ’
Şefaatçı. Suçların affı için yardım eden.
ŞEFİF
Soğuktan incinmek. * Soğuk.
ŞEFİK(A)
Şefkatli, esirgeyen. Rikkat sahibi. Merhametli.
ŞEFİKANE
f. Merhametlice, acıyarak. Acımak suretiyle. şefkat ederek.
ŞEFİ’-ÜL MÜZNİBÎN
Günahkârların şefaatçısı Hazret-i Muhammed. (A.S.M.)
ŞEFİ’-ÜL ÜMEM
Ümmetlerin şefaatçısı Hz. Muhammed (A.S.M.)
ŞEFKAT
Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.(Şefkat pek geniştir. Bir zat, şefkat ettiği evlâdı münâsebetiyle bütün yavrulara, hattâ ziruhlara şefkatini ihâta eder ve Rahim isminin ihâtasına bir nevi âyinedarlık gösterir. Halbuki aşk, mahbubuna hasr-ı nazar edip, herşey’i mahbubuna feda eder; yahut mahbubunu i’lâ ve sena etmek için, başkalarını tenzil ve mânen zemmeder ve hürmetlerini kırar. Meselâ biri demiş: “Güneş mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor, görmemek için bulut perdesini başına çekiyor. ” Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz ism-i âzamın bir sahife-i nuranisi olan Güneş’i böyle utandırıyorsun?Hem şefkat hâlistir, mukabele istemiyor; sâfi ve ivazsızdır… Hattâ en âdi mertebede olan hayvanatın yavrularına karşı fedakârane ivazsız şefkatleri buna delildir. Halbuki aşk ücret ister ve mukabele taleb eder. Aşkın ağlamaları, bir nevi talebdir, bir ücret istemektir. M.)
ŞEFN
Akıllı ve zeyrek kişi.
ŞEFNİN
Irak diyarında ve karga büyüklüğünde olan bir kuş.
ŞEFŞAF
Soğuk yumuşak rüzgâr.
ŞEFŞEF
Yaramaz huylu. * Titremek.
ŞEFŞEFE
Zayıflatmak. * Hareket ettirmek, depretmek. * Karışmak.
ŞEFT-ALÛ
f. Yarık erik. Şeftali.
ŞEGAB
Çanak kırığını tamir eden. * Çanak yapan.
ŞEGAB
Fitne uyandıran.
ŞEGAF
Delicesine sevme.
ŞEGAF
Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri. * Sağ tarafta iyeği kemiği altında olan bir hastalık. * Bir nesneyi çevirip kaplamak.
ŞEGAFDÂR
f. Delirtici.
ŞEGAL
f. Çakal.
ŞEGİRE
Çuvaldız.
ŞEHA
f. Ey pâdişah! Ey şâh.
ŞEHAB
Su ile karışmış süt.
ŞEHAB
(Bak: şihab)
ŞEHACİR
Rahm.
ŞEHADET
(Bak: şahadet)
ŞEHADETNÂME
(Bak: şahadetname)
ŞEHAMET
Yağlılık, semizlik, besililik.
ŞEHAMET
Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik. Kahramanlık. Cür’et. Bahadırlık. * Tez anlayışlı olmak.
ŞEHAMETLÛ
Tar: İran Şahları hakkında ünvan olarak kullanılan bir tâbir idi.
ŞEHAV
Açmak, feth.
ŞEHAZAN
Karnı aç olan kimse.
ŞEHBA’
Kır renkte olan şey. * Kır katır, kır at. * Tam teçhizatlı asker birliği. * Pek kıtlık olan sene.
ŞEHBAL
(Bak: şahbal)
ŞEHBAZ
(Bak: şahbaz)
ŞEHBENDER
Ticaret nezaretinin teşekkülünden evvel ticaret işlerine bakmak ve tüccarlar arasındaki ihtilâfları halletmekle vazifelendirilen memurun ünvanı idi.
ŞEHBEYT
(Bak: şahbeyt)
ŞEHD
Bal. Gömeç balı, asel.
ŞEHD-AB
(şehd-âbe) f. Bal şerbeti.
ŞEHD-AMİZ
f. Bal gibi tatlı. Balla karışık.
ŞEHDANEC
İncinin irisi ve iyisi. * Kendir otunun tohumu.
ŞEHDERE
Üç ile altı yaş arasında hareket eden oğlan veya kız. * İsrafçı, müsrif. * Karnı büyük kimse.
ŞEHD-İ ŞEHADET
İmanın, şehadetin verdiği saadet, tatlılık ve huzur. Şehadet balı.
ŞEHD-KÂM
f. Tadı damağında kalmış.
ŞEHEVAT
(şehvet. C.) şehvetler, nefsanî istekler, arzular.
ŞEHEVÎ
Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait.
ŞEHİC
Katır sesi. * Kuzgun avazı.
ŞEHİD
Şâhid olan. * Meşhude. Allah (C.C.) yolunda canını feda eden müslüman. Hak için hayatını feda ederek ölen. Allah’ın rızasına eren. (Naklinde ve gaslinde Rahmet melekleri hazır oldukları için yahut kıyamette ümem-i sâlife hakkında istişhad olunan zevattan olduğu için yahut vefat etmeyip huzur-u İlâhîde hazır ve zinde olduğu için yahut âlem-i mülk ve melekûtu müşahede eylediği için “Şehid” denmiştir.) * Şâhidin mübalâğası. * Resul-ü Ekrem’in (A.S.M.) bir ismi. * İlminden asla birşey kaybolmayan, bütün şeyler ilminde hazır olan Allah (C.C.). (Bak: Meratib-i hayat)
ŞEHİK
Hıçkırıkla içini çekme. * Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma. * Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.
ŞEHİM(E)
(Şehamet. den) Şehametli, kurnaz ve akıllı yiğit.
ŞEHİR
Meşhur. Şeref ve şan sahibi. * Alemlerce meşhur, Resul-ü Ekremin (A.S.M.) bir ismi.
ŞEHİY (E)
(Şehvet. den) İştahlandırıcı. İsteklendiren, istek uyandıran.
ŞEHKA
Hıçkırık. Keskin çığlık.
ŞEHL
Gözün siyahının maviye yakın olması. * Koyun gözü.
ŞEHLA
Elâ göz. Koyu mavi göz. Tatlı şaşı. * Mc: Çok güzel.
ŞEHLEB
Uzun boylu.
ŞEHLEVEND
f. Boylu boslu, güzel genç.
ŞEHM
Korku.
ŞEHNAME
f. İran Şairi Firdevsî’nin destan şeklindeki eseri. * Büyük hükümdarların kahramanlık mâcerâlarını anlatan büyük manzum eser.
ŞEHNAZ
f. Eski Osmanlı müziğinde meşhur bir makam ismi. * Meşhur bir dünya güzelinin ismi. * Çok güzel olan.
ŞEHNİŞİN
f. Binanın dışarı çıkıntısı. Balkon.
ŞEHNİZ
Çörek otu.
ŞEHPER
f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
ŞEHR
Ay. 30 günlük zaman. * Bir şeyi izhar etmek. Teşhir etmek.
ŞEHR-AŞUB
Şehri karıştıran, kargaşalık yapan.
ŞEHREKA
(C.: Şühruk-Şührûk-Şührîk) Çıkrık.
ŞEHRİ
f. Şehirli. * İstanbul’lu, İstanbul’da doğup büyüme. * Mc: Kibar, ince.
ŞEHR-İ ÂYİN
(Şehrâyin) f. Şenlik. Büyük hâkimiyet ve kuvvete ait sürur, sevinç, donanma. (İslâmda ilk şehr-i âyin Hz. Peygamber Efendimiz hicret sureti ile Medine’ye vâsıl olunca yapıldı.)
ŞEHR-İ RAMAZAN
Ramazan ayı. Oruç ayı.
ŞEHR-İ SAVM
Oruç ayı olan mübarek Ramazan.
ŞEHR-İ SIYAM
Oruç ayı, Ramazan.
ŞEHRİSTAN
f. Büyük şehir.
ŞEHRİYAR
f. Hükümdar, padişah. * En iktidarlı.
ŞEHRİYYE
Çok yaşamış pir. Çok yaşlı, ihtiyar.
ŞEHRUD
f. Büyük ırmak. Nehir.
ŞEHR-ÜL HARAM
Haram ayları. (Bak: Eşhür-ül hurum)
ŞEHŞEH
Karışmak.
ŞEHVANÎ
şehvetle ilgili, şehvete ait. * şehvete çok düşkün olan kimse.
ŞEHVET
Hevâ-yı nefsin meyli ve arzusu. * Bir şeyi fazla istemek. * Cinsî istek. Mahbube için olan istek, iştiha. (Yemek, içmek, uyumak da şehvetin şubelerindendir.)Kudsi Hadis’te Cenab-ı Hak buyuruyor: “Ey benim için şehvetini bırakıp gençliğini bana veren genç! Sen meleklerin bir kısmı gibisin.”
ŞEHVET-ENGİZ
f. Şehvet uyandıran. Kuvve-yi şeheviyeyi tahrik eden.
ŞEHVET-PEREST
f. Şehvetine çok düşkün. Nefsi arzularının esiri olan.
ŞEHZADE
(Bak: şahzade)
ŞEHZARE
Fâhiş nesne.
ŞEÎLE
(C.: Şâil-Şeâyil) Ucu yanmış fitil.
ŞEKA’
şikâyet.
ŞEKA’
Maraz, hastalık. * Hiddet, kızgınlık, gadap. * İncelemek.
ŞEKA’
Rezalet, rezillik, alçaklık. * Bedbahtlık, kutsuzluk.
ŞEKAB
Çukur yer.
ŞEKAH
Yakınlık.
ŞEKAHTEB
İki boynuzlu koç.
ŞEKAKIL
Bir Hind ağacının dalları.
ŞEKAVET
Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak. * Haydutluk, eşkiyalık.
ŞEKAYA
şikâyetler. Memnuniyetsizlikler.
ŞEKAZ
Gitmek. * Uzaklık. * Bir adamın gözünün çok değer olması.
ŞEKD (ŞÜKD)
Atâ ve ihsan etmek. Hediye vermek.
ŞEKER
f. şeker.
ŞEKER(E)
Davarın sütü çok olmak. * Dolmak.
ŞEKER-AB
f. İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk.
ŞEKERGÜFTAR
f. Sözü şeker gibi tatlı.
ŞEKERGÜZAR
(Şeker-güzâr) f. İyilik bilen, teşekkür eden.
ŞEKERHAB
f. Otururken gelen tatlı uyku.
ŞEKERİSTAN
f. Şeker kamışı tarlası.
ŞEKERPARE
f. Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. * Bir nakış çeşiti. * Bir cins tatlı.
ŞEKERRİZ
f. Pek tatlı, şeker saçan. * Sevinçten dolayı gelen gözyaşı.şEKEVAT : (şekve. C.) şikâyetler.
ŞEKİB
Sabır, tahammül.
ŞEKİBA
f. Sabırlı, tahammüllü, mütehammil.
ŞEKİL
(Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül. * Şebih ve misil. * Hey’et. * Suret. Surette benzerlik. * Bir adamın tab’ ve hevasına muvafık olan şey. * Muhtelif, müşkil işlerin her biri. * Birşeyin gerek hissedilen ve gerek mevhum sureti. * Geo: Bir veya daha fazla hudut vasıtasiyle mahdut ve mahsur olan şey. * Edb: Aruz ıstılahında mısraların sayısına ve kafiyelerin sırasına göre ortaya çıkan şekil. * Gr: Yazıya nokta, hareke ve i’rab koymak.
ŞEKİM(ET)
(C.: Şekâim) Mukavemet, dayanma. Sebat. * Dizgin, gem. * Kazan ve çömlek kulpu.
ŞEKİR
Ağacın çevresinde kökünden biten fidanlar. * Fercte olan kıllar.
ŞEKİRE
Sütü çok olan davar.
ŞEKK
(C.: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek. * Lüzum. * Yarmak. * Yapışmak.
ŞEKKERÎN
f. Şekerli, tatlı.
ŞEKK-İ KÜFRÎ
Küfürdeki şüphe. Kâfire ait şek.
ŞEKL
(Bak: şekil)
ŞEKLA’
Beyaz dişi koyun. * Hâcet, ihtiyaç.
ŞEKLEN
Şekilce. Şekil bakımından.
ŞEKLÎ
Şekille alâkalı, şekilce. Dış görünüşe dair.
ŞEKM
Sertlik. * Güç. Kuvvet.
ŞEKS
Ahlâksız, yaramaz kimse.
ŞEKT
Bedel etmek, karşılık vermek.
ŞEKUB
Ruşen olmak, parlamak.
ŞEKUFE
(Bak: şükufe)
ŞEKUR
Çok şükreden. Allahın (C.C.) lütuflarına karşı pek fazla memnuniyetini, sevincini gösteren. Az şükredene dahi çok nimet veren Allah (C.C.). (Bak: şükr)
ŞEKVA
Şikâyet, âciz kaldığını ve zayıflığını haber vermek. * Su kabının ağzını açmak.
ŞEKVE
Şikâyet etmek. * Siyahça oğlak derisi.
ŞELA’LA’
Uzun boylu kişi.
ŞELALAT
(Şelâle. C.) Büyük çağlayanlar, şelâleler.
ŞELALE
Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması.
ŞELCEM
(C.: şelâcim) şalgam.
ŞELEL
Bir eli tutmaz olmak. * Bir nesneyi seyrek dikmek. * Ovmakla gitmeyen leke.
ŞELİL
(C.: Eşille) Deve ve at ardına yapılan palas. * Çok sulu dere ortası. * Kısa gömlek.
ŞELİM
Şam yakınında bir beyt-i mukaddes.
ŞELL
Seyrek seyrek dikmek. * Çolak. * Çolaklık. Kolun eğri oluşu.
ŞELŞELE
Dökmek. * Su damlatmak.
ŞELVAR
f. şalvar.
ŞEM’
Mum, ışık.
ŞEM’A
Işık, çıra. Nur. * Muma batmış fitil.
ŞEMA’
Yüce, yüksek, ulu âli.
ŞEMA’
(C.: şümu’) Mum. Meclise zevk veren, meclisi süsliyen mum. * Oyun. * Mizaç, huy.
ŞEMAHTER
Kötü, menhus.
ŞEMAİL
(Şimal. C.) Huylar, ahlâklar, tabiatlar.
ŞEMAİM
(Şemime. C.) Güzel kokular.
ŞEMAK
Neşat, sevinç. Ferah.
ŞEMAKMAK
Uzun, tavil. * şâd ve neşeli kimse.
ŞEMAL
(C.: Şemâlât) Kıble ardında kutup tarafından esen yel. * Ahlâk. * Kılıç.
ŞEMA’MA’
Küçük başlı. * Aceleci kişi.
ŞEMARİH
(Şimrâh. C.) Dağ tepeleri. * Hurma veya üzüm salkımları.
ŞEMATE
Destenik çiçeği. * Düşmana belâ, gam ve tasa geldiğinde şâd olup sevinmek.
ŞEMATET
Kuru gürültü. şamata.
ŞEMATETKÂRANE
f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak.
ŞEMAYİL
Ahlâk.
ŞEMC
Şey mânasına gelen bir isim. * Bir nesneyi seyrek dikmek.
ŞEM’DAN
f. şamdan.
ŞEMEL
Perâkendelik, dağınıklık. * Toplanmak, cem’olmak. * Az nesne.
ŞEMERDEL
Uzun boyunlu, seri davar.
ŞEMET
Saçın akı karasına karışmak.
ŞEMH
Uzak niyet ve kasıt. * Tekebbür etmek, kibirlenmek.
ŞEMHAR
Büyümek. Uzamak.
ŞEM’-İ ASEL
Bal mumu.
ŞEM’-İ İLÂHÎ
İlâhî ışık, İlâhî nur. Kur’an hakikatları.
ŞEMİLLE (ŞEMLÂL-ŞEMLİL)
Yeyni, hafif.
ŞEMİM
Koku. Hoş koku.
ŞEMİME
(C.: Şemâim) Güzel kokulu şey, râyiha.
ŞEMİM-İ CİBAL
Dağların güzel kokusu.
ŞEMİRE
Hızlı yürüyen deve.
ŞEMİRR
Katı, şiddetli, şedid.
ŞEMİT
Karışık.
ŞEMİZER
Hızlı yürüyen deve.
ŞEML
Az şey. Perâkendelik. * Örtmek, bürünmek, toplanmak. * Topluluk, cemaat, insan yığını.
ŞEMLAK
Yaşlı, pir, ihtiyar.
ŞEMLE
(C.: şümül) Kilim. * Az miktar su.
ŞEMM
Koku hissetmek, koklamak.
ŞEMMAM
Yeşil, kızıl ve sarı hatları ve güzel kokusu olan küçük bir cins kavun.
ŞEMME
Bir defa koklamak. * En küçük mikdar.
ŞEMMUS
Yavuz tosun at.
ŞEMR
Yürürken sallanmak.
ŞEMS
Güneş, âfitab.
ŞEMS-ABAD
f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
ŞEMSEDDİN
(Şems-üd din) Dinin güneşi. * Erkek adıdır.
ŞEMSÎ
Güneşe ait. Güneşle alâkalı.
ŞEMS-İ EZELÎ
Vâcib-ül-vücud ve ebediyyen var olan, her şeyi nurlandıran Allah (C.C.) hakkında teşbihen söylenen bir tabirdir.
ŞEMS-İ HİDAYET
Hidayet güneşi. Hz. Muhammed’in (A.S.M.) bir ismi.
ŞEMS-PARE
f. Güneş parçası. * Mc: Çok parlak.
ŞEMS-ÜŞ ŞÜMUS
Güneşlerin güneşi. En büyük güneş. Çok seyyarelerin, etrafında döndüğü en büyük bir yıldız.(…Hem şemse, kendi mihveri üstünde câzibe denilen mânevi ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelâl’in emriyle döndürüp, o seyyârâtı o mânevi iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile sâniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür’atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şemsüş-Şümus cânibine sevketmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâl’in kudretiyle ve emriyledir. S.)
ŞEMŞELİK
Derisi ve âzâsı sarkık ve sülpük olan kadın. * Seri yürüyüşlü kadın.
ŞEMŞEM
Ağaç üstünde kalan azıcık hurma.
ŞEMŞİR
f. Kılıç.
ŞEMŞİR-BAZ
f. İyi kılıç kullanan, kılıç oynatan. * Kılıçla ustalık gösteren.
ŞEMŞİR-BEDEST
f. Elinde kılıç tutan.
ŞEMŞİR-GER
(C.: Şemşirgerân) f. Kılıççı.
ŞEMŞİR-İ ZULM
Zulüm kılıcı.
ŞEMŞİR-ZEN
f. Kılıç çeken, kılıçla vuran.
ŞEMTA
Saçı ağarmış kadın. Kocakarı, acuze. * Akı karasına karışmış saç.
ŞEMTİT
Perakende, dağınık, müteferrik.
ŞEMU’
Gülen, oynayan. Gülücü, oynayıcı.
ŞEMUL
Sâfi halis şarap. * Kıble mukabilinden esen rüzgar.
ŞEM’UN
Hz. İsa’nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir. Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65’de Roma’da Neron tarafından hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek şehid edilmiştir. Hristiyan âlemine büyük hizmeti vardır. Esas adı, Şem’un-us Safâ’dır.
ŞEN
f. Naz, eda, cilve. * Göze ve gönüle hoş görünen hal. * Bayındır, ma’mur. * Sevinçli, ferahlı.
ŞE’N
İş, yeni olan hal. * Şan. * Tavır. * Hâdise. * Vâkıa. * Kasdetmek. * Emr ü hal. * Tıb: Baştan göze gelen kan damarı. Baştan kaşa, kaştdan göze kan getiren iki damar ismi. * Fls: Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri.(Hakkın şe’ni ittifaktır, faziletin şe’ni tesanüddür. Düstur-u teâvünün şe’ni birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni saadet-i dâreyndir. S.)
ŞEN’ (ŞIN’)
Buğz ve adâvet etmek. Kin bağlamak. Düşmanlık yapmak.
ŞENAAT
Fenâlık, kötülük, alçaklık. * Cenab-ı Hakk’ın emrine muhalif hareket.
ŞENAK
Devenin yularını çekmek. * Çok yemekten mide dolmak. * Yaralamaktan dolayı alınan az diyet.
ŞENAN
Buğz, adâvet, kin, düşmanlık.
ŞENAR
Büyük utanç, ayıp.
ŞENAYİ’
(Şenia. C.) Çok günahlı hareketler. Kötü işler.
ŞENBİH
f. Gün. * Cumartesi günü.
ŞENC
Hıçkırık tutmak.
ŞENCAR
Eşek marulu adı verilen bir cins ot.
ŞENEB
Dişlerin keskin olması. * Parlamak, ruşen olmak.
ŞENEC
Derinin buruşması.
ŞENEF
Buğz. * Kibir.
ŞENES
Galiz. Kaba.
ŞENF
(C.: Şünuf) Salkım küpe.
ŞENG
f. Neşeli, kıvrak. * Haydut, şaki, eşkiya.
ŞENGARE(T)
Kötü huyluluk.
ŞENİ’
(Şeni’a) Kötü, çok fena, çirkin, günahlı iş.
ŞENN
(C.: Şinân) Eski kırba. * Araptan bir kabile. * Dağılıp perâkende olmak.
ŞENNAR
(C.: Şenâir) Ayıp. Utanç. Kötülük.
ŞENŞENE
Usul. Âdet.
ŞENUN
Aç. Ne zayıf, ne semiz olan deve.
ŞER’
Emir ve nehy gibi hükümleri vaz’ etmek. * Bir işe başlamak. * Dalmak. * Girmek. * Zâhir etmek, göstermek. * Cenab-ı Hakk’ın emri. Âyet, hadis, icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile sâbit olan dinin temelleri, şeriat. (Bak: Şeriat)
ŞER’AB
Uzun. * Uzununa kesmek. Uzunlamasına yarmak.
ŞERAFEDDİN
(Aslı: Şerefüd din’dir) Dinin şerefi.
ŞERAFET
Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber’in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin’in (R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti.
ŞERAİF
(Şerife. C.) Mutlular, kutlu kimseler.
ŞERAİT
(Şart. C.) Şartlar.
ŞERAKET
Şeriklik, ortaklık. * Arkadaşlık, refâkat.
ŞER’AN
şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre.
ŞERAR
Şerir den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir. * İnsanın yüzüne çarpan ses.
ŞERAR
(Bak: şerare)
ŞERARAT
Şerareler, kıvılcımlar.
ŞERARAT-I NEYYİRANE
f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık.
ŞERARE
(Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.
ŞERAREFİGEN
f. Kıvılcım saçan.
ŞERARET
Şerlilik, kötülük, fenalık. * Kıvılcım.
ŞERASET
Huysuzluk, geçimsizlik. Titizlik.
ŞERAŞİR
Nefis. * Beden, vücut, ceset. * Ağırlık.
ŞERAT
(C.: Eşrât) Alâmet, iz, işâret, nişân. * Bir şeyin en bayağı ve âdisi.
ŞERAYİ’
Şeriatlar. Cenâb-ı Hakkın hükümleri, emirleri, kanunları.
ŞERAYİN
(Şeryân ve Şiryân. C.) Nabız damarları, atar damarlar.
ŞERAYİN-İ SÜBATİYYE
Boynun iki tarafında olup kalbden gelen ve kafaya çıkan iki kalın atar damar. (O.L.)
ŞERAZE
Katı kurumak.
ŞERAZİM
(Şirzime. C.) Küçük ve az olan topluluklar. Küçük cemaatler.
ŞERBE
Bir içim su.
ŞERBİN
Katran ağacı.
ŞERC
Kıç, dübür. * Cem’etmek, toplamak. Birbiri üstüne yığmak. * Fırka. * Nev, cins.
ŞERCA’
Uzun tavil. * Taht. * Cenaze.
ŞERCE
Dağdan aşağı sahraya inen akıcı su.
ŞERCEB
Uzun, tavil.
ŞERCELE
Yemiş kabı.
ŞERCEM
(C.: şerâcim) şalgam.
ŞERDA
Benzemek. Misil.
ŞERE
Yemeğe karşı çok hırslı.
ŞEREBE
(C.: Şireb-Şerebât) Ağaç dibine su toplanması için yapılan havuz.
ŞEREC
(C.: Şüruc) Donyağı.
ŞEREF
Yükseklik, yücelik. Büyüklük. * İnsanlar arasında geçerli ve makbul olma. Büyük bir makam sâhibi olma. * Cenab-ı Hakka itâat ve ubudiyyeti ve yüksek hizmeti ile çok ihsanına mazhar olma. * İftihâr, övünme.
ŞEREF-BAHŞ
f. şereflendiren. şeref veren.
ŞEREFE
Minarenin ezan okunan yeri. Yüksek kale ve emsali yerlerdeki burç, çıkıntı.
ŞEREF-EFZA
f. Şeref artıran.
ŞEREF-PEZİR
f. Şeref ve itibar bulan.
ŞEREF-RESAN
Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.
ŞEREF-RİZ
f. Şeref veren.
ŞEREF-VARİD
f. Şerefle gelen.
ŞEREF-YAB
f. şeref bulan, şeref kazanan.
ŞEREF-ZAHİR
f. Şerefle çıkan.
ŞEREH
Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs.
ŞEREKE
(c.: Şerek-Eşrâk) Ağ, tuzak. * Ulu yol, büyük yol. * Yol ortası. (Bu mânaya. C.: Şürek)
ŞEREKRAK (ŞERAKRUK)
Yeşil kanatlı, siyah burunlu, güvercin büyüklüğünde kırmızı bir kuş.
ŞEREM-SAR
f. (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan.
ŞERENG
f. Zehir.
ŞERER
(Şerare ve Şerere. C.) Kıvılcımlar.
ŞERERE
(C.: Şirer-Şirâr) Ateş kıvılcımı.
ŞERERFEŞAN
f. Kıvılcım saçan.
ŞERERNÂK
f. Kıvılcım saçan.
ŞERES
Elin yarılması. * Kaba ve galiz olmak.
ŞERET
(C.: Eşrât) Alâmet. İşaret, belirti.
ŞERETİYY
(C.: Şurut-Şuratâ) Çeri başı. * Pazar başı.
ŞERH
Her nesnenin evveli. * Her sene yeni doğan deve yavruları. * Yiğitlik. * Yarmak.
ŞERH
Açma, genişletme. * Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme. * Bir şeyi dilim dilim kesme. * Bollaştırma. * Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme. * Açıklanmış yazı, risale.
ŞERHA
Dilim. Kesilip dilimlenmiş şey. parça.
ŞERHAN
(Şerhen) İzah etmek, açıklamak suretiyle. Şerhederek.
ŞERHAN
Çok tamahkâr, ziyade hırs sâhibi, açgözlü, haris.
ŞER’Î
Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru’.
ŞER’-İ ENVER
En nurlu kanun ve nizam. En ziyade saadete, selâmete, emniyete vesile olan şeriat.
ŞER’-İ İSLÂM
İslâm şeriatı. İslâmî hükümlere, itikadlara tam uygun kanun.
ŞER’Î TAKVİM
(Bak: Takvim-i Arabî)
ŞERİAT
Doğru yol. Hak din yolu. * Büyük ve geniş cadde. * Nur, aydınlık, ışık. * Kur’an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz’ ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kanunların hey’et-i mecmuası. Şeriat, aynı zamanda din mânâsına müsta’meldir ki, ahkâm-ı asliye denen itikadiyâtı ve ahkâm-ı fer’iye denen ibadet, ahlâk ve muâmelât yâni, İslâm Hukukunu ihtivâ etmektedir… (Bak: Hukuk)(Şeriat; insanlardan sudur eden ef’âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hulâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. İ.İ.)(Şeriat ikidir. Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef’âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfât-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-i kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. H.)(“Şir’a, Şeria, Meşrea”; lügatta bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için Allah Teâlâ’nın vaz’ u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil’istiâre ıtlak edilmiştir ki, din demektir.) (E.T.)(Şeriat, din lisânında; Cenâb-ı Hakkın, kulları için vazetmiş olduğu, dini, dünyevi ahkâmın heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat: Din ile müradif olup, hem ahkâm-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkâm-ı fer’iye-i ameliye denilen ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva eder.Şeriat, umumi mânasına nazaran bir Peygamber-i Zişân tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlâhi demektir. Ahkâm-ı Şer’iye denilince, bundan kanun-u İlâhi hükümleri mânasını anlamak lâzımdır. Ve bununla asıl Kur’ana, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kasdedilmiş olur. Ist. F.K.)(Devlet ve uyruk, siyasetin ve siyasi olan hükümlerin icabına göre idare olunur ise, bu da yerilmiş olur. Çünkü Allah’ın nurundan ibaret olan şeriat hükümleri ihmâl edilmiş oluyor. Beşerin bütün işi, gerek devlet işi ve gerek başka işler olsun iyiliği ve kötülüğü âhirette kendisine aittir. Yani iyi ise ecirli ve sevaplıdır, kötü ise cezaya çarptırılır. Allah Elçisi (A.S.M.): “Ancak dünyadaki iyi ve kötü bütün amelleriniz âhirette kendinize reddedilir. Yani hayır ise ecir ve sevap kazanır, kötü ise cezaya çarptırılırsınız!” der. Siyasi hükümlerde ise ancak dünyevi fayda ve maslahatlar gözönünde bulundurulur. Siyasi kanunları koyanlar, ancak dünya hayatının dış görünüşünü görür ve bilirler. Şari’in maksadı ise, insanların âhiret saâdetidir. İşte bundan dolayı, bütün insanların gerek dünyevi ve gerek âhiret işlerinde şeriatlara uygun olarak görmeye sevketmek vâcibdir. Bu vazife, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlere, onlardan sonra onların yerine geçenlere (devlet başkanlarına) yükletilmelidir… Siyasetçi demek, akli delil ve hükümlere dayanarak dünya maslahat ve faidelerini elde eden, zarar ve ziyanları defetmeye sevk eden insan demektir. Halifelik ise, umumiyetle âhiret fayda ve maslahatlarını gözönünde bulundurarak şeriat ile iş görmeğe sevkeder. Şari’a göre, dünya iş ve amellerinin hepsi de (sonucu bakımından) âhirete râcidir. Halifelik ise, dini korumak ve dünya siyasetini dine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine nâiblik etmek demektir.) (Mukaddime, İbn-i Haldun, ci: 1, sh: 508-509-510, 1954, İstanbul Maarif Basımevi)
ŞERİAT-I FITRİYE
Cenab-ı Hakk’ın kâinatta vaz’ettiği fıtrî kanunlar. Âlemin harekât ve sükûnetini tanzim eden ve Allahın irade sıfatından gelen kanunlar.
ŞERİAT-I GARRÂ
Parlak ve nurlu şeriat. İslâmiyet.
ŞERİB
Yabancı kimse ile oturup şarap içen. * Davarını yabancı kimsenin davarıyla birlikte sulamak.
ŞERİDE
Kavun dilimi.
ŞERİF(E)
Şerefli, mübarek. * Peygamber neslinden ve Hazret-i Hüseyin soyundan olup İslâmiyete tam sadâkatla bağlı temiz kimse. (Bak: Sâdât)
ŞERİHA
(C.: Şerâih) Vücuttan kopmayarak ayrılmış olan et parçası. * Et dilimi.
ŞERİK
Ortak. * Arkadaş.
ŞERİK-İ CÜRM
Huk: Suç ortağı.
ŞERİR(E)
Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü.
ŞERİS
Yaramaz huylu kimse.
ŞERİS
Eski nalin.
ŞERİT
Hurma yaprağından yapılan urgan.
ŞERİYY
İyi, kıymetli at.
ŞER’İYYE(T)
Şeriata uygun olma. Kanun ve nizamlara muvafık bulunma.
ŞERKA’
Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.
ŞERM
Yarmak. * Atâ etmek, hediye vermek.
ŞERM (ŞİRM)
f. Utanç. Utanma. Hayâ etme. Hicab etme.
ŞERMENDE
f. Utanmış, mahcub. Utanılacak bir iş yapan.
ŞERMGİN
f. Utangaç. Utanan, hayâ eden.
ŞERMİN
f. Mahcub. Utangaç.
ŞERMNÂK
f. Mahcub. Utangaç.
ŞERMSÂR
f. Utangaç, müstahyi, mahcub.
ŞERNAK
Göz kapağının ağır ve kalın olması. * Ekinin bir mertebe uzun olması.
ŞERNİS
Eli ve ayağı kaba olan.
ŞERR
Kötü iş, kötülük. Fenâlık. * Kavga. * Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme. * Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam. * Daha kötü, en kötü.
ŞERR Ü FESAD
Kötülük ve bozukluk. şer ve fesat.
ŞERREDE
Ayırdı mânâsına Teşridden mâzi fiili. (Bak: Teşrid)
ŞERR-İ MAHZ
Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet.
ŞERR-ÜN NÂS
İnsanların en kötüsü, en zararlısı.
ŞERŞERE
Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek. * Yarmak. * Kesmek. * Meta, mal mülk. * Ağırlık. (Bu mânâya C.: Şerâşir)
ŞERUR
Çok şerli.
ŞERVAL
f. şalvar.
ŞERVAT
Uzun, tavil.
ŞERYE
Çekirdekten biten hurma ağacı. * Az pahalı nesne.
ŞERZ
(C.: Şerâriz-Şevâriz) Şiddet. * Zorluk. * Kuvvet. * Kalabalık, galizlik. Kat’etmek, kesmek.
ŞERZE
f. Kuduruk, kudurmuş.
ŞERZİME
Küçük insan topluluğu. (Bak: Şirzime)
ŞESAR
(Şâsır) Geyik buzağısı. (Müe: Şesara)
ŞESASA
şiddet. * Yaramazlık. * Sığır üstüne yük vurmak. * Kuru ve sert yer. * Acele.
ŞESEL
Yoğunluk.
ŞESEN
Huşunet, haşinlik.
ŞESİB
Yay.
ŞESİS
Sütü gitmiş hayvan.
ŞESS
(C.: şisâs) Boya otu.
ŞEST
f. Balık oltası. * Okçuların parmaklarına taktıkları yüksük.
ŞESU’
Uzak. * Ayakkabısının tasması parçalanmış olan.
ŞESUS
(C.: Şesâyıs) Sütü az olan deve.
ŞEŞ
f. Altı. 6
ŞEŞ-CİHET
f. Altı yön, altı cihet. (Bak: Cihat-ı sitte)
ŞEŞ-EBRAR
Altı aded hayır sahibi ki, bunlar: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’dir (Radıyallahu anhüm).
ŞEŞHANE
f. Namlusunda 6 yivi bulunan tüfek veya top.
ŞEŞ-PA
f. Altı ayaklı.
ŞEŞ-PER
f. Altı kanat. * Eski savaş âletlerinden 6 dilimli bir topuz.
ŞEŞÜM
Altıncı, sâdis.
ŞET’
Açlıktan veya hastalıktan dolayı acı duymak.
ŞETAME
Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.
ŞETARET
Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
ŞETARET
ŞETAT
Hadden aşırı olmak. * Hakdan uzak. * Zulüm, cevr, yalan, kizb, saçma.
ŞETAT
Dağılmak, perakende ve dağılmış olmak.
ŞETEN
(C.: Eştân) Sağlam bükülmüş uzun urgan. * Uzak olmak. * Sağlam yapmak.
ŞETER
Gözün kapaklarının devrik olması. * Bir kale adı.
ŞETET
Perişaniyet, dağınıklık, teşettüt.
ŞETEVİYY
Kışa mensup, kış ile ilgili. * Kış evi. * Kış kaftanı, kışlık elbise. * Kış yağmuru.
ŞETİBE
Uzununa kesilmiş olan sahtiyan parçası.
ŞETİM
Küfredilmiş sövülmüş kimse. * Kerih ve kabih olan, çirkin.
ŞETİME
Sövme, sövüş, sövüp sayma.
ŞETİT(E)
Dağılmak, müteferrik olmak. Çeşitli.
ŞETM
Sövmek, azarlamak, küfretmek.
ŞETM-İ GALİZ
Edepsizce sövme.
ŞETN
Dokumak. Çulhalık.
ŞETT
Dağınık olmak, târumar etmek, dağıtmak. Başka başka olmak.
ŞETTA
Çeşitli, başka başka, ayrı ayrı. Çok ve müteferrik olan.
ŞETTAM
(şetm. den) Çok küfreden.
ŞETTE (ŞETÂT)
Perâkende olmak, dağılmak.
ŞETUN
Irak, uzak, baid.
ŞETUT
Büyük hörgüçlü dişi deve.
ŞETUTÎ
Büyük hörgüçlü deve.
ŞETVA
Mısır’da bir köy.
ŞETVE
Kış olmak. * Soğuk olmak. * Kıtlık olmak.
ŞEUB
Ölüm, mevt.
ŞEV
f. Gece. Leyl.
ŞE’V
Geçmek, takaddüm eylemek. * Son, nihayet. * Devenin yuları. * Zembil. * Kuyudan kazıp toprak çıkarmak. Kuyudan çıkan toprak. * Kaygan.
ŞEVA
Kolay. * Vücut organları. (El, ayak gibi). * Malın kötüsü.
ŞEVAGİL
(Şagile. C.) Uğraşmalar, meşguliyetler.
ŞEVAHIK
(şahika. C.) Yüksek tepeler, şahikalar.
ŞEVAHİD
(Şâhid. C.) Şahitler, şehadet edenler.
ŞEVAHİN
(Şahin. C.) Şahinler, doğan kuşları.
ŞEVAİ’
(Şâyi’. C.) Yayılmış bulunanlar. Şâyi olanlar.
ŞEVAİB
(Şâibe. C.) Kusurlar, lekeler, noksanlar, ayıplar. * Şüpheler $* Eserler, izler, nişânlar.
ŞEVAİR
(Şâire. C.) Kadın şâirler.
ŞEVAKİL
(Şâkile. C.) Tarikler, yollar. Mezhebler, tarikatlar, meslekler. Şâkileler.
ŞEVAMİH
(Şâmiha. C.) Yüksek yerler, tepeler, yüksekler.
ŞEVAMİL
(Şâmile. C.) Şâmil olanlar, içine alanlar, çevreliyenler.
ŞEVAR
Ev esvabı, elbise, libas. * Heyet.
ŞEVARIK
(Şârıka. C.) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.
ŞEVARİ’
(Şâri’. C.) Büyük yollar, caddeler.
ŞEVARİB
(Şârib. C.) Bıyıklar.
ŞEVARİD
(Şâride. C.) Dağılmış, dağınık şeyler.
ŞEVAT
(C.: şivâ) Baş derisi.
ŞEVATÎ
(Şâti. C.) Kenarlar, kıyılar.
ŞEVAYİB
(Şayibe. C.) Şâyibeler, noksanlıklar, ayıplar.
ŞEVAZ (ŞÜVÂZ)
Tütünsüz ateş.
ŞEVAZÎ
Dağların dik tepeleri.
ŞEVAZZ
(şâzze. C.) Müstesnalar. Kaide hârici olanlar.
ŞEVB
Karıştırmak. * İçilecek olan şeye katılıp karıştırılan şey.
ŞEVBEC
Oklava.
ŞEVE
Göz değmesi, nazar değmesi.
ŞEVEH
(şevh) Kara olmak ve çirkinlik. (Bak: şâhet-il vücuh)
ŞEVES
Gururdan dolayı göz ucuyla bakma.
ŞEVH
Kara ve çirkin olmak.
ŞEVHA
Yay yapımında kullanılan ağaç.
ŞEVHA
Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın.
ŞEVHEB
(C.: şevahib) Kirpi.
ŞEVHER
f. Erkek eş, koca, zevc.
ŞEVK
Çok istek, şiddetli arzu. * Neş’e. *Bir şeyi bir yere şeye sağlamca bağlama. * Memnun. Şâduman. (Bak: Himmet, Şavk)
ŞEVK
Diken. * Birinin hiddet ve şevketi görünmek. * Ekin.
ŞEVK U İŞTİYAK
Şevk ve arzu. Şevk ve iştiyak.
ŞEVK-ÂLUD
f. şevkli, neşeli, sevinçli, keyifli.
ŞEVK-ÂVER
f. Neşe veren, neşe getiren, şevklendiren.
ŞEVK-BAHŞ
f. şevk veren, şevklendiren. * Meşhur bir çeşit lâle.
ŞEVK-EFZÂ
f. şevklendiren, neşe artıran.
ŞEVKERAN
Baldıran otu.
ŞEVKET
Kudret ve kuvvetten doğma haşmet. Padişaha mahsus heybet ve saltanat. * Diken. Diken batmak.
ŞEVKETLÛ
Tar: Padişahlar hakkında kullanılmış bir tâbir olup, azamet ve heybet sahibi mânalarına gelir.
ŞEVKÎ
Neşe ve şevk ile alâkalı.
ŞEVK-İ TENZİLÎ
Kur’an-ı Kerim’in ilk önceki mânâsıyla Sahabelere verdiği sevgi ve iştiyak. Kur’an-ı Kerim’in tenzil mertebesindeki mânâsının verdiği şevk. İlâhî bir makamdan inmenin verdiği şevk.
ŞEVKİSTAN
f. Dikenlik.
ŞEVNİR
Çörek otu.
ŞEVR
Davarı baharda otlamağa bırakmak. * Kovandan bal almak. * Satılığa çıkarmak.
ŞEVSA
Karın içinde olan yel.
ŞEVŞAT
Tez yürüyüşlü dişi deve.
ŞEVŞEB
Karınca.
ŞEVTAB
El silecek bez. El bezi.
ŞEVVAL
Arabi aylardan onuncusu. Ramazandan sonraya geldiği için ilk üç günü mübarek Ramazan bayramıdır.
ŞEVZAK
şahin kuşu.
ŞEVZEB
Uzun, tavil.
ŞEVZENİK
Şahin kuşu.
ŞEY’
Miktar. * Uzaklık. * Arslan eniği.
ŞEY’
Nesne, şey. * İstemek, dilemek.
ŞEY’AN
Uzaktan gören. * İleriyi gören, her şeyin sonunu düşünen.
ŞEYATİN
Şeytanlar. (Bak: Şeytan)
ŞEYB
İhtiyarlık. Yaşlılık. * Saç, sakal ağarması.
ŞEYD
Binayı kireçle yapmak.
ŞEYDA
f. Tutkun. Divane. * Çok sevgiden hâsıl olan hal.
ŞEYDÂİ
f. Çok fazla sevgiden hâsıl olan divanelik, şaşkınlık.
ŞEY’EN FEŞEY’EN
Yavaş yavaş, azar azar.
ŞEYH
Yaşlı adam. * Bir kabilenin ileri geleni. Kabile reisi. * Tarikatta müridlerin reisi. (Bak: Müteşeyyih, Tarikat)
ŞEYH SAİD HADİSESİ
5 Şubat 1925’de devrin hükümetine karşı şark aşiret reislerinden Şeyh Said ismindeki zâtın teşebbüs ettiği bir harekettir. Şeyh Said, bu hareketine yardım etmesi için Bediüzzaman Said Nursî’ye mektub yazmış, fakat Bediüzzaman bu teklifi reddetmiş ve cevaben yazdığı mektubda şöyle demiştir:(Türk milleti, asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez. Siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir. Tr.) (Bak: Said-i Nursî)
ŞEYHAN
(şeyheyn) Esasen iki şeyh demek olup; bazı eserlerde, Buharî ve Müslim yerinde kullanılır. Her ikisinin Hadis Kitablarına birden Sahihan denir. * Hazret-i Ebubekir ile Hazret-i Ömer’in (R.A.) beraberce bâzı mühim kitaplarda geçen isimleri. * Bazı fıkıh kitablarında, İmam-ı A’zam ile İmam-ı Ebu Yusuf’un ikisine birden verilen isim.
ŞEYHEM
(C.: şeyâhim) Erkek kirpi.
ŞEYHEYN
(Bak: şeyhan)
ŞEYHUHET
(Şihet-Şeyhuhiyet) İhtiyarlık, yaşlılık.
ŞEYH-ÜL HADİS
İkiyüz bin Hadis-i Şerifi, rivayet edenleriyle birlikte ezbere bilen büyük hadis âlimi.
ŞEYH-ÜL İSLAM
Osmanlı Devleti zamanında din işlerine bakan ve sadrazamdan sonra gelen en yüksek vazifeli şahıs. Âlimlerin reisi.
ŞEYLEM
Sarhoşluk veren ve bazan buğdayların arasında çıkan siyah bir tohum.
ŞEYM
Çok soğuk su. * Kılıç çıkarmak. * Kınına sokmak.
ŞEYN
Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey.
ŞEYT
Helâk olmak, mahvolmak. * Yanmak. * Kaynamak.
ŞEYTAN
İblis. (Cenab-ı Hakk’ın emrine isyan ettiğinden rahmetinden kovulmuş, şerleri ve muzır şeyleri temsil eder ve ateşten yaratılmıştır. Bütün melekler Cenab-ı Hakk’ın emriyle Hazret-i Âdem’e secde ettiği halde Şeytan: “O, topraktan yaratılmıştır, ben ateşten yaratıldım. Ben ondan daha kıymetli ve yükseğim” diye kibirlenerek, Cenab-ı Hakk’ın emrine karşı gelmiş ve Hazret-i Âdem’e secde etmediğinden, Allah’ın rahmetinden kovulmuştur.(Melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur. Makamları sâbittir, tebeddül etmez. Keza, hayvânâtın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Alem-i insaniyette, ise; merâtib-i terakkiyât ve tedenniyât, nihayetsizdir. Nemrutlardan, firavunlardan tut, tâ sıddıkin-i evliya ve enbiyaya kadar gâyet uzun bir mesâfe-i terakki var.İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba’s-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, mâden-i insaniyyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar, beraber kalacaktı. Alâ-yı illiyindeki Ebu Bekir-is Sıddık’ın ruhu, esfel-i sâfilindeki Ebu Cehil’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyatin ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değil; belki su-i istimalâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir, icad-ı İlâhîye ait değildir. M.)Bu mevzuya dair tafsilât: Risale-i Nur Külliyatından “Lem’alar” adlı eserin 13. Lem’asındadır.
ŞEYTANET
Şeytanlık. Aldatıcılık. Kurnazlık, hilekârlık.
ŞEYTANÎ
Şeytanla alâkalı. Şeytana yaraşır.
ŞEYTANÎ PİŞE
f. Şeytanın yolu. Şeytana ait meşguliyet.
ŞEYYAD
(Şeyd. den) Riyâkâr. Yüze gülen. * Sıvacı.
ŞEYYEBET
(Şeyb. den) İhtiyarlattı (meâlinde fiildir.).Şeyyebetnî : Beni ihtiyarlattı, beni ihtiyar etti (mânâsında)
ŞEYYİR
(C.: Şiyâr) Semiz ve besili hayvan.
ŞEYZEM
Katı ve uzun.
ŞEYZENUK
şahin kuşu.
ŞEYZUMAN
Kurt.
ŞE’Z (ŞE’S)
Kaba ve katı.
ŞEZA
Kokulu şeylerin şiddetle kokması.
ŞEZA’
Sinirin yarılması.
ŞEZAT
Budak kırmak. * At sineği. * Bir gemi cinsi. * Tuz. * Kuvvet ve şiddet bakiyyesi. * Ağaç ismi.
ŞEZAZE
Çok kurumak.
ŞEZB
Ağaçtan budanan kuru odun. * Geçmek, intikal etmek. * Sınır. (Bu mânâya C.: Eşzâb)
ŞEZEBE
(C.: Şüzub ) Ağacın çeşitli budaklarından budanıp kesilmiş olan.
ŞEZEN
Nahiye, cânip, taraf. * Kaba ve sağlam yer.
ŞEZERAT
(Şezre. C.) İşlenmeden mâdenin içinden toplanılan altın parçaları. * Süs olarak kullanılan altın ve inci tâneleri.
ŞEZF
Şiddet. * Darlık.
ŞEZİM
Sağlam, muhkem ve uzun.
ŞEZİYYE
(C.: Şezâyâ) Bir parça nesne.
ŞEZR
Kızgınlık ve hiddetten dolayı gözucuyla bakmak.
ŞEZR (ŞEZİR)
Altın mâdeninden toplanan altın ufağı. * İnci parçaları.
ŞEZRE
Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme. * İpi soluna bükme. * Tersine bükülmüş ip, urgan. * El değirmenini sola doğru çevirme. * Şiddet, suubet, zorluk.
ŞEZRE
(C.: Şezerât-Şüzur) İşlenmemiş ham altun. * Süs için asılan inci ve altun.
ŞEZRE-MEZRE
Darmadağınık.
ŞEZZ
Çuval kulpuna ağaç sokmak. (O ağaca “şizâz” derler.)
ŞIDK
(C.: Eşdâk) Ağızın kulaktan tarafı. * Ağzın kenarı.
ŞIHNE
Emniyet memuru. İnzibat memuru.
ŞIHNE
Adâvet, düşmanlık. * Davar bağladıkları yer.
ŞIKAK
Ayak yarığı. * Ot. * Muhalefet etmek, karşı gelmek.
ŞIKB
(C.: Şekâbe-Şikâb-Şükub) Mağara ve kaya yarığı. * Çukur yer.
ŞIKK
Bir bütünün parçalarından her biri. * İki ihtimalden ve iki cihetten her biri. * İkiye ayrılmış şeyin bir kısmı.
ŞIKK
(Şikk) İslâmiyetin zuhurundan biraz önce yaşamış iki kâhinin adıdır. Bunlardan eskisi Arablarda ilk kâhindir. Acaib bir mahluk olup, alnının ortasında yalnız bir gözü (veya alnını ikiye ayıran bir alev) vardı. El Yaşkarî adındaki ikinci Şıkk, Satih ile birlikte devrinin en meşhur kâhiniydi. Satih’ten sonra o da Yemen’de bulunan Lâhmi Meliklerinden birisinin rüyasını tâbir ile Habeşlerin Yemen’i zabt edeceklerini, bu memleketin İbn-i Ziyezen tarafından kurtarılacağını, ayrıca Peygamber’in (A.S.M.) geleceğini beşaret vermişti. Bunların vücudları yalnız bir bacak ve bir kolu olan yarım insan şeklinde idi, insanlar tarafından tevlid olunmuşlardı. (İslâm Ansiklopedisinden)
ŞIKKAYN
Bir işin iki ciheti. Bir şeyin iki şıkkı.
ŞIKK-I MUHALİF
Aksi taraf. Bir fikrin başka zıt ciheti, karşı tarafı.
ŞIKN
Az, kalil.
ŞIKS
(C.: Aşkâs) Bir parça yer. * Her nesnenin bir miktarı.
ŞIKŞAKA
(C.: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp kükretir.) * Zayıf, yaşlı kimse. * Uzun ince çubuk. * Ağzın çevresi.
ŞIKVE (ŞEKÂVE)
Bedbahtlık. * Yaramazlık.
ŞIKZ
(C.: Şekazân) Keler eniği.
ŞIKZA’
Çok acıkmış tavşancıl.
ŞIN
Kur’an alfabesinin onüçüncü harfi olup, ebcedî değeri 300’dür.
ŞI’RA
Yaldırık adı verilen büyük, nurlu yıldız.
ŞISB
(C.: şesâyib) şiddet. * Nasip.
ŞI’ŞA’
Uzun, yeynicek kimse. * Uzun boyunlu deve.
ŞITRE
Yarım, nısf.
ŞİA
Yardımcılar mânâsiyle, Alevilik, Şiilik. İfrat ve tefrit ve dünyevi sebebler yüzünden Ehl-i Sünnet ve Cemaat Mezhebinden ayrılan bir fırka. Bir şahsa taraftar olmak. (Çok açık mukni izâhatını Risâle-i Nur külliyatı Dördüncü Lem’adan okuyunuz.)
ŞİAB
(Şi’b. C.) Dar yollar. Dağ yolları. Patikalar. * (Şube. C.) Şubeler. (Bak: Şuâb)
ŞİAR
İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet. * Üstünlük veren işaret. * İnsanın gömleği. * Ölüm. * (Şa’r. C.) Kıllar.
ŞİARE
(C.: Şeâyir) Hac amelleri. * Hac nişanları. İbadet için alem kılınan her nesne.
ŞİAR-I RÂZ
f. Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret.
ŞİB
Üzerine kar düşen dağ. * Su içerken devenin dudağından çıkan ses.
ŞİB
f. İniş. Aşağı doğru eğiklik.
Şİ’B
(C.: Şiâb) Keçiyolu, dar yol, dağ yolu.
ŞİB’
Tokluk.
ŞİBA’
(Şeb’ân. C.) Karnı doymuş olanlar, tok kimseler.
ŞİBA’
Tokluk, doyma.
ŞİBAB
Bıçak üstüne sürçmek. * At neşesi.
ŞİBAK
(Şebeke. C.) Kafesler, şebekeler, ağlar, tuzaklar.
ŞİBDİ’
(C.: Şebâdi) Akrep. * Dil, lisan. * Belâ. * Şiddet.
ŞİBH
Benzer. Benzeyen şey.
ŞİBH-İ AKD
Akid benzeri. Sözleşme, sözle anlaşma benzeri.
ŞİBH-İ BEŞER
İnsana benzeyen şempanze, goril gibi hayvanlar.
ŞİBH-İ BEŞERE
Üst deriye benzer olan.
ŞİBH-İ BİLLURÎ
Billur gibi olan.
ŞİBH-İ CİLD
Cilde benzeyen, cildimsi.
ŞİBH-İ HÜSN-Ü TA’LİL
Edb: Bir hâdisenin vukuuna şairane olarak ve kat’î olmayan bir sebeb göstermek.
ŞİBH-İ MÜNHARİF
Geo: Yamuk. Yalnız iki kenarı paralel olan dörtgen.
ŞİBL
Aslan yavrusu.
ŞİBR
Karış.
ŞİBRAK
Yırtmak. * Parçalamak.
ŞİCA’
(Bak: Şücâ)
ŞİCAB
Divit kapağı. * Her nesnenin ağzına, yarığına ve gedik yerine koyup tıkadıkları nesne.
ŞİCAR
Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç. * Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç. * Kapı ağacı. * Deve alâmetlerinden bir alâmet.
ŞİD
Kireç. Sıva.
ŞİD
f. Nur, ziya, aydınlık. * Güneş.
ŞİDAD
(Şedid. C.) Sertler. Şiddetliler.
ŞİDDET
Sertlik, katılık. * Ziyadelik. * Sıkılık. * Tecvidde: Harf sükun ile ve nefesin hepsi habs olarak sakin bir halde okunduğu zaman savtın asla akmamasına denir. Şiddet iki kısma ayrılır:Şedide-i mechure : Elif, bâ, cim, dal, tı harfleri.şedide-i mehmuse : Kaf ve tâ harfleri.
ŞİDDET-İ TAZYİK
Tazyik ve baskının şiddeti.
ŞİDED
(Şiddet. C.) Şiddetler.
ŞİE
Alâmet, işaret, nişan.
ŞİFA
Hastalıktan iyi olma, iyileşme. Hastalıktan kurtulma.(…Hastalık seni uyandırıncaya kadar sabra çalış ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra Hâlik-ı Rahim inşaallah sana şifa verir. L.)
ŞİFA-BAHŞ
f. Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren.
ŞİFAH
(Şefe. C.) Dudaklar.
ŞİFAHANE
f. Hastahane.
ŞİFAHEN
Sözle, ağızdan. Konuşmak suretiyle.
ŞİFAHÎ
Ağızdan, şifahen, sözlü.
ŞİFAHİYÂT
Ağızdan söylenilen, şifahî olan, sözlü ifadeler.
ŞİFA-İ ÂCİL
Hastalıktan çabuk kurtulma.
ŞİFA-İ ŞERİF
(Bak: Kadî İyaz)
ŞİFAKÂR
f. Şifalı. Şifaya sebeb olan.
ŞİFANAPEZİR
(Şifâ-nâpezir) f. Tedavi edilmez, şifa bulmaz, tedavi olmaz.
ŞİFAPEZİR
f. İyileşebilir, şifa bulabilir, geçebilir.
ŞİFARESAN
f. Şifaya erişen, hastalığı iyileşen.
ŞİFASAZ
f. şifa veren, iyi eden.
ŞİFAYAB
f. Şifa bulma, iyileşme.
ŞİFE
(Bak: Şefe)
ŞİFF
Ziyade, çok, fazla. * Eksik, noksan. (Ezdattandır)
ŞİFRE
Fr. Gizli ve işaretle yazı usulü. * Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. * Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü.
ŞİFTE
f. Düşkün, tutkun, meftun.
ŞİFTEDİL
f. Gönül vermiş, meftun, tutkun.
ŞİFTEGÎ
f. Kaçıklık, tutkunluk, meftuniyet.
ŞİH(A)
Yavşan denilen ot.
ŞİHAB
Parlak yıldız. * Kıvılcım. * Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı.
ŞİHAT
(Bak: Şeyhuhet)
ŞİHBAN
(Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
ŞİHDARE
Fahiş ve israfçı ve dedikoducu kimse. * Kısa boylu ve şişman kimse.
ŞİHE
f. At kişnemesi.
ŞİÎ
Şia fırkasından olan.
ŞİİR
Güzel tertibli manzume. Tahayyül ve tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifâde eden ölçülü söz. * Man: Muhayyelâttan terekküb eden kıyas.
ŞİKA
(Şekve. C.) Şikâyetler, sızıltılar.
ŞİKAB
İki dağ arası. * İki kaya arası.
ŞİKÂF
f. (Şikâften: “Yarmak” mastarından) Yarık, yırtık, çatlak. * Kelime sonuna gelerek “yırtıcı, yırtan” mânâsına kullanılır. Meselâ: Ciğer-şikâf $ : Ciğer parçalayan.
ŞİKAK
Nifak, ikilik, ittifaksızlık.
ŞİKAL
Devenin palanını bağlıyan ip. * Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek. * El ve ayak zinciri. * Üç ayağı beyaz olan at.
ŞİKAR
Mc: Değerli, kıymetli.
ŞİKAR
f. Av, avlanan hayvan. Avlama. * Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet.
ŞİKARİSTAN
f. Av yeri, avı çok olan yer.
ŞİKAYAT
(Şikâyet. C.) Şikâyetler.
ŞİKAYET
Sızlanma, sızıltı. * Haksız olan, haksız iş yapan bir kimseyi üst makama bildirmek.
ŞİKEM
f. Karın.
ŞİKEMBE
f. İşkembe.
ŞİKEMBENDE
f. Midesine düşkün. Çok yiyen.
ŞİKEMDERD
Karın ağrısı.
ŞİKEMPERVER
f. Yemek tiryakisi, boğazına düşkün.
ŞİKEN
f. (Şikesten mastarından) Kıvrım, büküm. * Koparan, parçalayan mânâsında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Haysiyet-şiken $ : f. Haysiyet kıran.
ŞİKENC
f. Kıvrım, büklüm.
ŞİKENCE
f. İşkence. Azap. Eziyet.
ŞİKENED
Kırıyor, kesiyor.
ŞİKEN-İ KÂKÜL
Kıvırcık saç.
ŞİKEST
f. Kırma, kırılma. * Kıran. * Yenilme, mağlubiyet.
ŞİKESTE
f. Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş. Kırık. Tâlik yazının bir çeşidi.
ŞİKESTEBÂL
f. Kanadı kırık, kırık kanatlı. * Mc: Kederli, üzgün.
ŞİKESTEDİL
f. Gönlü kırık, mahzun, kederli, hüzünlü.
ŞİKESTEGÎ
f. Kırıklık.
ŞİKESTEPÂ
f. Ayağı kırık.
ŞİKESTEZEBÂN
f. Peltek.
ŞİKİBA
(Şikibende) Sabırlı.
ŞİKK
(Bak: Şıkk)
ŞİKKE
(C.: Şikek) Balta cinsinden olan silâhların sapı. * Girecek deliğe sıkışıp tutmak için sokulan çivi.
ŞİKL
Güçlük. * Naz.
ŞİLAK
Cima etmek. * Vurmak. * Kulağı uzunlamasına yarmak.
ŞİLV
Vücut azâlarından biri.
ŞİMAL
Sol, sol taraf. Sağın ve cenubun zıddı. Kuzey.
ŞİMALEN
Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan.
ŞİMALÎ
şimale ait, sola ve kuzeye ait.
ŞİMAL-İ GARBÎ
Kuzeybatı.
ŞİMAL-İ ŞARKÎ
Kuzeydoğu.
ŞİMAS
Davarın ürkek olması.
ŞİME
(C.: Şiyem) Huy, tabiat.
ŞİMENDİFER
Fr. Demir yolu katarı, tren. * Demir yolu.
ŞİMRAC
(C.: Şemâric) Seyrek seyrek dikmek. * Yalan karışık söz.
ŞİMRAH
(C.: Şemârih) Hurma veya üzüm salkımı. * Dağ tepesi.
ŞİMŞAD
f. Şimşir ağacı.
ŞİMŞİR
(Bak: Şemşir)
ŞİN
Çok nikâhlı kimse. * Huruf-u mu’cemeden bir harf.
ŞİN
(Bak: Şeyn)
ŞİNAH
f. Suda yüzme.
ŞİNAK
(C.: Eşnâk) Sivri başlı kimse. * Kırba bağladıkları ip. * Başı büyük olan at. * Kuş tuzağı.
ŞİNAR
Ayıp. * Hayâ, utanma, âr.
ŞİNAR
f. Suda yüzme.
ŞİNAS
Uzun, tavil.
ŞİNAS
f. Tanıyan, bilen, anlayan. Tarih-şinas $ : f. Tarihten anlayan, tarih bilen.
ŞİNAVER
f. Suda yüzen. Yüzgeç.
ŞİNEV
f. İşiten, dinleyen.
ŞİNİD
İşitme. Duyma.
ŞİNİDE
f. İşitilmiş. Duyulmuş.
ŞİNİK
On litre su alabilen teneke kutu kadar olan mahsul ölçüsü. Yarım gaz tenekesi. (Isparta havalisine mahsus hububat ölçüsü)
ŞİNVAY
Kulağın işitmesi.
ŞİR
f. Aslan. * Süt.
Şİ’R
(Şiir) Anlama, idrak. * Edb: Edebiyatta kıymeti olan, nazımlı ve kafiyeli şair sözü. (Bak: Şiir)
ŞİRA
Satın alma, satın alınma.
Şİ’RA
Koz: İki yıldızın adı.
ŞİR’A
(Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların, hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için Allah’ın vaz’ u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil’istiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir. Ya kapalı bir şeyi yarıp açmak ve beyan etmek mânasına şer’ mastarından veya birşeye duhul manasına şurû’dan alınmıştır. (E.T.) (Bak: Şeriat)
ŞİRA’
Yelken. Gemi yelkeni.
ŞİRAD (ŞÜRUD)
Dağılmak. * Kaçmak.
ŞİRAK
(C.: Şürük) Nalbant kayışı.
ŞİRAN
f. (Şir. C.) Aslanlar.
ŞİRANE
f. Aslanca, gazanferâne.
ŞİRAR
Ateş kıvılcımları. * Şerirler. Şerli kimseler.
ŞİRAT
Neşter.
Şİ’RA-ÜL YEMANÎ
Semanın güney yarım küresinde bulunan “Kelb-i Ekber” denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)
Şİ’RA-ÜŞ ŞAMÎ
Kelb-i Asgar denilen burcun en parlak yıldızı.
ŞİRAZ
Süzülmüş yoğurt.
ŞİRAZE
f. Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. * Pehlivan kispetinin paçası. * Mc: Düzen, nizam, esas.
ŞİRAZE-BEND
f. Şiraze bağlayan. * Düzenleyen, tanzim eden, düzen veren.
ŞİRB
(Şürb) İçme veya içirme nöbeti. İçmek.
ŞİRCENG
f. Arslan gibi savaşan.
ŞİRDAH
Büyük ayaklı.
ŞİRDİL
(C.: Şirdilân) f. Aslan yürekli. Cesaretli. Cesur.
ŞİRE
f. Süt. * Şıra.
ŞİREC
Şırılgan yağı. * Üzüm suyu. Şira.
Şİ’REN
Şiir tarzında, şiir olarak.
ŞİRHAR
f. Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe, gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara, süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç yaşından sekiz yaşına kadar olanlara, yavru demek olan beççe; sekizle oniki yaşındakilere gülâmçe; büluğa erenlere gulâm; epeyce traşı gelenlere sakallı; yaşlılara da pir denilirdi. (O.T.D.S.)
ŞİR-İ JİYAN
Kükremiş aslan. (Bak: Jiyan)
ŞİR-İ MÂDER
Ana sütü.
ŞİR-İ YEZDAN
Hazret-i Ali Radiyallahu Anh’ın bir ismi. Allah’ın Aslanı.
ŞİRİN
f. Tatlı. Sevimli. Cana yakın.
ŞİRİN-CEMAL
f. Sevimli yüzlü.
ŞİRİN-EDÂ
f. Lâtif ve şirin edâlı.
ŞİRİNÎ
f. Tatlılık, cana yakınlık, sevimlilik.
ŞİRİNKÂM
f. Tadı damağında kalmış.
ŞİRİNKÂR
f. Hoş ve tatlı muamele eden.
ŞİRİNZEBAN
f. Tatlı dilli.
ŞİRK
En büyük günah olan Allah’a (C.C.) ortak kabul etmek. Allah’tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek. (Şirkin mânası mutlak küfürdür.) (Politeizm)(Evet, küfür mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudât âyinelerinde cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan; bütün Esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudâtın Vahdâniyete olan şehâdetlerini reddettiğinden, bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyâkatı kalmaz. Hem bir zulm-ü azimdir ki; umum mahlukatın ve bütün Esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği küfrün adem-i afvını iktiza eder. $ şu mânâyı ifade eder. S.)(Mâdem bir hâkimiyet-i mutlaka hakikatı vardır, elbette şirkin hakikatı olamaz. Çünki, $ âyetinin hakikat-ı katıasiyle; müteaddid eller müstebidâne bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah, hattâ, bir nâhiyede iki müdür bulunsa; intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Halbuki, sinek kanadından tâ semâvat kandillerine kadar ve hüceyrât-ı bedeniyeden tâ seyyârâtın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki: Zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz. Ş.)
ŞİRK-ÂLUD
f. Şirk karışık, sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak’tan gaflet edip başkasından meded bekler surette.
ŞİRKET
Ortaklık, iş ortaklığı. * Huk: İki veya daha fazla şahsın emek ve malları ile müştereken, iktisadî bir gayeye erişmek için bir akidle birleşmeleri. (Bak: Cem’iyyet)
ŞİRKET-İ A’MÂL
Çalışmayı sermaye olarak kabul eden şirket.
ŞİRK-İ HAFÎ
İhlâssızlık, riyakârlık. Allah rızası için değil de başkalarının rızâsı için ibâdet etmek.
ŞİRMERD
f. Arslan yürekli, cesur.
ŞİRPENÇE
(Şir-pençe) f. (Aslan pençesi) Vücutta ve daha ziyade sırtta çıkan çok tehlikeli bir çıban.
ŞİRRET
Terbiyesizlik, hayasızlık, edebsizlik. * Geçimsiz, huysuz ve kavgacı.
ŞİRRİB
Şaraba karşı hırsı olan.
ŞİRRİR
(C.: Eşrâr-Eşirrâ) Çok şer işleyen, pek çok şerir.
ŞİRVAZ
Yoğun, kalın ve büyük.
ŞİRYAN
(Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
ŞİRZİME
Küçük, ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu.
ŞİS’
(C.: Şüsu’) Nâline tasma vurmak. * Nâlin tasması.
ŞİS (ŞİSÂ’)
Çekirdeği katılaşmış olmayan hurma. (Hurma aşılanmasa çekirdeği katılaşmaz.)
ŞİSI’
Büyük ve çok mal. * Dar yer. Bir yerin uç tarafı. * Nalın kayışı. * Bir malı dikkatle bekleyip koruyan.
ŞİŞE
Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük baca. * Çeşitli maksatlarla çakılan çıta.
ŞİŞEHANE
Şişe yapılan yer.
ŞİŞHANE
(Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. * İstanbul’da bir semt adı.
ŞİT
Hz. Âdem’in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme’yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya’da mezkûrdur.
ŞİTA
Kış. Senenin soğuk mevsimi.
ŞİTAB
f. (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek, koşmak. Çabukluk, acele etmek.
ŞİTAÎ
(Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.
ŞİTEVÎ
(Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili. * Kış sebzesi, kışlık sebze.
ŞİVA’
Kebap.
ŞİVAL
Az şey.
ŞİVAR
Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak.
ŞİVAZ
Dumansız ateş. * Susamak. (Bak: Şuvaz)
ŞİVE
Söyleyiş. Tarz. Ağız. Üslub. * Eda. Naz.
ŞİVEBÂZ
f. Cilveli, şive ve naz eden.
ŞİVEKÂR
f. İşveli, şiveli, cilveli.
ŞİVEN
f. İnleme, sızlanma. * Mâtem, yas.
ŞİYA’
Zahir olmak, görünmek. * Çobanın kavalından çıkan ses. * Odun takıltısı.
ŞİYAM
Yerden kazılan toprak.
ŞİYAT
Yanmış yün ve pamuk kokusu.
ŞİYEM
(Şime. C.) Huylar, tabiatlar.
ŞİZ
Abnus ağacı.
ŞİZAF
Katılık, sertlik.
ŞÖHRE
Ünlü, şöhretli, meşhur.
ŞÖHRET
Ad yapma. Ün. Şân. * Hadis ilminde: Meşhur hadis mânasında kullanılır.(Ey şân ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-i riyâdır. Ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen $ de, o belâdan kurtul. M.N.)
ŞÖHRETGİR
f. şöhretli, ünlü. Meşhur.
ŞÖHRET-İ KÂZİBE
Geçici şöhret. Yalancı dünyalık, fâni şöhret. Aldatıcı nâm.
ŞÖHRETŞİÂR
f. şöhretli. şöhret sahibi.
ŞÖHRETŞİÂR-I ÂLEM
Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan.
ŞUA
(C.: Şu’) Sorgun ağacı.
ŞUA’
Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.
ŞUAAT
Işıklar, parıltılar, nurlar.
ŞUAB
(şu’be. C.) şubeler. Kollar, bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb)
ŞUABAT
(Şu’be. C.) Şubeler, kısımlar, takımlar, bölükler. Dallar.
ŞUAL
(şu’le. C.) Alevler, şu’leler. Ateş alevleri.
ŞUARA
(Şâir. C.) Şâirler. * Kur’an-ı Kerim’in 26. suresinin ismidir. Mekkîdir.
ŞUAYB (A.S.)
Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb Aleyhisselâm kendisine inananlarla Mekke’ye gitti ve orada yerleşti. Musâ Aleyhisselâm’ın kayınpederi idi. (Bak: Ashab-ı Eyke)
ŞUBAN
f. Çoban.
ŞU’BE
Bölük, bölüm. * Dal, budak. * İkinci derecedeki kollar. Kol.
ŞU’BUB
(Bak: şü’bub)
ŞUGL
İş, meşgul olunacak şey, gaile.
ŞUGMUM
Uzun, tavil.
ŞUGUL
(Şugl. C.) İşler, uğraşacak şeyler, gaileler.
ŞUH
(Şıh) Bahil, cimri, hasis kimse.
ŞUH
f. Şen ve hareketlerinde serbest olan. * Nazlı, işveli. * Açık saçık, hayasız. Oynak.
ŞUHA
Karın ağrısı.
ŞUHH (ŞIHH)
Bahillik.
ŞUH-MEŞREB
f. Açık meşrebli, şen ve neşeli.
ŞUHUD
(Bak: şühud)
ŞUHUM
(Şahm. C.) Yağlar, içyağlar.
ŞUHUR
(Bak: şühur)
ŞUKAK
Bir çeşit hayvan hastalığı.
ŞUKKA
Parça. Kâğıt veya kumaş parçası. * Küçük tezkere.
ŞUKRE
Sâfi kızıllık, tam ve koyu kırmızılık.
ŞUKUK
(Şakk. C.) Çatlaklar, yarıklar.
ŞUKUNE
Azlık.
ŞU’LE
Alev, ateş alevi. Alevlenmiş odun.
ŞU’LEBÂR
f. Işıklı.
ŞU’LEDÂR
f. Alevlenmiş, alevli. Işıklı.
ŞU’LEFEŞÂN
f. Işık saçan, parlatan.
ŞU’LEGİR
f. Tutuşan, alevlenen, alev alan.
ŞU’LE-İ BERKIYYE
Yıldırım ışığı. Şimşek parıltısı.
ŞU’LE-İ CEVVAL
Daim hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.
ŞU’LENÜMÂ
f. Alev gösteren, alevli.
ŞU’LEPÂŞ
f. Işık saçan.
ŞU’LEPERVER
f. Işıklandıran. Alevlendirici.
ŞU’LEPUŞ
f. Alev içinde kalmış, alevle örtülü.
ŞU’LERİZ
f. Işıldayan, alev saçan.
ŞUM
Hayırsız kişi.
ŞU’M
(Şum) f. Uğursuzluk. Meş’um olma. Uğursuz.
ŞUMA
f. Siz. (Bak: Şahıs zamiri)
ŞUR
f. Tuzlu, kekremsi. * şamata, gürültü.
ŞURA
Konuşma yeri, istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri. * Meşveret için toplantı. * Meşveret etme.(Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim, bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta’dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaattan çıkmış az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, şurâlar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şurâ-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Tâ ki sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan sırat-ı müstakime sevkedebilsin.) Sünühat’tan.(Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer’iyyedir. $ Ayet-i Kerimesi, şurayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki, nev’-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasiyle birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt’a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi o şurâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.Asya Kıt’asının ve istikbâlinin keşşafı ve miftahı şura’dır. Yâni, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt’alar dahi o şurayı yapmaları lazımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak meşveret-i şer’iyye ile şehamet ve şefkat-i imâniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer’iyyedir ki, o hürriyet-i şer’iyye, âdâb-ı şer’iyye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmândan gelen hürriyet-i şer’iyye iki esası emreder: $ $Yani: İman bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek.. ve zâlimlere tezellül etmemek.. Allah’a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah’tan başka- kendinize Rab yapmayınız. Yani, Allah’ı tanımayan, herşeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer’iyye Cenab-ı Hakk’ın Rahman, Rahim tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.Eğer denilse: Neden şuraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya’nın, hususan İslâmiyet’in hayatı ve terakkisi nasıl o şura ile olabilir?Elcevab: Nur’un Yirmibirinci Lem’a-i İhlâs’ında izah edildiği gibi; haklı şura ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüzonbir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlâs ve tesânüd ve meşveretin sırrı ile, bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacâtı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şura-yı şer’î ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar. H.)
ŞURA SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 42. suresi olup, “Hâ mim ayn sin kaf” Suresi de denir.
ŞURAB (ŞURÂBE)
f. Kirli ve acı su. * Mc: Gözyaşı.
ŞURA-YI DEVLET
İdare dâvâlarını veya nizamname (tüzük) hazırlıklarını inceleyip fikrini bildiren resmi daire. Danıştay.
ŞUR-BAHT
f. Bahtsız, talihsiz.
ŞURE
Heyet.
ŞURE
f. Çorak, tuzlu, verimsiz toprak.
ŞUR-EFGEN
f. Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran.
ŞUR-ENGİZ
f. Gürültü çıkaran, şamata yapan.
ŞUREZAR
Çorak yerler, verimsiz araziler.
ŞURİDE
f. Perişan, karışık. * Tutkun, âşık, meftun.
ŞURİDEGÎ
f. Karışıklık, perişanlık. * Tutkunluk, düşkünlük.
ŞURİSTAN
Çorak yerler.
ŞURİŞ
f. Karışıklık, kargaşalık.
ŞURTA
(Yelkenliye) uygun rüzgâr. * Önde gidip düşmanla savaşan asker. * Polis, jandarma.
ŞURU’
Başlama. Mübaşeret etme.
ŞURUT
(Şart. C.) Şartlar. Bir şeyde bulunması lâzım gelen esaslar, temeller.
ŞURUT-U SALÂT
Namazın şartları.
ŞUS
Pak etmek, temizlemek.
ŞUSY
Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi.
ŞUTBE
(C.: Şütab) Kılıcın yüzünde yapılan yol.
ŞUTTAR
Pazu hareketi.
ŞUTUR
Irak, uzak, baid. * Bir memesi birisinden uzun olan koyun. * İki emziği kurumuş olan deve.
ŞUTUR
Irak, uzak, baid.
ŞUTUT
(şatt. C.) Büyük nehirler.
ŞUUB
(şa’b. C.) Cemaatler. Taifeler. Kabileler.
ŞUUBAT
(şu’be. C.) Şubeler, kısımlar, bölümler.
ŞUUN
(Şe’n. C.) İşler, fiiller. Havadis.
ŞUUNAT
Şuunlar. Keyfiyetler, haller. * Emirler. Kasıtlar. Talepler.
ŞUUN-U SEYYALE
Akıcı, bir halde durmayan işler.
ŞUUR
Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. * Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. (E.T.) * Kendi varlığından haberi olma. * Bir şeyi hoşça tanıma. * İnceliklerini iyice idrak etme. * (Şa’r. C.) Kıllar.
ŞUURDÂRÂNE
f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek, bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat’i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi, o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir… S.) (Bak: Vicdan)
ŞUVAZ
Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş. * Susama.
ŞUVEYY
Yavaş.
ŞUY
f. Koca, eş, zevc.
ŞUYİDE
f. Yıkanmış.
ŞÜBAN
Çoban.
ŞÜBANÎ
Kırmızı yüzlü.
ŞÜBBAN
Gençler, delikanlılar.
ŞÜBBAN-I VATAN
Vatanın gençleri.
ŞÜBBUT
Kalkan balığı.
ŞÜBEH
(şübhe C.) şübheler, şekler. şübhe edilenler.
ŞÜBHE
(C.: Şübeh – Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya var olup olmadığına dair kat’i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli.
ŞÜBHE-İ TÂRIK
Zulmetten gelen şüphe belâsı.
ŞÜBKE
(C.: Şübük) Yakınlık. Akrabalık, hısımlık.
ŞÜBRÜM
Kısa boylu kimse.
ŞÜ’BUB
Birden yağan sağanaklı yağmur. * Hiddetli ve şiddetli olan. * Şiddetli güneş harareti.
ŞÜCA’
(Şec’a – Şica’) Yiğit, cesur, bahadır. Şecaatli.
ŞÜCEA’
(Şeci’. C.) Yiğitler, cesurlar.
ŞÜCEYRE
Çalı, ufak ağaç.
ŞÜCNE
Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.
ŞÜCUB
Ev içinde olan direk.
ŞÜCUN
Ağaç dalları. * Füruât, teferruat.
ŞÜCUR
Muhtelif ve çeşitli olmak.
ŞÜD
f. Geçti, gitti; gidiş, gitme. Oldu, olma. Amed şüd $ : Geldi gitti.
ŞÜDUN
Kavi ve kuvvetli olmak. * Terbiyeden müstağni olmak.
ŞÜF’A
Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak. * Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf’a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi, dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir. (H.L.)
ŞÜFAFE
Kap dibinde kalan su.
ŞÜFEA’
(Şefi’. C.) Şefaatçiler. Şefaat edenler, bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar.
ŞÜFR
(C.: Eşfâr) Kirpiğin bittiği yer. * Her şeyin kenarı.
ŞÜFRE (ŞEFRE)
(C.: Eşfâr) Yassı büyük bıçak. * Gön ve sahtiyan kestikleri bıçkı. * Kılıç ağızı. * Kirpik biten yer.
ŞÜFUF
Zayıf olmak.
ŞÜFUN
Göz ucuyla bakmak.
ŞÜGUR
Yükseltmek. * Hâli etmek, boşaltmak.
ŞÜGÜL
(C.: Eşgâl) Meşgul ve gafil olmak. Gaflette bulunmak.
ŞÜHBE
Siyaha galip olan beyazlık.
ŞÜHEDA
(şâhid ve şehid. C.) şâhidler. * şehidler. (Bak: şehid)
ŞÜHRE
Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.
ŞÜHUB
Mütegayyer olmak, değişmek.
ŞÜHUD
şâhidler. * Görme, şahid olma. * Müşahede etme. * Görünecek halde şekillenme.
ŞÜHUDÎ
Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub. (Ehl-i şuhud dediğimizden maksad Evliyâullahtır. Zira velâyet sâhibi, avâmın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor. M.N.)
ŞÜHUR
(şehr. C.) Aylar. 30 günlük müddetler.
ŞÜHUR-U SELÂSE
Arabî üç aylar. Receb, Şaban ve Ramazan ayları.
ŞÜHUS
Yüksek olmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak. * Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak.
ŞÜHÜB
(Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
ŞÜKAF
(Bak: şikâf)
ŞÜKARA
Sütlü deve. * Sütlü koyun.
ŞÜKAT
(şâki. C.) şikâyet edenler, şikâyetçiler.
ŞÜKLE
Gözün ağındaki kırmızılık.
ŞÜKM
Ücret, ivaz. Cezâ. Karşılık. Amelin ücreti.
ŞÜKR
(Şükür) Allah’ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah’a teşekkür. (Bak: Ni’met)(Kalb ile, dil ile ve sâir beden azâlarıyla olur. Nimet verene muhabbet etmek ve itaat etmek de şükürdendir. Şükür eden, her nimeti Allahın râzı olduğu yere sarfeder. Şükür; Allah’ın, kullarının iyi amellerine mükâfat veya mücazat vermesidir. Sebeplerin envaı cihetinden şükür hamdden daha umumidir. Taalluk cihetinden hususidir. Hamd, taalluk cihetinden daha umumi, esbab cihetinden daha hususidir.)(Kur’an-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor, öyle de Kur’an-ı Kebir olan şu kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü kâinata dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü intac edecek bir surette her bir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür… Görüyoruz ki her şey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor; öyle de rızık dahi bütün envaiyle mânen ve maddeten, hâlen ve kalen şükür ile kaimdir; şükür ile oluyor; şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştiha ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuuri bir şükürdür ki bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor… Şükrün mikyası: Kanaattir ve iktisattır ve rızâdır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı; hırstır ve isrâftır, hürmetsizliktir. Haram helâl demeyip rast geleni yemektir. Evet hırs şükürsüzlük olduğu gibi hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir… Hem şükrün envaı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi namazdır. M.)
ŞÜKRAN
İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
ŞÜKRANİYET
Şükranlık.
ŞÜKRGÜZAR
f. İyilik bilen, teşekkür eden.
ŞÜKR-Ü KÜLLÎ
Umumi nimetler için yapılan şükür.(Eğer desen: “Şu küllî hadsiz ni’metlere karşı, nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikad ile… Meselâ nasılki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım. ” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünki: Sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim. ” İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını, en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de: Aciz bir abd namazında Ettahıyyâtü lillâh der. Yâni: Bütün mahlukatın hayatlariyle sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem, sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllidir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri, onların niyyetleridir. S.)
ŞÜKR-Ü ÖRFÎ
(Bak: Hamd)
ŞÜKUF(E)
f. Çiçek. Zühre. Tomurcuk.
ŞÜKUFEZAR
f. Çiçek bahçesi.
ŞÜKUF-MİSAL
Gonca gibi, tomurcuk gibi.
ŞÜKUH
f. Azamet, ululuk, celal.
ŞÜKUK
(şekk. C.) şekler, şüpheler.
ŞÜKUR
Hacet, ihtiyaç. * Mühim işler, umûr-u mühimme.
ŞÜKÜFTE
f. “Açılmış” mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-şüküfte $ : Yeni açılmış.
ŞÜLLE
Niyyet. * Uzak emir.
ŞÜMAR
f. Sayan, sayıcı. Eden, edici.
ŞÜMAR
f. Hesap, sayı. * Sevgi, muhabbet.
ŞÜMARENDE
f. Sayan, hesab eden.
ŞÜMARİDE
f. Sayılmış, hesab edilmiş.
ŞÜMHUT
Uzun, tavil.
ŞÜMRUH
Hurma budağı.
ŞÜMS
(C.: Şümus) Vahşi erkek davar. * Bir nevi gerdanlık.
ŞÜMU’
(Şem’. C.) Mumlar. * Balmumları.
ŞÜMUH
Pek yüksek olmak. * Sedid. Sağlam sed.
ŞÜMUL
Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak. * Hükmü altına almak.
ŞÜMUS
(şems. C.) şemsler, güneşler.
ŞÜMÜRDE
f. Hesap edilmiş, hesaplanmış, sayılmış.
ŞÜNAN
Perâkende, dağılmış.
ŞÜNHUB(E)
(C.: Şenâhıb) Dağbaşı.
ŞÜNŞÜN
Zeyrek ve akıllı genç yiğit.
ŞÜNTÜR
(C.: şenâtir) Parmak.
ŞÜNUE
Uzak olmak. Irak olmak.
ŞÜNZUVE
(C.: Şenazi) Dağ kenarı.
ŞÜPÜŞ
f. Bit.
ŞÜRABİYE
f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak.
ŞÜRB
İçme. İçilme.
ŞÜREBE
Çok içen. Çok içici olan.
ŞÜREF
(şerefe ve şürfe. C.) şerefeler.
ŞÜREFA
(Şerif. C.) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler. * Şerefliler. Allah (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar.
ŞÜREKA
(şerik. C.) şerikler, ortaklar.
ŞÜRR
Ayıp. * Yayıp döşemek. * Kurutmak için güneşe sermek.
ŞÜRRUF
Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet.
ŞÜRSE
Papuç. Nâlin. Ayakkabı.
ŞÜRSUF
(C.: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı.
ŞÜRŞUR
Yund kuşu dedikleri kuş.
ŞÜRTA
(C.: Şurat-Şuratâ) Malı mülkü ile tanınan meşhur bir kimse. * Askerin önünde yürüyüp düşman ile evvel cenk eden taife. Öncü kuvvet.
ŞÜRU’
Başlamak. (Bak: şuru’)
ŞÜRUH
(Şerh. C.) Şerhler, açıklamalar.
ŞÜRUK
Tulu’ etmek, doğmak.
ŞÜRUR
(şerr. C.) şerler. Kötülükler.
ŞÜRUT
(Bak: şurut)
ŞÜS
f. Akciğer.
ŞÜST
f. Yıkama.
ŞÜSTE
f. Yıkanmış.
ŞÜSU’
Uzak olma. * Ayakkabıya kayış tasma takma.
ŞÜSUB
Atın ince ve zayıf olması. * Şiddet.
ŞÜŞ
f. Karaciğer.
ŞÜTUM
(şetm. C.) Küfürler, sövmeler.
ŞÜTUM-İ GALİZA
Galiz ve kaba küfürler.
ŞÜTÜR
f. Deve.
ŞÜTÜR GÜRBE
f. “Deve ile kedi” : İyilik fenalık; münasebetsiz, karışık; iyi ile kötü.
ŞÜTÜRBÂN
f. Deveci. Deve çobanı.
ŞÜTÜRBÂR
f. Bir deve yükü kadar olan ağırlık.
ŞÜTÜRDİL
f. Deve huylu, kinci, inatçı.
ŞÜTÜRGÂV
f. Zürafa.
ŞÜTÜRLEB
f. Deve dudaklı. Dudağı deve dudağı gibi sarkık olan kimse.
ŞÜTÜRMÜRG
f. Devekuşu.
ŞÜTÜRPÂ
f. Deve ayaklı. * Kekik otu.
ŞÜUBİYYE
Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife.
ŞÜUN
(Bak: şuun)
ŞÜUNÂT
(Bak: şuunât)
ŞÜVAYE
Büyük nesnelerin küçüğü. * Kıt’a.
ŞÜVAZ
(Bak: şuvaz)
ŞÜYU’
Herkes tarafından duyulmuş, öğrenilmiş. * Yayılma, şayi’ olma.
ŞÜYUH
(Şeyh. C.) Şeyhler. İhtiyarlar.
ŞÜZAM
Tuz. * Akrep ve arı dikeni.
ŞÜZUB
Davarın ince belli olması.
ŞÜZUR
(Şezre. C.) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler. * İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.
ŞÜZUZ
(Şâzz. dan) Kaide ve kanun dışı kalmak. Yalnız kalmak. * Karşı olmak, muhalif olmak.
ŞÜZZAZ
Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış. * Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.
Sayfanın en üstüne git
Alıntı
Reklamlar
.*Karoglan*.
Misafir

10
Thursday, August 29th 2013, 4:01pm
T Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
TA
f. Kat. Kıvrım. Büklüm. Misil, mânend. Nihayet. Gayet. Kadar, beri, dek. (mânalarına gelir) Meselâ :
TA
Kur’anın alfabesinde üçüncü harfin adıdır. Ebcedî değeri 400’dür.
TA’ (TAE)
Alçak, iniş yer. * Başı aşağı etmek.
TÂ BE KIYAMET
Kıyamete kadar.
TÂ BEKEY
Ne vakte kadar.
TÂ HAŞRE DEK
Haşre kadar.
TA KEY
f. Ne vakte kadar?
TAA
Muti olmak. İtaat etmek.
TAAB
Yorgunluk. Sıkıntı. Zahmet. Bezginlik. Eziyet.
TAAB-ÂVER
f. Yorgunluk veren.
TAABBÜD
İbadet etmek. Kulluk etmek.(Ey insan! Kur’ânın desâtirindendir ki, Cenab-ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiç bir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat, ma’budiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler. L.)
TAABBÜDÎ
İbadete ait olup emrolunduğu için yapılan. Sebeb ve illeti sadece emir olan, aklın muhakemesine bağlı olmayan. İbâdete âit ve müteallik.(Mesâil-i şeriattan bir kısmına “Taabbüdî” denilir; aklın muhakemesine bağlı değildir; emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.Bir kısmına “Mâkul-ül mâna” tâbir edilir. Yâni: Bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşriine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü: Hakiki illet, emir ve nehy-i İlâhidir.Şeairin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyir edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin maslahat gelse, onu tağyir edemez. Öyle de: “Şeairin faidesi, yalnız mâlum mesâlihtir.” denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir faidesi olabilir. Meselâ biri dese: “Ezanın hikmeti, müslümanları namaza çağırmaktır; şu halde bir tüfenk atmak kâfidir. “Halbuki o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır. Tüfenk sesi, o maslahatı verse; acaba nev’-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına hilkat-ı kâinatın netice-i uzması ve nevi beşerin netice-i hilkatı olan ilân-ı Tevhid ve Rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?Elhasıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle “Yaşasın Cehennem!” der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister. M.)
TAABBÜS
Sayıklama. * Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak hareket ettirme.
TAABBÜS
(C.: Taabbüsât) Yüz ekşitme, somurtma, surat asma.
TAAB-I DİMAĞÎ
Zihnî yorgunluk. Dimağın yorgunluğu.
TAACCÜB
şaşma, hayret etme. Tahayyür.”Resul-ü Ekrem’den (A.S.M.) rivayet olunuyor ki: “Taaccüb bütün taaccüb ona ki: Cenab-ı Hakk’ın halkını görüp dururken Allah’da şek eder. Şuna taaccüb olunur ki: Neş’et-i ulâyı tanır da neş’et-i uhrâyı inkâr eder. Şuna da taaccüb olunur ki: Her gün her gece ölüp dirilip dururken ba’s-ü nüşuru inkâr eder. şuna da taaccüb olunur ki: Cennet’e ve naim-i Cennet’e iman eder de yine dâr-ül gurur için çalışır. Şuna da taaccüb olunur ki: Evvelinin bulaşık bir nutfe, âhirinin mülevves bir ciyfe olduğunu bilir de yine tekebbür ve tefâhur eder.” (E.T.)
TAACCÜC
Şamata, gürültü, patırtı.
TAACCÜL
Acelecilik. Acele etmek.
TAACCÜLAT
(Taaccül. C.) Acele etmeler. Acelecilikler.
TAACCÜN
(Acn. dan) Hamurlaşma, hamur hâline gelme, mâcun gibi olma.
TAACİB
Acayib şeyler. Tuhaf şeyler.
TAAC’UC
Çeşitli seslerin birbirine karışması.
TAADDİ
Saldırma. * Düşmanlık. * Ezme. * Şeriattan ayrılma. Tecavüz etme. Zulmetme. Örf âdet ve mukavelenin hilâfına hareket etme. * Gr: Fiilin geçer halde olması, müteaddi olması.
TAADDÜD
Çoğalma. Birden fazla olma. Tekessür etme.
TAADDÜD-Ü EZVAC
(Bak: Taaddüd-ü zevcat)
TAADDÜD-Ü ZEVCAT
Bir kaç kadınla evlilik hali. (Bak: Aile)(Medeniyet, taaddüd-ü ezvacı kabul etmiyor. Kur’anın o hükmünü, kendine muhalif-i hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münâfi telâkki eder. Evet, eğer izdivacdaki hikmet, yalnız kaza-yı şehvet olsa, taaddüt bilâkis olmalı. Halbuki, hatta bütün hayvânatın şehâdetiyle ve izdivac eden nebâtatın tasdikıyle sabittir ki; izdivacın hikmeti ve gayesi, tenasüldür. Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz’iyyedir. Madem, hikmeten, hakikaten, izdivaç, nesil içindir, nev’in bekası içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kabil ve ayın yarısında kabil-i telâkkuh olan ve elli senede ye’se düşen bir kadın, ekseri vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkih bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pekçok fâhişehâneleri kabul etmeye mecburdur. S.) (İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:Birisi: Şeriat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakiki ve hayr-ı mahzdır.İkincisi: Şeriat muaddildir. Yâni; gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehven-i şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki, birden tabiat-ı beşerde umumen hüküm-ferma olan bir emri birden ref’etme, bir tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh, Şeriat, vâzı-ı esâret değildir. Belki en vahşi suretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, tâdil etmiştir. Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat tabiata, akla, hikmete muvâfık olmakla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz dokuzdan dörde indirmiştir. Bahusus taaddüdde öyle şerâit koymuştur ki; ona mürâat etmekle hiç bir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehven-i şerdir. Ehven-i şer ise bir adâlet-i izâfiyedir… Münâzarat)
TAADİ
Düşmanlık etmek.
TAADÜL
Beraberlik, eşitlik.
TAAFFÜF
İffetli olma. İffetli görünme. * Tekellüfle salihlik yapma. Ahlâk dışı şeylerden kaçınma. * İstemekten uzak durma.
TAAFFÜN
(Ufunet. den) Çürüyüp kokuşma. Leş kokusu. Fena ve pis kokular.
TAAFFÜNAT
(Taaffün. C.) Fena ve pis kokular.
TAAFFÜN-İ NEFES
Nefesin kokması.
TAAHHÜD
(Ahd. den) Bir işin veya bir şeyin yapılması için söz verme, üzerine almak. İltizam etme. Resmi söz verme. Yüklenme. * Postaya verilen bir şeyin, yerine varmasını sağlama.
TAAHHÜDÂT
(Taahhüd. C.) Üzerine alınan işler. Taahhüdler.
TAAHHÜDNÂME
f. Söz verdiğine ve taahhüd ettiğine dair yazılan vesika.
TAAKKUD
(Ukde. den) Bağlanma. Düğümlenme. Anlaşılmaz hâle gelme.
TAAKKUL
Hatırlama. Zihin yararak anlama. Akıl erdirme. Hatıra getirme. (Bak: Dimağ)
TAALA
(Bak: Teâlâ)
TAALLUK
Bağlılık. Münasebet. Alâkalı oluş. Ait olma. * Dünya alâkası. * Sevme.
TAALLUKAT
Bir kimsenin yakınları, akrabaları. Alâkalılar.
TAALLÜL
(İllet. den) Vesile ve bahane arama. Bir işten kaçınma. * Mâzeret.
TAALLÜLÂT
(Taallül. C.) Ağır davranma.
TAALLÜM
(İlim. den) İlim edinme. Öğrenme. Ders okuyarak öğrenme.
TAALLÜN
Aleni, âşikâr, meydanda olma. Herkesin gözü önünde gibi bilinme.
TAAM
Yemek. Yenilen şey.
TAAMİYE
Yemeklik. Yemek parası.
TAAMMİ
Kör olma. Görmez hale gelme.
TAAMMUK
(Umk. dan) Derinleşme. Mes’elenin iç yüzüne vakıf olma.
TAAMMUKAT
(Taammuk. C.) Derinleşmeler.
TAAMMÜD
(Amd. den) Bilerek ve isteyerek suç işlemek. Kasıt ve niyet etme, bilerek ve isteyerek bir iş yapma.
TAAMMÜDÂT
(Taammüd. C.) İsteyerek ve bilerek yapılan işler.
TAAMMÜDEN
Evvelden hazırlanarak. Kastederek. Bile bile.
TAAMMÜDÎ
(Teammüdiyye) Kasıt ve niyet ile olan, taammüdle alâkalı.
TAAMMÜL
Amel etme. Çalışma. Vazife yapma.
TAAMMÜM
Umumileşme. Umumi olma. * (İmame. den) Sarık sarma. * (Amm. den) Amca olma. Birisini “amca” diye çağırma.
TA’AN(E)
(Ta’n. dan) Çok zemmedip yeren. Çekiştiren.
TAANNÜD
(İnad. dan) İnad etme. Ayak direme.
TAANNÜDÂT
(Taannüd. C.) İnad etmeler, ayak diremeler.
TAANNÜF
Azarlama. Darılma.
TAANNÜT
Herkesin yanlışını arama.
TAARR
Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap çekmek.
TAARRUK
(Arak. dan) Terleme. * Kemikten et kazımak. * Ağaç kabuğunu soymak.
TAARRUS
(C.: Taarrusât) Kocanın, karısına karşı sevgisini göstermesi.
TAARRUZ
Bir şey veya bir kimse üzerine şiddetle saldırma. Çatma. Düşmana hücum etme. Sataşma. İlişme.
TAARRÜB
Araplaşma. Arap kılığına girme.
TAARRÜF
Karşılıklı anlaşma, tanışma. * Bir şeyi herkesin bilmesi. * Kendini hünerleriyle tanıttırma.
TAARRÜM
Kemikten et soymak.
TAARÜC
Aksaklanmak.
TAARÜF
Birbirini bilmek, tanımak.
TAARÜZ
Muaraza edişmek, çekişmek.
TAASSUB
(Asab. dan) Bir şeye veya bir kimseye taraflı olma. * Din bakımından fazla salâbetli olma. * Kendi dinini çok üstün görmek. * Haksız yere husumet etmek. * Bir düşünüşe, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasını düşünmemek hâli. (Bak: Dimağ)(… Evet İslâmiyetin şe’ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş’et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa mukallidlerinde ve dinsizlerinde bulunur ki; sathi şüphelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemânın şanı değildir… Münâzarat)
TAASSUBKÂR
f. Taassub gösteren. Mutaassıb.
TAASSÜF
Sapmak, doğru yoldan çıkmak.
TAASSÜFÂT
(Taassüf. C.) Yolsuzluklar, haksızlıklar.
TAASSÜR
(Usur. dan) Güçleşme. Güç olma.
TAASÜR
Güç yapmak, zor yapmak.
TAAŞŞUK
Âşık olmak. Çok fazla derecede sevgi beslemek.
TAAT
İbadet etmek. Allah’ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek. İtaat etmek.
TAATGÂH
f. İbadet yeri. İbadetgâh.
TAATTUF
(Atıf. dan) Acıma, şefkat gösterme. * Verme. * Esirgeme.
TAATTUFÂT
(Taattuf. C.) İhsanlar, lütuflar, bağışlar.
TAATTUL
(Atalet. den) İşsiz kalma. İşlemez ve boşta olma.
TAATTUR
(Itr. dan) Güzel kokular sürünme.
TAAVVUK
(Avk. dan) Oyalanmak. Gecikmek.
TAAVVUZ
(İvaz. dan) Bedel almak. Bir şeye karşılık almak. * Bir şey karşılığı olarak alınmak.
TAAVVUZ-I TAMS
Kadınların âdet görmesi.
TAAVVÜC
(C.: Taavvücât) Eğrilme, eğri olma.
TAAVVÜD
(Âdet. den) Âdet edinmek. * Geri dönmek.
TAAVVÜZ
Allah’a (C.C.) sığınırak “Euzubillâh” demek, yani Allah’a sığındığını ifade etmek.
TAAYYÜN
Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan olmak.
TAAYYÜNAT
Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler.
TAAYYÜŞ
(Ayş. dan) Yaşamak. Geçinmek. Yaşama tarzı. Beslenmek.
TAAZİ (TAAZZİ)
Musibet vaktinde” İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciun” demek.
TAAZUM
Gözünde büyümek. Büyük görünmek.
TAAZZİ
Uzuv peydâ etme. Şekillenme.
TAAZZUM
(Azm. dan) Kibirlenmek. Büyüklük taslamak. * Kemikleşmek.
TAAZZUMÂT
(Taazzum. C.) Kibirlenmeler. * Kemikleşmeler.
TAAZZÜB
Evlenmeyip bekâr kalmak.
TAAZZÜR
Tâzim etmek. Hürmet etmek.
TAAZZÜR
Özür bildirmek. * Güçleşmek Güç olmak.
TAAZZÜZ
Aziz saymak. Tenezzül etmeme. * Çekinme.
TAB
f. Parıltı. Parlayıcı. * Güç. Kuvvet. Takat. * Hararet.
TAB
f. “Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan” anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-tab $ : Dünyayı aydınlatan, âlemi ışıklandıran.
TA’B
Latife etmek, şaka yapmak.
TAB’
Tabiat. Karakter. * Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür.
TAB’A
Bir kere basılma.
TABA’
Bulaşmak. * Kir. * Demirin paslanması.
TABABET
Hekimlik. Doktorluk.
TABAH
Kuvvet.
TABAHAT
Aşçılık. Yemek pişirme san’atı.
TABAHECE
Etli ve yumurtalı kalye. (Bazı yerde kaygana diye söylenir.)
TAB’A-İ ÛLÂ
Birinci baskı.
TABAK
(Bak: Debbag)
TABAK
(C.: Etbâk) Örtü. * Hâl. * Cemaat, topluluk. * Kabile.
TABAKA
Kat. Katmer. * Sınıf, topluluk. * Sigara paketi. * Bir veya iki yapraklı kâğıt.
TABAKA’
Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi. * Cimaı yerince yapamayan kimse.
TABAKA-İ HAYAT
Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi. (Bak: Meratib-i hayat)
TABAKA-İ MESTURİYET
Gizlilik tabakası. Örtülü oluş.
TABAKA-İ SEVÂBİT
Sabit bilinen yıldızlar tabakası.
TABAKAT
Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler.
TABAK-ÇE
f. Küçük tabak.
TABAKHANE
Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane) (Bak: Debbağ)
TABAN
f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş.
TAB’AN
Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle.
TABANÇE
f. El ayası, avuç içi.
TABANKEŞ
f. Yaya yürüyen piyade.
TABASBUS
Yaltaklanmak. Kendini küçülterek riyakârlıkla kendini beğendirmeğe çalışmak.
TABASBUSÂT
(Tabasbus. C.) Tabasbuslar, alçakça yalvarmalar, yaltaklanmalar.
TABASSUR
(Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş.
TABAŞİR
Hind hıyarı denilen bir deva.
TABAVER
(Tâb-âver) f. Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan.
TABAYİ’
Mizaçlar, tabiatlar, huylar. Yaratılışlar.
TABAYİ’-İ ESASİYE
Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar. * Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri.
TABAYİ’-İ ZİRUH
Ruhlu mahlukatın yaratılışları.
TABB
Âdet. * Maharet. Ustalık. * Âlim.
TABBAĞ
Kılıç yapan kimse.
TABBAH
(C.: Tabbahîn) (Tabh. dan) Aşçı.
TABBAHÎN
(Tabbah. C.) Aşçılar.
TABBAL
Davulcu.
TABDADE
f. Parlatılmış, yandırılmış.
TABDAR
f. Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı.
TABDARÎ
f. Parlaklık.
TABDİH
f. Işık veren. * İplik bükücü.
TABE
Hurma. * Hamr.
TABE
f. Tava.
TABE
(Tayyib. den) ” İyi ve temiz olsun” mânasınadır.
TA-BE
f. “… e kadar” mânasına gelir ve kelimelerin başlarına eklenir.
TABE-İ ZER
Altun tava. * Mc: Güneş.
TÂ-BE-KEY
Ne vakte kadar.
TABEL
(Tâbil) (C.: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat.
TABEN
(Tabâne-Tabâniye) Akıllılık.
TABENDE
f. Işık veren, parlayan.
TABERÎ
(Ebu Cafer Muhammed bin Cerir İbn-i Yezid) (Hi: 224 – 310) İslâm tarihçisi ve müfessiri olup Taberistan’da doğmuş, 7 yaşında Kur’anı hıfz edip bütün ömrünü ilme vakf etmiştir. Babasının adına izafetle Ceririye adlı bir fıkıh mektebi kurmuştur. İbn-i Cerir-et Taberî adı meşhurdur. Kur’an-ı Kerimin bütün kat’i sarih mânâlarını müteselsilen, an’aneli senetle menba-ı Risalete îsal ederek tefsirini yazmıştır.
TABERZED
Bir cins şeker.
TÂ-BE-SABAH
Sabaha kadar.
TABESEHER
Sabaha kadar.
TABH
Pişirme. Pişirilme. * İlâç kaynatma.
TAB’HANE
f. Matbaa. Tab’ işleri yapılan yer.
TABH-HANE
Lokanta, mutfak.
TABHÎ
Pişirmekle veya pişirilmekle ilgili.
TABIK
Büyük kiremit.
TABİ’
Kitap basan, tab’eden. Kitap bastıran. Matbaacı. Editör.
TABİ’
Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden. * Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.
TABİAT
(Tabia) Yaratılış, huy, karakter. * Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı fıtriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar. Allah, tabiatı yarattığı ve varlıkların nasıl hareket edeceğini kanunlariyle ve emirleriyle tayin ettiği halde Allah’ı inkâr edip tabiat yapıyor diyenler büyük bir sapıklık içindedirler. Tabiatta hiçbir şey kendi başına buyruk bağımsız, hür değildir. Herşey Allah’ın emirlerine bağlıdır. Oksijenle hidrojen, Allah’ın emrine yâni, koyduğu kanuna göre birleşir ve bu kanuna göre bir birleşim (su) meydana gelir. Işık, hangi eğimle gelirse yansırken o eğimle yansır. Bunu değiştiremez. Çünkü Allah’ın emri böyledir ve ona uyar. İki cisim birbirini kütleleriyle doğru ve aradaki mesafe ile ters orantılı olarak çeker, başka türlü davranamaz.Tabiatta herşey kopmaz zincirle bağlı olduğuna göre, tabiat yaratıcı da olamaz. Çünkü yaratma hür irade, önceden plânlama ve bir gayeyi gerektirir. Tabiatta ise bu yoktur. Halbuki tabiatta her an sayısız varlıklar yaratılıyor. Düşünebilenleri hayrette bırakan güzellikte ve mükemmellikte. O halde tabiatı, emrine bağlı kılan sonsuz irade, ilim ve kudret sahibi bunları yaratabilir. O da Allah’dır. Bir daktilo makinasının çalışma tarifesini gören kişi, makinanın mühendisini inkâr edip daktiloyu icad eden ve çalıştıran bu tarifedir demek ne kadar ahmaklıksa, tabiat kanunları denilen Allah’ın emir ve tarifenamesini görüp bunu varlıkların yaratıcısı sanmak, ondan bin derece daha ahmaklıktır. Varlıkların yaratılışı, tesadüfle de açıklanamaz. Esasen ilimde determinizm prensibi yâni kanuniyet ve zarurilik muayyeniyet kabul edilmiştir. Bu prensip tesadüfü reddeder. Tabiatta kapris yoktur, herşey belirli kanunlara bağlıdır der. Şansa ve ihtimaliyete göre meydana geliyor gibi görünen hadiselerin de bir kanuniyeti vardır. Esasen tesadüfle varlıkları açıklamak imkânsızdır. Birden ona kadar sayılan yazılı kartları tesadüfen bir torbadan sırayla çekme şansı 10 milyonda bir iken bir canlı hücrenin yapısında yer alan bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelme şansı, birin önüne 300 tane sıfırı koymakla elde edilen sayıda birdir. Ancak bunun için milyarlı milyarlarca tekrarla elde edilecek sayı kadar kâinatın ömrü geçmesi lâzımdır. Tabiat bir makinedir, mühendisi değil, bir matbaadır, matbaacısı değil; bir kitapdır, kâtip değil; bir eserdir, müessir değil, bir kanundur, kanun koyucu değil.”Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor” deyip Allah’ı inkâr etmek isteyenlere cevap:(Eğer mevcudatta, hususan zihayatta görünen; basirâne, hakimâne olan san’at ve icad, Şems-i Ezelî’nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım gelir ki: Tabiat, icad için her şeyde hadsiz mânevi makine ve matbaaları bulundursun; veyahut her şeyde kâinatı halk ve icad edecek bir kudret ve hikmet dercetsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâli ve aksi güneşcikler, semadaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım gelir ki: Bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabii, fıtri ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir güneşin hârici vücudunu kabul ederek, zerrât-ı züccaciye adedince tabii güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi… Aynen bu misâl gibi; mevcudat ve zihayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelinin cilve-i esmâsına verilmezse, her bir mevcudda, hususan her bir zihayatta; hadsiz bir kudret ve irâde ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdetâ bir İlâhı içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise; kâinattaki muhalâtın en bâtılı, en hurafesidir. Hâlik-ı Kâinat’ın san’atını, mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.Tabiat, bir san’at-ı İlâhiyedir, Sani’ olamaz. Bir kitab-ı Rabbanidir, kâtip olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olamaz. Bir kanundur, kudret olamaz. Bir mistardır, mastar olamaz. Bir kabildir, münfail olur; fâil olamaz. Bir nizamdır, nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz. L.)(S – Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?C – Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi’ değildir. Tâbi’, ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yahut, nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudur eden ef’âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülâsasıdır; veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik, tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudur eden ef’âl arasında bir nizam ve bir intizamı ika’ eden İlâhi bir şeriat-ı fıtriyyedir. Binaenaleyh, şeriat ile devlet nizamı, mâkul ve itibari emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibari bir emir olup, hilkatte yâni yaratılışta câri olan Adetullah’tan ibârettir. Amma tabiatın bir mevcud-u hârici olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve tâlim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, “Aralarındaki o nizami idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuttur.” diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh, vicdanı ve aklı vahşi olan bir adam, sathi ve tebai bir nazarla devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u hârici olduğuna ihtimal verebilir.Hülâsa : Tabiat, Allah’ın san’atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes’eleleridir. Kuva dahi, o mes’elelerin hükümleridir. İ.İ.)
TABİAT-I MA’SİYET
f. İsyan etmek, günah işlemek ahlâkında ve huyunda olmak.
TABİATI TAKLİD
Tabiatta cari olan kanunları kelâmda da kendine göre tatbik etme.
TABİATPEREST
f. Her şeyin kendi kendine olduğunu veya tabiatın meydana getirdiğini kabul eden. Allah’tan (C.C.) gaflet edip, kâinatın tesadüfen olduğunu zu’meden.
TABİB
(C.: Tabibân-Etibbâ) Doktor, hekim.
TABİBÂN
(Tabib. C.) Doktorlar, tabibler, hekimler.
TA’BİD
Mükerrem etmek. * Katran bulaştırmak. * Hizmet etmek. * Zelil etmek. * Zelil etmek, kepaze yapmak.
TA’BİE
Karıştırmak. * Beslemek, terbiye etmek. * Hazırlamak.
TABİH
Suda pişmiş et yahnisi.
TABİH
(Tabh. dan) Pişiren, aşçı.
TABİHA
Öğle sıcağı.
TABİÎ
Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sağ iken görmüş olan mü’minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar. (Bak: Ashab)
TABİÎ
Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden.(…İşte meşiet-i İlâhiyye ile vücuda gelen işlerde “inşâallah inşâallah” yerine “Tabiî tabiî” demek ne kadar hata ve muhalif-i hakikat olduğunu kıyas et… M.)
TABİİYYET
Tabi’lik. Tâbi olma. Bir kimseye mensub bulunma. Bir devletin teb’asından olma.
TABİİYYUN
Tabiatçılar. Naturalistler. “Her şeyi tabiat yapıyor” diyen, maddeye dalmış, Allah’tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler.
TABİL
(C.: Tevâbil) Yemeklere katılan biber, nane, tarçın gibi şeyler. * Çömlek içinde pişen nesne.
TA’BİR
(Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim. * Terim. * Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak.
TA’BİRAT
(Ta’bir. C.) Tabirler. İfade şekilleri. Anlatmalar.
TA’BİR-İ SAMEDANÎ
Allah’a mahsus tâbir. Kur’an’da beyan buyurulan en iyi tabir.
TABİSTAN
f. Yaz mevsimi.
TABİŞ
f. Parlayış, parıldayış.
TABİŞ-GEH
f. Parıltı yeri.
TABİÛN
(Tâbiîn) (Tâbiî. C.) (Bak: Tabiî)
TA’BİYE
Askerleri bir arazide düşmana karşı tam tedbir ve nizam üzere yerleştirme. * Muharebe toplarının yeri, istihkâm parçası. * Muvaffakiyet için kullanılan vâsıtalar. (“Tabya” yanlıştır)
TABL
Davul. * Kulak zarı.
TABL-BAZ
f. Davulcu.
TABLDOT
Fr. Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek.
TABLE
Dirhem.
TABLEK
Dünbelek.
TABL-HANE
f. Büyük davul.
TABL-ZEN
f. Davulcu.
TABN
Defnetmek, gömmek. * Tanbur.
TABNAK
f. Parlak, ışıklı, ziyadar, münevver.
TABS
İnsan.
TABTABA
Su çağıltısı. * Tıpırtı.
TABU
(Polinezya dilinden) Var olduğu sanılan, mukaddes hususiyetlerinden dolayı dokunulamıyan. Uğursuz ve korkunç olan şey.
TABUT
(C.: Tevâbit) Sandık. * Ölü nakline mahsus sandık. * Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll. * Hz. Musa Aleyhisselâm’a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık. * Su kovası.
TABV (TABY)
Sarfetmek, harcamak. * Dâvet etmek.
TABY (TIBY)
At, katır, eşek ve geyik memesi.
TAC
Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık. * Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame. * Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık. * Kuşların başındaki uzunca tüy. * Çiçeklerin ortalarındaki renkli parlak kısım.
TAC Ü SERİR
Taç ve (üzerine oturulan) taht.
TACBEYT
Edb: Bir kasidenin sonlarında nazmedenin ismi bulunan beyit.
TACDAR
f. Taçlı. Taç giyen padişah. Hükümdar.
TACDARANE
f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca.
TACDARÎ
f. Padişahlık, hükümdarlık.
TACEN
Tava. * Büyük kiremit.
TACGAH
f. Hükümet merkezi.
TAC-I SER
Baş tacı. * Mc: Çok sevilip itibar edilen şey veya kimse. Muhterem, aziz.
TA’CİB
Hayrete düşürme, şaşırtma.
TA’CİF
Arkalamak. * Doymaya yakın olana kadar yemek.
TA’CİL
Acele ettirme, hızlandırma.
TA’CİLÂT
(Ta’cil. C.) Çabuklaştırmalar. Acele ettirmeler. Hızlandırmalar.
TA’CİM
Noktalama, noktalatma.
TA’CİN
(Acn. dan) Hamur yapma, yoğurma, hamur hâline getirme.
TACİR
Ticaret yapan, ticaretle uğraşan.
TA’CİZ
(Acz. den) Huzursuz kılmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek, canını sıkmak. * Eğlendirmek. * Âciz etmek. * Kadının ihtiyarlayıp âcizleşmesi.
TA’CİZÂT
(Ta’ciz. C.) Tacizler. Rahatsız etmeler, sıkıntı vermeler.
TACSER
(Bak: Tâc-ı ser)
TACVER
f. Hükümdar, pâdişâh.
TADABBÜB
Besililik. Semizlik.
TADABBÜR
Muhkem olmak, sağlamlaşmak. * Bağlanmak.
TADACCU’
Üşenme, gevşek davranma.
TADACCUR
(Ducret. den) Sıkılma, sıkıntı, iç sıkılması.
TADACÜM
İhtilâf. Anlaşmazlık. * Eğrilik.
TA’DAD
Sayı saymak. Sayıp dökmek. Birer birer söylemek. Sıralamak.
TADADD
Birbirine düşmanlık etmek.
TADA’DU
Alçak gönüllülük gösterme. * Viran olma. * Aklını kaybetme.
TADAFÜR
Bir yere toplanmak. * Yardım etmek, muâvenet etmek.
TADAGUN
Birbirini istemeyip garaz edişmek.
TADAHDUH
şarap dökülmek.
TADAHHUM
Ağızla tutmak.
TADAHUK
Gülüşmek.
TADALLU’
Dolmak. * Suya kanmak.
TADALLÜL
Gedik olmak.
TADAMM
Bir yere cem’olmak, toplanmak.
TADAMMUH
Bulaşmak.
TADAMMUN
(Bak: Tazammun)
TADAMMÜD
Yaraya merhem sürüp bezle bağlamak.
TADARR
Birbirine zarar etmek.
TADARRU’
İnlemek.
TADARRUS
Diş kamaşması.
TADARUG
Sıkılmak.
TADARUT
Yellenmek.
TADAUF
Kat kat olmak.
TADAVVU’
Kokmak.
TADAVVÜC
Derenin dar ve kısık yerleri çok olmak.
TADAVVÜR
Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. * İnlemek. * Açlık.
TADBAS
Sabun.
TADBİB
Semiz etmek, beslemek. * Geri koymak.
TADBİR
Tabiatı muhkem olmak. * Nameyi iplikle bağlamak.
TADBİS
Sabun.
TADCİ’
Süstlük etmek, zayıflamak.
TADCİR
Can sıkma, yürek daraltma.
TADFİR
Saç örmek. * Yürürken çok sallanmak. * Çok çalışmak.
TADHİK
Güldürmek.
TADHİYE
Kurban kesmek.
TADÎ
Âdet.
TA’DİD
Mübâlağa ile ısırmak.
TA’DİD
Sayma. * Hazırlanma, hazırlanılma.
TAD’İF
İki kat yapmak. * Çoğaltmak. * Zayıflatmak.
TA’DİL
Darlık vermek. * Veledi karnında büyük olup doğurması güç olmak.
TA’DİL
(Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.* Hafifletmek. * Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak.
TA’DİLAT
Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler.
TA’DİL-İ ERKÂN
Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : “Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında “Sübhânallah” diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku’dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak ve namazın bütün duâlarını dikkatle okumak. Namazın her rüknünü yerine getirmek, acele ile kılmamak” gibi.
TA’DİYE
Dağılmak. * Koyunun yününü kırkmak.
TA’DİYE
Tecavüz ettirmek, geçirmek. * Gr: Bir fiili müteaddi hâle koymak. Meselâ: “Gülmek. den: Güldürmek. Ölmek. den: Öldürmek” gibi.
TADLİ’
Kavunu dilim dilim kesmek.
TADLİL
Doğru yoldan sapıtmak. * Azdırmak, ayartmak. Günah işletmek. Dalâlete saptırmak.
TADLİL-İ GAYR
Başkalarını dalâlete nisbet etmek. Sapıklığına hükmetmek.
TADMİD
Başına veya koluna merhem sürüp bez bağlamak.
TADMİR
Atı semirince yulaf verip beslemek. (Kırk günde olur.) * İnce belli yapmak.
TADRİ’
Yakın etmek, yaklaştırmak.
TADRİB
Kebabı iyi pişirmek. * Avazı güzelce çekip nağmelendirmek. (Buna “tadrib-i fi-s-savt” denir).
TADRİC
Kanatmak.
TADRİM
Ateş yakmak.
TADRİS
Tecrübe görmüş olma.
TADRİYE
Kandırmak. * Çok hırslı olmak.
TA’DUD
Çok tatlı kara hurma.
TADYİ’
Zâyi etmek, kaybetmek.
TADYİF
Konuk almak.TAF’ : Ateşin sönmesi.
TAFA
İnce bulut.
TAFADDUL
Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak.
TAFADUL
Fazilet göstermek.
TAFAF
Dolu olmak.
TAFA’FU’
Evmek, acele etmek.
TAFASSİ
Halâs olmak, kurtulmak.
TAFATTUN
(Fatanet. den) Anlama, farkına varma, akıl erdirme.
TAFATTUR
Yarılma, ayrılma, açılma.
TAFAZZU’
Kesilmek.
TAFAZZUH
Rezillik, kepazelik. Rüsvaylık.
TAFAZZUL
(Fazl. dan) Üstünlük taslama.
TAFDİH
(Fedahat. dan) Rezil etme. Kötülüklerini yayarak adını kötüleme.
TAFDİL
Bir şeyi üstün kılmak. Birisini ötekisinden mühim görmek. * Gr: Bir şeyi “en üstün, daha üstün daha çok, en iyi, daha iyi” gibi mânâ ifâde etmesi için mukayese ve üstünlük gösteren ismini söylemek ki, buna “ism-i tafdil” denir. Ef’al () vezninde; efdal (daha faziletli), ekber; (en büyük), ahsen; (en güzel, daha güzel) gibi. Türkçede; kelimenin başına daha, en, pek, pek çok gibi kelimeler getirilerek yapılır. Farsçada ise; kelimenin sonuna “ter, terin” gibi ekler getirilir. Bed. den; bedter, bedterin (daha kötü, en kötü) gibi.
TAFE
Yağmur. * Karanlık. * Güneşin, batmaya yaklaşması.
TAFES
Kir, necis.
TAFF
Tamam alıp eksik vermek.
TAFH
Kaldırmak. * Dolu olmak.
TAFİ
Her nesnenin üstüne gelen. * Hâriç, dış.
TAFİF
Az, kalil.
TAFİH
Dolu, mümteli.
TA’FİR
Tozlu ve topraklı yapmak. * Ağartmak, beyazlatmak. * Kirletmek. Mülevves etmek. * Oğlan kaçsın diye kadının, emziğine toprak sürmesi. * Güneşte et kurutmak. (O kurumuş ete “afir” derler.)
TAFK
(Tafak) Bir işe başlamak, mülâzemet etmek, başlayıp devamda sebat etmek.
TAFN
Ölüm, mevt. * Haps.
TAFR (TUFUR)
Yukarı sıçramak. Kalkmak.
TAFRA
Yukarıya sıçrama atlama. * Yukarıdan atıp tutma. * İlmiye sınıfında rütbe ve derece alma.
TAFS (TUFUS)
Ölüm, mevt.
TAFSİL
Etraflı olarak bildirmek. * Açıklamak, şerh ve beyan etmek. İzah etmek.
TAFSİLÂT
(Tafsil. C.) Açıklamalar, izahlar.
TAFSİLEN
Uzun uzadıya, tafsilâtlı olarak.
TAFSİYE
Halâs etmek, kurtarmak.
TAFŞELE
Kaygana aşı. * Baklava.
TAFTAF
Yumuşak taze ot. * Ağacın çevresi.
TAFTAFE
(C.: Tavâtıf) Böğür, hâsıra.
TAFTHANE
f. Matbaa. Basımevi.
TAFTİN
(Fatanet. den) Anlatma, akıl erdirtme.
TAFTİR
Orucunu açmak.
TAFV
Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması. * Ağaç üzerinde yaprağın belirmesi. * Bir işe girmek. * Hayvanın tepe üzerine çıkması. * Ceylânın koşması.
TAFZİH
(C.: Tafzihât) Rezil etme.
TAFZİZ
Gümüş kaplama, gümüşleme.
TAGADDİ
(Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek. * Sabah yemeği.
TAGADDİYÂT
(Tagaddi. C.) Gıdalanmalar, beslenmeler.
TAGALLÜB
Zorbalık. * Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek. * Üstün gelmek.
TAGALLÜBÂT
(Tagallüb. C.) Zorbalıklar, tahakkümler.
TAGAME
(C.: Tıgâm) Hor ve zelil kimse. * Ufacık kuşlar.
TAGAMGUM
Anlaşılmaz söz.
TAGANNİ
(Gınâ. dan) Muhtaç olmamak. * Kâfi bulmak. * Zengin olmak. * Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak. * Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi.
TAGANNÜM
(Bak: Tegannüm)
TAGAŞŞİ
(Gışâ. dan) Bürünmek, örtünmek.
TAGAVVÜL
Renkten renge girmek. Rengini değiştirmek.
TAGAYYÜB
(Gayb. dan) Gözden kaybolma, görünmeme.
TAGAYYÜR
Değişmek. Başkalaşmak. * Bozulmak. Renk değiştirmek. * Kokmak.(Tagayyür ve tebeddül; hudûsten ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve ihtiyaçtan ve maddilikten ve imkândan ileri geliyor. Zât-ı Akdes ise; hem kadîm, hem her cihetçe kemal-i mutlakta, hem istiğna-yı mutlakta, hem maddeden mücerred; hem Vâcib-ül-Vücud olduğundan; elbette tagayyür ve tebeddülü muhaldir, mümkün değildir. L.)
TAGAYYÜRAT
(Tagayyür. C.) Başkalaşmalar, bozulmalar. Değişmeler.
TAGAYYÜZ
Gayzlanma, kin besleme. * Kızma, hiddete gelme.
TAGAYYÜZAT
Hiddetlenmeler. Kızmalar.
TAGAZZİ
(C.: Tagazziyât) Gıdalanma, beslenme.
TAGBİR
(C.: Tagbirât) (Gubar. dan) Toza bulaştırma. * Gücendirme, muğber etme.
TAGDİYE
Sabah yemeği yedirmek. * Gıdalandırmak, beslemek. Beslenmek.
TAGFİL
(C.: Tagfilât) (Gaflet. den) Gafil avlama veya gafil avlanma.
TAGIYE
Salak, kibirli ve inatçı adam. * Yıldırım.
TAGİ
(Tagy) (Tuğyan. dan) Azgın. Azmış. Asi. Mütekebbir ve(BibBiiiiiib Kafa)olan. * Dindar olmayan padişah.
TAGLİB
Edb: Bir alâkadan dolayı bir kelimeyi, başka bir mânayı da içine alacak şekilde kullanma. Baba ile anaya “Ebeveyn” denilmesi gibi.
TAGLİF
(Gılaf. dan) Kınına koyma, kılıfına sokma. * İyi kokulu nesneler yapmak.
TAGLİF-İ SÜYUF
Kılıçları kılıfa koyma. * Mc: Sulh yapma, barışma.
TAGLİK
(C.: Taglikat) (Galak. dan) Kapama, kapanılma. * Kilitleme. * Edb: Muğlak ve kapalı söz söyleme.
TAGLİS
Fık: Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife’de bulunanlar için o günün Sabah Namazını fecri müteakib daha ortalık karanlık iken kılmak. (Bu çok efdaldir) * Bir işi üzerine almak. * Sabah karanlığında sefer etmek.
TAGLİT
(Galat. dan) Yanlışını çıkarma. Yanıltma. * Karıştırma.
TAGLİYE
Pahalanma. * Kaynatma.
TAGLİZ
(Gılzet. den) Kabalaştırma. Kaba ve galiz yapma. * Kaba söyleme. * Pahalanma.
TAGMİD
Kınına koyma.
TAGMİS
Batırma, daldırma.
TAGMİYE
Evin üstüne direk yapmak. * Yüzü bir şeyle örtmek.
TAGMİZ
Göz yummak. * Sözü müşkil söylemek.
TAGMİZ
Sıkmak. * Gövdesini sıktırıp ovdurmak.
TAGNİYE
(Gınâ. dan) Birini zengin etmek.
TAGR
(C.: Tagrân) Bir küçük kuş.
TAGRİB
(Gurbet. den) Birini gurbete gönderme. * Memleketten çıkarma, uzaklaştırılma. * Kovma.
TAGRİD
Çağırmak. * Kuş ötmek.
TAGRİK
(Gark. dan) Suda boğma.
TAGRİM
Ödetme. Ödenme.
TAGRİM-İ DÜYUN
Borçların ödenmesi.
TAGRİR
(C.: Tagrirât) (Gurur. dan) Müşteriyi aldatma. Gurur verip aldatma. * Tehlikeli yerlere düşürmek.
TAGRİS
Aç etmek.
TAGRİS
(Gars. dan) Yere dikme.
TAGRİZ
Batırmak. * Çekirgenin kuyruğunu yere batırması.
TAGŞİŞ
(Gışş. dan) Karıştırmak saflığını gidermek. Değerli bir şeyi değeri olmayan şeylerle karıştırmak. * Aklı gidermek. * Hayran etmek.
TAGŞİYE
(Gışâ. dan) Örtmek, örtünmek. Bürünmek. * (Gaşi. den) Kendinden geçirilmek.
TAGTİYE
Örtme, örtülme.
TAGUN
Azgın kimseler. * Cenab-ı Hakk’ın emir ve kanunlarından gaflet edip haksızlık edenler, zulüm edenler.
TAGUT
İnsanları Allah’a (C.C.) karşı isyana sevkeden. İsyankâr. * Her bâtıl mâbud. * Şeytan. * İslâmiyetten önce Kâbe’deki putlardan birinin ismi.
TAGVA
Tuğyan. Azgınlık.
TAGVİR
Sonuna yetişmek. * Çukur yapmak. * Öğle vaktinde uyumak.
TAGVİS
Medet istemek, yardım istemek.
TAGVİYE
Azdırıp yoldan saptırma, baştan çıkarma.
TAGYİB
Kaybetmek.
TAGYİM
(Hava) bulutlu olmak.
TAGYİR
Başkalaştırma. Değiştirme. Bozma. * İyiden kötüye değiştirme.
TAGYİRÂT
(Tagyir. C.) Değiştirmeler, başkalaştırmalar; bozmalar.
TAGYİZ
(Gayz. dan) Hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme.
TAGZİN
Hışım etmek, kızmak. * Buruşturmak.
TAGZİT
Çok sıkı bağlama. Tazyik etme, basınç yapma.
TAGZİYE
Gazâ ettirme, din uğrunda savaştırma.
TAGZİZ
Gümüşle süslemek.
TAH
Atmak. * Uzaklaştırmak, ırak etmek. * Cimâ etmek.
TAH
Hamur.
TAHA
Bulut.
TAHA
(“Serdi” manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek. * Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz.
TAHA’
Yüksek bulut. * Gam, hüzün, keder.
TAHA’
Döşenmiş ve yayılmış yer. * Bir nebat cinsi.
TÂHÂ
Kur’an-ı Kerim’de mukattaat-ı hurufiyeden olup Cenab-ı Hak ile Peygamberimiz (A.S.M.) arasında bir şifredir. * Peygamberimizin (A.S.M.) bir ismidir. Mânası hakkında muhtelif rivayetler vardır.
TÂHÂ SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 20. suresidir. Mekkîdir.
TAHAB
Birbiriyle sevişmek.
TAHABBUT
Düşünmek. * Aklını eksiltmek, fâsid etmek.
TAHABBÜB
Sevgi göstermek, muhabbet beslemek. Bir kimseyi dost ittihaz etmek. Sevdirmeği istemek.(Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar; hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. M.)
TAHABBÜŞ
Cem’olmak, toplanmak.
TAHACC
Husumet etmek, düşmanlık yapmak, kin tutmak.
TAHACCÜM
(Hacm. den) Büyüme, irileşme, hacim peyda etmek.
TAHACCÜR
Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak.
TAHACCÜRAT
(Tahaccür. C.) Taşlaşmalar, taş kesilmeler.
TAHACİ’
Eğlenmek. * Tenbellik etmek.
TAHACU
Hicvedişmek. Mesel söyleşmek.
TAHACÜC
Hüccetleşmek. Birbirinden hüccet talep etmek, delil istemek.
TAHACÜZ
Men’edişmek, karşılıklı engel olmak.
TAHADD
Muhalefet edişmek, birbirine karşı gelmek.
TAHADDİ
Meydan okuma.
TAHADDİ MU’CİZESİ
Cenab-ı Hakk’ın, Resülüne inzal ettiği Kur’anın şeksiz, şüphesiz bir mu’cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara karşı “Kur’an’ın mislini ve nazirini yapın” diye meydan okuması.
TAHADDU’
(Hud’a. dan) Bilerek aldanma.
TAHADDÜB
(C.: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma.
TAHADDÜR
(Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme. * Yokuş aşağı hızla inme.
TAHADDÜR
(Hader. den) (Kadının) örtünme(si). Tesettür. * Uyuşma, uyuşturulma.
TAHADDÜR-İ MİYÂH
Suların akıp gitmesi.
TAHADDÜS
Bilmediği ve duymadığı ihbar ve havadisi idrak eylemek. Zan ve tahmin etmek. * Sür’atle idrak etmek.
TAHADDÜS
Yok iken peyda olmak. Ortaya çıkmak. Meydana gelmek. Olmak. * Haber vermek, sezgi.
TAHADDÜŞ
Tırmalanma. * Üzüntü duyma.
TAHADU’
Aldanmış gibi görünme.
TAHADÜS
Haberleşmek.
TAHAF
Yüksek bulut.
TAHAF
İnce ve şeffaf bulut.
TAHAFFUZ
Korumak, sakınmak. Kendini muhafaza etmek. * Barınmak.
TAHAFFUZÎ
Korunma ile ilgili.
TAHAFFUZKÂR
f. Korunan, sakınan. Kendisini muhafaza eden.
TAHAFFÜF
(Hiffet. den) Hafiflemek. Hafif olmak. * Ayağa mest gibi bir şey giymek.
TAHAİ
Birbiriyle kardeş olmak.
TAHAKKUD
Kin tutma, kin gütme.
TAHAKKUK
Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak.
TAHAKKÜK
Kaşınmak. Ovunmak.
TAHAKKÜM
(Hüküm. den) Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.(Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. L.)
TAHAKKÜMÂT
(Tahakküm. C.) Tahakkümler, zorbalıklar.
TAHAKKÜMÎ
Mânasız iddia. Delilsiz, isbatsız haklılık dâva etmek, Mânasız mücerred dâva.
TAHAKÜM
Hükmedişmek.
TAHALHUL
(Halhal. dan) Ayağa bilezik takma. * Bir cismin hacminin büyümesi, şişmesi. * Hava cereyanı olması.
TAHALHUL
Deprenmek, harekete gelmek. * Aşağı etmek.
TAHALLİ
(Halâvet. den) Kendi kendini donatmak. Süslenmek.
TAHALLİ
(Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak.
TAHALLUK
Ahlâklanmak. İyi huy edinmek. Yüksek İslâmi ahlâkla ahlâklanmak.
TAHALLUT
(Halt. dan) Karışma. Karışık olma.
TAHALLÜB
Sızma. Ter çıkarma. * Sütlenme. Süt peyda etme. * İmrendiğinden ağzının suyu akmak. * Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak.
TAHALLÜD
(Huld. dan) Bir yerde devamlı kalmak. Devamlı olmak.
TAHALLÜF
Geride bırakılma. Arkada kalma. * Değişme. Uygun olmama.
TAHALLÜL
(Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak. * Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması. * Dişleri hilâllamak.(Haşirde bütün zevil-ervahın ihyası; mevt-âlud bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tagayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez, onda meratib olamaz, her şey O’na nisbeten birdir. H.)
TAHALLÜL
(Hall. den) Hallolmak. Eczası birbirinden ayrılmak.
TAHALLÜM
Bâliğ olmak.
TAHALLÜS
Halâs olmak. Kurtulmak. * Edb: şiirde mahlâs kullanmak.
TAHALÜS
Sövüşmek.
TAHAMHUM
Atın yulaf görünce kişnemesi.
TAHAMİ
İhraz etmek. Erişmek. Kazanmak.
TAHAMMİ
(Hamy ve Himayet. den) Korunma, kendini himaye etme. * Perhiz etme.
TAHAMMUK
Ahmaklaşma.
TAHAMMUS
Büzülme. Büzülüp buruşma.
TAHAMMUZ
Ekşimek. Mayalanmak. Oksitlenmek.
TAHAMMÜC
Dikkatle bakmak.
TAHAMMÜD
Ateşin sönmeğe yüz tutması.
TAHAMMÜL
Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak. * Sabretmek. Katlanmak. * Kaldırmak.
TAHAMMÜLGEZÂ
f. Dayanılmaz, tahammül edilmez.
TAHAMMÜLGÜDÂZ
f. Tahammülü ve dayanmayı yırtıp geçen.
TAHAMMÜLSUZ
f. Tahammülü yok eden. Sabırsızlık veren.
TAHAMMÜR
Mayalanmak. Ekşimek. * Sarhoşluk verecek hâle gelmek.
TAHAMMÜRÂT
(Tahammür. C.) Ekşimeler, mayalanmalar.
TAHAMMÜS
Sağlamlık, muhkemlik.
TAHAMUK
Ahmaklaşmak.
TAHAMÜL
Başkasının zahmetini yüklenmek.
TAHAMÜR
Uyuşturmak. * şarap yapmak.
TAHAN
Kendini toprağa gömerek yatan küçük bir hayvan.
TAHAN
Kendini (BibBiiiiiib) olarak göstermek.
TAHANET
Değirmencilik.
TAHANNİ
(Hany. dan) Eğilmek, eğrilmek. * Kınaya boyamak.
TAHANNÜF
Hanefi mezhebinden olma. Hanefî Mezhebine girme.
TAHANNÜK
Tülbendi çenesi altından dolamak.
TAHANNÜN
Çok istekle sızlanma. * Şefkat etme. * Meyl ve muhabbet.
TAHANNÜS
Kırılmak. * Eğilmek. * Kırılıp bükülür olmak.
TAHANNÜS
İbadet etmek. * Andını bozmak.
TAHANNÜS
Tehir etmek, sonraya bırakmak.
TAHANNÜT
Ölü üzerine güzel kokular serperek kefenlemek.
TAHARET
Temizlik. Nezafet. Temizlenmek. * Fık: Habes, necaset denilen maddeten en pis şeylerin veya hades denilen şer’î bir mâninin zevalidir.
TAHARET-İ KÜBRAÂ
Cünüblük veya hayız, nifas gibi hallerden çıkmak için gusül abdesti alarak temizlenmek.
TAHARET-İ SUĞRA
Abdestsizlik denilen hali, abdest alarak gidermek.
TAHARRİ
(Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.
TAHARRİ-İ HAKİKAT
Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.
TAHARRİYÂT
Araştırmalar. Aramalar. Aratmalar.
TAHARRUK
Yırtılma. Koparılma. Sökülme. Yarılma.
TAHARRÜC
Günahtan içtinab etmek, günahtan çekinmek.
TAHARRÜC
Zahmetli yerden uzaklaşmak. * Günah işlemek.
TAHARRÜF
Sapmak. İnhiraf etmek.
TAHARRÜK
(Bak: Teharrük)
TAHARRÜM
Yarılmak.
TAHARRÜM
(Haram. dan) Haramdan sakınma. Kaçınma, sakınma, çekinme.
TAHARRÜS
Ekin ekmek.
TAHARRÜS
Sakınmak, korunmak.
TAHARRÜŞ
(C.: Taharrüşât) Tırmalanma.
TAHARRÜZ
Sakınma, çekinme, korunma.
TAHARÜC
Tevzi etmek, dağıtmak.
TAHARÜS
Ekin ekmek, tahıl ekmek.
TAHASSUL
Hâsıl olmak. Üremek. Husule gelmek. Bir araya birikip sâbit ve bâki olmak. Netice olarak çıkmak.
TAHASSUN
Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak.
TAHASSUNGÂH
f. Sağlam korunulacak yer. Sağlam sığınak.
TAHASSUR
Eli böğüre koymak.
TAHASSUS
(Husus. dan) Hususi ve mahsus olmak. Bir kimseye mahsus kılınmak.
TAHASSÜN
(Bak: Tahassun)
TAHASSÜR
Dili tutulup konuşamamak.
TAHASSÜR
(Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek.
TAHASSÜR
Pıhtılaşmak. Kanın pıhtılaşması.
TAHASSÜRÂT
Tahassürler. Hasret çekmeler.
TAHASSÜR-İ DEM
Kanın pıhtılaşması.
TAHASSÜS
İyi bir haber duyup memnun olmak. Kalben ve ruhen hislenmek, hissetmek. * Casuslamak. * Aratmak.
TAHASSÜSÂT
(Tahassüs. C.) Duygulanmalar, hislenmeler.
TAHASÜB
Hesaplaşmak.
TAHASÜD
Hased edişmek, düşmanlık etmek.
TAHASÜM
Husumet edişmek, düşmanlık yapmak.
TAHASÜR
Birbirinin beline elini sokup yürümek. * Eli böğürüne koymak.
TAHAŞHUŞ
Deprenmek, harekete geçmek.
TAHAŞHUŞ
Kâğıt hışırtısı. * Yeni kaftan avazı. Silâhların sürtünmelerinden çıkan ses.
TAHAŞİ
Bir yana olmak. * Utanmak. * Sıkılmak.
TAHAŞŞİ
(Haşyet. eden) Korkmak. Çekinmek. Ürpermek.
TAHAŞŞU’
(Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.
TAHAŞŞÜD
Birikme, yığılma. Toplanma.
TAHAŞŞÜN
Kin tutmak. * Kokup yemek.
TAHAŞŞÜN
(Huşunet. den) Katılaşma, sertleşme.
TAHAT
Ufak etmek. Ufalamak.
TAHATIH
Karanlık. * Bulutluluk.
TAHATTİ
(Hatve. den) Bir şeyi atlayıp geçmek. * Sınırı aşmak. * Saldırış.
TAHATTİ
(Bak: Tahaddi)
TAHATTİAT
(Tahatti. C.) Saldırışlar, tecavüzler.
TAHATTUM
Kin, hiddet ve öfke içinde olmak.
TAHATTUR
Hatırlamak. * Muhatara ve tehlikeden kaçıp uzaklaşmak.
TAHATTÜM
Kırmak.
TAHATTÜM
(Hatm. dan) Lüzumlu ve gerekli olma. Vâcib olma.
TAHATTÜM
(Hatem. den) Hatem, yüzük takınmak. * Tas: Ariflerin gönlüne Allah’ın koyduğu işaret.
TAHATTÜR
Tembel tembel yürümek.
TAHATÜL
Birbirini aldatmak.
TAHAVUS
Göz ucuyla bakmak.
TAHAVÜZ
Birbirini cenkten men’etmek. Dövüşten alıkoymak.
TAHAVVU’
Eksilmek, noksanlaşmak.
TAHAVVÜB
Bir nesneye acınmak ve mahzun olmak.
TAHAVVÜF
Korkuya düşmek. Korkmak. * Bir şeyi eksiltmek.
TAHAVVÜL
(Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.
TAHAVVÜLÂT
(Tahavvül. C.) Tahavvüller. Değişmeler.
TAHAVVÜLÂT-I KÜLLİYE
Büyük değişiklikler.
TAHAVVÜLÂT-I ZERRAT
Zerrelerin tahavvülü.(Tahavvülât-ı zerrat, Nakkaş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelânıdır. Yoksa; maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânasız bir hareket değildir. Çünkü; bütün mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde “Bismillah” der. Çünkü nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday dânesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi… Hem vazifesinin hitamında “Elhamdülillah” der. Çünkü: Bütün ukulü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san’at, faydalı bir hüsn-ü nakş göstererek Sâni-i Zülcelâl’in medâyihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ: Nar ve mısıra dikkat et. S.)
TAHAVVÜN
Eksilmek. * Ziyafet vermek. * Söz vermek, ahdetmek.
TAHAVVÜR
Tezlik, acelecilik.
TAHAVVÜS
Bahadırlık, kahramanlık. * Sefer niyyetiyle bir yerde durmak.
TAHAYYÜL
(C.: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak. (Bak: Dimağ)
TAHAYYÜLÂT
(Tahayyül. C.) Tahayyüller, hayale dalmalar, hayalde canlandırmalar.
TAHAYYÜR
Şaşakalmak. Hayret etmek. Şaşırmak. Hayran olmak.
TAHAYYÜR
Beğenip seçmek, muhayyer olmak.
TAHAYYÜRÂT
(Tahayyür. C.) Hayrete düşüp şaşakalmalar. Hayran olmalar.
TAHAYYÜZ
(Hayz. den) Yer tutmak, yer almak. * Ehemmiyet kazanmak. * Fiz: Herhangi bir cismin boşlukta yer alması.
TAHAZ
Birbirini kandırmak, aldatmak.
TAHAZHUZ
Suyun deprenmesi, hareket etmesi.
TAHAZÜL
Birbirini rüsvay etmek, kepaze etmek.
TAHAZZU’
(Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma.
TAHAZZUR
(Hazır. dan) Hazır bulunma. Hazır olma.
TAHAZZUR
(Hıdr. dan) Yeşillenme.
TAHAZZÜB
(Hizb. den) Toplanma, birikme. Küçük topluluk meydana getirme.
TAHAZZÜN
Hazineye girmek. * Yığılmak.
TAHAZZÜN
Kederlenmek, hüzünlenmek. Birine acımak. Mükedder olmak.
TAHAZZÜR
(Hazer. den) Sakınma, korunma, çekinme.
TAHBİB
Fâsid etmek, bozmak.
TAHBİE
Gizlemek, saklamak. * Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek.
TAHBİR
Tahsin etmek, tezyin etmek. Güzelleştirmek, süslemek.
TAHBİR
(Haber. den) Haber etme. Haber verme.
TAHBİYE
Hıfzetmek, korumak. * Engel olmak, men’etmek.
TAHCİL
Atın dört veya üç ayağında veya ikisinde bileklerinden yukarı olan beyazlık.
TAHCİL
(C.: Tahcilât) (Hacl. dan) Utandırma.
TAHCİR
Bir yere taş koymak, taş yığmak. * Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak. * Hayvanı dağlayıp nişanlamak.
TAHDİ’
Aldatmak.
TAHDİB
Kamburlaştırma. Kubbelendirme.
TAHDİC
Dikkatle bakmak. * Atmak.
TAHDİD
Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek. * Tarif etmek. * Bir şeyi kasdetmek. * Keskin etmek. Bilemek.
TAHDİDÂT
Tahditler. Sınırlamalar.
TAHDİD-İ SİNN
Yaş haddi. Emeklilik.
TAHDİK
(Hadeka. dan) Gözünü dikip, ayırmadan ve dikkatle bakma.
TAHDİM
Hizmet ettirmek. * Atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olmak.
TAHDİR
Acele ettirmek. * Nüzul ettirmek, indirmek.
TAHDİR
(Hader. den) Örtülendirme, örtülü bulundurma. * Uyuşturmak.
TAHDİS
(Hudus. dan) Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek. * Şükür ve teşekkür ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek. * Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sözünü tekrarlamak.
TAHDİSÂT
Anlatmalar. Rivayet etmeler. * Teşekkürle bildirmeler. * Hadis anlatmalar.
TAHDİS-İ NİMET
Cenab-ı Hakk’a karşı şükrünü edâ etmek ve teşekkür etmek maksadiyle nâil olduğu nimeti anlatmak, onunla sevincini ve şükrünü bildirmek. (Bak: Küfran-ı ni’met)(Bâzan tevâzu’, küfran-ı ni’meti istilzam ediyor, belki küfran-ı ni’met olur. Bâzan da tahdis-i ni’met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çâre-i yegânesi ki; ne küfran-ı ni’met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmiyerek, Mün’im-i Hakiki’nin eser-i in’âmı olarak göstermektir. Meselâ: Nasılki murassa’ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: “Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin. “Eğer sen tevazu’kârâne desen: “Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir; nerede güzellik?” O vakit küfran-ı ni’met olur ve hulleyi sana giydiren mahir san’atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: “Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz… “O vakit, mağrurane bir fahirdir.İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısiyle libası bana giydirenindir; benim değildir.” M.)
TAHDİŞ
(Hadeş. den) Kurcalamak. Tırmalamak. * İncitmek. * Kaşımak.
TAHDİŞAT
(Tahdiş. C.) Tırmalamalar. Kurcalamalar.
TAHDİŞ-İ EZHAN
Zihinleri kurcalamak, tırmalamak.
TAHE
Helâk oldu, berbad oldu (meâlinde fiil).
TAHF
Gam, tasa.
TAHFE
Bakla otunun yukarı ucu.
TAHFE
Mekân, mevzi.
TAHFİF
(Hıffet. den) Hafifletme, yükünü azaltma. Kolaylaştırma. * Lâyıkı vechiyle hürmet etmemek. * Maddî-manevî bir ızdırabı azaltmak. * Kelimelerin bazı harflerini terketmekle telâffuzunu kolaylaştırmak.
TAHFİFÂT
(Tahfif. C.) Hafifletmeler; yükünü eksiltmeler, kolaylaştırmalar.
TAHFİL
Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.
TAHFİR
Utandırmak. * Aman vermek.
TAHFİR
(C. Tahfirat) (Hufre. den) Çukur kazma.
TAHFİZ
Aşağı indirmek. * Asan etmek, kolaylaştırmak.
TAHH
Kırmak.
TAHH
Ekşi hamur. * Susam posası.
TAHHAN
(Tahn. dan) Değirmenci, öğütücü.
TAHHANE
Çokluk deve. Deve sürüsü. * Çok asker.
TAHIL
Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su.
TAHILLE
Gerçek yere yemin etmek. * Yeminden kurtulmak için verilen keffaret.
TAHILLET-ÜL KASEM
Yemin keffareti.
TAHINE
(C.: Tavâhın) Azı dişlerinden birisi.
TAHİ
Çekilmiş. Uzatılmış. * Kesret, çokluk.
TAHİN
Darı unu. * Öğütülmüş tahıl. * Şekerle karıştırılarak helvası yapılan öğütülmüş susam.
TAHİNE
(C.: Tavâhin) Öğütücü diş, azı dişi.
TAHİR
Yüksek nefes.
TAHİR(E)
Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden birisiyle özürlü olmayan. * Zâhir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz, pâk olduğu için Hz. Peygamberimize de (A.S.) bu isim verilmiştir. * Müzikte: Makam ismi.
TAHİRAT
Pâk ve temiz olanlar.
TAHİYYAT
Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye. * Mâlikiyet, beka ve mülk. (Bak: Et-tahiyyatü)
TAHİYYE
Selâmlar, dualar. Hayır duâları. * Mülk, beka ve devamlılık. * Namazın iki ve dört rek’atı sonunda okunan Ettahiyyat duası. * Selâm verme ve hayır dua etme. * Mülk ve mâlikiyet.
TAHİYYET-ÜL MESCİD
Bir mescide veya bir camiye girildiğinde, sevab niyetiyle, oturmadan evvel kılınan namaz.
TAHKİK
Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak. * Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur’an kıraat ıstılahında ise: Her harfin hakkını vermek, özel sıfatlarına riayet etmek, sesi tam mahrecinden çıkarmak, medleri gerektiği kadar uzatmak, hareke, ızhar ve gunneleri okuyuş hassasiyetinin en son imkânını kullanarak okumaktır.
TAHKİKAN
İnceleyerek. Araştırma suretiyle. Hakikatını öğrenerek.
TAHKİKAT
Araştırmalar. Hakikati ve doğruyu inceleyip öğrenmek için yapılan taharriyat.
TAHKİKAT-I İBTİDAİYYE
Huk: İlk tahkikat. İlk soruşturma.
TAHKİKÎ (TAHKİKİYE)
Araştırma ile alâkalı. Tahkikata ait.
TAHKİKÎ İMAN
(Bak: İman-ı tahkikî)
TAHKİM
Hakem tayin etmek. Hâkim nasbeylemek. * Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırmak, kavileştirmek. * Birisini fesattan men’eylemek. * Mahkemede hasmın dâvalarının açıkça belli olması için hâkimi değiştirmek.
TAHKİMÂT
Ask: Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlamlaştırmak.
TAHKİR
Hareket etmek. Hor görmek. Küçük görmek. Aşağı ve alçak addetmek.
TAHKİR-ÂMİZ
f. Hakaretle karışık söz. * Tahkir edici.
TAHKİRÂT
(Tahkir. C.) Tahkirler. Hor ve küçük görmeler. Hakaret etmeler.
TAHKİYE
Anlatmak. Hikâye etmek.
TAHL
Durmakla değişen su.
TAHL
Dalak ağrısından incinmek. * Bozulmak, değişmek.
TAHLEE
Bulut.
TAHLİ’
(Hal’. dan) Söküp çıkarmak. Koparmak. * Tahttan indirmek.
TAHLİD
(Huld. dan) Devamlı olarak oturtma veya oturtulma.
TAHLİF
(Half. dan) Yemin ettirmek. Yemin vermek.
TAHLİF
(Halef. den) Birini kendi yerine bırakmak.
TAHLİK
Yaratmak. * Eskitmek.
TAHLİK
(C.: Tahlikat) Tıraş etme.
TAHLİL
Müşkül meseleyi halletmek. * Bir şeyi kolaylıkla tutmak. * Eritmek. * Bir şeyi helâl kılmak. * Yemine kefaret etmek. * Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için delilin tahlili, araştırılması. * Fiz: Mürekkep bir cismi tetkik etmek için esas unsurlara ayırma, çözümleme. * Kim: Analiz. * Tıb: İlâçla şişliği gidermek.
TAHLİL
(Hall. den) Sirkeleştirme. Ekşitme. * Dişlerini hilâllamak. Gerçek yere yemin etmek. * Açmak.
TAHLİLAT
(Tahlil. C.) Tahliller, analizler.
TAHLİL-İ HURDEBİNÎ
Mikroskopla tahlil.
TAHLİM
(Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma, teskin etme.
TAHLİS
Kurtarmak. Halâs etmek. * Bir şeyin özünü, hülâsasını almak.
TAHLİSEN
Hülâsa ederek. Özünü söyleyerek.
TAHLİS-İ GİRİBAN
Yakayı kurtarma, kurtarılma.
TAHLİSİYYE
Can kurtaran.
TAHLİT
(Halt. dan) Karıştırma. Karıştırılma. Bozma. Saflığını giderme. Fâsid etme.
TAHLİYE
(Halâ veya halvet. den) Boşaltmak. Boş bırakmak. Serbest bırakmak. * Tathir etmek. Temizlemek.
TAHLİYE
(Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak. * Tatlılandırmak. * Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat ve benzeri gibi şeyleri katmak.
TAHLİYE-İ SEBİL
Bir suçluyu bırakma, salıverme.
TAHLİZ
Bir kimsenin kulağına küpe ve koluna bilezik takmak.
TAHMA
Bir ot cinsi.
TAHME
İnsan cemaatı, topluluk. * Büyük sel.
TAHMEL(E)
(C.: Tahamil) Ahlâkı kötü kimse.
TAHMER
Sıçramak. * Doldurmak.
TAHMİC
Şiddetle bakmak. * Gözünü açıp yummak.
TAHMİD
(Hamd. den) Hamdetmek. * Medhetmek, övmek. * Elhamdülillâh” kelâmının mânasını ifade etmek.
TAHMİDÂT
Hamdler ve şükürler. (Bak: Hamd)
TAHMİDİYE
Hamdetmeğe dair. Hamdetmek hakkında. * Çok mühim bir duânın ismidir.
TAHMİK
(Humk. dan) (BibBiiiiiib Kafa) demek, (BibBiiiiiib Kafa) olduğunu söylemek.
TAHMİL
Yüklemek. Taşıtmak. Bir kimse üzerine bir işi bırakmak.
TAHMİLÂT
(Tahmil. C.) Yükletmeler, yükletilmeler, yüklemeler.
TAHMİL-İ MİNNET
Birini minnet altında bırakma.
TAHMİL-İ ZAHMET
Zor bir işi birine yükletme.
TAHMİM
Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak eşeğe bindirip gezdirmek.
TAHMİN
(Hamn. dan) Aşağı yukarı bir fikir söylemek. İhtimallere dayanan düşünce. Zayıf delil ile hüküm ve kıyas etmek.
TAHMİNEN
Takriben, aşağı yukarı.
TAHMİNÎ
Tahmin yoluyla. Tahminle alâkalı.
TAHMİR
Kızartmak. * Birine “eşek” demek.
TAHMİR
(Hamr. dan) Mayalandırma. * Yoğurma, yoğurtma.
TAHMİRE
Bulut.
TAHMİS
Ateşte kızdırıp kavurmak. * Kahve kavrulan ve satılan yer.
TAHMİS
(Hums. dan) Bir şeyi beş kat veya beş köşe haline getirmek. * Edb: Bir şiirin her beytine üçer mısra ilâve ederek beşe çıkarmak.
TAHMİS-HÂNE
f. Kahvenin kavrulup öğütülüp satıldığı yer.
TAHMİŞ
Tırmalamak. * Hiddetlendirmek.
TAHMİZ
Azaltmak.
TAHN
(C.: Tahniyât) Öğütme, öğütülme.
TAHNİB
Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak.
TAHNİK
(Oğlan) damağını ovmak. * Fikrini düzeltmek.
TAHNİK
(Hunk. dan) Boğmak.
TAHNİT
Mumyalamak. Ölüyü bozulmadan muhafaza etmek için ilâçlamak.
TAHNİYE
Kınaya boyamak.
TAHR
Uzaklaştırmak. Irak etmek. * Atmak. * Göz çapağını dışarı atmak. * Seri, hızlı. * Oku uzak giden yay.
TAHREBE
Ağaç kurdunun ağacı oyup delmesi.
TAHRİB
(C.: Tahribât) Harab etme, edilme. Yıkma. Bozma.
TAHRİBÂT
(Tahrib. C.) Tahribler, yıkıp bozmalar, harab etmeler.
TAHRİBKÂR
Tahrib eden, yıkan.
TAHRİC
Darlık ve zahmet vermek, tazyik.
TAHRİC
(Huruc. dan) Çıkartma. Meydana koyma. * Şehadetname vermek. * Fık: Müçtehidlerin istinad ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer’î hükümleri istihrac etmek. Bu tarz ile hüküm çıkarabilmek salâhiyetinde olanlara: Muharric, sahib-i tahric, ashâb-ı tahric denir.
TAHRİF
(Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak. * Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânasını değiştirmek. * Başka tarafa meylettirmek.
TAHRİF
Genç bir adama bunaklık isnad etme.
TAHRİFÂT
(Tahrif. C.) Bozmalar. Kalem karıştırmalar.
TAHRİK
Yakma. Yakılma. * Susatma. Susatılma.
TAHRİK
Yarma, yarılma. * Yırtma, yırtılma.
TAHRİK
Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme. * Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma. * Yola çıkarma. * Azdırma, kışkırtma. * Uyandırma.
TAHRİK-AMİZ
f. Kışkırtıcı. Tahrik edici.
TAHRİKAT
Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler.
TAHRİM
Haram kılma. Haram kılınma. Dince yasak edilme. * Kudsî sayarak yaklaşmayı yasak etme.
TAHRİM
Yarmak. Pâre pâre kesmek, parçalamak.
TAHRİM SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 66. Suresidir. “Lime tüharrimu” da denir. Medine’de nâzil olmuştur.
TAHRİM TEKBİRİ
İftitah tekbiri de denir. (Bak: İftitah tekbiri)
TAHRİME
Namaza başlanırken söylenen tekbir. * Hacıların ihrama bürünmeleri.
TAHRİMEN
Haram olarak. Harama yakın olarak.
TAHRİMEN MEKRUH
(Vâcibin zıddı) Harama yakın iş olup, zannî delil ile olan nehiydir.
TAHRİMÎ
(Tahrimiyye) Haramla ilgili, harama ait.
TAHRİR
Yazmak. Yazılmak. Kaydetmek. * Hürriyete kavuşturmak.
TAHRİRÂT
Tahrirler. Yazı. Resmî mektup.
TAHRİREN
Yazmak suretiyle, yazı ile.
TAHRİR-İ RAKABE
Köle veya cariye azad etme.
TAHRİS
Kendini hıfzetmek, kendini korumak.
TAHRİS
Elbisenin eteğine konulan parça.
TAHRİS
(C.: Tahrisât) (Hırs. dan) Hırslandırma.
TAHRİŞ
Aldatıp kandırmak. * Koparmak.
TAHRİŞ
(C.: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma. * Azdırma. Rencide etmek.
TAHRİZ
(C.: Tahrizât) (Hırz. dan) Kışkırtma, kışkırtılma. * Kandırmak. * Koparmak.
TAHS
İfsad etmek, bozmak.
TAHS
Eliyle defetmek, eliyle itip kovmak.
TAHSA’
Toprak saçmak.
TAHSİB
Ufak taşları mescide veya başka yere döşemek.
TAHSİB
Ölüyü taş altına gömmek.
TAHSİF
Nâlin yaptırmak.
TAHSİL
Hâsıl etmek. * İlim edinmek. İlim öğrenmek veya öğretmek için çalışmak. * Vergi toplamak. * Aşikâre eylemek.
TAHSİLÂT
Devlet gelirlerinin toplanması.
TAHSİLDÂR
f. Devlet gelirlerini vazifeli olarak toplayan, tahsil eden memur.
TAHSİM
Kestirmek. * Dağılmak.
TAHSİN
Beğenmek ve alkışlamak. * Tezyin eylemek, güzelleştirmek. * İyi ve güzel bulmak.
TAHSİN
(Hısn. dan) Kale gibi sağlamlaştırma. * Muhafaza altına alma.
TAHSİNAT
Alkışlamalar. Güzelleştirmeler. Beğenmeler.(Bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâniinde gayet şiddetli bir irâde-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise bizzarure o Sâni’de san’atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsi bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuât içinde en câmi’ ve letaif-i san’atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri mâşâallâh deyip istihsan eden bilbedahe o san’atperver ve san’atını çok seven Sâni’in nazarında en ziyade mahbub, O olacaktır. S.)
TAHSİNHÂN
f. Aferin diyen. Beğenip alkışlayan.
TAHSİN-İ KELÂM
Bir sözü beğendiğini ifade etmek. Sözü güzelleştirmek.
TAHSİN-İ LÂFZ
Lâfı süsleme, sözü güzelleştirme.
TAHSİNKERDE
f. Beğenilmiş.
TAHSİR
İnce belli etmek.
TAHSİR
(Hasar. dan) Zarara sokma, ziyana uğratma.
TAHSİR
Hasret bırakma. Hasret etme. * Kuşun tüyünü bırakması, dökmesi.
TAHSİS
(Husus. dan) Belli bir gaye için kullanmak. * Bir şey veya bir kimse için ayırmak. * Kredi. Tazminat.
TAHSİS
Rağbet ettirmek. Meylettirmek, yöneltmek.
TAHSİSAT
Bir kimse veya bir daire için ayrılmış para veya mal.
TAHSİSAT-I MESTURE
(Bak: Mesture)
TAHSİSEN
Tahsis suretiyle. * Hele, en çok.
TAHŞİD
Yığma. Toplama. Biriktirme. Yığınak. * Bir mevzu hakkında çok izah ve konuşmalar.
TAHŞİDÂT
Birikmeler. Toplamalar. Yığınaklar. * Konuşarak fazla üzerinde durma.
TAHŞİM
Öfkelendirme, kızdırma, gazablandırma.
TAHŞİN
İri ve kaba etmek.
TAHŞİR
Noksan etmek, eksiltmek.
TAHŞİYE
(Haşyet. den) Korkutma. Ürpertme.
TAHŞİYE
Derkenar, haşiye yazma veya yazılma.
TAHT
Alt. Aşağı. * Gr: Gelecek olan zamir.
TAHT
f. Yağma, talan, soygun, çapul.
TAHT
f. Hükümdarların oturduğu büyük koltuk. Hükümdarlık makamı.
TAHTAH
Arslan.
TAHTAHA
Hastalıktan veya zayıflıktan sesin değişmesi.
TAHTAHA
Bir şeyi doğrultmak. * Beraber etmek. * Bazısını bazısına katmak.
TAHTANÎ
Alt kat. Alt katla alâkalı.
TAHTANİYE
Altta olan, alttaki. * Noktası altta olan harf.
TAHTE
f. Tahta.
TAHTE
Alt, altta, altında.
TAHTE
f. Yağmalanmış, soyulmuş, talan edilmiş.
TAHT-EL ARZ
Yer altı. Toprak altı.
TAHT-EL BAHİR
Denizaltı. Denizaltı gemisi.
TAHTELHIFZ
(Taht-el hıfz) Muhafaza altında.
TAHTESSERA
(Taht-es serâ) Toprak altı.
TAHT-EŞ ŞUUR
Şuur altı. Şuur haricinde olarak açılıp yayılan zihnî faaliyet.(Taht-eş şuur, gayr-ı meş’urdan vâzıhan farklıdır. Hâfızada teraküm etmiş, fakat bu anda kendisini düşünmediğimiz hâtıralar, gayr-i meş’ur ve kaimdirler. Fakat taht-eş şuur değildirler. L.R.)
TAHTGÂH
f. Başşehir, başkent. * Taht yeri.
TAHT-I BELKIS
Belkıs’ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil’in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen’e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu’cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.)
TAHT-I ESARET
Esaret altı.
TAHT-I HÜKÜM
Hüküm altına.
TAHT-I HÜMÂYUN
Padişahların merasim sırasında oturdukları sedir.
TAHT-I MÜZAKERE
Konuşulmakta olan.
TAHT-I REVAN
Dört kişi veya iki katırla taşınan nakil vasıtası.
TAHTİB
Odun toplamak.
TAHTİE
Bir kimseyi veya bir şeyi hatalı görmek, hata isnad etmek, yanıltmak. “Bu hatadır” diye iddia etmek. * Ist: “Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba ihtimal var” diyenler ki, bu hatalı anlayışa izafeten “Tahtie” denmiştir.
TAHTİM
Mühürleme. Mühür basma. * Tamamlama.
TAHTİT
Zayıflık. * Kurmak. * Pare pare etmek, parçalamak.
TAHTİT
(Hatt. dan) Çizme. Çizgi ile belli etme. * Çizgi.
TAHTİYE
Hatâya düşürmek, yanıltmak.
TAHT-NİŞİN
Taht’a oturan. Hükümdar. Padişah.
TAHUN(E)
(C.: Tavâhin) Su değirmeni.
TAHUR
Tâhir. Hem temiz hem temizleyici. Çok temiz.
TAHV
Düşmek. * Çekip uzatmak.
TAHVE
Eti pişirmek.
TAHVİD
Sür’atle gitmek, hızla gitmek.
TAHVİF
Korku vermek. Ürkütmek. Korkutmak.
TAHVİFÂT
(Tahvif. C.) Korkutmalar. Korkuya düşürmeler.
TAHVİFEN
Korkutarak.
TAHVİL
Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. * Döndürmek. * Faizli borç senedi.
TAHVİLÂT
Tahviller. * Borç senetleri.
TAHVİN
(C.: Tahvinât) Birisine hâin deme. Hıyânet nisbet etme.
TAHVİR
Rücu ettirmek, döndürmek. * Ağartmak, beyazlatmak, tebyiz.
TAHVİT
(Havt. dan) Duvar çekme.
TAHVİYE
Dizleri, dirsekleri, yanları, karnı ve uyluğun arasını ayırmak.
TAHVİZ
Suya dalmak.
TAHYA
Karanlık gece.
TAHYE
Bulut parçası.
TAHYİB
(Haybet. den) Eli boş, kederli ve mahrum kılma.
TAHYİL
(C.: Tahyilât) (Hayal. den) Akla getirme. Fikre getirme, zihinde canlandırma.
TAHYİR
(Hayır. dan) İki şeyden birisini seçme durumunda bırakma. İstediğini seçmesini teklif etme.
TAHYİS
Zelil etmek, kepaze etmek. * Boyun eğdirmek. Muti etmek.
TAHZİ’
Tevâzu etmek, alçakgönüllü olmak.
TAHZİ’
Yarma, kesme. * Ameliyat.
TAHZİB
(Hizab. dan) Saç, sakal boyama.
TAHZİB
(Hizb. den) Takım haline getirmek. Hizibleştirmek. Gruplaştırmak.
TAHZİF
Saçını düzüp bezemek, süslemek.
TAHZİL
Aşağılatmak, alçaltma, bayağılaştırma.
TAHZİM
Kesmek.
TAHZİN
Hazinede saklama.
TAHZİN
(Hüzn. den) Kederlendirme, tasalandırma. * Hazin hazin Kur’an-ı Kerim okuma.
TAHZİR
(C.: Tahzirât) (Hazer. den) Menetme, sakındırma, önleme.TAHZİR : Korkutmak.
TAHZİR
Yeşil renk verme. Yeşillendirme. * Hazırlama.
TAHZİZ
İsteklendirme, rağbet ettirme.
TAÎ
Arabistan’da mevcut Tay kabilesinden olan.
TAİB
Tövbe eden. Günahlarına pişman olan.
TAİF
Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan. * Hicaz’da Mekke-i Mükerreme’nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı’nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Huneyn muharebesinden döndüklerinde Taif şehrini fethetmek arzu etmişlerse de, ahalisi kaleye sığınıp şiddetli bir şekilde karşı koymağa başladıklarından Peygamber Efendimiz kuşatmayı terkedip geri dönmüşlerdir. Bir sene, sonra, yani hicretin dokuzuncu yılında Taifliler bir heyet tertip ederek barış yoluyla Peygamberimize itaat etmek için yollamışlardır.
TAİFE
Hususi bir sınıf meydana getiren insanlar. Kavim, kabile. Takım.
TAİFE-İ EFRENC
Frenk, Avrupalı, Fransız.
TAİFE-İ NİSÂİYE
(Taife-i nisâ) Kadınlar taifesi, grubu.
TAİH
Kibreden. Kibirlenen. Büyüklenen.
TAİL
Uzayan. * Kudret ve gına. * Fayda. Menfaat.
TAİN
Süngü ile vurulmuş.
TAİR
(Tayeran. dan) Uçucu. Uçan. * Kuş.
TAİS
Hafif başlı.
TÂK
Bina kemeri. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü. Çardak. Kubbe. Kavisli bina. Eyvan.
TAKA
Korkutmak. * Hazer etmek, çekinmek, korunmak.
TAKA
İki-üç kişi ile idare edilen küçük yelkenli.
TÂKA
Kubbeli mahfe. Pencere. * Takat. Güç, kuvvet, iktidar.
TAKABBUH
Çirkinlik.
TAKABBUZ
(C.: Takabbuzât) (Kabz. dan) Toplanıp çekilme. Büzülme. * Kabız olmak, peklik.
TAKABBÜB
Binaya kubbe yapmak.
TAKABBÜL
(Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam etme. * Öpülme.
TAKABUZ
Kabz edişmek.
TAKADDES
Mukaddes olsun (mânasında).
TAKADDÜM
(Kıdem. den) Önde bulunma. İleri geçme. * Zaman veya mevki bakımından ileride olma.
TAKADDÜS
Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. * Çok temiz olma. * Mukaddes olma.
TAKADİ
Birbirine hakkını vermek.
TAKADU’
Birbirine süngü ile vurmak.
TAKADÜM
Üzerinden zaman geçmek.
TAKAFFÜL
Kapamak. * Kilitlemek. * Tilki eniği.
TAKAFKUF
Titremek.
TAKAHHUM
Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek.
TAKAHHUR
Kahrolmak.
TAKAHHÜL
şikâyet etmek.
TAKA’KU’
Deprenmek, hareket etmek. * Ötmek.
TAKALİ
Birbirini düşman kabul etmek.
TAKALKUL
Deprenmek, hareket etmek.
TAKALLU’
Ayağını kuvvetiyle kaldırmak. * Yerinden kopmak.
TAKALLUS
Kısa olmak, kısalmak. * Toplanmak, cem’olmak.
TAKALLÜB
Bir taraftan diğer tarafa dönmek. * Bir halden başka bir hale değişmek. * Başka kalıba girmek.
TAKALLÜD
(C.: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak. * Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme. * (Kılıç) kuşanma.
TAKALLÜL
(Kıllet. den) Azalma, az olma.
TAKALLÜS
Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması. Kıvrılma.
TAKAMMÜL
Bitlenme. Bitli olma.
TAKAMMÜM
Evin süprüntüsünü ayırmak.
TAKAMMÜS
Gömlek giymek.
TAKAMÜR
Kumar oynamak.
TAKANNU’
Başına örtü örtmek.
TAKANNÜN
Kanunlaşma. Değişmez halde, kat’i olarak belirme.
TAKARR
Birbiriyle kararlaşmak.
TAKARRUH
(Karh. dan) Yara derinleşip büyüme. * Yara çıban olma.
TAKARRÜB
Yakınlaşmak. Yaklaşmak. * Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak.
TAKARRÜM
Tatlı tatlı yeme.
TAKARRÜR
Kararı verilmek.* Yerleşmek. Kararlaşmak.
TAKARRÜŞ
Kesbetmek, almak, kazanmak.
TAKARU’
Kur’a atışmak.
TAKARÜB
Birbirine yakın olmak.
TAKAS
Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak, değişmek.
TAKASSİ
Bir şeyin aslını esasını araştırma.
TAKASSU’
Dühul etmek, girmek.
TAKASSUF
Kırılmak.
TAKASUR
(Kasr. dan) Bir işi mümkün iken yapmama. Esirgeme.
TAKASÜM
Kısmet edişmek. * Birbirine yemin vermek.
TAKAŞKUŞ
Hastanın iyi olması. * Derinin soyulması. * Her yerden yiyecek istemek.
TAKAŞŞU’
Havanın açılması.
TAKAŞŞUR
(Kışr. dan) Kabuk bağlama, kabuklanma.
TAKAŞŞÜF
Maişet şiddeti, geçim zorluğu.
TÂKAT
Güç, kuvvet. İktidar.
TÂKATFERSÂ
f. Dayanılmaz, tâkat götürmez.
TÂKATGÜDAZ
f. Tâkati kaldıran, gücü kuvveti eriten, mahveden.
TÂKAT-I BEŞER
Beşer gücü ve kuvveti. İnsana mahsus kuvvet.
TÂKATŞİKEN
f. Tâkati tüketen.
TAKATTUB
Kaşların çatılması. * Buruşma.
TAKATTUF
Yüz ekşitmek.
TAKATTUR
Damla. Damlama. Damla damla akma. * Ud ağacı ile buhurlanma. * Vuruşmağa hazırlanma. * Bir kimse kendini bir yerden atma. * Ağacın dalı kopup düşme. * Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus’dan)
TAKATU’
Kesilmek. Kesişmek.
TAKATÜL
Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.
TAKAUD
Oturmak.
TAKA’UR
(Ka’r. dan) Çukurlaşma. * Kuyunun derin ve çukur olması.
TAKAUS
Durdurmak. Sonraya bırakmak.
TAKAVİM
(Takvim. C.) Takvimler.
TAKAVÜL
Birbiriyle söyleşmek.
TAKAVÜM
Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.
TAKA’VÜS
Çok yaşlanma. * Evin eskiyip köhne olması.
TAKAVVİ
(Kuvvet. den) Kuvvetlenme.
TAKAVVUZ
Ayrılmak. Dağılmak. * Yıkılmak.
TAKAVVÜB
Bir şeyin kabuğu soyulmak.
TAKAVVÜL
Haber vermek. * Yalan söylemek.
TAKAYYUZ
Kırılmak. * Benzetmek.
TAKAYYÜ’
Kusar gibi olup kusamama.
TAKAYYÜD
Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak. * Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak. * Dikkatli davranmak.
TAKAYYÜL
Uymak, iktida etmek.
TAKAZA
Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak.
TAKAZİC
Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.
TAKAZÜF
Birbirine iftira edip atışmak.
TAKAZZUB
Kesilmek.
TAKAZZÜR
Çirkin şeylerden uzak olmak.
TAKAZZÜR
İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek.
TAKBİB
Kubbe gibi yapma.
TAKBİH
Çirkin görmek. Beğenmemek. * Kabahatli bulmak. * Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.
TAKBİHÂT
(Takbih. C.) Ayıplamalar, çirkin görmeler.
TAKBİL
Öpmek.
TAKBİR
Defnetmek, gömmek.
TAKBİZ
Toplayıp bir yere getirmek.
TAKDANE
f. Üzüm çekirdeği.
TAKDİD
Eti kurutmak. * Uzunlamasına yırtmak veya kesmek.
TAKDİH
Beğenmeme, zemmetme. * Atın belini inceltmek.
TAKDİM
(Kıdem. den) Arzetmek. Sunmak. * Küçük bir kimseyi yaş, amel, mevki ve takva itibariyle büyük bir kimse ile tanıştırmak. * Öne geçirmek, bir şeyi başka bir şeyden önde tutmak. * Bir büyüğün önüne geçip bir şey vermek.
TAKDİMÂT
Takdim edilenler. Büyüklere verilen şeyler.
TAKDİME
(C.: Tekadim) Kendisinden üstün kişiye sunulan armağan, hediye. * Takdim.
TAKDİMEN
Takdim ederek, öne geçirerek.
TAKDİM-TE’HİR
Öne geçirmek, sonraya bırakmak.
TAKDİR
Kıymet vermek. Değerini, kıymetini, lüzumunu anlamak. * Kader. * Düşünmek. * Öyle saymak.
TAKDİREN
Değer ve kıymetini anlıyarak. Takdir ederek.
TAKDİRÎ
Kaderden olan. Takdir-i İlâhîye ait ve müteallik olan. * İtibarî. * Farazî. * Gr: Yazılı olmayıp var bilinen mâna veya kelime. (Bak: Mukadder)
TAKDİR-İ KELÂM
Söze değer vermek. * Sözün kıymeti. Sözden anlaşılan husus.
TAKDİRNAME
f. Bir işin beğenildiğine ve istihsan edildiğine dâir alâkadarların imzasını taşıyan yazı. Beğenildiğine dair yazılı kâğıt.
TAKDİS
Büyük hürmet göstermek. Mukaddes bilmek. * Cenab-ı Hakk’ın kusursuz, pâk ve her hususta noksansız olduğunu bildirmek, söylemek ve Allah’a (C.C.) şükretmek.
TAKDİYE
Hâcet bitirmek, ihtiyaç gidermek.
TAKFİL
(Kufl. dan) Kilitleme veya kilitlenme.
TAKFİYE
Kafiye yapmak. * Bir kimsenin ardınca olmak.
TAKHİM
İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek.
TAKHİR
(C.: Takhirât) (Kahr. dan) Kahretme.
TÂK-I MUALLÂ
Yüksek şerefe. Yüksek kubbe. * Yüksek haysiyet ve şeref sahibi.
TAKIYYE
Sakınmak. Kendini koruyup çekinmek. * Birinin mensub olduğu mezhebi gizlemesi. * Mümâşât.
TÂKIYYE
Takke.
TÂKIYYE-DUZ
f. Takkeci, takke diken.
TAKİ
Kendini koruyan, saklayan. * Takvalı kimse. Günahtan çekinen.
TA’KİB
Gözlemek. * Yolunda gitmek. * Peşinden yürümek. * Suçlunun suçunu araştırmak. * Bir kimsenin aynı senede yine gazaya gitmesi. * Bir şeyi ciddiyetle istemek.
TA’KİBÂT
Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak.
TA’KİBEN
Takip ederek, takip suretiyle.
TA’KİD
Edb: İbareyi veya cümleyi anlaşılmaz şekle koyma. * Düğümlenme, düğümleme.
TA’KİF
Eğriltmek.
TA’KİL
Devenin ayağına ip takıp bağlamak.
TA’KİM
(Akm. dan) Kısırlaştırma. Neticesiz bırakma.
TA’KİR
Bir uzvu, organı yararak sinirleri kesme.
TA’KİR
Suyu bulanık etmek.
TAK’İR
(Ka’r. dan) Çukurlaştırma, çukur yapma.
TAKLİ’
(Kal’. den) Yarmak. * Mübalâğa ile koparmak. Kökünden söküp koparmak.
TAKLİB
(C.: Taklibât) (Kalb. dan) Döndürme, çevirme. * Bir şeyin kalıp ve şeklini değiştirme.
TAKLİD
Takma, asma, kuşatma. * Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak.(Kur’an baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu hey’et üzerine bâkidir. Bu kadar Kur’anı taklid etmeğe müştak olan dostlar ve mütehacim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur’anın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misâli gösterilmiştir. Evet, Kur’an milyonlarca Arabî kitablarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O halde Kur’an ya hepsinin altındadır. Bu ise muhaldir; öyle ise; hepsinin fevkindedir. Öyle ise Allah’ın kelâmıdır. İ.İ.)(Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Ayâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki; siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibaınız milliyetinize karşı bir istihfaftır. Ve millete bir istihzadır. M.N.)
TAKLİDEN
Taklid ederek, benzeterek.
TAKLİDGÂH
f. Taklid yeri.
TAKLİDÎ
Taklide ait. Sathî. * Delil ve sened istemeden kabul edilen.
TAKLİDÎ İMAN
(Bak: İman-ı taklidî)
TAKLİD-İ SEYF
Kılıç kuşatma.
TAKLİD-İ TUFEYLÂNE
Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid.
TAKLİH
Dişin sarılığını gidermek.
TAKLİL
Azaltma. Azaltılma. İndirme. Tenkis.
TAKLİL-İ MASÂRİF
Masrafların azaltılması.
TAKLİM
(Kamış, tırnak, kalem gibi şeyleri) yontma, kesme.
TAKLİS
Def çalıp nağme söylemek.
TAKLİS
Büzme.
TAKMİS
(Kamis. den) Gömlek giydirme.
TAKMİŞ
Cem’etmek, toplamak.
TAKNETU
(Bak: Lâtaknetu)
TAKNİ’
Başına örtü örttürmek.
TAKNİN
(Kanun. dan) Kanun koyma.
TAKNİYE
Çok kırmızı yapmak.
TAKRİ’
(C.: Takriât) Tevbih. Azarlama. * Birini telâşa düşürme. * Te’nif. Başa kakma.
TAKRİÂT
(Takri’. C.) Azarlamalar, paylamalar, başa kakmalar.
TAKRİB
Yaklaştırma. Aşağı yukarı ve tahmin ile kat’i olmayan şey söyleme. Tahmin. * Yolunu bulma.
TAKRİBEN
Tahminen. Yaklaşık olarak. Aşağı yukarı.
TAKRİBÎ
İhtimale göre olan. Takribe ait.
TAKRİD
Devenin gövdesinde olan keneyi yolup gidermek. * Hor ve zelil etmek.
TAKRİN
(Karin. den) Birlikte bulundurma. Yaklaştırma.
TAKRİR
İyi ifade etmek. Bildirmek. * Ağzından anlatmak. * Yerleştirmek. Kararlaştırmak. Yerini belirtmek. * Resmî olarak yazı ile bildirmek. * Tapuda, mülkünü başkasına sattığını bildirmek. * Siyasî nota.
TAKRİRÂT
(Takrir. C.) Ağızdan anlatılan şeyler.
TAKRİREN
Ağızdan anlatarak.
TAKRİR-İ KELÂM
Söylemek. İfadede bulunmak.
TAKRİRÎ SÜNNET
Hazret-i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, sahabelerinden birinin söylediğini veyahut işlediğini gördüğü halde, onu menetmiyerek sükût buyurmaları.
TAKRİS
Parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovup yıkamak.
TAKRİS
Soğutmak. * Dondurmak.
TAKRİŞ
Birbirine rağbet etmek.
TAKRİT
Kulağına küpe takmak. * Davarın başına yular takmak.
TAKRİZ
Hayatında bir kimseyi methetmek, övmek.
TAKRİZ
(Karz. dan) Ödünç vermek. * Bir şeyi veya bir eseri beğendiğini söylemek. Beğendiğini bildiren yazı yazmak. Bir eserin takdir ve tahsin edildiğini bildiren yazı yazmak.
TAKSİB
Kıvırcık yapmak.
TAKSİF
Çok kırmak.
TAKSİM
(Kısım. dan) Bölme. Parçalara ayırma.
TAKSİMÂT
Taksimler. Bölmeler. Cüz cüz ayırmalar.
TAKSİM-İ A’MÂL
İş bölümü, iş taksimi.(Sani’i-i Zülcelâl’in hilkat-i âlemde câri ve taksim-ül-a’mâl kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkide mündemiç olan rıza ve işaretinin imtisali farz iken, itaat tamam edilmemiştir. Şöyle: Kaide-i taksim-ül-a’mâli muktazi olan hikmet-i İlâhiyenin dest-i inayetiyle beşerin mahiyetinde ekmiş olduğu istidadât ve muyulâtla şeriat-ı hilkatin farz-ül-kifayesi hükmünde olan fünun ve sanayiin edasına bir emr-i manevî vermişken su-i istimalimiz ile o istidaddan tevellüd eden meyle kuvvet ve meded verici olan şevki bu hırs-ı kâzib ve şu re’s-i riya olan meylü’t-tefevvuk ile zayi edip söndürdük. Elbette isyan eden cehenneme müstehak olur. Biz de bu hilkat denilen şeriat-ı fıtriyenin evamirine imtisal edemediğimizden cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azabdan bizi kurtaracak taksim-ül-a’mal kanunuyla amel etmektir. Zira seleflerimiz taksim-ül-a’mâlin ameli ile cinan-ı ulûma dâhil olmuşlardır. R.N.)
TAKSİM-İ GURAMÂ
Kârı veya zararı ortaklar arasında koydukları sermaye nisbetinde taksim etmek. * Fık: Bir borçlunun terekesini alacaklıların borç miktarları nisbetinde aralarında taksim etmek.
TAKSİR
(Kasr. dan) Kısaltma, kısma. * Kusur, hata, kabahat, suç. Günah. * Bir işi eksik yapma. * Bir şeyi yapabilir iken yapmama. * Zayıflatmak, süstlük etmek. * Geri kalmak.
TAKSİRAT
(Taksir. C.) Kusurlar, suçlar, günahlar, kabahatlar.
TAKSİS
Kireç ile bina yapmak. * Kireç ile sıvamak.
TAKSİT
(Kıst. dan) Belli zamanlarda parça parça ödenecek para.
TAKŞİR
(Kışr. dan) Kabuğunu soyma.
TAKTAKA
(Tıktıka) Taşlardan çıkan ses. * Hayvanların ayak sesleri veya bunları anlatmak için söylenen kelime.
TAKTİ’
Kesme. Kesilme. Parça parça etme. Parçalara bölme.
TAKTİB
Kaş çatıp yüz ekşitme.
TAKTİK
Fr. Asker kuvvetlerini harb meydanlarında düşmanı şaşırtarak kullanma. Bu işi tedkik eden ilim. * Mc: Bir işte muvaffakiyet için lüzum eden yolları kullanma.
TAKTİL
(Katl. den) Çok öldürmek, çok katletmek. * Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.
TAKTİN
Filiz sürme.
TAKTİR
Damla damla akıtmak. Damlatmak. İnbikten çekmek.
TAKTİR
Eksik etmek. * Güç olmak.
TAKTİRAT
Damla damla akıtmalar.
TAKUT
Feryun adı verilen darı cinsi.
TAKVA
Bütün günahlardan kendini korumak. Dinin yasak ettiğinden veya haram olduğunda şüphesi olan şeylerden çekinmek. (Bak: Amel-i-sâlih, İttika, Vicdan)(Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def’-i şer, celb-i nef’a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan, def-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. R.N.)(Ey muhatab olan insanlar! Havf ve reca ortasında bulunmakla, takvayı recâ ederek Rabbinize ibadet ediniz. Bu itibarla insan, ibadetine itimad etmemelidir ve daima ibadetinin artmasına çalışmalıdır. Reca mânası, sâmi’ ve müşahidlere göre olursa şöyle te’vil edilecektir:Ey müşahidler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı arslandan ümid ve reca ettiği gibi; siz de, insanları ibadet techizatiyle mücehhez olduklarını gördüğünüzden, onlardan takvayı reca ve intizar edebilirsiniz. Ve keza, ibadetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna işarettir. Takva, tabakat-ı mezkurenin ibadetlerine terettüb ettiğinden, takvanın bütün kısımlarına, mertebelerine de şamildir. Meselâ: Şirkten takva; kebairden, masivaullahdan kalbini hıfzetmekle takva; ikabdan içtinab etmekle takva; gazabdan tahaffuz etmekle takva. Demek kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder. Ve keza, ibadetin ancak ihlâs ile ibadet olduğuna ve ibadetin mahzan vesile olmayıp maksud-u bizzat olduğuna; ve ibadetin sevab ve ikab için yapılmaması lüzumuna işarettir. İ.İ.)
TAKVİB
Bir şeyi yerinden çekip koparma. * Yeri kazma.
TAKVİD
Çok uzun boyunlu olmak.
TAKVİL
(C.: Takvilât) İftira. Yalan söyleşmek. * Haber vermek.
TAKVİM
Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma. * Ta’dil etme. * Bir şeye kıymet tâyin eylemek. * Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter. * Günlük olaylardan bahseden gazete.
TAKVİMÇE
f. Küçük takvim.
TAKVİM-İ ARABÎ
Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.
TAKVİR (TAKAVÜR)
Bir cismi yuvarlak kesmek.
TAKVİS
(Kavs. den) Kavislendirme. Yay şekline koyma.
TAKVİT
Besleme. Tagaddi.
TAKVİYE
Kuvvetlendirmek. * Kuvvetlendirilmek.
TAKVİZ
Binayı yıkmak.
TAKYİD
(Kayd. dan) Kayıt ve şarta bağlanma. Şart koşma. Bağlama. Deftere yazmak. * Harfe nokta ve hareke koyma.
TAKYİH
(Yara) İrinlenmek.
TAKYİN
Tezyin etmek, süslemek.
TAKYİR
Zifte bulaştırmak.
TAKYİZ
Kırılmak. * Takdir etmek. * Sövmek.
TAKZİB
Kesmek.
TAKZİF
Çok iftira atmak.
TAKZİYE
Gözün çapağı dışarı itmesi.
TAKZİYE
(Kaza. dan) Eksiği yerine getirme. Kaza etme.
TAL
f. Bakır veya gümüş tepsi. * (Parmaklara takılan) zil.
TAL’
Tomurcuk. * Miktar. Kadar. * Çiçeklerin üremelerine sebep olan sarı tozları.
TAL’A
Görmek. (Bak: Tal’at)
TALA’
(C.: Etlâ) Geyik buzağısı. * Çatal tırnaklı hayvanların yavrusu. * Buzağının ayağını bağladıkları ip. * Şahıs.
TALAC
f. Bağırma, feryad, çığlık. * Ses, sada. * Kavga. * Meş’ale.
TALAH
Yorulmak, zayıflamak.
TALAH
Salih olmayan. Bozuk.
TALAK
(At) sıçramak ve kalkmak.
TALÂK
Boşamak. Boşanmak. * Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak. * Nikâhlı karısını bırakmak.
TALÂK SURESİ
Medenîdir. Nisâ Suresi de denir. Kur’an-ı Kerim’in 4. Suresidir.
TALAKAT
Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük. * Güler yüzlülük.
TALÂK-I BÂYİN
Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz. (Bak: Hulle)
TALAK-NAME
f. Boşama kâğıdı.
TALAM
Esrar otunun tohumu.
TALAN
f. Çapul, yağma. * Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması.
TALANGER
f. Yağmacı, talancı, çapulcu.
TALANGERÎ
f. Çapulculuk, yağmacılık.
TALAR
f. Dört direk üzerine yapılan ve geceleri yatılan yer. * Salon, büyük oda.
TALASİM
(Tılsım. C.) Tılsımlar.
TAL’AT
Vecih, yüz. Çehre. * Görünüş. Görüşmek. * Güzellik. * Görmek. * Bir şeye çok rağbet etmek.
TAL’AT-EFRUZ
f. Parıldayan.
TALAVET
Güzel, hüsün. Şirinlik, zariflik. * Ağızda çıkan bir nevi yara.
TALAZZİ
(Lazâ. dan) Alev çıkarma. Alevlenme.
TALE
(Tavl. dan) “Uzun olsun” mânâsındadır.
TALEB
İsteme. İstenme. Dileme. İstek.
TALEBDÂR
f. Alacaklı.
TALEBE
(Tâlib. C.) İstekliler. * Şakird. Tahsile çalışan. Öğrenen. Öğrenci.
TALEBE-İ ULÛM
Yüksek dinî ilimleri okuyan talebe. (Bak: Âlem-i berzah)(İmam-ı Şâfiî (K.S.) gibi büyük zâtlar: “Talebe-i ulûmun hattâ uykusu dahi ibadet sayılır.” diye ziyade ehemmiyet vermişler. Ş.)
TALEB-İ RÜ’YET
Görmeyi istemek. Hz. Musa’nın (A.S.) Cenab-ı Hakk’ı görmek istemesi.
TALEBKÂR
f. İstekli, talebli, arzulu.
TALEF
Fazl. Atâ, hediye, bahşiş, hibe. * Kanı heder olmak.
TALEL
(C.: Tulul-Atlâl) Yıkılmış binada kalan duvar temeli.
TALH
Necis bulaşmak, pislik bulaşmak. * Havuz dibinde kalan tortu. * Kene böceği.
TALH
Muza benzer meyve. Akasya ağacı.
TALHA BİN UBEYDULLAH
(R.A.) : Aşere-i mübeşşeredendir. Çok muharebelere iştirak etti, fedakârlığı büyüktü. Peygamberimiz (A.S.M.) ile muharebede iken kılıç darbesine karşı kolunu gerer ve onu muhafazaya çalışırdı, kendisinden ziyade Hz. Peygamber’i (A.S.M.) muhafazaya azmederdi. Kolu bu yüzden sakatlandı. Hz. Ali (R.A.) buyuruyor ki: “Resul-i Ekrem’den (A.S.M.) duydum. Dedi ki: Talha ile Zübeyir, Cennet’te benim komşularımdandır.” Hicretin 36’ncı yılında Cemel Vak’asında şehid oldu.
TALİ
Tilavet eden, okuyan. * İkinci derecede. Sonradan gelen. * Man: Birbirine bağlı iki kaziyeden ikincisi. Meselâ: “Duman çıkıyorsa ateş vardır” sözünde “Ateş vardır” sözü tâli’dir.
TALİ ‘
Doğan. Tulu’ eden. * Kısmet, kader, baht. * Nişangâhın arkasına düşen ok. * Yeni hilâl.
TALİA
Doğan. Ufuktan görünen. Tulu’ eden.
TALİA
Casus. * Nişancı. Asker önünden giden tabur. * Rehber, kılavuz; kafilenin önünde giden.
TALİB
(C.: Tulleb-Tullâb-Talebe) İsteyen, istekli. * Talebe, öğrenci.
TALİBE
(C.: Tâlibât) Kız talebe. Mektebli kız.
TALİD
Bir kimsenin (köle, câriye, hayvan gibi) canlı eşyası.
TALİF
Alınmış şey.
TALİH
Faydasız, yaramaz iş. (Kısmet ve kader mânasında: Bak: Tâli’)
TALİK
Güleryüzlü adam. Mütebessim kimse. * Düzgün söz söyleyen kimse.
TALİK
Azad olunan esir. Serbest bırakılan esir.
TA’LİK
Asmak. * Geciktirmek. * Bağlanmak. * Bir cümlenin mazmununun husulünü diğer bir cümlenin mazmununun husulüne edat-ı şart ile rabt etmektir. Şu işi görürsen, şuna vâris olacaksın denilse, vâris olma, işin görülmesine bağlanmış olur. Buna ta’liki şart denir. * Muallak kalmak. Bir zamana bıraktırmak. * Kur’an yazısının bir çeşidi. * Tefsir.
TA’LİKAT
Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan veya ayrıca eser olarak hazırlanan notlar. * Bediüzzaman Hazretlerinin İlm-i Mantık üzerine te’lif ettiği bir eserinin ismi.
TALİL
Hasır.
TA’LİL
Sebep göstermek. * İllet. Bahane. * Müessirden esere yapılan istidlâl. (Bak: Bürhaân-ı limmî)
TA’LİL BA’D-EL-VUKU’
Bir şeye sonradan uygun bir sebep uydurma.
TA’LİM
Öğretmek. Yetiştirmek. Alıştırmak. Belli etmek. İdman.
TA’LİMAT
Bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.
TA’LİMAT-NAME
f. Yönetmelik.
TA’LİMGÂH
Tâlim ve öğrenme yeri.
TA’LİMHANE
f. Öğrenme yeri. Ta’lim yeri.
TA’LİM-İ ESMÂ
İsimleri öğretmek. * Cenab-ı Hak tarafından Hz. Âdem’e (A.S.) Esmâ-i hüsnânın öğretilmesi.(Hazret-i Âdem’in melâikelere karşı kabiliyyet-i hilâfet için bir mu’cizesi olan tâlim-i esmâdır ki, bir hâdise-i cüz’iyyedir. Şöyle bir düstur-u küllînin ucudur ki: Nev-i beşere câmiiyet-i istidat cihetiyle tâlim olunan hadsiz ulûm ve kâinatın envaına muhit pek çok fünun ve Hâlik’ın şuunat ve evsafına şamil kesretli maârifin talimidir ki; nev-i beşere, değil yalnız melâikelere, belki Semâvat ve Arz ve dağlara karşı Emanet-i Kübrayı haml dâvasında bir rüçhaniyet vermiş ve hey’et-i mecmuasiyle Arz’ın bir halife-i mânevisi olduğunu Kur’an ifham ettiği misillü “Melâikelerin Âdem’e secdesiyle beraber, Şeytan’ın secde etmemesi” olan hâdise-i cüz’iye-i gaybiyye, pek geniş bir düstur-u külliyye-i meşhudenin ucu olduğu gibi, pek büyük bir hakikatı ihsas ediyor. S.)
TA’LİN
Aşikâr etme. Meydana çıkarma. Açığa vurma.
TA’LİT
Devenin yularını başından indirmek. * Deve boynuna nişan etmek.
TA’LİYE
Yükseltme.
TA’LİYE-İ NAME
Mektuba başlık koyma.
TALK
Doğum ağrısı.
TALL
Çiğ, kırağı. İnce yağan yağmur, çisinti. Şebnem. * Helâk etmek, iptal. * Güzel, lâtif şey. * Şiddet.
TALLASE
Kendisiyle levha silinen paçavra.
TALS
(C.: Atlâs) Mahvetmek.
TALS
Su akmak.
TALTİF
İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.
TALTİFÂT
(Taltif. C.) Taltifler, ihsanlar, lütuflar, bağışlar.
TALTİFEN
Taltif suretiyle.
TALTİH
Bulaştırma, bulaşık etme.
TALUT
(Bak: Yuşa)
TALVE
Vahşi canavarların yavrusu. * Keçi bağladıkları ip parçası.
TALY
Karışmak.
TALZİYE
(Lezâ. dan) Alevlendirme veya alevlendirilme.
TA’M
Yeme. Tad. Lezzet. Zevk.
TAMA’
Hırsla istemek. Doymazlık. Aç gözlülük. Çok isteme. * Askerî fertlerin maaşları. (Kamus)
TAMAEN
Tama’ ederek. Hırsla. Cimrilikle.
TAMAH
(Tımah – Tumuh) Bir şeye göz dikip bakma.
TAMA’KÂR
Aç gözlü. Cimri.
TAMAM
Bitme, bitirme, son, nihayet. * Tam, eksiksiz, noksansız. * Ne eksik ne fazla. * Münasib, uygun.
TAMAMEN
Büsbütün, eksiksiz ve tam olarak, mükemmel biçimde.
TAMAM-I ITTIRAD-I AHVAL
Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi.
TAMAMİYET
Bütünlük, tamamlık, tamlık.
TAM’AN
Tama’ suretiyle, tama’ ederek.
TAMAR (TIMÂR)
Yüksek mekan, yüce yer.
TAMAT
f. Mânâsız ve uygunsuz söz.
TAMELE (TAMLE)
Havuzun dibinde kalan balçık ve tortu.
TAMH (TIMÂH)
Gözünü yukarı kaldırıp bakmak.
TA’MİD
Vaftiz etmek.
TA’MİK
(Umk. dan) Derinleştirmek. Derin kazmak. * İnceden inceye araştırmak. Esasına varacak şekilde araştırmak.
TA’MİKAT
(Ta’mik. C.) Derinleştirmeler. İncelemeler, tedkik etmeler, araştırmalar.
TA’MİM
Umumileştirme. Herkese bildirme.
TA’MİMEN
Ta’mim suretiyle. Herkese bildirmek suretiyle.
TAMİR
Hurması olan kişi.
TAMİR
Sıçrayıcı, sıçrayan.
TA’MİR
Bozuk şeyi düzeltmek. Eski şeyi düzeltip yeni hâline getirmek.
TAMİR BİN TAMİR
Aslı bilinmeyen kimse. * Pire.
TA’MİRÂT
(Tamir. C.) Noksanları gidermek. Eksik ve bozukları düzeltmeler ve tamamlamalar. Ta’mirler.
TAMİS
Uzak.
TAMİYE
Dudak kabarmak.
TA’MİYE
(Amâ. dan) Körletme. Kör etme. * Kapalı şekilde anlatmak. * Edb: Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak veya eklenecek sayılarını işaret etme.
TAMLES (TAMELLES)
Çörek.
TAMM
Saçını kesmek. * Galebe etmek. Galib gelmek. * Yükselmek, yüce olmak. * Defnetmek, gömmek.
TAMMA’
(Tama’. dan) Çok tama’ eden.
TAMMAH
Her şeye göz diken pek hırslı kimse.
TAMMAT
Kıyamet.
TAMME
Bütün, noksansız, eksiksiz, tam.
TAMME
(Tâmmât) Kıyamet vakti. * Belâ. Dâhiye. * Keskin çığlık.
TAMN
Sâkin olmak, sessiz olmak.
TAMS
Kadının hayız görmesi, aybaşı olması. * Kir, vesah. * Cima etmek. * Yapışmak.
TAMS
Yok etme, belirsiz kılma. * Eskimek. * Mahvolmak.
TAMŞ
Halk, nâs, insanlar.
TAMTAME
Pelteklik, kekemelik, tutukluk.
TAMU
(Aslı: Tamuğdur) Cehennem.
TAMUR
Kan. * Nefes.
TAMURE
Kalb gılâfı. * Emzikli bardak. * İbrik.
TAMV
Yüksek olmak. * Dolu olmak.
TA’N
Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek. * Küfretmek. * Muhalifin iddialarını çürütmek. * Vurmak. * Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.
TANA
Susuzluktan ciğerin yapışması.
TANAGGUZ
Taaccüb edip, şaşırıp, hayrette kalıp başını sallamak.
TANAZZUC
Pişmek. * Olmak.
TANCİR (TANCERE)
(C: Tanâcir) Tencere.
TANDIR
Ufak fırın. * Elleri ve ayakları ısıtmak için üstü kapalı küçük mangal.
TA’NE
Sövme, zemmetme, yerme, çekiştirme.
TANEF
Kayış. * Dağ burnu. Dağ başı. * Kapı üstüne yapılan örtü. * Duvar üzerine yapılan saçak.
TA’NE-ZEN
f. Söven, zemmeden, hicveden, yeren, çekiştiren.
TANFESE
(C.: Tanâfis) Uzun saçaklı halı. * Hurma yaprağından yapılan ve eni bir zira’ miktarı olan hasır.
TANGİM
Avazlandırmak, seslendirmek.
TANGİS
Dirliğini tatsız etmek.
TANGO
Fr. Züppe giyinişli kadın. * Turuncuya çalar renk. * Bir dans çeşidi.
TANGÜB
Ok yapımında kullanılan sağlam bir ağaç cinsi.
TANH
Semiz olmak, besili ve şişman olmak. * Yemeğin hazmolmaması, sindirilmemesi.
TA’NİF
Şiddetle azarlamak. * Darılmak. * Meşakkat vermek. Melâmet etmek.
TA’NİFÂT
(Ta’nif. C.) Şiddetle azarlamalar, darılmalar.
TA’NİK
(Unk. dan) Boğazını tutup sıkmak.
TAN’İM
Nimet vermek, nimetlendirmek.
TANİN
Sinek vızıltısı. * Kaz sesi. * Avaz ve gürültü. * Çınlamak. Tınlamak.
TANİN-ENDÂZ
f. Çınlayan, tınlayan.
TA’NİS
Büluğdan sonra kızın kendi evlerinde çok durması.
TA’NİYE
İncitmek.
TANKER
ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon.
TANNAN
Tınlayan, çınlayan.
TANNAZ
Herkesle eğlenip alay eden. Müstehzi.
TANNE
Balçığı çok olan yer.
TANSİB
Yükseğe kaldırma.
TANSİF
(Nısıf. dan) Yarı yarıya bölmek. Ayırmak.
TANSİR
Hristiyanlaştırma.
TANSİS
Tetkikten sonra karar vermek. * Bir mes’eleyi ve hükmü, şer’î delillere isnad etmek.
TANSİYON
Fr. Tıb: Kanın damarlara içerden yaptığı tazyik, basınç.
TANTANA
Çok lüks içinde olmak. Gösteriş. Gürültü patırtı.
TANTİF
Kulağına küpe geçirmek.
TANTİK
Bir kimsenin beline kuşak bağlamak.
TANTİL
Hasta olan uzuv üstüne sıcak su ve yağ dökmek.
TANZ
Herkesle eğlenme. Alay etmek.
TANZİC
Çok pişirmek. * Yakmak.
TANZİD
Bir yere toplayıp yığmak. İstif etme.
TANZİF
(Nezafet. den) Temizlenmek. Temizlemek.
TANZİFÂT
Temizlik işleri. Temizlemeler.
TANZİM
(Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek. * Düzenlemek. Tertiblemek. * Islah etmek. * Manzum veya mensur olarak yazmak.
TANZİMAT-I HAYRİYE
Osmanlı Devletinde Sultan Abdülmecid zamanında başlayan ve (1839-1876) tarihleri arasındaki devreye Tanzimat-ı Hayriye denir. Sözde ıslahat için çalışılan devirdir. Bu, Gülhane Hatt-ı Hümayunu namında padişah fermanı ile başlatıldı. Bu devirde her şey yeniden tanzim edilecekti, yeni müesseseler kurulacaktı. Avrupa-vâri terakki esasları her yerde öğretilecek, Osmanlı Devleti ve İslâm Alemi ilerliyecekti. Fakat ıslaha ferdlerden başlayacakken ve İslâmî çareler düşünülecekken, geniş daireden başlandı. Evvelki dairelerdeki iktisadî, içtimaî fikir hastalıklarımıza zâhirde çâre bulmak için doktor gibi içimize giren yabancılar ve ecnebi zihniyetin meyveleri gittikçe bünyemizi daha ziyade felce uğrattılar…
TANZİR
Benzetme. Benzetilme. Nazire yapma. * Bir yazının şekil ve mâna bakımından benzerini yazma.
TANZİR
Tazeleştirme, tazelendirme.
TANZİREN
Nazire olarak. Benzetme suretiyle.
TÂR
f. Karanlık. * Tel. Saç teli. * Tepe. * İplik.
TAR TAR
Tel tel. İplik iplik.
TAR Ü MAR
f. Dağınık, karmakarışık, perişan.
TARA
f. Yıldız.
TARAB
Sevinçlik. Şenlik. Şâdlık.
TARAB-EFSÂ
f. Neşe ve ferahlığı artıran.
TARAB-ENDUZ
Ahenk kazanan.
TARAB-GÂH
f. Coşkunluk ve sevinç yeri.
TARAB-NÂK
f. Sevinçli, neşeli, coşkun.
TÂRÂC
f. Yağma, talan, çapul. * Yağmalama, talan etme.
TÂRÂC-GER
f. Yağmacı, çapulcu.
TÂRÂC-KERDE
f. Yağmalanmış, talan edilmiş.
TARAF
Yan, yön. * Yer, memleket, ülke. Kıt’a. * Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak. * Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.
TARAFDAR
f. Birinin tarafını tutan, bir tarafı tutan, bir tarafı kayıran.
TARAFDARÎ
f. Kayırıcılık, taraftarlık.
TARAFEYN
İki taraf. İki nihayet. * Dâvada karşılıklı iki hasım. Her iki taraf.
TARAFGİR
f. Taraf tutan. Taraflardan birine sahip çıkan.
TARAH
(C.: Etrâh) Tasa, keder, hüzün, melâlet.
TARAH
Uzak mekân.
TARAHHUM
(Bak: Terahhum)
TARAİF
(Tarife. C.) Az bulunur şeyler.
TARAİK
(Tarikat. C.) Tarikatlar, meslekler.
TARAK
Bulutların bir yere toplanması. * Aynı cinsten olan şeylerden bazısı bazısının üstünde olması.
TARAN
f. Karanlık.
TARANCİBİN
Kudret helvası.
TARARET
Semizlik, besililik, şişmanlık.
TARAS
İzdihamlık, çok kalabalık.
TARASRUS
Katı olmak, şiddetlilik. * Sağlam olmak.
TARASSUD
Bir şeyi çok dikkat ederek gözetleme. İntizar üzere olma. Gözetleme.
TARASSUDÂT
(Tarassud. C.) Gözlemler, tarassutlar, gözetlemeler.
TARAT
f. Çapul, yağma, talan.
TARATUN
Fârisî dilince söyleşmek. Farsça konuşmak.
TARAVET
Tazelik. Körpelik.
TARAVET-DÂR
(Terâvettar) f. Tâzece, eskimemiş, tâze.
TARAYYUH
Zayıflık, süstlük.
TARAZİ
Hoşnutlaşmak.
TARAZRUZ
(Taş) Parça parça olmak.
TARAZÜM
Üzümü ekmekle yemek.
TARD
Sürme, kovma, uzaklaştırma. * Mektebden veya vazifeden uzaklaştırma. Hizmetten çıkarma.
TARDETMEK
Kovmak, def etmek, uzaklaştırmak.
TARDİN
Kaftana yen etmek.
TARDİYE
Red olundurmak.
TARDİYE
Allah râzı olsun demek. (Bak: Tarziye)
TARE
Defa, kerre.
TARED
Irak etmek, uzaklaştırmak. * Sürüp reddetmek.
TAREK
f. Tepe. Başın tepesi.
TAREM
Dam, kubbe, künbet. Sakf. Satıh.
TAREŞ
Sağırlık.
TARETEN
Bir kere veya bazı defa.
TÂRETEN UHRÂ
Bir kere daha, başka bir kere daha.
TAREYAN
Oluverme, geliverme, birdenbire çıkma.
TARF
Göz, bakış, nazar. Göz ucu. * Soyu temiz kimse. * Her şeyin nihayeti, sonu. * Göz kapaklarını yummak veya oynatmak. * Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak. * Koz: Menazil-i Kamer’den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört yıldızdan ikisi aslan gözüne benzetildiğinden bu menzile de “Tarf” denilmiştir. Bu iki yıldız daha evvel doğarlar.)
TARFA
Ilgın ağacı.
TARFE
Göz kapağının bir defa kapanıp açılması. * Göz kırpmak. * Bir yıldız ismi. * Ayın bir menzili.
TARFES
Kum yığını.
TARFET-ÜL AYN
Göz kapağının bir kere açılıp kapanması kadar geçen kısa ân.
TARH
Uzaklaştırmak. * Vaz’ etmek. * İndirmek. * Bırakmak, elinden atmak. * Yerleştirmek. * Temel bırakmak. * Mat: Çıkarma.
TARH-EFGEN
f. Düzenleyen, kuran, tertib eden. * Temel kuran, bina yapan.
TARH-ENDAZ
f. Temel atan. Düzenleyen, tertib eden.
TARH-I ESAS
Temel atmak.
TARHİB
Merhaba demek.
TARHUN
(C.: Tarâhin) Tarhun otu.
TÂR-I ANKEBUT
Örümcek ağı.
TÂR-I ZÜLF
Saç teli.
TÂRIK
Gece gelen kimse. * Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler. * Parlak yıldız. * Sabah yıldızı. (Zühre)
TÂRIK SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 86. Suresinin ismidir. Mekkîdir.
TARIM (TARİME)
(C.: Tıram) Kara çadır.
TARÎ
(Tarâ. dan) Birdenbire çıkan, ansızın görünen.
TARÎ
Karanlık, meçhul.
TARÎ
(Taravet. den) Taze, taravetli.
TA’RİB
Bir kimseden söz nakletmek. * Çirkin etmek. * Arabî olmayan kelimeyi arabi lügatına nakletmek.
TA’RİC
Meyletmek, eğilmek. * Bir nesne üzerinde durmak. * Çıkıntı. Tümsek peyda etme.
TARİD
(Tard. dan) Kovan, çıkartan, süren, tardeden.
TARİD
Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış. * Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu.
TA’RİD
Kaçmak. * Gitmek.
TARİDE
Arap çocuklarına mahsus bir oyun. * Okları cilâ edip parlattıkları ağaç.
TA’RİF
(İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih. * Bir maddeyi bütünüyle bir ibare halinde anlatmak. * Gr: Bir ismi marife etmek. * Arafat’ta vakfe yapmak.
TA’RİFE
Bir şeyi lâzım olduğu şekilde anlatıp bildiren yazı.
TARİH
Hâdiseye vakit tayin etmek. * Vak’anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. * Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim. * Vak’anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam. * Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan eden kitap.
TARİH
İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne.
TARİH-İ KADÎM
Eski zaman tarihi.
TARİH-İ MU’CEM
Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile yekûnunun delâlet ettiği tarih. * Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser.
TARİH-İ UMUMÎ
Umumî tarih.
TARİHNÜVİS
(C.: Tarihnüvisân) f. Tarih yazan. Müverrih.
TARİK
f. Karanlık.
TA’RİK
Ovmak.
TA’RİK
Şaraba biraz su katmak. * Kovayı doldurmak. * Terletmek. * Hastalık veya perhizden dolayı zayıflamak.
TARÎK
Yol. Tarz, usûl. * Vâsıta. Meslek. * Bir maksada nâil olmak için icrâsı lâzım olan husus veya bu hususların hey’et-i mecmuası.
TÂRİK
Terkeden, vazgeçen, bırakan.
TARİKAT
Yol, manevî yol. * Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i âfâkî, Tasavvuf)
TARİK-BAHT
f. Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz.
TARÎK-İ ÂMM
Herkesin geçmesine mahsus yol.
TARÎK-İ BERZAHİYE
Berzaha giden ve ona ait yol.
TARÎK-İ CEHRÎ
Açık olarak ve yüksek sesle zikir yapan tarikat. (Kadirî gibi)
TÂRİK-İ DÜNYA
Hevâ ve hevesi terkeden. Dünyanın fâni olan cihetini terkedip Allah rızası yolunda olan.
TARÎK-İ NAKŞÎ
Şeyh Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerinin kurduğu tasavvuf yolu. (Bak: Nakş-bendî)(Tarîk-i Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakiki yapmamak; hem vücudunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. S.)
TÂRİK-ÜS SALÂT
Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk’ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur’ân’da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur’âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz’î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab: Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi’ ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur’ânın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes; kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i’tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me’yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me’yus suretinde görür… gayet sürurlu ve neş’eli, müjdeli ve kemal-i neş’esinden gülen bir adam; kâinatı neş’eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk’ın abdi ve memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur’ân-ı Mu’ciz-ül-Beyan; mu’cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.)
TARİM
Kalın bulut. * Elleri ve ayakları kaba olan kimse.
TA’RİR
Yere dökmek.
TARİS
Kavi, kuvvetli.
TA’RİS
Et kurutmak.
TA’RİS
Düğün yapma. Bir kızı gelin etme.
TA’RİŞ
Üzüm çubuğuna çardak yapmak. * Temel yapmak.
TARİYE
Ansızın gelen belâ, dâhiye.
TA’RİYE
Soyma. Çıplaklaştırma.
TARİZ
Cansız, kuru nesne. * Meyyit, ölü.
TA’RİZ
Dokunaklı söz söylemek. Kapalıca yapılan sitem. Kinâye ile söylemek.
TA’RİZ
Gizleme, saklama. * Sağlamlaştırma. * Alıp götürme.
TA’RİZÂT
(Ta’riz. C.) Dokunaklı konuşmalar, sözle dokundurmalar, taş atmalar.
TARK
Vurmak. * Dövmek. * Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak. * Bulanık su. * İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu. * Vücuttaki gevşeklik.
TAR-MAR
(Bak: Tar ü mar)
TARMESE
Münkabız olmak.
TARR
Kesmek. * Keskinletmek. * Yapmak. * (Bıyık) gelmek. * Çolak olmak. * Düşmek.
TARRAKA
Gümbürtü.
TARRAR
Yankesici, hilekâr.
TARRİYAN
Sepet. * Büyük tabak.
TARSİ’
Bezemek, süslemek. * Sevinç, neşât.
TARSİ’
(Göz) yaramaz olmak.
TARSİF
Birbirine bitiştirip kuvvetlendirme, sağlamlaştırma.
TARSİG
Vüs’at vermek, genişlik vermek.
TARSİN
Sağlamlaştırmak. Bir şeyi tahkik etmek. * Bilmek. * Metanet ve cesaret vermek.
TARSİNÂT
(Tarsin. C.) Sağlamlaştırmalar.
TARSİS
(Rasas. dan) Kurşunla perçinleme, kurşunlaştırma, sağlamlaştırma. * Kadının sadece gözleri görünecek şekilde örtünmesi.
TARTABE
Keçiyi sağmak için çağırmak.
TARTİB
Islatma, rutubetlendirme. Islatılma. * Tâzelik verme. * Hoşlandırılma. * Hurmanın rutubetli olması.
TARTİB-İ LİSAN
Güzel bir söz söyleyerek dili mânen tatlılaştırma.
TARTİL
Saçı yağlamak.
TARY
Taptaze. Çok taze.
TARZ
Usul, şekil, üslub. * Yol. Hey’et.
TARZE
şekil, suret.
TARZİM
Bir çok şeyi bir yere getirip, toplayıp bir yük yapmak.
TARZİYE
Cübbe veya zırh giymek.
TARZİYE
Pişmanlık duyduğunu anlatarak özür dilemek. * Râzı etmek. * “Radıyallahü-anh” diyerek duâ etmek.
TAS
(C.: Atvâs) Meşhur bir kabın adı. Tas.
TASABBİ
(Saby. dan) Çocuk tavrı takınma. Çocuklaşma.
TASABBU’
Parmak parmak ayırma.
TASABBUH
Sabahleyin uyumak. * Sabah kahvaltı yapmadan yemek yemek.
TASABBUN
Sabunlaşma. * Sabun gibi köpürme.
TASABBUR
(Sabr. dan) Sabırlanma. Sabretme.
TASABBÜB
Dökülmek. * Bahadır olmak, kahraman olmak. * Sıcaklığın artması.
TASABİ
Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.
TASADDİ
Bir işe başlamak. * Taarruz etmek. * Yüz döndürmek. * Tesadüf etmek. * Vuku bulmak.
TASADDU’
(Demir) Paslanmak ve küflenmek.
TASADDU’
Yarılıp çatlama. * Dağılma.
TASADDUK
Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek. * Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak.(İlmi olan kimse ilminden, malı olan kimse malından tasadduk etsin.) (Hadis meâli)
TASADDUKAT
(Tasadduk. C.) Sadakalar.
TASADDUR
(Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme. * Öğretmek. * Yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek.
TASADUK
Birbirine inanmak.
TASADÜM
Tokuşmak.
TASAFFİ
Saflaşmak. Durulmak. Temizlenmek.
TASAFFUH
Yaprak yaprak olma. * Levha biçiminde olma, levha hâline konulma.
TASAFFÜR
Sararmak.
TASAFÜH
Musafaha edişmek.
TASAFÜN
Suyun az olduğu zamanlarda herkese eşit miktar su vermek.
TASALLİ
Ateşte yanmak.
TASALLUB
Sertleşmek. Katılaşmak. * Sağlamlaşmak. * Gayret etmek.
TASALLUT
Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.
TASALLUTEN
Musallat olarak, tasallut ederek, sataşarak.
TASALLÜF
Kibirlenmek, övünmek, söz atmak.
TASALLÜFÂT
(Tasallüf. C.) Gösteriş olarak yapılan nezaketler.
TASALSUL
Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.
TASA’LÜK
Fakirlik göstermek.
TASAMM
Kendini sağır etmek.
TASAMÜM
Sağırlığa vurmak.
TASANNU’
Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Suni hareket.
TASANNUF
Zorla yapılan sınıflandırma veya te’lif.
TASARRUF
İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı. * (Para veya mal) artırma. * Bir şeye karışıp müdahale etme.
TASARRUFAN
Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla.
TASARRUFÂT
(Tasarruf. C.) Tasarruflar.
TASARRUH
Şiddetle çağırmak.
TASARRUM
Cesaretlenme, yiğitlenme. * Kesilmek.
TASARU’
Birbiriyle güreşmek.
TASARUM
Birbirini kesmek.
TASA’SU’
Deprenmek, hareket etmek. * Perakende olmak, dağılmak.
TASA’UB
Güçleşme. Güç olma.
TASA’UD
(Suud. dan) Yukarı çıkma. * (Gaz veya buhar) yükselme.
TASAVİR
(Tasvir. C.) Tasvirler, resimler.
TASAVÜL
Karşılıklı hamle etmek.
TASAVÜN
Hıfzetmek, korumak.
TASAVVU’
Ayrılmak, perâkende olmak.
TASAVVUF
Kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah (C.C.) sevgisi ile bağlamak. Tarikat ehli olmak. (Bak: Tarikat)(İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkıkin-i ehl-i tarikat derler ki: “Birtek Sünnet-i Seniyyeye ittiba’ noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevâfil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniyye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır!” demişler. M.)
TASAVVUFÎ
Tasavvufla alâkalı. Tasavvufa ait.
TASAVVUH
Yaş otun üstü sıcaktan kurumak.
TASAVVUR
Bir şeyi zihinde şekillendirmek. Tasarlamak. * Düşünce, tasarı. Arzu. (Bak: Dimağ)
TASAVVURAT
(Tasavvur. C.) Tasavvurlar.
TASAVVURÎ
Tasavvurla alâkalı. Tasavvura ait.
TASAVVUR-U ŞAHSÎ
şahsî düşünce. şahsa ait tasavvur. (Bak: Himmet)
TASAVVÜN
Kendini sakınmak.
TASAYKUL
Pürüzsüzlük.
TASAYUH
Birbirine çağırmak.
TASAYYUD
(Sayd. dan) Ava gitme. Avlanma. Ava çıkma.
TASAYYUF
(Sayf. dan) Yazlıkta oturma, yazlama, bir yerde yaz mevsimini geçirme.
TASBİH
Rüzgârdan dolayı otun kuruması. * Sütü su ile karıştırıp içirmek.
TASDİ’
Rahatsız etmek. Sıkmak. Baş ağrıtmak. * Yarmak. * Perâkende etmek, dağıtmak.
TASDİK
Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak. (Bak: Dimağ)
TASDİKAN
Tasdik için. Tasdik suretiyle.
TASDİKAT
(Tasdik. C.) (Ka, uzun okunur) Tasdikler, onaylamalar, doğrulamalar.
TASDİKGERDE
Kabul edilmiş, tasdik edilmiş. Doğru olduğu bilinmiş.
TASDİM
Tokuşmak.
TASDİR
İcra etme. Vaz’ etme. * Başlama. * Başlangıç yazma. * Örtme. * Başa geçirme, başa koyma. * Yazma. * Çıkarma, çıkartma.
TASDİYE
Alkış. El çırpma. (Sadadan veya saddan me’huz olarak ses çıkartmak veya vazgeçirtmek demektir ki, bu iki itibar ile birini çağırmak veya eğlenip oynamak gibi herhangi bir maksadla el vurmaktır.) (E.T.)
TASE
f. Tasa, keder, kaygı.
TASEL
Serabın uzaktan su gibi görünmesi.
TA’SENE
Ahlâkı yaramaz kadın. * Çok, kesir.
TASFİD
Muhkem ve sağlam bağlamak.
TASFİF
(C.: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme. * Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.
TASFİH
(Safh. dan) (C.: Tasfihât) Alkışlama, el çırpma. * Yaprak yapma. * Tağyir etme, değiştirme.
TASFİK
(C.: Tasfikat) Kanat çırpma.
TASFİK-İ ESNAN
Soğuktan dişlerin birbirine çarpması.
TASFİR
(C.: Tasfirât) (Safir. den) Sarartma, sarıya boyama. * Islık çalma.
TASFİYE
Saflaştırmak. Olduğundan daha temiz bir hâle getirmek. Temizlemek. * Hesabı kapatmak.
TASFİYE-İ KALB
Kalbini temizleme, yüreğini temizleme.
TASGİR
Küçültmek. Cirm ve kadrini eksiltmek. Hakir eylemek.
TASGİRÂT
(Tasgir. C.) Küçültmeler.
TASHİF
(C.: Tashifât) Yanılarak yanlış kelime yazma. Yazı yazarken kelimeyi yanlış yazma. * Hatâ yapma. * Tağyir etme, değiştirme.
TASHİH
Daha iyi ve daha doğru hale getirmek. Düzeltmek. * Hastanın ağrı ve acısını ilâçla gidermek.
TASHİHÂT
(Tashih. C.) Düzeltmeler, tashihler.
TASHİN
(Sahn. den) Sahneye koyma.
TASİ’ (TÂSİA)
Dokuzuncu.
TASİAN
Dokuzuncu olarak.
TA’SİB
İhata edip kaplamak, içine almak. * Bir kimsenin başına taç koymak. * Açlıktan dolayı karnını bağlamak.
TAS’İB
Güçleştirmek.
TAS’İBAT
(Tas’ib. C.) Zorlaştırmalar, güçleştirmeler.
TAS’İD
Eritme. * Yukarı çıkma ve çıkarılma. * Buharlaştırarak temizleme. İnbikten geçirip buhar haline getirme.
TASİG
Gayretsiz kişi.
TA’SİL
(Asel. den) Bal katma, ballandırma.
TA’SİL-İ KELÂM
Sözü ballandırma. Kelâmı tatlılaştırma.
TASİR
Galiz süt.
TA’SİR
(C.: Ta’sirât) (Asr. dan) Sıkıp suyunu çıkarma.
TA’SİR
(C.: Ta’sirât) (Usr. dan) Güçleştirme.
TAS’İR
Kibirlenmekten dolayı karşısındakinin yüzüne bakmayıp, yüzünü çevirmek.
TASKİL
Cilâlandırmak. Saykal, cilâ vurmak, cilâ verilmek.
TASKİLÂT
(Taskil. C.) Cilâlamalar. Cilâ yapmalar.
TASLİB
(Salb. dan) Haça germek. Haç çıkarmak. * (Sulb. dan) Sertleştirmek. Katılaştırmak, katılaştırılmak.
TASLİM
Kulağı dibinden kesmek.
TASLİT
Musallat etmek. Birini başka birine belâ etmek. Sataştırmak.
TASLİYE
Sallâllahü Aleyhi Vesellem diyerek dua etmek. * Bir şeyi yakmak için ateşe atmak. (Bak: Sallâllahü Teâlâ)
TASM
Âd taifesinden bir kabile. * Mahvetmek veya mahvolmak.
TASME
f. Kayış halka. Tasma.
TASMİD
Hükmetmek. İçini doldurmak.
TASMİM
Bir şeyi önceden iyice kararlaştırmak. Azimet-i sadıka ile kastetmek. * Muhkem kılmak. * İnkâr etmek. * Endişe edip kaçınmamak.
TASMİT
Susturma.
TASNİ’
Düzme. Uydurma. Yakıştırma. * Bir san’atla meşgul kılma. * Güzel terbiye etme.
TASNİÂT
(Tasni’. C.) Hakiki olmayan yapmacık hareketler.
TASNİF
Sınıflara ayırmak. Sınıflandırmak. * Kitap yazmak. Kitap tertib etmek.
TASNİFÂT
(Tasnif. C.) Tasnif edilmiş eserler.
TASRAH
Karınca. * Bit.
TASRE
(Süt) koyu olmak. * Su dibinde olan balçık. * Balçıklı su. * Dirlik, iyi olmak.
TASRİ’
Bir beytin iki mısraını da kafiyeli yapma. * Bütün mısraları kafiyeli manzume yazma. * Yere vurmak. * İki parça etmek.
TASRİD
Azaltmak.
TASRİF
İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak. * Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak, evirip çevirmek. * Gr: Bir kelimenin veya fiilin çeşitli zamanlara göre sıra ile söylenişi. Sarf kaidesi üzere kelimenin şeklini başka kelimelere tebdil eylemek. Meselâ: Türkçe’de bir fiilin tasrifi: Hal sigasına göre: Gelmek fiilinin şekli: Geliyorum, geliyorsun, geliyor, geliyoruz, geliyorsunuz, geliyorlar gibi.
TASRİH
Belirtmek. Açık açık anlatmak. Zâhir ve ayân kılmak.
TASRİHAT
(Tasrih. C.) Açık açık anlatmalar. İzah etmeler.
TASRİHEN
Açık olarak, açıktan bildirerek.
TASRİYE
Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.
TASS
(Tasse) Oğlancıklar oyunundan bir oyun.
TASS (TASSE)
(C.: Tâs-Tusûs-Tassât) Tas, çukurca kap.
TASSUC
(C: Tasâsic) Cânip. Nâhiye. İki tane.
TAST
(C.: Tısâs-Tısât) Büyük tas.
TASTİM
Tamamlamak. Tekmil etmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
TASTİR
(Satr. dan) Yazı yazma. Satırlar meydana getirme.
TASVİB
Münasib görmek. Uygun ve doğru bulmak. * Aşağı indirmek.
TASVİBÂT
(Tasvib. C.) Tasvib edilip uygun görülen şeyler.
TASVİBEN
Doğru bularak, tasvib ederek, münâsib görerek.
TASVİBKERDE
f. Doğru bulunmuş, tasvib edilmiş, münasib görülmüş.
TASVİG
(C.: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme. * Batırmak. * Kuyumculuk yapmak.
TASVİR
Hiss ve mahsusata münhasır olan ifâde. * Bir şeyi söz veya yazı ile anlatmak. Resim yapmak. * Bir şeye şekil ve suret vermek. Resim. * Edb: Görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz şeyleri bize gösterebilecek veya hariçte vücudu olmayan fakat hissedilen şeyleri duyurabilecek meleke.
TASVİRAT
(Tasvir. C.) Tasvirler.
TASVİRÎ
Tasvire dair, tasvirle ilgili.
TASVİT
(Savt. dan) Seslendirme, seslenme, ses çıkarma.
TASY
Sütü ve suyu çok içmekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Süst olmak, zayıflamak.
TASYİR
Bir surete koyma. Bir şekle vardırma.
TAŞAŞ
Nezleye benzer bir hastalık.
TA’ŞİR
(C.: Ta’şirât) (Öşr. den) Öşürünü alma. Onda birini alma. * Ona bölme.
TA’ŞİŞ
Hurmanın yaprağının az olması. * Kuşun yuva yapması.
TA’ŞİYE
Akşam yemeğini yemek.
TAŞR
Zayıf yağan yağmur.
TAŞRA
Hariç ve dış taraf. * İstanbul harici olan memleket. * Merkez-i hükümet hâricinde olan yerler.
TAŞRAH
Hurma ağacı.
TAŞŞ (TAŞİŞ)
Yağmur çisintisi.
TAŞT
Büyük leğen.
TAŞT
Lâkin, fakat, amma.
TAŞT-GEN
f. Leğenci. * Leğen yapan.
TATABUK
Muvafık ve müttefik olmak. Uygun olmak.
TATAHHUR
Temizlenmek. Pâklanmak. * Günah işlemekten teberri ve imtina eylemek.
TATAL
Görmek için yüksek bir yere çıkmak.
TATALLU’
Nazar etmek, bakmak. * Beklemek, gözlemek, muntazır olmak.
TATALLUK
Açılmak.
TATALLÜB
Bir defa daha istemek.
TATALU’
Birbirine bakmak. Gözlemek.
TATAMÜN
Aşağı düşmek. * Meyelân etmek, eğilmek.
TATAR
(Tetar) (Arapçada: Teter) Bu isim, asıl itibariyle Moğol milletlerinden bir kavmin adıdır. Bu kavmin efrâdı, Cengiz Han askerlerinin pişdarları hükmünde olduğundan eski zamanlarda Moğollar mânasında kullanılmıştır.Arap ve Fars tarihlerinde de yukardaki mânada kullanılmıştır. Sonra bu isim bütün Turanî milletlerine verilerek “Akvam-ı Tatariye” diye adlandırılmıştır. Ve bütün bu milletlerin meskenine Tataristan ismi verilmişse de, bu tabirin yersiz olduğu sonra anlaşılmış ve bu mânada kullanılışı terkedilmiştir. Tatar milleti dil, ahlâk ve âdetler bakımından Moğollardan fazla Türklere yakındırlar. * Eskiden, mektup taşıyan postacı.
TATARRUB
şevke gelme, coşma, neşelenme, keyiflenme.
TATARRUF
(Taraf. dan) Bir yana veya bir tarafa çekilme.
TATARRUK
Yol bulma. Yol bulup girme.
TATA’TU’
Başını aşağı eğmek.
TATAVÜL
Uzun olmak. * Büyüklenmek, kibirlenmek. * Birbirine muhalefet etmek, karşı gelmek.
TATAVVU’
Müstehab ve mendub olan namazlar. * İbadeti sırf kendi isteğiyle yapmak. * Nafile namaz kılmak. * Üzerine lâzım olmayan işler yapmak.
TATAVVÜF
Ziyaret etmek. * Dönmek.
TATAVVÜL
Büyüklenmek, kibirlenmek.
TATAYYUB
Güzel koku sürünme.
TATAYYUR
Teşe’üm addetmek. Uğursuzluk. * Uçmak.
TATBİ’
Doldurmak.
TATBİB
Kırbayı ev direğine asmak. * Tabiblenmek, doktor olmak.
TATBİK
Yakıştırmak. Yerine getirmek. * Karşılaştırmak. * Bir kaide, kanun veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek. * Benzetme, uydurma.
TATBİKAN
Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek.
TATBİKÎ
Tatbike ait. Pratik ile alâkalı. Fiilen işlemek suretiyle.
TATBİL
Davul çalma.
TATBİN
Bir şeye çamur sürme.
TA’TE
Cinli olmak. Delirmek.
TATFİF
Alırken dolgun, verirken eksik ölçmek.
TATFİF SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 83. suresidir. Mekkîdir.
TATFİH
Doldurmak.
TATFİL
Uyuntuluk etmek. * Güneşin batı tarafa doğru hareket etmesi.
TATHİM
Gökçek etmek, güzelleştirmek, tahsin.
TATHİN
(C.: Tathinât) (Tahn. dan) Öğütme. Un haline getirme.
TATHİR
Temizlemek. Yıkayıp pâk etmek. Tâhir kılmak.
TATHİRÂT
(Tathir. C.) Temizlikler.
TA’TİF
Şefkat uyandırmak. Acındırmak.
TA’TİK
Eskitmek.
TA’TİL
Çalışmağa ara vermek. Çalışmayı durdurmak. İzine başlamak. * Kesmek. * Muattal bırakmak. * Ziynetsiz etmek, süssüz yapmak. * Allah’ın sıfatlarını inkâr eden felsefecilerin mesleği.(İ’lem eyyühel aziz! Enaniyetten neş’et eden şirk-i hafi katılaştığı zaman esbab şirkine inkılâb eder. Bu da devam ederse küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta’tile, yâni Hâliksızlığa incirar eder. El-iyâzü billah. M.N.)
TA’TİR
Dizmek.
TA’TİR
(Itr. dan) Güzel koku ile kokulandırma.
TAT’İR
Sütü yoğurt yapmak.
TA’TİS
(Atse. den) Aksırtma, aksırtılma.
TA’TİŞ
Susatma, susatılma.
TATLİK
Boşamak. Karısını terk edip nikâhını feshetmek.
TATLİM
Yüzüne eliyle vurmak.
TATMİ’
Tamâ vermek.
TATMİN
İkna etmek. Kandırmak. * İnsanın kalbini emin etmek. Rahatlandırmak.
TATRİB
Zevklendirme, neşelendirme, keyiflendirme.
TATRİD
Reddetmek.
TATRİH
Bırakmak.
TATRİK
Kuşun yumurtalamaya, kadının doğum yapmağa yakın olması.
TATRİM
Tamamlamak. * Ata tâlim ettirip hünerli ve iyi huylu yapmak.
TATRİR
Keskin etmek, keskinleştirmek.
TATRİZ
Elbiseye veya kumaşa süs için kenar işleme, oya yapmak.
TATURE
f. Hayvanların ayağına vurulan köstek, bukağı.
TATVİ’
Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.
TATVİF
Tavaf ettirmek.
TATVİK
Boynuna gerdanlık takınmak.
TATVİL
Uzatma. Uzatılma.
TATVİLÂT
(Tatvil. C.) Boş, beyhude ve fazla sözler.
TATVİL-İ KELÂM
Uzun konuşma. Sözü uzatma.
TATVİŞ
Burma, iğdiş etme.
TATYİB
İyi davranma. İyi muâmele etme. Hoş etme. Gönlünü hoş etme.
TATYİBAT
(Tatyib. C.) İyi muâmeleler, gönlü hoş etmeler.
TATYİB-İ HÂTIR
Gönlünü hoş etme, gönlünü alma.
TATYİR
Kötü görme. ” Bu, filanın şerrinden oluyor” deme.
TAUN
Vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf bezlerinde hâsıl olan yumruların herbiri.
TAUS-U YEMENÎ
Yemen’li Tâus Ebî Abdurrahman. (Kırk defa hacceden ve kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılan ve Sahabelerle görüşen ve Tâbiînin azîm imamlarından olan zât. (R.A.)
TAV’
İsteyerek uymak. Bir şeyi istekle yapmak. Muti’ olmak. * Mer’anın genişliğinden dolayı davarın her tarafta otlamasının mümkün olması.
TAVA
Darı.
TAVADDU’
Abdest almak.
TAVAF
Ziyaret etmek. Ziyaret maksadiyle etrafında dolaşmak. * Hacıların Kâbe etrafında yedi defa dolaşmaları.
TAVAGGUL
Çok meşgul olmak, uğraşmak, kendini birşeye tamamen vermek.
TAVAGİ
(Tâgut. C.) Putlar. Tâgutlar.
TAVAHİ
Lâşe etrafında dolaşıp uçuşan akbaba kuşları.
TAVAHİN
(Tâhun ve Tâhune. C.) Öğütülmüş şeyler. * Su değirmenleri.
TAVAHİN
(Tâhine. C.) Azı dişleri, öğütücü dişler.
TAVAİF
(Taife. C.) Gruplar. Milletler, kavimler. Bölükler.
TAVAİF-İ MÜLÛK
Abbasi Devletinin parçalanması ile meydana gelen küçük devletler.
TAVALİ’
(Tâli’. C.) Kısmetler, bahtlar, tâlihler.
TAVAMİR
Tomarlar.
TAV’AN
İsteyerek. Zorlanmadan. Kendi isteğiyle.
TAV’AN EV KERHEN
İster istemez. İsteyerek olsun yahut istemiyerek olsun.
TAVARIK
(Târika. C.) Gece gelen belâlar.
TAVASİM
(Tavâsin) : Kur’an-ı Kerim’den tâ-sin, tâ-sin-mim sureleri.
TAVASSUB
Hastalanıp perişan olma.
TAVASSUL
(Bak: Tevassul)
TAVASSUL
(Bak: Tevessül)
TAVASSUT
Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık. * İyi ile kötü arasında mu’tedil olanını almak.
TAVAŞİ
(C.: Tavâşiye) Tar: Hadım ağası. Harem ağası.
TAVAŞİR
Tebeşir.
TAVATTUN
Bir yeri vatan edinmek. Bir yerde yerleşmek.
TAVATU’
Muvafık olmak, uygun olmak.
TAVAUD
Sözleşmek.
TAVA’UR
Güçlük, zorluk.
TAVAVİS
(Tavus. C.) Tavus kuşları.
TAVA’VU’
Tilki, çakal, kurt ve köpeğin ürümeleri.
TAVAZZU’
Abdest alma.
TAVAZZUH
Açıklanmak. Aydınlanmak. Kesb-i vuzuh etmek. * Ruşenlik ve ayânlık peyda etmek.
TAVB
Kırmızı kiremit.
TAVD
Büyük dağ. Tepe. * Sebât.
TAVDİ’
Atılmış pamuğu kaftana koyup cübbe dikmek.
TAVF (TAVÂF)
Dönmek. * Fırat Nehri gibi sularda üstüne binilen vasıta.
TAVH
Helâk olmak. * İftira etmek.
TAVIR
(Tavr) Suret. Hareket, hal, vaziyet. * Bir kerre, bir defa. * İki şey arasındaki had ve fasıla. * Kader. * Miktar.
TAV’Î
Kendiliğinden. İçinden.
TA’VİC
Eğme, eğip bükme. Eğriltme.
TA’VİD
(Deve) çok yaşamak. * Âdet edinmek. Alıştırmak, âdet ettirmek.
TAV’İD
Korkutmak.
TA’VİK
İlerlemesine mâni olmak. Geciktirmek. * İşinden alıkoymak.
TAVİL
Uzun. * Çok süren.
TA’VİL
İtimat etmek. * Sesle ağlamak.
TAVİLE
Birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. Hayvan katarı. * Tavla, ahır. * Çayıra salınan hayvanın ayağına bağladıkları tavla ipi.
TAVİL-ÜL BÂ’
Uzun kulaçlı. Gücü yeter. * Eli açık, vergili, verimli.
TAVİL-ÜN NİCAD
Kılıç bağı uzun. * Mc: Uzun boylu.
TA’VİM
Arpayı ve buğdayı tutam tutam biçip yığmak.
TA’VİN
Evde kâhyâ kadın.
TA’VİR
Gözsüz etmek. Kör etmek.
TAV’İR
İri ve kaba yapmak.
TA’VİS
Güç etmek, zorlaştırmak.
TAVİYYET
İnsanın gönlünde gizli olan istek veya niyet.
TA’VİZ
Bedel, bir şey vermek. Karşılık, bedel göstermek. * Değiştirmek.
TA’VİZ
Nazar veya kötü şeylerden muhafaza için takılan dualı kâğıt, nüsha. Muska.
TAV’İZ
Korkutmak. * Söz vermek, va’detmek.
TA’VİZÂT
(Ta’viz. C.) Karşılık olarak verilen şeyler. Ödünç verilen para.
TA’VİZEN
Karşılık olarak, karşılık alınmak suretiyle. Gelecekte gelirinden kesilmek şartıyla.
TAVK
Tâkat. Güç. * Boyuna takılan zinet. Gerdanlık. * Tasma.
TAVK
Arzu etmek, istemek.
TAVK-I BEŞER
Beşer takatinin, güç ve kudretinin son haddi.
TAVL
(Bak: Tul)
TAVLA
Hayvan bağlanan ahır. (San’at Ansiklopedisinde “Tavla” maddesi: “Hayvanların tavlanması yani istirahat edip çalışacak kıvama gelmesi, kuvvet ve tâkat kazanması için beslendiği yer.” şeklinde tarif edilmiştir.)
TAVME
Tosbağanın dişisi.
TAVR
(Bak: Tavır)
TAVR-I BÂTIL
Bâtıl, kötü hal ve vaziyetler.
TAVRÎ
Vahşi adam veya kuş. * Ehad, vâhid, bir.
TAVS
Örtmek.
TAVSİB
Tenbellik ve süstlük.
TAVSİF
Vasıflarını söylemek. Bir şeyin iç yüzünü, ne ve nasıl bir şey olduğunu anlatmak. Vasıflandırmak. * Bilgi, ilim.
TAVSİFÂT
(Tavsif. C.) Tavsifler. Vasıflandırmalar.
TAVSİF-İ Bİ-L-FEZAİL
Faziletlerini zikrederek tavsif etmek.
TAVSİL
(Vasl. dan.) Ulaştırma, vardırma.
TAVSİM
Azalardan bir uzva zahmet vermek. * Kırmak. * Tenbellik.
TAVSİT
(C.: Tavsitât) (Vasat. dan) Aracı bulma. Aracılık yaptırma.
TAVSİYE
Vasiyet bırakma. * Ismarlama, sipâriş etme. * Birini iyi tanıtma. Öğütleme.
TAVŞ
Akıl hafifliği, akıl azlığı.
TAVTİD
Bir nesneyi yerinde tutmak. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
TAVTİE
Anlatılacak maksadı destekleyecek tarzda önceden bazı sözler söyleme.
TAVTİN
(Vatan. dan) Bir yerde yerleştirme. Yurtlandırma. * Birşeye bağlanıp onu neticelendirme. Makam tutunmak. * Gönlünü bağlamak.
TAVTİŞ
Karşılıklı olarak reddetmek.
TAVUS
Meşhur bir süslü kuşun adı.
TAVVAF
Kâbe’yi ziyaret ve tavaf eden. * Resmî dairelerde gece bekçisi. * Çok tavaf eden.
TAVVAFE
Kedi.
TAVVAFİYYE
Resmî dairelerdeki gece bekçilerine verilen ücret.
TAVVAS
Tas yapan.
TAVY
Açlık.
TAVZİF
Vazifelendirmek, iş vermek.
TAVZİH
Açıklamak. Açık olarak beyanda bulunmak.
TAYALİS
(Taylasân. C.) Başa ve boyna sarılan şallar. * Başa sarılan sarıkların omuzlar üzerine salıverilen uçları.
TAYBE
Medine şehri. Yesrib. Medine-i Münevvere.
TAYCAN
(C.: Tâyâcin) Tava.
TAYERAN
(Tayrân) Uçuş. Uçma.
TAYF
Hayâl. Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller. * Gül. * Kavs-ı kuzah. Gökkuşağı.
TAYFUR
Bir kuş ismi.
TAYH
Helâk etmek veya helâk olmak. * Bırakmak.
TAYH
Bulaşmak. * Hafiflik.
TAYHAN
Boş ve mâlayâni şeylere itiraz eden kimse.
TAYHUC
Turaç kuşu (Bir sülün nevidir.)
TAYİ’
İtaat eden, boyun eğen kimse. * Bir işi kendi isteğiyle yapan.
TAYİAN
İsteyerek.
TA’YİB
Ayıplamak. Kötülüğünü söylemek.
TA’YİBÂT
(Ta’yib. C.) Ayıplamalar.
TA’YİD
Bayram etmek.
TAYİH
Hayran kimse.
TA’YİL
Davarı yürütmek.
TA’YİN
Yerini belli etmek. * Vazifeye göndermek, vazifelendirmek. * Ayırmak. * Tayın, erzak.
TA’YİN-KERDE
f. Belirtilmiş. Tâyin edilmiş.
TAYİR
(Tayr.) Kuş. * Uçmak. * Çabuk yürümek.
TA’YİR
(C.: Ta’yirât) Kabahati yüze vurarak utandırma.
TA’YİS
Görmeden bir cismi eliyle aramak.
TAYİŞ
Yeynicek kimse. * Hafiflik.
TA’YİŞ
Diri tutmak.
TAYLASAN
(C.: Tayâlis-Tayâlise) Başa ve boyna sarılan şal. * Başa sarılan sarığın omuzlar üzerine salıverilen ucu.
TAYR
(C.: Atyâr-Tuyur) Kuş. * Uçmak (mânasına mastardır.)
TAYR-I HÜMÂYUN
Talih veya uğur kuşu. Devlet kuşu. (Bak: Hüma)
TAYRURE
Uçmak.
TAYS
Çok adet. * Yer yüzünde olan toprak ve süprüntü. * Nesli çok olan karınca ve sinek.
TAYSEL
Çok miktar. Fazlaca.
TAYTAN
Yaban sarımsağı.
TAYTAVA
Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.)
TAYY
Bükmek, sarmak, dürmek. * Kaldırmak. * Geçmek. * Açmak. * Çıkarmak. Bir haberi ketmetmek. Kasten açtırmak. * Atlama, üzerinden geçme.
TAYYAN
Balçık yapan kimse.
TAYYAR
Deniz dalgası.
TAYYAR
Uçan. Uçucu. Uçma kabiliyeti olan. Havaya kalbolup gaib olan.
TAYYAŞ
Aceleci hafif kimse. * Hilebaz kimse.
TAYYETMEK
Silmek. Kaldırmak. * Mc: Uzun zaman veya mesafeyi az zamanda geçip aşmak.
TAYY-I ZAMAN
Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur’an-ı Kerimde beyan edilen “Ashab-ı Kehf” mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir. (Bak: Bast-ı zaman)
TAYY-İ MEKÂN
Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.
TAYY-İ MERATİB
Birden üst mertebeye geçmek. Birden mertebeleri aşıp, geçip gitmek.
TAYYİB(E)
İyi, hoş. İyi davranış. Temiz. * Hz. Peygamber’e (A.S.M.) Cenab-ı Allah (C.C.) en güzel kokular vermiştir. Bu yüzden kendisine(Baş (BibBiiiiiib Amca1) denilmiştir. * Fık: Helâlin her türlü şüphelerden uzak, saf ve temiz kısmına denir.
TAYYİBÂT
(Tayyibe. C.) Bütün güzel sözler, güzel mânalar, harika güzel cemaller. * Bütün kâinat yüzünde cemalleri görünen ezelî Esma-i Hüsnâ’nın cilveleri.
TAZ
f. Koşma, koşuş.
TAZ’
Gayretsiz olmak.
TAZACCU’
Gevşek davranma, üşenme.
TAZACCUR
Sıkıntı. İç sıkılma.
TAZAFFÜR
Galip olmak, yenmek.
TAZALLÜL
(Zıll. den) Gölgelenme, gölgede olma, gölge altına girme.
TAZALLÜM
Bir haksızlıktan sızlanmak. Şikâyet etmek. * Birinin hakkını veya malını gasbetmek. * Mazlum olmak. * Zulmü kendi nefsine isnad etmek.
TAZALLÜMÂT
(Tazallüm. C.) Yanıp yakılmalar, sızlanmalar.
TAZALLÜM-İ HÂL
Kendine yapılan bir hâlden, hareketten dolayı sızlanmak. Hâlinden şikâyet etmek.
TAZAMMUD
Yaranın merhemli bezle sarılması.
TAZAMMUN
İhtiva etmek. İçine almak. İçinde başka şeyleri havi olmak. Muhit olmak. * Tazmini kabul etmek. Kefil olmak. * Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânanın cüz’üne delâlet etmesi.
TAZANNÜN
(Zann. dan) Sanma, zan ile iş görme, delilsiz hükmetme.
TAZARRU’
Bir şeye gizlice yaklaşmak. * Kendi kusurlarını bilip kibirden vaz geçip tevâzu ile yalvarmak.
TAZARRU’EN VE HUFYETEN
Gizlenip saklanarak.
TAZARRUF
Zarafet. * Zariflik taslama. İncelik göstermek. Külfetle zarif olmak.
TAZARRU’KÂRANE
f. Tazarru ederek. Tazarru etmek suretiyle.
TAZARRUR
(Zarar. dan) Zarar ve ziyâna uğrama.
TAZAVVU’
Bir şeyin güzel kokusunun etrafa yayılması.
TAZAYYUK
(Zîk. den) Sıkışma, daralma.
TAZAYYÜF
Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
TAZE
f. Yeni kesilmiş, bayatlamamış, taravetli, buruşmamış. * Yeni duyulan, henüz ortaya çıkan. * Kuru olmayan, yeşil. * Genç, körpe.
TAZEGÎ
f. Tazelik, yenilik, körpelik. * Gençlik.
TAZENDE
f. Koşucu.
TAZFİR
Galip etmek. * Tırnaklaşmak.
TAZHİR
(Zahr. dan) Arkaya atma. Arkaya bırakma veya bırakılma. İhtimâl.
TAZİ
(C.: Tâziyân) Araplar.
TA’ZİB
Davarları gece yabanda otlatıp eve getirmemek.
TA’ZİB
Azab verme. Eziyet etme. Men eylemek.
TA’ZİBÂT
(Ta’zib. C.) Eziyetler, tâzibler, azablar.
TA’ZİB-İ RUH
Can sıkma.
TAZ’İF
İki kat, kat kat etmek. Ziyade etmek. Bir kat daha artırmak. Çoğaltmak. * Zayıf addetmek.
TA’ZİL
Azletme. İşinden çıkarma.
TA’ZİL
(C.: Ta’zilat) Ayıplama.
TA’ZİM
Hürmet. Riayet. İkramda bulunmak. Bir zât hakkında büyük sayıldığına delâlet edecek surette güzel muâmelede ve hürmet ifade eden tavırda bulunmak.
TA’ZİMAT
(Ta’zim. C.) Hürmet ve riayetler. Tazimler.
TA’ZİMEN
Hürmet ve ikram ederek.
TA’ZİR
Siyaset. * Tehdit etmek. * Tazim ve tathir. Temizlemek ve hürmet etmek. * Lügatta red, icbar, tahkir, te’dib, hak üzere tevkif mânalarına gelen bu tabir, İslâm hukukunda: Hakkında muayyen bir şer’î ceza olmayan suçlardan dolayı ulülemr (hükümdar, padişah) veya vekili tarafından tatbik edilen cezalar hakkında kullanılır bir ıstılahtır.Ta’zirin meşruiyeti; Kitab ile, Sünnet-i Nebeviye ile ve icma-i ümmet ile sabittir.Ta’zir; dövmekle, hapisle, hattâ katil ile olabileceği gibi azarlama, sert lakırdı veya bakış veya herhangi bir tavır ve vaziyet ile de olabilir. Dövmek suretiyle olan ta’zir, otuzdokuz değnekten fazla olamaz. Bir kavle göre para almak suretiyle de ta’zir câizdir.
TA’ZİR
Kusur ve özür etme. * Aslı olmayan özürler beyan etme. * Necis bulaştırmak.
TA’ZİRAT
(Ta’zir. C.) Azarlamalar, ta’zirler, tekdirler.
TA’ZİRAT
(Ta’zir. C.) Vesile ve bahane aramalar. Esassız özür bildirmeler.
TA’ZİR-İ EŞRAF
Ümera, yüksek tüccar, köy a’yanı gibi şerefli kimseler hakkındaki ta’zirdi ki, ya bilvasıta ilâm suretiyle veya mahkemeye celbedilerek bilmuvacehe ihtar suretiyle yapılır.
TA’ZİR-İ EVSAT
İçtimai mevkileri orta hâlde bulunan kimseler hakkındaki ta’zirdir ki, hem mahkemeye bilcelb ilâm suretiyle, hem de hapis suretiyle yapılabilir.
TA’ZİR-İ TE’DİB
Âkıl bâliğ olduğu halde henüz mükellefiyet çağında bulunmayan bir çocuğun yaptığı bir suçtan dolayı hakkında te’dib ve ta’zib maksadıyla yapılan ta’zirdir.
TA’ZİR-İ UKUBET
Mükellef bir şahıs tarafından irtikâb olunup da şer’an muayyen bir cezası bulunmayan bir suçtan dolayı ukubeten yapılan ta’zirdir. Mücrimin bu hususta müslim ile gayr-i müslim; hür ile âbid; erkek ile kadın olması müsavidir.
TAZİYANE
f. Sebeb. Vasıta. * Kırbaç, kamçı.
TA’ZİYANE
f. Ta’ziye eder surette. Ta’ziye ederek.
TAZİYANE-İ TA’ZİB
Azab vermek, azablandırmak kamçısı.
TA’ZİYE
Yeni ölen birisinin yakınlarının acısını paylaşır söz söylemek, teselli etmek. Baş sağlığı dilemek. “Allah sabr-ı cemil ihsan etsin” diye söylemek.
TA’ZİZ
Bir adamı aziz kılmak. Hürmet ve muhabbetle sevmek.
TAZLİL
(Zıll. den) Gölgelendirme veya gölgelendirilme.
TAZLİM
Zâlim olmak.
TAZMİD
Merhemli bezi yaraya sarıp bağlama.
TAZMİN
Kefil olmak. * Zarar verdiği kimsenin zarar ve ziyanını ödemek. * Edb: Başkasına ait bir mısra veya beyti intihâl ve tevârüd olmaksızın kendi şiirine alma san’atı. * Bir şeyi bir şeye dâhil etmek. * Zararı ödetmek.
TAZMİNÂT
(Tazmin. C.) Zarar ve ziyana karşı ödenen bedeller. * Zararların bedellerini ödetme.
TAZR
Eliyle vurup def’etmek. El ile kovmak.
TAZRİR
Zarar vermek. Zarara uğratmak.
TAZYİ’
(C.: Tazyiât) (Ziyâ. dan) Kaybına sebeb olma, bırakıp kaybetme. Boşuna harcama.
TAZYİ-İ EVKAT
Boş yere vakit geçirme. Zaman harcama. Vakit kaybetme.
TAZYİK
Daraltmak, sıkıştırmak. * İcbar etmek. * Sıkıntı ve ızdırab vermek. * Zorlama, baskı. * Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi. Basınç. Katı cisimler, üzerine konuldukları satıhlara; sıvılar, içinde bulundukları kabın hem dibine ve hem de yanlarına; gazlar ise, içinde kapalı oldukları kabın her tarafına basınç yaparlar.
TAZYİKAT
(Tazyik. C.) Tazyikler. Sıkıştırmalar. Baskılar. Zorlamalar. * Basınçlar.
TE
f. Dek, kadar, değin. Meselâ: Ser-te-ser $ : Baştan başa.
TEA
Duâ.
TEAB
(Bak: Taab)
TEABBÜD
(Bak: Taabbüd)
TEABBÜS
Abes yüzlü olmak.
TEADDİ
(Bak: Taaddi)
TEADDÜD-Ü ZEVCAT
(Bak: Taaddüd-ü zevcat)
TEADİ
(C.: Teâdiyât) (Adu. dan) Ara açılma. Düşmanlık.
TEADUD
(Adud. dan) Kol kola girme. * Birbirini tutma. Karşılıklı yardımda bulunma. Birbirine yardım etme.
TEADÜL
(C.: Teâdülât) (Adl. den) Birbirine denk gelme. Eşitlik, denklik, beraberlik.
TEAFFÜF
(Bak: Taaffüf)
TEAFFÜN
(Bak: Taaffün)
TEAHHUR
Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek.
TEAHHÜD
Hıfzetmek, korumak. * Uymak, tâbi olmak, riâyet etmek.
TEAHÜD
Sözleşmek. Ahidleşmek.
TEAHÜDÂT
(Teâhüd. C.) Sözleşmeler. Ahidleşmeler.
TEAKK
Dolu olmak.
TEAKKUB
Her nesnenin âkibetine nazar etmek. Sonuna bakmak.
TEAKKUD
Bağlanmak.
TEAKKUM
Tereddüt etmek, kararsız olmak.
TEAKKÜN
Karın buruşukluğu.
TEAKKÜR
Cem’olmak, toplanmak. * Açlık.
TEAKKÜS
(Aks. den) Tersine dönme.
TEAKUB
Birbiri ardınca olmak, peşinde olmak. * Bir nesneyi sonradan çoğaltmak.
TEAKUD
(Akd. den) Bağlaşma, akidleşme.
TEALA
Nâmı büyük meâlinde olup. Cenab-ı Hakk’ın (C.C.) kudsiyet ve büyüklüğü için hürmeten söylenir.
TEALALLAH
Allah yükseltsin!
TEALİ
Yükselme. Yüceltme. Çok yüce olma.(Bu zamanda İslâmiyetin tealisine en büyük bir sebep, maddeten terakki etmektir. M.)
TEALİPERVER
f. Yükselmeyi isteyen.
TEALLİ
(C.: Tealliyât) Yüksek olma. Yükselme.
TEALLUK
Muhabbet etmek, sevmek. * Alâkalı olmak.
TEALLÜL
(Bak: Taallül)
TEALÜM
(İlm. den) Bir şeyi herkesin bilmesi.
TEAMİ
Görmez gibi görünme. Yalandan görmezliğe gelme.
TEAMMUK
Batmak, gömülmek.
TEAMMÜC
Eğrilik.
TEAMMÜD
(Bak: Taammüd)
TEAMMÜM
İmame sarmak, sarık sarmak. * Umumileşmek.
TEAMÜL
Olagelen iş. * Birbiriyle alıp vermek. * Yapılagelen muamele ve münasebet. * Usul. * Reaksiyon, tepki.
TEAMÜS
Gaflet etmek. Câhillik etmek.
TEANNİ
Zahmet çekme.
TEANNÜD
Hakkı ve doğruyu bilerek tersini yapmak.
TEANNÜT
Meşakkate düşmek. * Hasmın kötülüğünü ve zilletini istemek.
TEANUK
Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
TEARRİ
(Uryet. den) Soyunma. Çıplaklaşma.
TEARRÜF
Bir şeyi araştırarak öğrenme.
TEARUZ
Muâraza. İki kişi arasında zıddiyet, mümânaat etmek.
TEARUZEN
Birbirine zıt olarak, muarız olarak.
TEARÜF
Tanışmak. Birbirini tanımak. Birbirine tanış çıkmak.
TEAS
Sürçüp yüzü üstüne düşmek.
TEASSİ
Muhalefet etmek, karşı gelmek. * Sopayla vurmak, asâ ile darbetmek.
TEASSÜF
Müstakim yoldan çıkmak. İ’tisaf.
TEASSÜR
Sıkılmak.
TEASSÜS
Kokmak. * Geceleyin ava gitmek.
TEASÜR
(Üsr. den) Bir şey güçleşme. Güç olma.
TEASÜR
Geçim. Güzel geçinme.
TEAŞİ
Gafil görünmek.
TEAŞÜK
Sevişmek.
TEAŞÜR
Muaşeret etmek, iyi muamelede bulunmak.
TEATİ
Karşılıklı alıp vermek. * Bir şeye el uzatıp almak. Hakkı olmayan şeye el uzatmak. * Fık: Pazarlıksız ve konuşmadan fiilen vâki olan mal alış verişi.
TEATİ-İ EFKÂR
Birbirlerine fikir verme.
TEATTUF
Esirgemek. Merhamet etmek. Şefkat göstermek. * Ulaşmak. İttisal etmek. * Eğilip bükülmek.
TEATTUL
Kadının elinde ve ayağında kınası, saçında boyası, kolunda ve boynunda mücevherleri olmaması.
TEATTUS
Aksırma.
TEATTUŞ
Susamak.
TEATUF
Birbirine şefkat, muhabbet ve sevgi göstermek. * Birbirine bağlanma.
TEATUFÂT
(Teâtuf. C.) Karşılıklı sevgiler.
TEAVÜN
Yardımlaşmak. Birbirine muâvenet etmek.(Ey ikinci bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “Hâlik-ı Kerim’in kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itâatle imtisal edilen düstur-u teavünle; nebatat hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumi kanunun Rahimâne, Kerimâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye ahmâkane hükmetmişsin. Acaba bu düstur-u teâvünün cilvesinden olan zerrât-ı taâmiyenin kemal-i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları, nasıl cidâldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve koşmak, Kerim bir Rabbin emriyle bir teâvündür. M.N.)
TEAVÜNÂT
(Teavün. C.) Yardımlaşmalar.
TEAVÜR
Elden ele gitmek.
TEAYÜŞ
Birbiriyle dirlik etmek.
TEAYYÜB
Ayıplamak.
TEAYYÜN
Bellibaşlı olmak. * Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek. * Anlaşılma. Zâhir ve âşikâr olma. (Bak: Taayyün)
TEAZUD
Kol kola tutunma. * Mc: Yardım.
TEAZUM
Gözde büyümek. Azametlenmek. Büyük görünmek.
TEAZZUK
Darlık, tazyik.
TEB
f. Hararet. * Tıb: Sıtma.
TEBA’
Tabi olma. Uyma.
TEBAA
Tâbi olanlar. Birisinin veya bir devletin emri altında olanlar.
TEBAB
Ziyan, zarar, kayıp, hasar.
TEBADÜL
Birbirinin yerine geçmek. Karşılıklı değişmek. Trampa.
TEBADÜLÂT
(Tebadül. C.) Değişmeler. Tebadüller.
TEBADÜR
Ani olarak zihne girmek. * Hâdis olmak. * Barışmak. * Öğretmek. * Diğerini geçmek için sür’atlenmek, hızlanmak.
TEBAGGUZ
(Buğz. dan) Sevmeme. Kin besleme. Buğzetme.
TEBAGİ
Birbirine zulüm etmek.
TEBAGUZ
(C.: Tebâguzât) (Buğz. dan) Sevişmeme, gizli kin tutup düşmanlık besleme.
TEBAH
f. Mahvolmuş. Yıkılmış. Fesada giriftar olmuş. * Bozuk.
TEBAHBUH
Durmaya, oturmaya, girmeye ve çıkmaya kadir olmak. * Ortada oturmak.
TEBAHHUR
(Buhar. dan) Buharlaşmak. Tütsülenmek. Buğulanmak. * Kokmak.
TEBAHHUR
(Bahr. den) Bir şeyin içine dalma ve derinliğine varma. Bir ilimde derin ihtisas kazanma.
TEBAHHURÂT
Buharlaşmalar. Buğu haline geçmeler.
TEBAHİ
Övünme, tefahur. * Muharebe edişmek, karşılıklı dövüşmek.
TEBAH-KÂR
(C.: Tebâhkârân) f. Mahveden, harab eden, bitiren.
TEBAHTUR
Dalgalanmak, dalgalanır olma. * Kibirlenerek yürüme, kibirli kibirli yürüme.
TEBAÎ
Hakiki maksat olmayıp dolayısıyla olan. * Başkasına uyarak. * Cüz’î olarak. (Bak: Tebeî)
TEBAİYYET
Uyma, tabi olma. İtaat, inkıyad ve imtisal etme.
TEBAİYYETEN
Tâbi olarak. Uyarak.
TEBAKİ
(Bükâ. dan) Ağlar görünme. Yalandan ağlama.
TEBAKKUR
İlim ve malda genişlik üzere olmak. Âlim ve zengin olmak.
TEB’AN
Bir şeyin arkasından gitmek ve ona tabi olmak.
TEBANÇE
Tokat.
TEBANE
Zeyreklik, akıllılık.
TEBAR
Helâk, bitme, yok olma.
TEBAR
f. Soy, nesil, neseb.
TEBAREK
Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah’tan zuhurunu ifade eder. (Bak: Bereket) (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)
TEBAREKÂLLAH
Cenab-ı Hakk’ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar bereketli! diyerek hayret taaccübü. Allah’ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm.
TEBARİ
Mücâdele ve muhârebe etmek. Savaşmak, dövüşmek.
TEBARÜK
Çoğalmak, ziyâde olmak. * Uzamak. * Büyüklük. * Genişlemek. * Zâhir olmak, görünmek.
TEBARÜZ
Belli olma, belirtme. Görünme. * İki hasım cenk için meyadan çıkma.
TEBASSUR
Göz açıklığı, dikkat-i nazar. İleri görüş.
TEBA’SUS
Muztarib olmak, ıztırab çekmek. Acı çekmek.
TEBAŞİR
f. Tebeşir.
TEBAŞİR
Müjde. * Her şeyin öncesi, ilk zamanı.
TEBAŞÜR
Muştulamak. Müjdelemek. * Mübaşeret etmek, bir işe girişmek, başlamak.
TEBATTUN
Bir şeyin içini dışını iyice anlamak için çalışma.
TEBATU’
Ağır davranma. Ağır hareket etme.
TEBAUL
Oynamak.
TEBA’UL
Kadının kocasıyla konuşup görüşmesi.
TEBA’UZ
Parçalanma. Kısım kısım ayrılma.
TEBAÜD
Uzaklaşma. Uzağa çekilme. * Uzama.
TEBAÜDÂT
(Tebaüd. C.) Birbirinden uzak düşmeler. Uzaklaşmalar.
TEBAYİ’
(Bak: Tabayi’)
TEBAYÜ’
Bey’edişmek, bir malı diğer bir malla değişmek.
TEBAYÜN
İki şey arasındaki uyuşmazlık. Birbirinden ayrı ve başka olmak. İhtilâf vuku bulmak. Zıtlık.
TEBAYÜNÂT
(Tebayün. C.) Tebayünler, iki şey arasındaki farklılıklar.
TEBAYÜN-İ EFKÂR
Fikirlerin aykırılığı. Düşüncelerin farklı olması.
TEBAYÜN-İ MESALİK
Mesleklerin farklılığı.
TEBAZÜL
Birbirine bahşiş etmek.
TEBB
Zarar, ziyan, hasar, kayıp.
TEBBAN
Saman satan, samancı.
TEBCİL
Ağırlamak. Yüceltmek. Birisine ta’zim etmek. Hürmetle hareket etmek.
TEBCİLEN
Ağırlıyarak, tâzimen.
TEBDİL
Değiştirmek. Tağyir etmek. Bir şeyi başka bir hâle veya şeye değiştirmek.
TEBDİLÂT
(Tebdil. C.) Tebdiller, değiştirmeler.
TEBDİLEN
Değiştirerek. Tağyir ederek.
TEBDİL-İ HEVÂ
Hava tebdili. Hava değişikliği.
TEBDİL-İ MEKÂN
Yer değiştirme.
TEBEA
(Tâbi. C.) Tâbi olanlar, uyanlar.
TEBEAN
Tâbi olarak. Uyarak.
TEBECBÜC
Sevinmek.
TEBECCÜS
Suyun açıktan akması.
TEBEDDİ
Sahraya çıkmak, çöle çıkmak.
TEBEDDÜ’
Başlamak.
TEBEDDÜ’
Ehl-i Sünnetten iken başka mezhebe girme. * Dinini değiştirme. İrtidad. * İyi olan ahlâkını bozup değiştirme.
TEBEDDÜD
Perâkende olmak, dağılmak.
TEBEDDÜL
Başkalaşmak. Değişmek. * Yeni hey’ete, başka kıyâfete girmek. (Bak: Hudus)
TEBEDDÜLÂT
(Tebeddül. C.) (Bedel. den) Tebeddüller, değişiklikler, tagayyürler, tahavvülât.
TEBEDDÜLÂT-I CESİME
Büyük değişiklikler.
TEBEH
(Bak: Tebah)
TEBEHHUR
(Bak: Tebahhur)
TEBEHHÜL
Tahsil için sıkıntı ve zahmet çekme.
TEBEHHÜM
şüpheli ve belirsiz olma.
TEBEHHÜR
Tıb: Kısa ve sık nefes alma.
TEBEHKAR
(C.: Tebehkâran) f. Mahveden, harab eden. Bitiren.
TEBEÎ
Kasdî olmayan. * Tâbi olarak. * Başkasının vücuduyla kaim olan. * Müstakil olmayıp başkasına tâbi olarak. (Bak: Tebaî)
TEBE-İ TABİÎN
Tabiînden olan birisinden (yâni ikinci derecede olarak) hadis nakletmiş olan. Veya Tabiîn olanlardan ders almış, onlara uymuş müslümanlar.
TEBEKKÜL
Karışmak.
TEBEKKÜM
(Bekem. den) Dili tutulma. Konuşurken tutulup kalma.
TEBELBÜL
Lisanların muhtelif ve muhtelit olması. Bazısı Arapça, bazısı Farsça ve Türkçe olmak gibi. * Karışıklık.
TEBELBÜL-Ü AKVAM
Muhtelif kavimlerden ibaret bir cemaatin kısım kısım olmaları, muhtelif dil konuşmaları. (Bak: Babil)
TEBELBÜL-Ü ELSİNE
Dillerin karmakarışık olup anlaşılmaz hale gelmesi.
TEBELLEŞ
Birbirine geçmiş, karmakarışık, karışmış.
TEBELLUH
Tekebbürlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.
TEBELLÜC
Sabah yeri ağarmak.
TEBELLÜD
Ağır, tembel olma. * Bir şeye tahassür ve teessüf etme. Pişmanlıktan dolayı “hay meded” diye ellerini birbirine çarpma. * Yere düşme.
TEBELLÜĞ
Anlayıp alma. Yetişme, erişme. * Tebliği kabul etme.
TEBELLÜH
(BibBiiiiiib Kafa) olmak. * Suretâ ahmaklık göstermek. * Kaybolmuş bir şeyi araştırmak. * Yolu bilmeyen kimse, erbâbından sorup araştırmayarak gitmek.
TEBELLÜL
(C.: Tebellülât) Nemlenme, ıslanma.
TEBELLÜR
Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak. * Açığa çıkmak. Meydana çıkmak.
TEBEN
Zeyrek, akıllı kimse.
TEBENNİ
Evlât edinme.
TEBER
f. Balta.
TEBERKU’
Yüzünü örtme, peçeleme. Yaşmaklanma.
TEBERNÜS
Bürnüs giymek.
TEBERRA
Uzak durma. Sevmeyip yüz çevirme.
TEBERRİ
Alâkasız olma. Sevmeyip yüz çevirme. * Temiz olma.
TEBERRU’
Bağış. Bir malın karşılıksız olarak verilmesi. Mecburiyet olmadığı hâlde birisine bir malı vermek. Hayırlı işlerde yardım ve ihsanda bulunmak.
TEBERRUAN
Teberru ederek, teberru suretiyle, bağışlayarak.
TEBERRUÂT
(Teberru’. C.) Teberrular, bağışlar, bağışlamalar.
TEBERRUZ
İktifa etmek, yetinmek.
TEBERRÜ’
Pâk ve temiz, halis ve helâl olmak.
TEBERRÜC
Açık saçık olmak. * Kadının süslenip yabancılar içinde gezmesi. (Câhiliyet devrinde olduğu gibi)
TEBERRÜD
Soğuma, serinleme, soğuk hâle gelme. * Soğuk suya girme.
TEBERRÜK
Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak. * Hayr-ı İlâhiye hissedâr olmak.
TEBERRÜKEN
Uğurlu ve mübarek olarak. Bereket mevzuu ederek.
TEBERRÜM
Muztarib olmak, ıztırab ve acı çekmek.
TEBERRÜR
Allah rızasına çalışma.
TEBERRÜZ
Görünme, meydana çıkma.
TEBERTUM
Büyüklük taslama. * Hiddetlenme, öfkelenme, kızma.
TEBERZİN
f. Eskiden harp âleti olarak kullanılan ve eyere asılan küçük savaş baltası.
TEBESSÜL
Somurtma, surat asma. Yüzünü ekşitme.
TEBESSÜM
Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme.
TEBESSÜMAT
(Tebessüm. C.) Gülümsemeler, tebessümler.
TEBESSÜM-KÜNAN
f. Gülümser tarzda, gülümseyerek.
TEBESSÜR
Sivilce çıkma.
TEBEŞBÜŞ
Küçükten büyüğe güler yüz gösterme.
TEBETTÜL
Halkdan ayrılmak. * Mâsivadan kesilip ihlâs ile Hakka yönelmek ve ubudiyet etmek. * Evlenmekten vaz geçip zâhidlik etmek.
TEBEVVÜ’
Makam tutmak.
TEBEVVÜL
Bevl etmek. İşemek.
TEBEYYÜN
Belli olmak. Sabit olmak. Görünüp anlaşılmak.
TEBEYYÜT
Geceleyin yağma etme. * Bir işi gece yapmak.
TEBEZZUH
Tekebbürlenmek, gururlanmak.
TEBEZZUK
(Büzâk. dan) Tükürme.
TEBEZZÜL
Terk-i hıfz etmek; yâni ne olursa sakınmayıp her yerde kullanmak.
TEBEZZÜL
Yarılma. Şakk.
TEBHAL
(Tebhâle) Dudak kabartısı.
TEBHİC
(Behic. den) Güzelleştirme.
TEBHİH
Sıcaklığın az olması.
TEBHİL
(Bahal ve Buhl. den) Bir kimse için “pinti, hasis” deme.
TEBHİR
Buharlaştırma. Buhar hâline getirme. * Tütsüleme.
TEBHİT
Ağlatmak.
TEBİ’
Yardımcı, yardak. * Sığır yavrusu.
TEBİA
Zulümle ve zorla alınmış olan kumaş.
TE’BİD
(C.: Te’bidât) (Ebed. den) Ebedileştirme, sonsuzlaştırma.
TEB’İD
Uzaklaştırma. Bir yerden bir yere sürme, kovma.
TE’BİDÂT
(Te’bid. C.) Ebedileştirmeler, sonsuzlaştırmalar, te’bidler.
TE’BİL
Deveyi katarıyla getirmek.
TE’BİN
Ölmüş bir kimsenin iyiliklerini hatırlayıp söyleme. * Bir kimseyi yüzüne karşı ayıplama.
TE’BİR
(Ağaçları) aşılama, (ağaçlara) aşı yapma.
TE’BİS
Horlama. Hakaret.
TE’BİYE
Yüksek sesle okumak.
TEB’İZ
Bölmek. Bölük bölük etmek. Bir kısma ait etmek.
TEBK
Dolu olmak, dolmak.
TEBKİR
Acele etmek.
TEBKİT
Tekdir etmek. Azarlamak. Vurmak. Başa kakmak. * Delil ve bürhanla galip gelip susturmak.
TEBKİYE
(Bükâ. dan) Dokunaklı sözler söyleyip ağlatma.
TEBL
Fesad etmek, çürütmek.
TEBLİGAT
(Tebliğ. C.) Tebliğler. İlânlar. Bildirilen şeyler.
TEBLİGAT-I RESMİYE
Resmî tebliğler.
TEBLİĞ
Ulaştırmak. Götürmek. * Bildirmek. * Eriştirmek.
TEBLİĞ-İ ŞERİAT
Peygamberlere mahsus beş vasıftan birisi olan, Allah’tan (C.C.) aldıkları emir ve kanunları insanlara aynen bildirmeleri.
TEBLİL
Islatma. Islatılma.
TEBLİM
Çirkin yapmak, çirkinleştirmek.
TEBLİYE
Eskitme ve çürütme. köhneleştirme.
TEBN
(C.: Etbân) Saman.
TEBNÎ
Saman renkli.
TEBNİYE
Çok bina yapmak.
TEBRİC
Dışarı çıkarmak. * Hâlinden döndürmek.
TEBRİD
(Bürudet. den) Soğutma, soğutulma. * Mc: Ara açılma, soğuma.
TEBRİE
(Tebriye) Bir kimseyi şüpheden ve zan altından kurtarmak. Temizliğini ve suçsuzluğunu meydana çıkarmak. * Borçtan kurtarmak. * Nezahet, ismet. * Beraet ettirmek.
TEBRİH
(C.: Tebârih) İncitmek. Eza vermek.
TEBRİK
Bir kimseyi eriştiği bir iyilikten dolayı “Bârekellâh” diye sevincini bildirmek. Mübarekliğini, Cenab-ı Hakk’ın onu muvaffak kıldığını söyleyerek ta’ziz etmek.
TEBRİK
Gözlerini dike dike bir yere bakmak. * Günaha girmek. * Uzak bir yere sefer etmek. * Çetinlik, zorluk sebebi ile yorulmak. * Kadının süslenip püslenmesi. * Evi ziynetleyip süslemek.
TEBRİKÂT
(Tebrik. C.) Tebrikler. Tebrik etmeler.
TEBRİYE
(Bak: Tebrie)
TEBRİZ
Dışarı çıkarmak. * Tekebbürlenmek, gururlanmak. * Göstermek, izhâr etmek.
TEBSİR
İnsanın gözünü açacak şekilde tarif ve izah etmek ve kalbine basiret vermek.
TEBŞİR
Müjdelemek. Hayır haber vermek. Müjdelenmek.
TEBŞİRÂT
(Tebşir. C.) Müjdelemeler, müjde vermeler.
TEBTIE
(Bati. den) Yavaşlama, ağırlaşma.
TEBTİK
Kulak kesmek.
TEBTİL
Tamamen hakka yönelmek. * İyice ve tamamiyle kesmek. * Terbiye etmek. * Yemek. (Bak: Tebettül)
TEBTİT
Kesmek. * Dağıtmak. * Bitirmek.
TEBUK
Hicaz’ın kuzey tarafında Medine-i Münevvere’den Şam’a giden yolun ortasında bir yerdir ve Peygamber Efendimizin son gazvesinin yeri olmakla meşhurdur. Tebuk’te Peygamberimiz tarafından yaptırılan bir duvar bir hurmalık ve bir de çeşme var olduğu rivayet edilir.
TEBUK GAZVESİ
Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam’da bulunan Rumlar tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak Tebuk’e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa çalışmışlardır. Tebuk’te on gün kadar kaldıktan sonra ne Rumlardan ve ne de müttefikleri olan Araplardan kimse harp için çıkmadığından tekrar Medine-i Münevvere’ye dönülmüştür.
TEBVİB
(Bâb. dan) Kısım kısım ayırma. Bablara ayırma.
TEBVİE
Bir kadını boş bir evde oturtma.
TEBYİN
Belirtme. Açıkça anlatma. * İsbat etme.
TEBYİZ
Temizce yazma. Müsveddeden daha iyice bir kâğıda yazma. * Ağartma, beyazlatma.
TEB-ZEDE
(C.: Teb-zedegân) f. Sıtmaya tutulmuş.
TEBZİL
Delme, yarma. Çok azimle bir şeye girişmek, adamak.
TEBZİR
Boş yere malını sarf etmek. * Serpmek. Dağıtmak. * İsraf etmek, lâyık olmayan yere malını sarfetmek.
TEBZİRÂT
(Tebzir. C.) İsraflar. * Tohum saçmalar.
TECA’CU
Yere düşmek.
TECADU’
Husumet etmek, düşmanlık etmek.
TECAFİ
Uzak olma. Yerinden bir tarafa ayrılma.
TECAHÜD
İnkâr etmek.
TECAHÜD
Kuvvetini sarfedip uğraşmak. Çalışmak.
TECAHÜF
Darbetmek, vurmak. * Üstün gelmek, galebe etmek.
TECAHÜL
Bilmezlikten gelme. Bilmiyor görünme.
TECAHÜL-İ ÂRİFANE
Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin, bilmez gibi davranması.
TECAHÜLKÂR
f. Bilmezlikten gelen.
TECAHÜM
Yüz pörtürmek.
TECAHÜR
Aşikâre olmak, açık ve belli olmak.
TECALÜS
Birlikte oturmak.
TECAMU’
Cima etmek. * Toplanmak, cem’olmak.
TECANÜB
Sakınma. Çekinme.
TECANÜF
Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
TECANÜN
Delirmek.
TECANÜS
Bir cinsten olma. * Birbirine sıkı sıkı bağlılık, benzeyiş ve uygunluk.
TECARÜB
(Tecarib) (Tecrübe. C.) Tecrübeler.
TECASÜ
Diz üstüne çökmek.
TECASÜR
Cesaretlenme.
TECA’UD
(Ca’d. dan) Büklüm büklüm olma (saç).
TECAVEZ AN-NA
Bizi affeyle (meâlinde dua).
TECAVİF
(Tecvif. C.) Oyuk yerler, oyuklar.
TECAVÜB
Cevaplaşma. Karşılıklı cevap verme.
TECAVÜL
(C.: Tecâvülât) (Cevelân. dan) Dolaşma. Cevelân etme.
TECAVÜR
Komşu olma.
TECAVÜZ
Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme. * Aleyhine hareket etme. * Zorlama. * Geçme. * Sataşma, saldırma, sarkıntılık.
TECAVÜZÂT
(Tecavüz. C.) Tecavüzler. Sataşmalar. Haddi aşmalar.
TECAVÜZKÂR
(C.: Tecavüzkârân) f. Sataşan, saldıran, tecavüz eden.
TECAZÜB
Birbirine karşı duyulan yakınlık. * İncizab etme. Çekme.
TECAZÜM
Kesişmek.
TECAZÜR
Sövüşme.
TECBİB
Ürkmek. Kaçmak. * Davarın ön ayaklarının dizlerine kadar beyaz olması.
TECBİN
Birisine “korkaksın” deme, korkak sayma.
TECBİR
(Cebr. den) Çıkık veya kırık olan kemiği sarıp iyi etme.
TECBİYE
Rüku eder gibi eğilip durmak.
TECDİ’
Bir kimseye iyileşmesin diye beddua etme. * Vücudun bir tarafını kesme. * Çocuğu zararlı şeylerle besleyip gelişmesini önleme.
TECDİD
Yenileme. Yenilenme. Tazelenme.
TECDİDÂT
Yenilemeler, tazelemeler.
TECDİDEN
Yenileterek. Yenileyerek.
TECDİD-İ BİAT
Biatını, bağlılığını, itimadını tekrarlamak, yenilemek.
TECDİD-İ İMAN
İman esaslarını kalben tasdik ettiğini, dil ile de tekrar edip yenilemek.( $ ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüt ettikleri, için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünkü: Zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer.Hem insanda bu taaddüt ve teceddüt olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir, daima tenevvü’ ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İmân ise; hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyâsıdır.”Lâilahe illallah” ise, o nuru açar bir anahtardır.Hem insanda mâdem nefs, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit imânını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle imân nurunu kaparlar. Hem, zâhir-i şeriata muhalif düşen ve hattâ bâzı imamlar nazarında küfür derecesinde te’sir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdid-i imâna bir ihtiyaç vardır. M.)
TECDİD-İ NİKÂH
Nikâh tazeleme. Nikâh yenileme.
TECDİL
Yere yıkma, yere atma, yere vurma.
TECEBBÜR
(Cebr. den) (C.: Tecebbürat) Kibirlenme, büyüklenme.
TECEBBÜS
Yürürken sallanmak.
TECEBCÜB
Kurumak.
TECEDDÜD
Tazelenme. Yenilenme. (Bak: Müceddid)TECEFFÜF : Kuruma, kuruyup katılaşma.
TECEHHÜZ
(Cihaz. dan) Hazır bulunma. Cihazlanma, hazırlanma.
TECEHHÜZ-İ ARUS
Gelinin hazırlanması.
TECEHZUM
Ululanmak.
TECELBÜB
Gömlek giymek.
TECELCÜL
Deprenmek, harekete geçmek.
TECELLİ (TECELLÂ)
Görünme. Bilinme. * Kader. * Allah’ın (C.C.) lütfuna uğrama. * İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te’siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.(Fıtrat yalan söylemez. Meselâ : Bir çekirdekteki meyelân-ı nümüvv der ki: “Sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Meselâ: Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: “Piliç olacağım” Biiznillâh olur, doğru söyler. Meselâ: Bir avuç su, incimad ile meyelân-ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım. “Metin demir onu yalan çıkaramaz, sözünün doğruluğu demiri parçalar. İşte şu meyelânlar irade-i İlâhiyeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.N.)
TECELLİDÂR
f. İlâhî kudret ve lütuf ile meydana gelen.
TECELLİGÂH
f. Tecelli yeri. İlâhi kudretin, İlâhi sırrın meydana çıktığı, göründüğü yer.
TECELLİ-İ TİMSAL
Suretlerin tecellisi.
TECELLİYAT
(Tecelli. C.) Tecelliler.
TECELLÜD
Tekellüfle celâdet göstermek. Kendini şecaatli ve cesâretli göstermeğe çalışmak. * Serkeşâne inad etmek.
TECELLÜL
Ululanmak, büyüklenmek.
TECEMCÜM
Sözünü söylemekte güçsüz olmak. Konuşamamak.
TECEMMU’
Toplanma. Birikme.
TECEMMUÂT
(Tecemmu’. C.) Birikmeler, toplanmalar, yığılmalar.
TECEMMÜD
Donma. Sertleşme. Katılaşma.
TECEMMÜDÂT
(Tecemmüd. C.) Sertleşmeler, katılaşıp donmuş şeyler.
TECEMMÜL
Ziynetlenmek. Süslenmek. * Ululuk göstermek. * Âletler. Sebepler.
TECEMMÜLÂT
(Tecemmül. C.) Eşya, levâzım. Tetümmat.
TECEMMÜLÂT-I BEYTİYE
Evde bulunan eşya. Evin nizamını tamamlayan eşya.
TECEMMÜM
(Bitki) büyüme, çoğalma.
TECEMMÜŞ
Tekellüf etmek, özenmek.
TECENNİ
Meyve devşirme. * Bir kişiye işlemediği günahı işledi diye isnad etmek.
TECENNÜB
Sakınma. Çekinme.
TECENNÜD
Bir yere toplanıp asker olmak.
TECENNÜN
Cinnet getirme. Delirme. Çıldırma.
TECERRU’
Bahâdırlık ve kahramanlık etmek.
TECERRU’
(Cur’a. dan) Yudum yudum ve süzerek içmek. * Hışmını ve gadabını yutup def’etmek. Hiddetini yenmek.
TECERRÜB
Tecrübe sâhibi olma.
TECERRÜD
Soyunma, çıplak olma. * Evli olmama. * Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah’a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma. * İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme. * Herşeyden boş olma. (Bak: Mücahede)
TECERRÜM
Gitmek. * Etmediği günahı ettim demek. * Eksilmek.
TECESSÜD
Ceset şekline girmek. Vücud peyda etmek. Cesedlenmek.
TECESSÜM
Cisim şekline girmek. Maddeleşmek. Göz önüne gelmek. Mücessem olup görünmek. Cisimleşmek.
TECESSÜM-İ HAYÂL
Hayâl görme.
TECESSÜS
Gizlice araştırmak. Gizlice bakmak. * İç yüzünü araştırmak. * İç yüzünü araştırma merakı.
TECESSÜSÂT
(Tecessüs. C.) Tecessüsler, araştırmalar. Gözetlemeler.
TECESSÜSKÂR
f. Gizliden araştıran, meraklı.
TECEŞŞU’
Çok yemekten midenin dolması. * Genirmek.
TECEŞŞU’
Haris olmak, hırslı olmak.
TECEŞŞÜM
İncinmek. * Zahmetli şeyleri seçmek.
TECEVVU’
(Cu’. dan) İsteyerek aç kalma. Açlık çekme.
TECEVVÜF
İçi boş olma, kovuk olma. * İçine işleme. Nüfuz eyleme.
TECEVVÜZ
(C.: Tecevvüzât) (Cevaz. dan) Sözü mecaz olarak söyleme. * Caiz olmayanı caiz görme. Cevaz verip yapılmasını uygun görme.
TECEVVÜZEN
Mecaz yoluyla.
TECEYYÜF
Dost edinmek.
TECEYYÜR
Teftiş etmek, kontrol etmek.
TECEZZİ
Parçalara ayrılma ve bölünme. Ufalanma.
TECEZZÜV
(Cüz. den) Kısım kısım bölünme. Doğranma, ufalanma.
TECFİF
(Ceff. den) Kurutma veya kurutulma. * Cübbe giydirme.
TECHİL
Atın ayaklarını beyazlatmak.
TECHİL
Bir kimseyi câhil saymak, cahilliğini meydana koyma.
TECHİR
Büyütmek. * Genişletmek.
TECHİYE
Meyletmek, eğilmek, yönelmek. * Ondan yana sürmek.
TECHİZ
Donatma. Gereken şeyleri tamamlama. Cihazlanma. * Fık: Cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lâzım gelen şeyler ve bunları tedarik etme.
TECHİZÂT
(Techiz. C.) Donatım.
TECHİZÂT-I ASKERİYE
Askerî teçhizat, askerî donatım.
TECHİZ-İ MEYYİT
Ölünün yıkanıp, temizlenip, kefen ve sair ihtiyaçları tedarik edilerek hazırlanması.
TE’CİC
Tutuşturup alevlendirme.
TEC’İD
(Ca’d. den) Saç kıvırtma.
TE’CİL
Başka zamana bırakma. * Acele etmeme. (Zıddı: Ta’cil)
TECLİC
Çok gayret ve ikdâm etmek.
TECLİD
Ciltleme. * (Celd. den) Hayvanın derisini yüzme.
TECLİL
(Cüll. den) Hayvana çul örtme, hayvanı çulla örtme.
TECLİYE
(Cilâ. dan) Cilâlama, cilâ verme. * Aşikâre etmek, açıklamak. * Ruşen etmek, parlatmak.
TECLİZ
Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
TECMİ’
Bir yere toplamak, * Cuma namazına gelmek.
TECMİD
Dondurma, dondurulma.
TECMİL
(C.: Tecmilât) Süs, tezyin.
TECMİR
Buhur etmek. * Taş atmak. * Hapsetmek. * Aşağı sarkıtmamak. * Kadının saçını toplayıp bağlaması.
TECNİB
Irak etmek, uzaklaştırmak. * Atın ayağının eğri olması.
TECNİD
Askerleri sıraya koyma, sıralama.
TECNİS
İki şeyi birbirine benzer şekle sokma. * Edb: Cinas yapma. İki mânalı söz söyleme.
TECNİZ
Ölüyü tabuta koyma.
TECR
Bezirgânlık etmek, ticaret yapmak.
TECRİ’
(Cer. den) Yudum yudum içirme.
TECRÎ
(Cereyan. dan) Cereyan ediyor, akıyor, gidiyor.
TECRİB
Tecrübe etme, deneme.
TECRİBE
(Bak: Tecrübe)
TECRİD
Açıkta bırakmak. * Yalnız başına bırakmak. Tek başına hapsetmek. * Dünya alâkalarını kalpten çıkarıp Allah’a (C.C.) yönelmek. * Edb: Bir şairin kendini mücerred bir şahıs, yâni ayrı bir adam farzederek ona hitabetmesi. * Soyma, soyulma.
TECRİDEN
Tecrid ederek. Tek olarak. * Mücerred (soyut) olarak. Tekliyerek.
TECRİH
Yaralama.
TECRİM
Suçlandırma. Cezalandırma. Cürüm isnad etme. * Bir taifeden ayrılıp gitme.
TECRİR
Çekmek.
TECRİS
Sağlam fikirli etmek.
TECRÜBE
(Tecribe) Deneme, sınama. * Görmüş, geçirmişlik. * Anlamak için yapılan iş. İmtihan. * İlmi bir gerçeği göstermek için yapılan deneme. Deney.
TECRÜBÎ
Tecrübeye ait. Tecrübeyle ilgili.
TECSİM
(Cisim. den) Vücudlu gösterilme. Cisimlendirme. Vücud gösterme.
TECSİM
Diz üstüne veya göğüs üstüne çökmek.
TECSİMÂT
(Tecsim. C.) Vücutlu göstermeler, cisimlendirmeler.
TECSİS
Kireç karıştırmak. * Kireçle sıvamak. * Binayı kireçle yapmak.
TECŞİM
İncitmek. * Teklif etmek.
TECVİ’
(Cu. dan) Acıktırma.
TECVİD
(Cevdet. den) Bir şeyi güzel yapma. Süsleme. * Kur’an-ı Kerim’i usulüne uygun olarak okuma ilmi ve buna dair yazılan kitap.
TECVİD İLMİ
Harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur’an-ı Kerim’i hatasız okumayı öğreten bir ilimdir.
TECVİD-İ HURUF
Seslerin mahreçlendirilmesi. Harflerin düzgün olarak telâffuz edilmesi.
TECVİF
(C.: Tecvifât) (Cevf. den) Oyma. Oyuk yapma. * Oyuk yer.
TECVİL
Seyahat etmek, gezmek.
TECVİR
(Cevr. den) Zora, sıkıya koyma, cevretme.
TECVİZ
Câiz görme. İzin verme, cevaz verme.
TECYİF
Korkma, korkutulma. * Vurmak. * Murdar etmek, pisletmek.
TECYİŞ
Askerleri dizmek.
TECZİE
(Cüz’. den) Kısım kısım ayırma, doğrama, ufaltma, bölme.
TECZİM
(Kol, kanat gibi şeyleri) kesme.
TECZİR
(Cezr. den) Mat: Kare kökünü alma.
TECZİYE
Cezalandırma. * Parça parça ayırmak.
TEDABİR
(Tedbir. C.) Tedbirler, çareler.
TEDABÜR
Kesişmek.
TEDAFÜ’
Birbirini def etme. * Müdafaa etme. * İtişme kakışma.
TEDAFÜÎ
Kendini müdafaa etme ve koruma ile alâkalı.
TEDAHRUC
Yuvarlanma.
TEDAHÜK
Karşılıklı gülüşme.
TEDAHÜL
İç içe olmak. Birbiri içine girmek. * Yığılıp kalmak. Birikmek. Karışmak. * Bir taksidi ödemeden ötekinin gelmesi. Ödemede gecikmek.
TEDAÎ
Birbirini bir iş için davet etmek. * Yıkılıp harap olmak. * Bir şeyi hatıra getirmek. Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.
TEDAÎ-İ EFKÂR
Bir fikrin veya şeyin başka bir fikri veya şeyi hatıra getirmesi.
TEDARRU’
Cübbe veya zırh giymek.
TEDARUB
(Darb. dan) Vuruşma, dövüşme.
TEDARÜ’
Def’edişmek, birbirini kovmak.
TEDARÜK
(Tedârik) Ele geçirmek. Edinmek. Hazırlamak. * Araştırıp bulmak. * Ardı ardına erişip katılmak ve tevâli etmek.
TEDARÜS
Okuma, yazma.
TEDAÜL
Gizlenme, sinme. Zâyi olma. Saklanma. * Küçülme. Büzülme.
TEDAÜM
Kalabalık, izdiham.
TEDAVİ
İlâç verme. İyileşmesi için bakma. * Hastalığı iyi etme tarzı.
TEDAVİR
(Tedvir. C.) Tedvirler. Çâreler. Yollar. Dolaşmalar.
TEDAVÜL
Elden ele dolaşma. * Kullanma. * Sürüm. * Geçerlilik.
TEDAVÜR
Sıra ile yapmak, bir şeyi karşılıklı yapmak.
TEDAYÜN
Borç edişmek.
TEDBİB
Yumuşak etmek. * Sür’atle gitmek, hızla gitmek.
TEDBİC
Rükuda başı çok eğme.
TEDBİH
Rükuda başını çok aşağı eğmek.
TEDBİH
Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.
TEDBİR
Bir şeyi te’min edecek veya def’ edecek yol. * Cenab-ı Hakk’ın Hakîm ismine uygun hareket, riayet. * Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık.
TEDCİC
Gökyüzünün bulutlu olması. * Silâh kuşandırmak.
TEDEBBÜR
Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak. * Arkasını dönmek.
TEDECCÜC
Silâhlanmak.
TEDEFFUK
Suyun fışkırması. Atılmak. * Dökülmek.
TEDEFFÜN
(Defn. den) Gömülme, defnolunma.
TEDEHDÜH
Dönmek.
TEDEHHİ
Dâhileşme. Dehâ eseri gösterme.
TEDEHHÜN
(Dehn. den) Yağ sürünme, yağlanma.
TEDEHHÜŞ
Dehşete düşme. Korkma. Yılma. Ürperme.
TEDEHRÜC
Yuvarlanmak.
TEDEKDÜK
Taşlıkta ve kum arasında olmak. * Dağ, yerinden ayrılıp pâre pâre olmak. * Zelzele olup yerin deprenmesi.
TEDEKKÜL
Kendini büyük görmek, tekebbürlenmek.
TEDELDÜL
Kımıldamak.
TEDELLİ
(C.: Tedelliyât) Tevazu gösterme. * Nazlanma. * Aşağıya inme. * Eğilme.
TEDELLİYÂT
(Tedelli. C.) Nazlanmalar. * Eğilmeler. * Tevâzu göstermeler.
TEDELLÜK
Sürtme. Oğma.
TEDELLÜL
Nazlanma.
TEDELLÜS
Gizlenme, ihtifâ etme.
TEDE’LÜB
Kimse görmeden gitmek.
TEDEMDÜM
Helâk olmak.
TEDEMMU’
(Dem.’ den) Gözün yaşarması.
TEDEMMÜL
Toprağa gübre dökme. Toprağı gübreleme.
TEDENNİ
Aşağı düşme. Aşağı inme. * Daha kötü bir derekeye düşme. Tenezzül etme. Maddi ve mânevi gerileme. Terakkinin zıddı.
TEDENNİYÂT
(Tedenni. C.) Gerilemeler, tedenniler, aşağılamalar.
TEDENNÜ’
Yakın olmak.
TEDENNÜK
Dikkatle bakmak. * Ayırtmak. * Su dökülmek.
TEDENNÜS
Pislenme, kirlenme.
TEDENNÜS-İ CÂME
Elbisenin kirlenmesi.
TEDERDÜR
Katı deprenmek. * Gamdan ve korkudan dolayı kendinden geçmek.
TEDERRU’
Zırhlanma. Zırh giyme.
TEDERRÜ’
Birbirine muhâlefet etmek, birbirine karşı gelmek.
TEDERRÜB
Alışma, ülfet peydâ etmek.
TEDERRÜC
(Derece. den) Derece derece, adım adım ilerleme. * Dürrâce benzer bir kuş.
TEDERRÜN
Bir organın, bir uzvun şişmesi.
TEDERRÜS
(C.: Tederrüsât) Ders alma, okuyup öğrenme.
TEDERRÜSÂT
(Tederrüs. C.) Ders almalar. Okuyup öğrenmeler.
TEDESSÜR
Elbise giyme. Elbiseye bürünme. * Erkek hayvanın dişisine binmesi. * Kişinin sıçrayıp atına binmesi.
TEDEYYÜM
Yağmurun sert yağması.
TEDEYYÜN
Dinini sakınmak. * (Deyn. den) Borçlanma. Borca girme.
TEDFİK
Dökmek.
TEDFİN
(Defn. den) Gömme, defnetme. * Örtme, gizleme.
TEDHİN
(Dühn. den) Güzel kokulu yağ sürme. Yağlamak.
TEDHİN
(Duhan. dan) Dumanlama, tütsüleme.
TEDHİŞ
Korkutma. Dehşete düşürme. Ürkütme.
TEDHİŞ-İ EZHÂN
Zihinlerde heyecan meydana getirme.
TE’DİB
Edeblendirme. Terbiye verme. * Haddini bildirme.
TE’DİBAT
(Te’dib. C.) Edeplendirmeler, terbiye etmeler.
TE’DİBEN
Te’dib suretiyle, te’dib için. Haddini bildirmek için.
TEDİRGİN
Huzursuz, rahatsız.
TE’DİYAT
(Te’diye. C.) Ödemeler.
TE’DİYE
(C.: Te’diyat) Eda etmek. * Ödenmiş para. Verilmiş borç. * Borcunu vermek.
TE’DİYE-İ DEYN
Borç ödeme. Borcunu verme.
TEDKİK
Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.
TEDKİKAT
(Tedkik. C.) Tedkikler. Araştırmalar. İncelemeler.
TEDKİKAT-I AMİKA
Çok inceden ve derinden yapılan tetkik.
TEDLİK
Sürme.
TEDLİS
Yumuşatmak. Bir şeyi mülâyim ve kaygan yapmak. * İnciyi şeffaf etmek.
TEDLİS
Sattığı şeyin ayıbını müşteriden gizlemek. * Fık: Hadisi ilk nakledenin ismini gizlemek. Hadisi başkasına isnâd eylemek.
TEDLİYE
Sarkıtmak. Yukarıdan aşağıya bırakma. * Şaşırma, dehşete düşme. * Delil ve vesika hazırlama. * (Akıl) gitmek. * (BibBiiiiiib Kafa) etmek, salaklaştırmak.
TEDMİ’
Göz yaşı dökmek.
TEDMİC
Bir şeyi başka bir şeyin içine yerleştirme. * Arkasını eğmek.
TEDMİN
Yığıp toplamak. * İhâta edip kaplamak. * Lâzım olmak, icab etmek.
TEDMİR
Yok etmek. Mahvetmek. Tepelemek. Perişan etmek.
TEDMİS
Yumuşak etmek, yumuşatmak.
TEDMİS
Örtmek, gizlemek.
TEDMİYE
Vurup kanatmak.
TEDNİH
Zayıf görüş. * Oturmak, ikamet etmek, mukim olmak.
TEDNİK
Yakın olmak.
TEDNİR
Ruşen etmek, nurlandırmak, parlatmak.
TEDNİS
(C.: Tednisât) Kirletme, kirletilme.
TEDRİ’
Zırh giydirme.
TEDRİC
Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak. * Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak. * Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması. (Bak: Tensik)
TEDRİCÂT
(Tedric. C.) Tedricler.
TEDRİCEN
Yavaş yavaş, azar azar, derece derece.
TEDRİCÎ
(Tedriciyye) Yavaş yavaş olan, derece derece yapılan.
TEDRİC-İ HÂBİT
Edb: İfadenin alçalması. Bir şeyi tarif ederken vasıf bakımından yukarıdan başlayıp aşağıya inmek. Bunun aksini yapmağa da Tedric-i sâid denir.
TEDRİ-İ CÜYUŞ
Askerlere zırh giydirme.
TEDRİS
Okutmak. Öğretmek. Ders vermek.
TEDRİSÂT
(Tedris. C.) Tedrisler. Ders vermeler.
TEDRİSÂT-I ÂLİYE
Yüksek öğretim.
TEDRİSÂT-I İBTİDÂİYE
İlk öğretim.
TEDSİM
Yağlı ve uyuz etmek.
TEDSİR
Kuşun yuvasını düzenlemesi veya düzeltmesi.
TEDSİYE
Baştan çıkarma, azdırma. * Gizlemek.
TEDVİH
Şehirler gezmek.
TEDVİM
Teskin etmek, sâkinleştirmek. * Kuşun, uçarken dönüp deverân etmesi. * Dili ağızda döndürmek. * Tatmak.
TEDVİN
Bir araya toplayarak tertipleme. * Edb: Aynı mevzuya ait bahisleri, çalışmaları bir araya getirip kitap hâline getirme.
TEDVİR
Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek. * İdare etmek, yönetmek. * Daire şekline sokmak. * Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin ve mânanın bozulmamasıdır. * Kur’an-ı Kerim kıraatında: Tahkik ile hadr ortasında bir okuma usulüdür. Her iki yönde meşru mübalâğayı bırakıp orta yolu tercih ederek okumaktır.
TEDVİR-ÜL MENZİL
Menzilleri çevirmek, döndürmek, idare etmek. * Ev idaresi.
TEDVİYE
(Devâ. dan) İlâç verme. * Kuş kanadının fısıltısı.
TEEBBEL
İmtina’ etmek, yapmamak, çekinmek.
TEEBBİ
İnkâr etmek. * (Ebb. den) Bir kimseyi baba kabul etme. Baba edinme.
TEEBBÜD
Ürküp çekinme. * Evlenmeme, bekâr kalma.
TEEBBÜH
Kibirlenme, böbürlenme, gururlanma. * Alicenaplık ve göztokluğu ile bir şeyden vazgeçme.
TEEBBÜN
İzine uyma. Tâbi olma, birinin yolundan gitme.
TEEBBÜS
Mütegayyer olmak, rengi değişmek.
TEEBBÜT
Koltuklamak.
TEECCÜC
Tutuşma, alevlenme.
TEECCÜL
Belli bir vakte kadar müddet isteme. * Sığır ve geyik gibi hayvanların sürü sürü olmaları.
TEECCÜM
Öfkelenme.
TEEDDİ
Yetiştirmek.
TEEDDÜB
Edebli olma. Utanma. Çekinme. Edebini takınma.
TEEDDÜBÂT
(Teeddüb. C.) Edeblenmeler, çekinmeler, utanmalar.
TEEDDÜBEN
Edebli davranarak. Edeb ve terbiye kaidelerine uyarak. Edebi icabı olarak.
TEEFFÜF
(C.: Teeffüfât) Oflama. Of çekme.
TEEHHİ
Birini kardeş edinme.
TEEHHÜB
Hazırlanmak.
TEEHHÜL
Evlenme. * Ülfet ve ünsiyet eyleme. Ehlileşme.
TEEHHÜR
Gecikme. Sonraya kalma. Geriye kalma.
TEEKK
Çukur kazmak.
TEEKKÜD
(Ekd. den) Kuvvet bulma. Sağlamlaşma.
TEEKKÜL
(Ekl. den) Yaranın, oyulup açılması. * Yenme, eklolunma.
TEELLİ
Yemin etmek.
TEELLUK
Yıldıramak, parlamak.
TEELLÜB
Cem’olmak, toplanmak. * Dağ keçisinin erkeği.
TEELLÜF
Alışma. Hoş geçinme. * Barışma. * Huylanma. * Birikme.
TEELLÜFÂT
(Teellüf. C.) Hoş geçinmeler, alışmalar. Bağdaşmalar.
TEELLÜH
Kulluk ve ibadet etmek. * Tazarru’ etmek, yalvarmak.
TEELLÜM
Elem duyma. Kederlenme. Tasalanma.
TEELLÜMÂT
Elemler, kederler, tasalanmalar.
TEEMMEL
Düşün, dikkat et, incele (mânasına emirdir).
TEEMMİ
(Emet. den) Cariye edinme. * Dadı satın almak.
TEEMMÜL
İyice, etraflıca düşünmek. Derin derin düşünmek.(Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ: Bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesâilini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının proğramını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hafızasında tarih-i hayatını taallukatiyle beraber yazan ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül Âlemine mahsus bir hâtemdir. M.N.)
TEEMMÜLÎ
Düşünerek söylenen veya yazılan. Teemmüle ait ve müteallik. (Bak: Tefekkür)
TEEMMÜM
Kasdetmek. * (Ümm. den) Ana edinme. Birini anne kabul etme.
TEEMMÜR
(Emr. den) Amirlik taslama.
TEENNİ
İhtiyatlı ve akıllıca davranma. Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etme. (Teude de denir)
TEENNİ-İ HİKMET
Hikmetin yavaş yavaş ve akıllıca gibi, en faydalı şekilde zuhuru.(Nasılki bir ekmeğin vücudu; tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet var. Hırs sebebiyle teenniyle hareket etmediği için o tertib-i eşyadaki manevi basamakları mürâat etmez. Ya atlar düşer ve yahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz. M.)
TEENNUK
Nazarında ve fikrinde dikkatli olmak. İttikan. Eşyanın hikmetli, kusursuz ve pürüzsüz yapılışı.
TEENNÜS
(Üns. den) Müennes olma. * Kadınlaşma. Kadın gibi hareketlerde bulunma.
TEERRÜB
Ululanmak, büyülenmek. * Kendini zeki göstermeğe çalışmak.
TEESSİ
Sabır gösterme. Teselli bulup sabretme. Avutma.
TEESSÜF
Eseflenmek. Kederlenmek. * Beğenmemek ve râzı olmadığını ifade etmek.
TEESSÜL
Sermaye edinmek. * Cem’etmek, toplamak.
TEESSÜM
(İsm. den) Günahtan sakınma.
TEESSÜN
Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek.
TEESSÜR
Kederli ve üzüntülü olarak içlenmek. Üzülmek. * Te’sir altında kalmak. * Kederlenmek.
TEESSÜR
İşten alıkoyma. Oyalandırma.
TEESSÜRÂT
Üzüntüler. Teessürler.
TEESSÜR-BAHŞ
f. Hüzün veren, keder veren, tasaya düşüren.
TEESSÜS
Temelleşmek. Yerleşmek. Kurulmak. Teşekkül.
TEETTİ
Asan olmak, kolaylaşmak. * Beklemek, gözlemek.
TEEVVİ
(İvâ. dan) Bir yerde yerleşme, yurt edinme. Oturacak yer edinme.
TEEVVÜD
Eğrilme, bükülme. İki kat olma.
TEEVVÜH
(C.: Teevvühât) İnleme, figân etme.
TEEVVÜL
Mânâsı başka olma. Başka anlama gelme.
TEEYYÜD
Kuvvetlenme. Kuvvet ve metânet bulma. Te’yid olunma.
TEEZZİ
İncitme.
TEEZZÜB
Her yönden rüzgârın esmesi.
TEEZZÜR
Örtünme, bürünme. Tesettür.
TEF
f. Buhar. * Sıcaklık, hararet.
TEFA’
Hiddet ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak.
TEFADDUL
Faziletlilik iddiasında bulunmak. Üstünlük taslamak. * Bir kimseyi inâyet, ihsan ve kerem ile memnun etmek.
TEFADİ
Bir kimseye “Sana ben feda olayım” demek. * Feda etmek.
TEFAFİH
(Tuffâh. C.) Elmalar.
TEFAHE
Horluk, hakirlik. * Tatsızlık.
TEFAHHUC
Oturduktan sonra ayaklarını ayırmak.
TEFAHHUL
Aygırlanmak.
TEFAHHUM
Kömürleşme. Kömür hâline gelme.
TEFAHHUR
(C.: Tefahhurât) (Fahr. dan) Övünme, fahirlenme.
TEFAHHUS
Bir şeyin, bir mes’elenin iç yüzünü dikkatle araştırma.
TEFAHHUSÂT
(Tefahhus. C.) İnceden inceye araştırmalar.
TEFAHHUŞ
Fuhşa düşmek, fâhişe olmak. Ahlâksız olmak. * Çirkin sözler söylemek.
TEFAHUR
Fahirlenmek. İftihar etmek. Kendini iyi görüp, kusurdan gaflet etmek.
TEFAHUŞ
Birbirine çirkin sözler söylemek.
TEFAKKUD
(C.: Tefakkudât) Arayıp sorma. Sorup soruşturma.
TEFAKKUH
Gül gibi açılma.
TEFAKKUR
(Fakr. dan) Fakirleşme. Fukaralaşma.
TEFAKUM
İş büyüyüp güçleşme.
TEFAKÜH
(Fâkihe. den) Birbirlerine karşılıklı yemiş atma. * Mc: Şakalaşma.
TEFANİ
Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının, kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak.
TEFARİC
(Tefric. C.) Yırtmalar, genişletmeler. * Ferah vermeler. * Korkaklar, zaifler, yüreksizler. * (Tifrac. C.) Yırtmaçlar, aralıklar.
TEFARİK
Müteferrik olanlar. Tefrikalar. Ayırma ve seçmeler. * Taksitler. Ufak tefek şeyler. Ayrıca şeyler. * Küçük hediyelik eşya.
TEFARİK-UL ASÂ
Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi’nde hülâsaten şu mâlumat var: “Arab’dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak zenginleşti. Bu sebeple oğluna: “Sen tefarik-ul-asâdan daha faydalısın.” Zira o, asâ ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine faydalı şeyler yapılırdı. Onun gibi oğlunun da vücud parçaları daha faydalı oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber, muhtelif fayda cihetleri bulunan şeyler için mecazen bu tabir kullanılır.
TEFARÜT
Müsabaka etmek, yarışmak.
TEFASİL
(Tefsir. C.) Tefsirler, Kur’an-ı Kerim’in mânasını anlatan kitaplar.
TEFASİL
(Tafsil. C.) Tafsiller, ayrıntılar.
TEFASSUM
Kırılma. Kesilme.
TEFASUH
Fasahatle söyleme.
TEFATTUN
Tefehhüm. Sür’atle anlama, idrak etme. * Ufalanma.
TEFATTUR
Yarılma.
TEFATUH
Muhakeme olmak. * Bir nesneye başlamak.
TEFATÜ’
Muhakeme etmek.
TEFAÜL
Fal tutmak.
TEFAVÜD
Birbirinden faydalanma, yararlanma.
TEFAVÜT
Farklılık. İki şey arasındaki fark. Uygunsuzluk. Tehâlüf.
TEFAZUL
(C.: Tefâzulât) Mikdar fazlası, fark. * Meziyet ve fazilet yarışına çıkma.
TEFAZZUL
Üstünlük taslama, fazilet satma. * Bağışlama, iyilik.
TEFCİ’
(C.: Tefciât) Canını yakma, acıtıp ağrıtma. Dertli kılma.
TEFCİR
Yerden su kaynatıp akıtma. * Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak, bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi. * Yarmak.
TEFCİYE
Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler koymak. (Bu konulan şeylere “ebazir” derler.)
TEFDİM
İbrik ağzına süzgeç koymak.
TEFDİYE
Canını başkası uğruna feda etme.
TEFEB
Helâk olmak, mahvolmak.
TEFECCU’
Canı yanma, acıma. Kaygılı olma, dertli olma. * Belâ ânında hüzünlü olma.
TEFECCÜR
(Fecr. den) (C.: Tefeccürât) Yerden su kaynayıp akma. * Tan yeri ağarma. * Çatlama, yarılma.
TEFECİ
t. El altından yüksek faizle para veren kimse.
TEFEHHUZ
Tâzim, hürmet.
TEFEHHÜM
Farkına varmak. İdrâk eylemek. * Yavaş yavaş anlamak. Tekellüfle anlamak.
TEFEHHÜMÂT
(Tefehhüm. C.) Farkına varmalar, yavaş yavaş anlamalar.
TEFEKKU’
Yarılmak.
TEFEKKUH
Fıkıh ilmini tahsil etmek. (Bak: Fıkıh)
TEFEKKÜH
Yemiş toplayıp vermek. Meyvedar olmak. Meyvelenmek. * Pişman olmak. * Pek hoşlanıp hayrette kalmak.
TEFEKKÜK
Zincir halkası gibi birbirinden ayrılma.
TEFEKKÜN
Pişman olmak. * Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.
TEFEKKÜR
Fikretmek. Düşünmek. Fikri harekete getirmek.(Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümâtını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususi ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât ile tetkikat yap. Fakat afâkî, haricî, umumî ahvalâta teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor; sahili yoktur. İçine dalma boğulursun. Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır. Enaniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalâlete îsal eden kesret yolu budur. M.N.)”Bir saat tefekkür, bir sene nâfile ibadetten hayırlıdır” (Hadis-i şerif meâli) (Bak: Ülfet)
TEFEL
Guslü ve temizliği terk etmekle vücudun kokması.
TEFELLUK
Yarılma, çatlama.
TEFELLÜC
Felç olma, felce uğrama. * Yarılıp çatlama.
TEFELLÜL
(Kılıç) gedik olmak, yaralanmak. Rahnedar olmak.
TEFELLÜS
İflâs etme.
TEFELLÜT
Halâs olmak, kurtulmak. * Aniden bağından boşanmak.
TEFELSÜF
Feylesoflaşmak.
TEFENNÜN
Fen öğrenmek. * Çok şeyler bilmek. * Türlü türlü olmak. * Bir fende maharet sahibi olmak.
TEFENNÜN-İ Fİ-L İBÂRE
Bir defa söylenilmiş olan bir sözü ikinci defa söylemek icabederse, o aynı kelimeyi tekrarlamamak için başka kelime veya sözle aynı mânâyı ifade etme san’atı.
TEFERKU’
Parmak öttürmek.
TEFERRU’
Bir çok kollara ayrılmak. * Bir kimse halkın üzerine havale olmak. * Bir kavmin en şerefli kadını ile evlenmek. * Çatallanıp dal dal olmak.
TEFERRUÂT
Bir şeyin bütün incelikleri, ayrıntıları.
TEFERRUC
(Ferec. den) Ferahlanmak. İç açılmak. * Gezintiye çıkmak. Seyr.
TEFERRUG
(Ferâg. dan) Vaz geçme, fârig olma. * Bir işi bitirip kurtulma. * Satın alınan bir mülkün tapusunu kendi üzerine çevirme.
TEFERRUH
(Ferah. dan) İçi açılma, ferahlanma.
TEFERRUK
(Fark. dan) Dağılma, ayrılma.
TEFERRÜD
(Ferd. den) Tek ve yalnız kalma. Herkesten ayrılma. * Eşsiz, emsâlsiz ve benzersiz olma. * Kendi başına olma.
TEFERRÜS
Ferasetle bir şeyi kestirmek. Bir şeyi dikkat ve teemmül ederek isabetli olarak idrak etmek, anlamak. * Zannetmek.
TEFERRÜŞ
(Ferş. den) Yayılma, serilme.
TEFERRÜZ
(İfrâz. dan) Ayrılma.
TEFER’UN
Firavunlaşma. Zâlimlik etme, zulüm yapma. * Çok fazla kibirlenme.
TEFES
Kir, pislik. * Menâsik-i Hacta bıyık ve tırnak kesmek, baş ve kaş yolmak.
TEFESSUD
Akmak.
TEFESSUH
Fasih olma. Anlaşılması kolay olma.
TEFESSÜH
Alçaklaşmak. Bozulmak. * Çürümek. Kokup dağılmak. * Tâkattan düşmek.
TEFESSÜH
Açılmak. Genişlemek. İnbisat bulmak. * Mecliste çekilip bir adama oturacak yer açmak.
TEFEŞŞİ
İntişar etmek, dağılmak. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman sesin ağız içinde dağılıp uzatılmasına denir. Sin, sad, se, ra, fe, şın, mim, dad harflerine mütefeşşi harfleri denir.
TEFEŞŞU’
Galip olmak, yenmek. * Çoğalmak, çok olmak.
TEFEŞŞÜ’
Münteşir olmak, yayılmak, intişar etmek.
TEFETTÜ’
Rücu etmek, geri dönmek, vazgeçmek.
TEFETTÜN
Bir kimseyi zorla fitneye atma.
TEFETTÜT
(Fett. den) Ufalanma, ufak ufak parçalanma.
TEFE’ÜL
Fal açmak. * Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak. Meselâ: Bir kitabı rast gele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek onu uğurlu ve esas bir ders sayma gibi. * Olacak şeyi tahmin etmek. (Zıddı: Teşe’üm)(Kur’an ile tefe’üle ve rü’yaya itimada ehl-i hakikat tarafdar değiller. Çünki: Kur’an-ı Hakîm, ehl-i küfrü, kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe’ülde, kâfire ait şiddeti, tefe’ül eden insana çıktığı vakit, yeis veriyor; kalbi müşevveş ediyor. M.)(Beşer idrakinin akibetini kestiremediği mühim işlerde İslâm dini istihare ile tefe’ülü tâlim etmiştir… S.B.M. C: 11 sh: 113)(Ebu Hüreyre’den (R. A.) Resülullah’ın (S.A.M.) : “İslâm’da teşe’üm yoktur, en hayırlısı tefe’üldür” buyurduğunu işittim, dediği rivayet olunmuştur. Mecliste bulunanlar: Tefe’ül nedir Ya Resülallâh! diye sordular. Resül-i Ekrem: Sizden birinizin duyduğu güzel sözdür buyurdu.Teşe’üm, şom tutmak ve hayırsız saymak demektir. Tefe’ül de uğurlu ve hayırlı saymaktır ki dilimizde yom tutmak diye ifade ederiz. Güzel sözle tefe’ül hakkında en güzel misal, Resül-i Ekrem’in Hudeybiyye seferinde Süheyl bin Amr’ın adiyle tefe’ül buyurmasıdır…Hudeybiyye’de Kureyş, müslümanları müşkil bir vaziyete soktuğu sırada Kureyş tarafından muahede akdine mezun bir hey’etin Süheyl bin Amr’ın riyaseti altında gelmekte olduğu duyulunca Resül-i Ekrem uysallık ve yumuşaklık ifade eden (Süheyl) adiyle tefe’ül ederek ashabına: “Artık işiniz kolaylaştı!” buyurmuştur.Güzel sözle tefe’üle dair güzel bir misâl de Arab edip ve şâiri Asmaî, İbn-i Avn’den hikâye ederek vermiştir ve doktora gitmek üzere evinden çıkan bir hastanın: (Sâlim) diye birisinin çağrıldığını duyarak hastalığından kurtulacağına yom tutmasıdır, demiştir. S.B.M. C: 12 Hadis no: 1936)
TEFEVVUK
Üstünlük. Fâik ve daha büyük olma. Üstün gelme.
TEFEVVÜH
(C.: Tefevvühât) (Fevh. den) Söyleme, ağza alma. * Dil uzatma. Münâsebetsiz söz söyleme.
TEFEVVÜT
Birbirinden eksik olmak.
TEFEVVÜZ
Bir işi üzerine alma.
TEFEYHUK
Geniş, bol olmak. * Çok konuşmak.
TEFEYYÜZ
Feyizlenmek. * İlerlemek. * Bollaşmak.
TEFEZZÜR
Kaftan giymek.
TEFHİM
Kömürleştirme.
TEFHİM
Ta’zim. * Bir şeyi kalınlaştırmak. * Tecvidde: Harfi kalın okumaktır. Harflerinin adına Müfahhim denir. Şunlardır: Hı, sad, dad, tı, zı, gayın, kaf, lem, rı, vav, elif. Huruf-u isti’lâda tefhim vâcibdir.
TEFHİM
Anlatmak. Bildirmek.
TEFHİM-İ MERÂM
Merâmını anlatma.
TEFHİR
Fahirlendirmek, gururlandırmak. * Gâlip olmakla hükmetmek.
TEFİE
Eğilmek. * Rücu etmek, geri dönmek.
TEFİH
Hakir, zelil. * Lezzeti olmayan.
TE’FİK
(C.: Te’fikât) Yalan söyleme. * Yalan ve iftirâ etme.
TEF’İL
Fal açtırmak. Tefe’ül etmek.
TEFİLE
Gövdesi kokan kadın.
TEFİRE
Üst dudağın ortasında olan çukur.
TEFKIYE
Yarmak. * Göz çıkarmak.
TEFKİ’
Parmak öttürmek.
TEFKİH
Hayrete düşürme. * Hoşlandırma. * Yemiş yedirme.
TEFKİH
(Fıkh. dan) Öğretme, anlatma. * Fıkıh öğretme.
TEFKİK
Birbirinden ayırmak. * Halâs etmek, kurtarmak.
TEFKİR
Muhtaç etmek. * Yüksek yeri ağaç dikmek için düzlemek.
TEFKİR
Düşündürme veya düşündürülme. * Endişe etmek.
TEFL
Tükürmek.
TEFLİC
Açmak.
TEFLİK
Yarmak.
TEFLİL
Gedik açmak, yarmak.
TEFNİD
Tekzib etmek, yalanlamak. * Zayıflatmak. * Aciz etmek. * Korkutmak.
TEFNİK
Nimetlendirmek. * Naz. * Beslemek.
TEFNİN
Karıştırmak. * Çeşitli yapmak.
TEFRİ’
Asıldan, kökten şubelere ayrılma, kısım kısım olma. Ayrılma. Fer’lendirme.
TEFRİC
Gönül açmak. Gam ve tasa gidermek.
TEFRİCE
(C: Tefâric) Aralık, yırtmaç.
TEFRİD
Dünya alâka ve meşguliyetlerinden ayrılıp, ibâdet ve tâatle meşgul olma.
TEFRİG
(Feragat. dan) Boşaltma. * Azade etme. * Dökme. * Kurtarma. * Zâil ve hâlî eyleme. * Vazgeçirme.
TEFRİGÂT
Boşaltmalar.
TEFRİH
Korkusuz kalmak. * Gelişme, filizleme. Yumurtadan çıkmak.
TEFRİH
Ferahlandırma, gönül açma.
TEFRİK
Ovdurmak.
TEFRİK
Birbirinden ayırmak, seçmek, ayırdetmek, ayrı kılmak. * Korkutmak.
TEFRİKA
Nifak. Ayrılık. Bozuşma. * Bir gazete veya dergide parça parça, bir önceki yazının devamı olarak çıkan uzun yazı. * Fırka fırka olmak.
TEFRİR
Ürkütmek. Kaçırmak.
TEFRİS
Yırtmak. * Parçalamak.
TEFRİS
Acıktırmak.
TEFRİŞ
Döşeme. Yayma. Yayıp döşeme. * Ev eşyasını düzenleme.
TEFRİT
Ortalamanın yani vasatın çok altında kalmak, geride kalmak. Normalden aşağı olmak. (İfratın zıddı)
TEFRİZ
Farzetmek.
TEFSA’
Kesmek. * Eskimek.
TEFSİD
Fâsid etmek, bozmak.
TEFSİDE
f. Hararetli, kızgın.
TEFSİE
Çekmek. Uzatmak.
TEFSİK
(Fısk. dan) Fısk ve fücura sürükleme. Birisine fâsık, kabahatli, günahkâr demek.
TEFSİL
Yaramaz ve kem nesne.
TEFSİR
Mestur, gizli bir şeyi aşikâr etmek. Mânâyı izhâr etmek. * Anladığını anlatmak. Bildiği kadar açıklamak. * Kur’ân-ı Kerim’in mânâsını anlatan kitab. * Ehl-i Hadis ıstılahında Tefsire dâir hadis-i şeriflere Tefsir denilir. (Bak: İctihad)(Tefsir iki kısımdır: Birisi, malûm tefsirlerdir ki, Kur’anın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyan ve izah ve isbat ederler.İkinci kısım tefsir ise: Kur’anın imanî olan hakikatlerini, kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir mâlum tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat, Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda, muannid feylesofları susturan bir manevî tefsirdir. Ş.)(Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesleğinde gitmeyip Kur’anın bir icaz-ı mânevisiyle her şeyde bir pencere-i mârifet açmış; bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’an’a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe etmiş. M.N.)(Kur’an-ı Azimüşşan; bütün zamanlarda gelip geçen nev’-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı Alâdan irad edilen İlâhî ve şümullü bir nutuk ve umumi, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmidir.Bu itibarla; zamanca, mekânca, ihtisasca daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azimüşşan’a tefsir olamaz… Çünkü, Kur’anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd, vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hâli olamaz ki, hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin? Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dâva, kendisine has olup, başkası o dâvanın kabulüne davat edilemez… Meğer ki bir nevi icmanın tasdikine mazhar ola.Binaenaleyh, Kur’anın ince mânalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasinin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerin tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatiyle, tahkikatiyle bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim, kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumi bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniyye husule gelsin; ve icma-i millet, hücceti elde edebilsin.Evet, Kur’an-ı Azimüşşan’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada malik ve bir velâyet-i kâmileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar, ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdiyle ve o heyetin telâhuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassublarından âzâde olarak tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte, Kur’anı, ancak böyle bir şahs-ı mânevi tefsir edebilir. Çünkü, “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur.” kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. İ.İ.) (Bak: Müfessir)
TEFSİRE
Hastaların bevlini koyacak şişe. Sidik kabı.
TEFTE
f. Hararetli, kızgın, kızmış.
TEFTİH
Hor ve zelil etmek. * Kahretmek.
TEFTİH
(C.: Teftihât) (Feth. den) Açmak. * Bırakmak. * Yarmak, yardırmak. * Geğirmek.
TEFTİK
(Fetk. den) Yün, pamuk gibi şeyleri ditmek, tarayıp açmak.
TEFTİK
(Fetk. den) Yarma, yarılma.
TEFTİL
(Fetl. den) Fitil yapma. Bükme, eğirme.
TEFTİN
(Fitne. den) Fitneye düşürme. * Meftun verme. Ayartma.
TEFTİR
(C. Teftirat) Bıkkınlık verme. Fütur verme. Usandırma. * Zayıf etmek, zayıflatmak. * Naksetmek, eksiltmek.
TEFTİS
Ufak ufak parçalama.
TEFTİŞ
Kontrol etmek. İşlerin alâkalı vazifeliler tarafından ele alınıp iyi ve tamam yapılmasına çalışmak. * Sormak. * Ayırmak.
TEFTİŞÂT
(Teftiş. C.) Teftişler.
TEFTİT
Parça parça etme, ufalama.
TEFTİYE
Lâğımcılık yapmak. * Büyüyünceye kadar kızı evden dışarıya çıkarmamak..
TEFVİF
Bezi alacalı dokutmak.
TEFVİH
Korkutmak.
TEFVİK
Tar: Okçulukta, yayın sol el ile yukarıya kaldırılması. * Okun gezini yayın kirişine koymak.
TEFVİM
Ekmek pişirmek.
TEFVİT
(Fevt. den) Geçirme, kaçırma.
TEFVİT-İ SALÂT
Namaz vaktini geçirme veya kaçırma.
TEFVİYE
Konuşkan olmak.
TEFVİZ
Birisine bırakma. * İşini Allah’a (C.C.) havâle etme. * Sipariş ve ihâle etme.
TEFYİL
Bir kimsenin bir kimseye “fikrin zayıf” demesi.
TEFYİM
Genişletmek.
TEFZİ’
Ürkütme. Korkutma. * Hayretle baktırma.
TEGABBİ
Birisini geri zekâlı sayma.
TEGABBÜR
(Gubâr. dan) Tozlanma.
TEGABİ
Bilmez olmak. Ahmaklaşmak.
TEGABÜN
(Gabn. dan) Karşılıklı aldatma. Aldanma veya aldanmanın zuhuru.
TEGABÜN SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 64. suresidir. Medenîdir.
TEGADDİ
(Bak: Tagaddi)
TEGADDÜB
(Gadab. dan) Hiddetlenme, öfkelenme, gazaba gelme, kızma.
TEGAFÜL
Bilmez görünmek, anlamazlıktan gelmek. Kasden kendisini gafil göstermek.(Farazâ, bazılarının altında büyük fenâlıklar varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zira, çok fenalık vardır ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça ve ondan tegafül edildikçe mahdut ve mahsur kaldığı gibi, sâhibi de perde-i hicab ve hayâ altında kendisinin ıslahına çalşır. Lâkin vaktâ ki, perde yırtılsa, hayâ atılır. Hücum gösterilse, fenalık fena tevessü’ eder. Münazarât)
TEGALGUL
Hoş kokulu şeyler sürünmek. * Zorluk, çetinlik, güçlük. * Bir şeyin, ilmin içine çok dalmak.
TEGALLÜB
(Bak: Tagallüb)
TEGALLÜF
(Gılaf. dan) Kılıflanma.
TEGALLÜT
(C.: Tegallütât) (Galat. dan) Yanılma. Yanlışa düşme.
TEGALÜB
Birbirine galebe etmek, birbirine üstün gelmek.
TEGAMGUM
Sözü düz söylememek.
TEGAMMÜD
Günahı örtmek.
TEGAMMÜR
Suyu az içmek.
TEGAMÜZ
(Gamze. den) (C: Tegamüzât) Birbirine göz ucu ile işâret etme.
TEGANNUC
(C.: Tegannücât) (Ganc. dan) Nazlanma.
TEGANNUS
Tatsız olmak.
TEGANNÜM
Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme.
TEGARBÜL
(Gırbâl. den) Kalburdan geçirme.
TEGARGUR
Gargara etmek.
TEGARRÜB
(Gurbet. den) Gurbete çıkma.
TEGARRÜD
(C.: Tegarrüdât) Kuşun hoş ve nağmeli bir şekilde ötmesi.
TEGARRÜR
Gururlanma, kibirlenme. * Kaynamak. * Galeyan.
TEGASSUN
(Gusn. dan) Dalbudak peydâ etme. Dallanma.
TEGASSÜL
(Gasl. den) Gusletme, yıkanma.
TEGAŞMÜR
Kahra uğratmak.
TEGAŞŞİ
(Gışâe. den) Örtünme, bürünme. * (Gaşy. den) Kendinden geçme.
TEGAT
Birbirini suya daldırmak.
TEGAVÜN
Cem’olmak, toplanmak. * Kötü işe yardım etmek, şer işe muâvin olmak.
TEGAVÜR
Birbirini yağmalamak.
TEGAVVUT
Kazâ-i hâcet etmek.
TEGAVVÜL
Renk değiştirme. Renkten renge girme.
TEGAVVÜR
(Gavr. dan) Derine dalma. * Bir şeyin esâsını arama.
TEGAYÜB
Birkaç kişinin topluca kaybolması.
TEGAYÜR
Zıt olmak. Uymamak. Başka türlü olmak.
TEGAYÜZ
(C.: Tegayüzât) Karşılıklı olarak kızışıp öfkelenme.
TEGAYYÜM
(C.: Tegayyümât) (Gayb. dan) Bulutlanma.
TEGAYYÜR
Hâlden hâle geçmek, değişmek. * Bozulmak. * Zıt olmak. (Bak: Hâdis)
TEGAYYÜT
Büyük def-i hâcet.
TEGAYYÜZ
Meşeliğe otlaması için davar salmak. * Meşelik içinde yerleşmek.
TEGAYYÜZ
(C.: Tegayyüzât) (Gayz. dan) Hiddetlenme, kızma.
TEGAZGUZ
Eksik olmak.
TEGAZÜN
Hışmetmek, kızmak.
TEGAZZÜB
(Gazâb. dan) Öfkelenme, hiddetlenme, gazaba gelme, kızma.
TEGAZZÜL
(C.: Tegazzülât) (Gazel. den) Gazel tarzında şiir yazma. * Gazel söyleme.
TEGERG
f. Dolu.
TEGİL
f. Sakalları yeni çıkmağa başlayan genç.
TEH
f. Dip. * Mertebe, kat.
TEHABB
Dostluk etme. Muhabbet, sevişme.
TEHABBÜB
(Bak: Tahabbüb)
TEHABBÜR
(Haber. den) Esasını bilme, iyice bilme.
TEHABBÜS
(Habs. den) Kendini bir yere kapama. Hapsetme.
TEHABBÜT
(Bak: Tahabbut)
TEHACCUR
(Bak: Tahaccür)
TEHACİ
(Hecâ. dan) Hicivleşme. * Hicvetme, yerme.
TEHACÜM
Birbirine hücum etme. * Bir yere istekle, hızlıca toplanmak, üşüşmek.
TEHACÜR
Birbirinden ayrılmak. * Kesilmek.
TEHADDİ
(Bak: Tahaddi)
TEHADDÜS
(Bak: Tahaddüs)
TEHADU’
Aldanmış gibi görünme.
TEHADÜB
Kamburlaşma.
TEHADÜM
Yıkılmak.
TEHADÜR
Kaynamak. Galeyan.
TEHAFÜT
Düşürmek, düşmek. * Birbirinin üstüne atılmak. Birbirinin ardınca olmak.
TEHAFÜT
Sözü gizlice söyleşmek.
TEHAKKÜM
(Bak: Tahakküm)
TEHALLÜF
Uygunsuzluk. * Kafileden geri kalma. * Geride bırakma.
TEHALLÜL
(Bak: Tahallül)
TEHALÜF
Birbirine zıt olmak. Birbirine muhalif olmak, uymamak.
TEHALÜF
(Half. dan) Hâkimin her iki tarafa da yemin ettirmesi.
TEHALÜK
(C.: Tehâlükât) (Helâk. dan) İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma.
TEHAMİ
(C.: Tehâmiyât) Kendini sakınma, korunma. * Avukatlık etme.
TEHAMUK
(Humk. dan) Kendini(BibBiiiiiib Kafa)gösterme.
TEHANNÜN
Çok arzu ve istek göstermek. * Göreceği gelmek. Özlemek.
TEHARRUB
Ağaç kurdunun ağacı kemirerek oyması.
TEHARRÜK
Hareketlenmek, kımıldamak. Hareket etmek.
TEHARÜC
Çıkışmak. * Tevzi etmek, dağıtmak. * Fık: Ortakların bir kısmı akar (para getiren mülk), bir kısmı arazi, bazısı da para üzerine yaptıkları anlaşma.
TEHARÜM
(Herm. den) Genç olduğu hâlde, kendini ihtiyar gösterme. Yaşlı gibi görünme.
TEHARÜŞ
Hırıldaşıp dalaşma.
TEHASSÜB
Yastığa dayanma.
TEHASSÜR
(Bak: Tahassür)
TEHASSÜS
(Bak: Tahassüs)
TEHASÜD
(Hased. den) Hasetleşme.
TEHASÜM
Muhâsama etme, düşmanlık etme.
TEHAŞİ
(Haşy. dan) Korkup çekinme, sakınma.
TEHAŞÜN
Haşin davranma. Zorluk gösterme. Sert muamelede bulunma.
TEHATİH
Bâtıl, boş ve abes sözler. * Tamamlanmamış söz.
TEHATTUF
Kapmak.
TEHATTÜM
Pek lüzumlu ve vâcib olmak. Vücub derecesinde bulunmak.
TEHATU’
Hatâ etmek, kabahat işlemek.
TEHATUB
(Hatb. dan) Hitablaşma. Karşılıklı birbirine hitab etme.
TEHAVİL
Muhtelif renkler, çeşitli renkler.
TEHAVÜN
Mühimsememek, ehemmiyet vermemek, ağır davranmak. Aldırış etmemek. * İstihkar, horlama, hakir görme.
TEHAVVÜL
(Bak: Tahavvül)
TEHAYÜC
Kandırmak.
TEHAYÜT
Toplanıp gelmek.
TEHAYYÜZ
(Bak: Tahayyüz)
TE’HAZ
Tekrar almak.
TEHAZÜL
Muhârebeden kaçıp geri dönme.
TEHBİL
: “Baban seni ölmüş diye ağladı” demek.
TEHCİD
Uyutmak.
TEHCİN
Dedikodu yapma. * Müstehcen ve edeb dışı sayma.
TEHCİR
Yurdundan çıkarma, hicret ettirme, sürme. * Öğle vakti bir yere gitme.
TEHCİYE
Heceleme.
TEHDİB
Saçak yapmak.
TEHDİD
Göz dağı verme, birisini korkutma. Korkutulma.
TEHDİD-ÂMİZ
f. Tehditle karışık, tehdit eder surette.
TEHDİDÂT
(Tehdid. C.) Korkutmalar, göz dağı vermeler.
TEHDİDEN
Korkutarak, tehdit ederek.
TEHDİDKÂRÂNE
f. Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine.
TEHDİL
(Budak) aşağı eğilmek. * (Dudak) aşağı sarkmak.
TEHDİM
(Hedm. den) Yıkma.
TEHDİN
Çocuğu güzel sözlerle susturup avutma. Yalandan yüze gülüp medhetme. * Teskin etmek.
TEHDİR
Hastalıklı devenin bağırması. * Sözü boğaz içinden söylemek.
TEHDİYE
Hediye verme, bağışlama.
TEHECCİ
(Hecâ. dan) Heceleme.
TEHECCÜD
Gece uyanıp namaz kılmak. Gece namazı. (Bu namaz, nâfile namazların en çok sevablısıdır.)
TEHECCÜM
Hücum etme. Saldırma. * Acele gitme.
TEHECCÜR
Ayrılmak. * Zuhr vaktinde seyretmek.
TEHECHÜC
Uzaklaşmak. Irak olmak.
TEHEDDİ
Doğru yola girme. Hidayetlenme.
TEHEDDÜB
Saçaklanmak.
TEHEDDÜL
Sarkma, sölpüme.
TEHEDDÜM
(C.: Teheddümât) Yıkılma.
TEHEKKU’
Teveccüh etmek, yönelmek.
TEHEKKÜM
İstihza. * Tevbih. Şiddetle azarlama. Görünüşte ciddi, hakikatta alaydan ibaret olan eğlenme. * Edb: Tarizin tesirli olan kısmı.
TEHEKKÜMÂT
(Tehekküm. C.) Ciddi tavır takınarak eğlenmeler.
TEHEKKÜMEN
Alay için, tehekküm suretiyle.
TEHEKKÜR
Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.
TEHELHÜL
Fileli olmak. Bir elbisenin delikli delikli olması.
TEHELLU’
Haris olmak, hırslı olmak.
TEHELLÜL
Sevinme, açık yüzlü olma. Yüzü gülme. Beşâretten yüzdeki parlama eseri.
TEHELLÜS
Zayıflamak.
TEHEMMU’
Seyelân etmek, akmak.
TEHEMTEN
f. İri vücutlu, boylu boslu yiğit.
TEHENDÜM
Kapanmak.
TEHENNÜ’
Sinmek. * Alışmak.
TEHESHÜS
Gizli ses.
TEHESSÜM
Kesilmek.
TEHEŞŞÜM
Münkesir olmak, kırılmak.
TEHETTÜK
(C.: Tehettükât) (Hetk. den) Yırtılma. * Utanmazlık ve hayâsızlıkta aşırı derecede olma.
TEHEVVU’
Kusma. İstifrağ etme.
TEHEVVÜD
Tevbe. Sâlih amel. * Yahudi olmak.
TEHEVVÜK
Tenbel olmak.
TEHEVVÜL
Korkunç hâle gelme. * Birisinin malına göz koyma.
TEHEVVÜM
Hafif uyku.
TEHEVVÜN
Hakir kılınma. Horlanma. Hakaret görme. Aşağılanma.
TEHEVVÜR
Korkusuzlukla düşünmeden hareket etmek. Sonunu düşünmeden birden bire karar vermek. * Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi; maddi mânevi hiçbir şeyden korkmamak hâleti.
TEHEVVÜS
Heveslenmek. * Yumuşak yerde ağır ağır yürümek.
TEHEYYÜ
Hazırlanma, nizamlanma.
TEHEYYÜB
(Heybet. den) Korkma. Korkutma.
TEHEYYÜC
Heyecanlanma. Coşma. Deprenme. Harekete gelme.
TEHEYYÜCÂT
(Teheyyüc. C.) Coşup heyecanlanmalar.
TEHEYYÜF
İnceltmek.
TEHEYYÜL
Lânet etmek.
TEHEYYÜM
Şaşma, şaşırma. Şaşıp kalma. Hayran olma. * Susuz olma.
TEHEYYÜN
Asan olmak, kolay olmak.
TEHEYYÜZ
Perâkende olmak, dağılmak.
TEHEYYÜZ
Kırılmış kemiğin kaynayıp bitişmesi.
TEHEZZUK
Bir yerde karar etmeyip çalkanmak.
TEHEZZUM
Zulmetmek.
TEHEZZÜ’
Maskaraya almak.
TEHEZZÜC
Nağmeli ses çıkarma. Terâne-perdâzlık etme, makamla şarkı söyleme.
TEHEZZÜL
Bıkkın olmak.
TEHEZZÜM
Eliyle bir nesneyi kırmak.
TEHEZZÜZ
Hafif titreme, deprenme, ihtizâz.
TE’HIYE
Hayvana yatacak ahır yapmak. * Birbirine kardeş olmak.
TEHİ
Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş.
TEH-İ ÇÂH
Kuyunun dibi.
TEHİDEST
Eli boş. Züğürt.
TE’HİL
Misafire “hoş geldiniz” demek olan ehlen ve sehlen cümlesini söylemek. * Ehliyetli kılmak. * Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak. * Lâyık ve müstehak görmek.
TEHİM
(Töhmet. den) Suçlu, kabahatlı.
TEHİMİYAN
f. İçi boş.
TE’HİR
Geciktirme. Sonraya bırakma.
TE’HİRÂT
(Te’hir. C.) Tehirler, geciktirmeler, sonraya bırakmalar.
TEHİYYE
(Tahiyye) Selâm vermek. Hayır duâ etmek. * Hazır ve âmâde kılmak. (Bak: Tahiyye)
TEHLİB
Atın kuyruğunun kılını kesmek.
TEHLİK
Öldürme. Helâkete düşürme.
TEHLİKE
(Tehlüke) (Helâk. den) Helâkete sebep olacak hâl. Felâket.
TEHLİL
İslâmiyetin tevhid akidesini hülâsa eden, ancak bir İlâh bulunduğunu, Onun da ancak ve ancak Allah (C.C.) olduğunu ifade eden “Lâilâhe illâllâh” sözünü tekrar etmek. (Bak: Tevhid)
TEHN
Kâim olmak, var ve mevcud olmak.
TEHNİD
Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.
TEHNİE
Tebrik etmek.
TEHNİYET
Tebrik etme, kutlama.
TEHRİB
Kaçırma. Kaçırılma. Firar ettirme.
TEHRİM
Kocaltma.
TEHŞİM
Zaaf vermek. * Kırmak.
TEHTAN
Yağmurun ulaştırı yağması.
TEHTEHE
Ağır söylemek, sert konuşmak.
TEHTİK
Yırtma. * Nâmusa halel getirme.
TEHVİ’
Kusturma veya kusturulma.
TEHVİD
Yahudileşme. Yahudi edilme.
TEHVİL
Dehşet göstermek. Korkutma.
TEHVİM
(C.: Tehvimât) Hafif uyku.
TEHVİN
(Hevn. den) Kolaylaştırma. * Ucuzlatma. Ucuzlatılma. * Alçaltma. Alçaltılma. * Cevr ve hakaret eylemek. Saymamak. Hakir görmek.
TEHVİR
Suyu veya diğer sıvıları döktürmek.
TEHVİS
Yedirmek, yemek yedirmek.
TEHVİŞ
Karma karışık etme. * Bir yere toplama.
TEHVİYE
(Hevâ. dan) Havalandırma.
TEHYİ’
(Tehyie – Tehiyye) (C.: Tehiyyât) Hazırlama, hazırlanma.
TEHYİB
(C.: Tehyibât) Heybetli gösterme, heybetli gösterilme.
TEHYİC
Heyecanlandırma. Coşturma. * Ayağa kaldırma.
TEHYİCÂT
(Tehyic. C.) Coşturmalar, heyecanlandırmalar.
TEHYİE
(C.: Tehyiât) Hazırlama, hazırlanma.
TEHYİR
Suyu döktürmek.
TEHZİ’
Kırmak.
TEHZİB
Islâh etme. * Temizleme. Fazlalığını, pisliğini giderme.
TEHZİB-İ AHLÂK
Temiz ahlâk sâhibi olmağa çalışmak. Ahlâkını düzeltmek.
TEHZİB-İ RUH
Ruhunu yükseltmeğe, temizlemeğe çalışmak.
TEHZİC
(C.: Tehzicât) Makamla şarkı söyleme.
TEHZİL
(C.: Tehzilât) Zayıflatma. * Alaya alma. Alay şekline sokma.
TEHZİZ
(C.: Tehzizât) Hafif titreme, hareket ettirme. Deprendirme.
TEK
f. Koşma, seğirtme.
TEKABBEL
Kabul etsin mânasında söylenir.
TEKABBELALLAH
Allah kabul etsin (meâlinde duâ).
TEKABBUH
(Kubh. dan) Çirkin görme. kötü sayma.
TEKABBÜL
Kabul etmek.
TEKABKUB
Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu.
TEKABÜL
Karşılıklı olma. Bir şeyin karşılığı olma. Yüzleşme. Karşılık olma. Karşılama. * Tezat.
TEKADDÜM
Geçmiş bulunma. * Öne geçme. İlerleme. * Birine gelmesi muhtemel bir zararın def’i için evvelceden iş’ar ve tenbih eylemek. * Fık: Mürur-u zaman olmak. Zamanı geçmiş bulunmak.
TEKADİM
(Takdime. C.) Takdim edilen armağanlar, verilen hediyeler.
TEKADİR
(Takdir. C.) Mukadderât. Alınyazıları. * İhtimâller.
TEKADÜM
Geçmiş bulunma. * Mürur-u zaman olma.
TEKÂFİ
(Tekâfü’) Birbirinin dengi olma.
TEKÂFÜ’
Beraberlik, eşitlik, müsâvilik.
TEKAHHUL
(Bak: Tekehhül)
TEKÂHÜL
Dikkatsizlik, ihmal.
TEKA’KU’
Yaramaz gönüllü olmak. * Geri durmak.
TEKALİB
(Taklib. C.) Döndürmeler, çevirmeler. İçi dışa çevirmeler.
TEKÂLİF
Teklifler, vergiler. (Bak: Teklif)
TEKALKUL
Deprenme, hareketlenme, sarsılma.
TEKALLÜD
Bir şeyi üzerine alma. İltizam edip boynuna alma.
TEKÂLÜB
(Kelb. den) Köpek gibi birbirine saldırma. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
TEKAMMUS
Giyinme, gömlek giyme.
TEKÂMÜL
Kemâl bulma. Olgunlaşma.
TEKÂMÜLÂT
(Tekâmül. C.) Olgunlaşmalar, tekâmüller.
TEKAMÜR
(Kımâr. dan) Kumar oynama.
TEKÂPU
f. Öteye beriye seğirtme. Telâşla koşarak birşeyler araştırma. * Dalkavukluk.
TEKÂRİ
Kira almak.
TEKARİR
(Takrir. C.) Teklifler, takrirler, önergeler.
TEKARRÜR
(Bak: Takarrür)
TEKARÜB
Birbirine yaklaşma. Birbirine yakın gelme. * Tedenni etme.
TEKÂRÜM
Ayıp ve kusur olacak şeylerden kaçınma.
TEKARÜN
(Karn. dan) Birbirinin yanına gelme. Birbirine yanaşma. Mukarenet.
TEKAS
(Bak: Takas)
TEKASİT
(Taksit. C.) Taksitler.
TEKÂSÜF
Kesifleşme. Yoğunlaşma. Sıklaşma. * Bir noktada toplanma. * Birbirinden ayrılan kimyevi maddelerin tekrar toplanarak birleşmeleri.
TEKÂSÜL
Üşenmek. Gevşeklik. İhtimamsız davranmak. Tembellik.
TEKÂSÜLÂT
(Tekâsül. C.) Tembellikler, üşenmeler. İlgisizlikler.
TEKÂSÜLÎ
Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen. (Bak: Himmet)
TEKASÜM
(Kasem. den) Andlaşma. * Bölüşme.
TEKÂSÜR
(Kesret. den) Çoğalma. Kesret bulma. * Çok öğünme. Mal ve evlâdın çokluğu ve bu çokluk ile fahirlenme.
TEKÂSÜR SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 102. Suresi. Mekkîdir. Makbure Suresi de denilmiştir.
TEKAŞŞU’
(Kaş’. dan) Balgam çıkarma.
TEKATİR
(Taktir. C.) Damlamalar.
TEKATTU’
Tıb: Sıtma nöbetinin muntazam vakitlere ayrılması.
TEKATTÜL
Birbirini kesme, kesişme.
TEKATU’
Kesme. Kesişme. * Çatışma. İki çizginin bir noktada birbirini kesmesi.
TEKATUR
Damlama. Damla damla dökülme.
TEKATÜB
Yazışmak.
TEKATÜL
(Katl. dan) Vuruşma. Birbirini öldürme. Mukatele.
TEKATÜM
Birbirinden sır saklama.
TEKAÜD
Oturma. Fârig olma. * Karşılıklı oturma. * Emeklilik.
TEKAÜDEN
Emekliye ayrılarak.
TEKAÜDİYE
Tekaüde mahsus olan aylık.
TEKÂVER
f. Koşucu, seğirtici. * Yorga yürüyüşlü at.
TEKAVİM
Takvimler.
TEKAVÜL
(Kavl. den) Sözleşme.
TEKÂVÜS
Bir yere cem’olmak, yığılmak, toplanmak. * Sıkışmak.
TEKAVVÜL
Kendisinde olmayanı söylemeğe çalışma. Yalan söyleme.
TEKAVVÜLAT
(Tekavvül. C.) Yalan sözler.
TEKAVVÜM
Eğri iken doğrulma.
TEKAVVÜS
Kavislenme. Bükülme. Eğilme. Kavis şekline girme.
TEKAVVÜT
(Kut. dan) Beslenme, azıklanma. Geçinme.
TEKÂYA
(Tekye. C.) Tekyeler. (Türkçede bazan “tekke” şeklinde de kullanılır.)
TEKÂYÜD
(C.: Tekâyüdât) (Keyd. den) Birbirine hile yapma.
TEKAYYÜD
(Bak: Takayyüd)
TEKAZ
Birbiriyle ödeşme. * Karşılaştırma.
TEKAZA
(Bak: Takaza)
TEKÂZÜB
(Kizb. den) Birbirini aldatma. Birbirine yalan söyleme.
TEKAZZU’
Çıbanın irinlenmesi.
TEKBİB
Kebap yapmak.
TEKBİL
Bendetmek.
TEKBİR
Allahü ekber demek. Allah’ın her hususta en yüksek ve en büyük olduğu ifâde etmek.(Bu sırr-ı ittihad ile kâinat içinde bir zerre gibi zayıf, küçük bir mahluk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz ve Semavat’ın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.Evet eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında bir anda Allahuekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima’ etse, küre-i arz tamamiyle büyük bir insan olup azametine nisbeten büyük bir sada ile söylediği Allahuekbere müsavi geldiğinden o muvahhidînin ittihadiyle bir anda, Allahuekber demeleri, Küre-i Arz’ın büyük bir Allahuekberi hükmüne geçiyor… Adetâ bayram namazlarında Âlem-i İslâmın zikir ve tesbihi ile zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktar-ı etrafiyle Allahuekber deyip kıblesi olan Ka’be-i Mükerreme’nin samimi kalbiyle niyet edip, Mekke ağziyle, Cebel-i Arefe diliyle Allahuekber diyerek o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Bir tek Allahuekber kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz Allahuekber vuku bulduğu gibi o makbul zikir ve tekbir, semavatı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüc ederek sada veriyor. İşte bu arzı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibadına mescid ve mahluklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zat-ı Zülcelâl’e, yerin zerratı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudat adedince hamdediyoruz ki; bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmına ümmet eylemiş. L.)
TEKBİRÂT
(Tekbir. C.) Tekbirler. Tekbir getirmeler.
TEKBİRHÂN
f. Tekbir getiren.
TEKBİT
(Cihaz) Az olmak. * Asan olmak, kolay olmak.
TEKDİH
Kuvvetle kaşımak.
TEKDİM
Çok ısırmak.
TEKDİR
Azarlamak. * Kederlenme. * Bulanık etme. * Mektebde talebeye verilen ve siciline geçirilen bir ceza. Ta’zir.
TEKDİRÂT
(Tekdir. C.) Tekdirler, azarlamalar.
TEKDİS
Harman etmek.
TEKE
f. Keçilerin erkeği. Sürü önünden giden kösemen. * Bir cilt defter. * Tezek.
TEKEBBÜD
(Kebed. den) Sertleşme, katılaşma.
TEKEBBÜR
Kibirlenmek. Kendini büyük saymak. Nefsini büyük görmek. (Bak: Taabbüd, Tevazu’)(İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen, âciz mahlukata zelil bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve dâvaya sapsan; o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun. S.)
TEKEDDUH
Kuvvetle kaşımak.
TEKEDDÜN
Eğlenmek.
TEKEDDÜR
Bulanık olma. * Kederlenme.
TEKEFFÜ’
Yürürken etrafına bakmadan önünü gözleyerek gitmek.
TEKEFFÜF
(Keff. den) El uzatarak dilencilik etme. Avuç açma. Dilenme. * Avuçla tutmak.
TEKEFFÜL
Boynuna almak. * Birine kefil olmak. Kefâlet etmek veya vermek.
TEKEHHUL
Göze sürme çekme. Suni kara gözlü olma.
TEKEHHÜF
(Kehf. den) Mağara biçiminde oyulup kazılma.
TEKEHHÜN
Kâhinlik yapma, falcılık etme.
TEKE’KÜ’
Cem’olmak, birikmek, toplanmak. * Korkak olmak.
TEKELLÜF
Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak. * Gösterişe kapılmak. Özenmek. * Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.(Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzâde olmalarını emreder. Ve buyururlar ki, “Tekellüf şer’an ve hikmeten fenâdır. Çünkü, tekellüf sevdası, insanı hadd-i ma’rufu tecâvüze sevkeder. Mütekellif olanlar, bazan hodbinâne bir tezâhür ve tefâhür tavrı ve muvakkat soğuk bir riyâkâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Halbuki, bunların ikisi de ihlâsı zedeler.” R.N.)
TEKELLÜFÂT
(Tekellüf. C.) Tekellüfler.
TEKELLÜL
Götürü gelmek. * İhâta etmek, kaplamak, içine almak.
TEKELLÜM
(C.: Tekellümât) Konuşmak. Söylemek.
TEKELLÜMÂT-I TESBİHİYE
Cenab-ı Hakk’ı tesbih eden kelâmlar, konuşmalar.(Demek faaliyetten gelen harekât ve zeval bir tekellümât-ı tesbihiyedir ve kâinattaki faaliyet dahi kâinatın ve envâının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır. M.)
TEKELLÜM-İ SÂMİT
Sessiz konuşma.
TEKELLÜS
(C.: Tekellüsât) (Kils. den) Kireçleşme.
TEKEMKÜM
Başına külâh giymek.
TEKEMMÜ’
Mantar koparmak.
TEKEMMÜL
Olgunlaşmak. Kemâle doğru gitmek.(İnsanda olan hadsiz istidadât-ı maneviyye ve nihayetsiz âmâl ve efkâr ve müyulât dahi israf edilmeyecektir. Öyle ise, insandaki o esaslı meyl-i tekemmül bir kemâlin vücudunu gösterir. Ve o meyl-i saadet, saadet-i ebediyeye namzed olduğunu kat’i olarak ilân eder. Öyle olmazsa insanın mahiyet-i hakikiyyesini teşkil eden o esaslı maneviyat, o ulvi âmâl, hikmetli mevcudatın hilâfına olarak israf ve abes olur, kurur, hebâen gider. S.)
TEKEMMÜL-Ü MEBÂDÎ
Bir şeyi netice veren ilk unsur ve sebeblerin ibtidailikten mükemmelliğe doğru gitmesi.
TEKEMMÜM
(Kümm. den) Örtünüp bürünme.
TEKEMMÜN
Pusuya yatma, gizlenme.
TEKEMMÜŞ
Acele etme.
TEKENNİ
(Künye. den) Künye alma. Ad alma.
TEKENNÜF
Bir yere toplanmak.
TEKENNÜS
Gizlenmek. * Örtünmek.
TEKERFU’
Mürtefi olmak, yükselmek.
TEKERRU’
Paça yemek.
TEKERRÜC
Fâsid olmak, bozulmak. * Kirlenmek. Paslanmak.
TEKERRÜH
(Kerh. den) İğrenme, kerih görme.
TEKERRÜM
Saygı görmek. Keremli olmak.
TEKERRÜR
Tekrarlanmak. (Bak: Tekrârat)
TEKERRÜRÂT
(Tekerrür. C.) Tekerrürler, tekrarlanmalar.
TEKERRÜŞ
Buruşma.
TEKESSÜB
Kazanmak.
TEKESSÜL
Durmak. * Üşenmek. Gevşek davranmak.
TEKESSÜR
Kırılmak.
TEKESSÜR
Çoğalmak. Kesretli olmak. Adet miktarına adet ilâve olmak.
TEKEŞŞÜF
Açılmak, görünmek, sıyrılmak, meydana çıkmak. * Rüsvay olmak. Sırları açığa çıkmak.
TEKETTÜL
Bir yürüme çeşiti.
TEKEVVÜK
Baş yarmak. * Basmak.
TEKEVVÜN
(C.: Tekevvünât) Vücuda gelmek. Meydana geliş. * şekillenmek. * Var olmak.
TEKEVVÜNÎ
Tekevvüne ait. Oluşla, hâdisatla alâkalı.
TEKEVVÜR
Damlamak.
TEKEYMÜS
Yemeklerin midede ezilmesi.
TEKEYYÜF
Bir keyfiyet kabul etmek. Eksiltmek veya noksan etmek. Keyfiyetlenmek. * Keyiflenmek.
TEKEYYÜS
(Kiyâset. den) Kiyâsetli ve zeki görünme. * Zariflik gösterme.
TEKFİL
Kefil etme. Kefil edilme. Kefil gösterme. * Boynuna aldırmak.
TEKFİN
Kefenlenmek veya kefenlemek.
TEKFİR
Birisine “kâfir” deme, kâfirliğine hükmetme. * Ortadan kaldırma, yok etme. * Setretme, örtme. * Keffaret verme. * Elini göğsüne koyup tevazu yapma.
TEKFİR-İ YEMİN
Yeminin keffaretini vermek. Yemin bozan bir kimsenin ceza olarak ödediği para, tuttuğu oruç. (Bak: Keffaret)
TEKFİR-İ ZÜNUB
Günahları örtme, affetme.
TEKFUR
Tar: Bizans İmparatorluğunun valilik derecesindeki idarî hizmetlerinde bulunan kimseler.
TEKHİL
(Kuhl. dan) Göze sürme çekme.
TE’KİD
Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. * Üsteleme. Bir iş için evvelce yazılan bir yazıyı tekrarlama.
TE’KİDEN
Tekrarlama ile. * Sağlamlaştırarak. Te’kid suretiyle. * Evvelce yazılmış olan bir yazıyı tekrarlıyarak.
TE’KİD-İ MANEVÎ
Söylenişi başka, manası müşterek olan.
TE’KİL
Yedirme veya yedirilme.
TEKLÎ
Hapsetmek.
TEKLİB
Köpeğe av öğretmek.
TEKLİC
Yüzünü ekşitmek.
TEKLİF
Zor birşey istemek. Bir vazife ileri sürmek. * Sıkılgan ve resmi davranış. İçli dışlı olmayan çekingen muâmele. * Vergi yüklemek. * Vazife vermek. * Cenab-ı Hakk’ın, insanları, emir ve nehiyleri üzerine hareket etmeğe vazifelendirmesi. * Fık: Şeriat-ı İslâmiyenin, ehliyet ve salâhiyet sahibi olan insanlara bir takım vazifeler yapmalarını ve bir kısım şeyleri de terketmelerini emir ve ilzam buyurmasıdır. Bunlar ile öylece dinen me’mur ve vazifeli olan bir insana mükellef denir. Çoğulu: Mükellefîn’dir. (Bak: Ahlâk-ı hasene)(Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ ervah-i âliye ile ervah-ı sâfile müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. S.)(S – Diyorsun ki: “Teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekavetine sebeb, teklifdir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?”C – Cenab-ı Hak, verdiği cüz’-i ihtiyarî ile ef’al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeye insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-i mütenahi tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nema bulamazdı. Evet, nev’-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun manen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve eterakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren, Peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemalât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyariyle teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev’in saadetine de sebeb olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlâhiyyeyi reddetmişlerse de, teklifin bazı nevi’lerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevi’lerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hali kâfir değildir. İ.İ.)
TEKLİFÂT
Teklifler.
TEKLİF-İ İLÂHÎ
Allah’ın teklifi, yani emirleri.
TEKLİF-İ MÂLÂ-YUTAK
Ağır ve güç yetmez olan teklif. Dayanılmaz teklif.
TEKLİL
(İklil. den) Taç giydirme.
TEKLİM
Söyletmek. * Yaralamak, mecruh etmek.
TEKLİS
(Kils. den) Kireç hâline getirme. Kireçleştirme.
TEKMİD
Soğuk veya ılık su ile yapılan pansuman.
TEKMİL
Bitirmek, tamamlamak. Kemâle erdirmek. * Tam, bütün, eksiksiz.
TEKMİLE
(Kemâl. den) Eksikleri tamamlamak için sonradan yapılan şey, ek. İlâve.
TEKMİM
Ağaç çiçek verecek vaktinde gılafıyla tomurcuğunu çıkarıp izhâr etmek.
TEKMİN
(Kemin. den) Pusuya yatırma, sipere yerleştirme.
TEKNİK
Fr. Fizik, Kimya ve Matematikten elde edilen bilgilerin tatbik edilmesi.
TEKNİSYEN
Fr. Bir işin, ilim tarafından daha çok tatbikatiyle uğraşan. Tatbikatla uğraşan kimse.
TEKNİYE
(Künye. den) Künyeleme, künye koyma.
TEKNOLOJİ
Fr. Teknik bilgiler. Matematik, Kimya ve Fizik ilminden elde edilen bilgiler.
TEKRAR
(Kerr. den) Bir şeyi iki veya daha fazla yapma. * Bir daha, yine, yeniden.
TEKRARAT
Tekrarlamalar. Aynı şeyi bir kaç defa yapma.
TEKRARAT-I KUR’ANİYE
Kur’anda birbirinin aynı olan veya birbirine benzer âyetlerin tekrar edilmiş olması. (Bak: Kur’an, Mumya)(Tekrarat-ı Kur’aniyedeki i’cazın bir lem’asını beyan zımnında “Altı Nokta”dan ibarettir.Birinci Nokta: Kur’an bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünkü zikir ve duâdan maksad sevaptır ve merhamet-i İlâhiyeyi celbetmektir. Malumdur ki: Bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevap kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde te’siri, te’kidi vardır.İkinci Nokta : Kur’an bütün beşerin tabakatına hitap ve deva olduğu için zeki, gabi, takiyy, şaki, zâhid, gayr-ı zâhid bütün insan tabakaları şu hitab-ı İlâhiyeye mazhar ve bu eczahane-i Rahmaniyyeden ilâç almaya hakları vardır. Halbuki Kur’anı tamamen ve dâima okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler, bilhassa uzun surelerde tekrar edilmiştir ki, herbir sure hemen hemen bir küçük Kur’an hükmünde olsun ki herkes suhuletle istediği vakit istediği sureyi okumakla tam Kur’anın sevabını kazanabilsin. Evet $ olan âyet-i kerime bu hakikati isbat ediyor.Üçüncü Nokta: Cismanî ihtiyaçlar, vakitlerin ihtilâflariyle tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ : Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza..Kezâlik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda “Allah” kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit “Besmele”ye, her saatta “Lâ İlâhe İllallah”a ihtiyaç vardır. Ve hâkeza…Binaenaleyh âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işârettir.Dördüncü Nokta: Bilirsiniz ki: Kur’an bu metin din-i azimin esâsâtını ve İslâmiyetin erkânını te’sis ettiği gibi içtimaat-ı beşeriyyeyi tebdil eden bir kitaptır. Malumdur ki; müessis olan zat, vaz’ettiği esasları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen şey sâbit kalır, takarrür eder, unutulmaz. Ve keza, Kur’ân beşerin muhtelif tabakalarından kali veya hâli yapılan suallere lâzım olan cevapları veren umumi bir mürşid-i mucibdir. Malum ya, sual tekerrür ederse cevap da tekerrür eder.Beşinci Nokta: Bilirsiniz ki; Kur’an pek büyük mes’elelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike davet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları marifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesailin, o ince hakaikin kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslublarla tekrara ihtiyaç vardır.Altıncı Nokta : Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala’ var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksadlar vardır. Binaenaleyh muayyen bir âyet, her yerde, öbür münasib bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile hakikatta tekrar değildir. M.N.)
TEKRAREN
Defalarca, tekrarlanarak.
TEKRİH
Nefret ettirmek. Çirkin göstermek.
TEKRİM
Hürmet ve tazim göstermek ve görmek. Saygı göstermek, lütuf ve kerem icrasında bulunmak.
TEKRİMEN
Hürmet göstererek, tazim ederek.
TEKRİR
Tekrar etme, bir daha yapma, söyleme, tekrarlama. * Edb: Sözün tesirini kuvvetlendirmek için bir sözü bile bile tekrar etme san’atı. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin sürçmesine denir. Râ harfine âid olan bir sıfattır. Buna mükerrir harfi de denir.
TEKRİYE
Düşman yapmak.
TEKSİB
(Kesb. den) Kazandırma.
TEKSİF
Parça parça etmek.
TEKSİF
(Kesâfet. den) Sıklaştırma, koyulaştırma, yığma, toplama.
TEKSİR
(Kesr. den) Çok kırma. Parçalama.
TEKSİR
(C.: Teksirât) Çoğaltmak, artırmak, çoğaltılmak.
TEKSTİL
Fr. Dokuma. * Dokumacılık.
TEKŞİF
(Keşf. den) İyice açma.
TEKTİB
Askeri bölük bölük etmek, bölüklere ayırmak. * (Ketebe. den) Yazdırma.
TEKTİM
Örtmek.
TEKVİF
Kûfe’ye varmak.
TEKVİN
Var etmek. Meydana getirmek. Yaratmak. * İlm-i Kelâmda: Cenab-ı Hakk’ın sübutî bir sıfatıdır ve ademden vücuda getirmesi, icad etmesidir.
TEKVİNÂT
(Tekvin. C.) Tekvinler, var etmeler, yaratmalar.
TEKVİNİYE
Yaratmağa, tekvine ait. Tekvinle alâkalı.(Evamir-i şer’iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfât ve mücazatın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa’yin sevabı servettir. Sebatın mükâfatı galebedir. M.)
TEKVİR
Yuvarlaklaştırmak. Kıvırmak. Sarmak. * Toplamak. Cemolmak. * Başa sarık sarmak.
TEKVİR SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 81. Suresidir. Küvvirat Suresi adı da verilir.
TEKVİS
Yüz üstüne düşürmek.
TEKVİYE
Ovmak, ovalamak.
TEKYE
f. Zikir veya ders için toplanılan yer. * Dervişlerin meskeni ve mâbedi. * Yaslanılacak, dayanılacak şey. * İtimâd etmek, dayanmak.(İşte Hoca-i Kâinat olan Fahr-i Âlem’in (A.S.M.) kudsi medresesi ve tekkesi olan Suffe’nin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hâfızanın ziyadesi için dua-i Nebeviyeye mazhar olan Hz. Ebu Hüreyre; gazve-i Tebük gibi bir mecma-i nâsda vukuunu haber verdiği şu mu’cize-i bereket, manen bir ordu sözü kadar kat’i ve kuvvetli olmak gerektir. M.)
TEKYENİŞİN
f. Tekkede oturan, derviş.
TEKYEZEN
f. İstinad eden, dayanan.
TEKYİL
(Kile. den) Kile ile ölçme.
TEKZİB
Yalanlamak. Bir işe inanmayıp inkâr etmek. Yalan olduğunu söylemek.
TELA
(Tülüv. den) Ondan sonra geldi, ardınca gitti (mânasında fiil).
TEL’A
(C.: Tilâ) Su yolu, su mecrası. * Sel yolu. * Yerin alçağı ve yükseği. Çukurluk ve tepe.
TEL’ABE
Oynamak.
TELAFFUZ
Söyleyiş, söyleniş. * Ağızdan çıkan lâfız.
TELAFİ
Eksik olan bir şeyin yerini doldurmak. Tamamlamak. * Ziyanı karşılamak. Zararı ödemek.
TELAFİF
Birbirine sarmaşmış bölük bölük nebatlar. * Büklümler, kıvrımlar. * Birbirine girmiş ve sarmaşmış vaziyette olma. Lif lif olma.
TELAFİF-İ DİMAĞİYE
Dimağın lif lif olmuş hâli.
TELAGGUM
Dürtülmek.
TELAH
Birbirine inatçılık etmek.
TELAHHİ
Tülbendi çenesi altından sarmak.
TELAHHUM
(Lahm. dan) Semirme, etlenme.
TELAHHUZ
İmrenerek ağız sulanma.
TELAHİ
Birbirine sövmek.
TELAHİ
Oyun. Oyun âleti ile vakit geçirme.
TELAHUK
Birbirine katılmak. Birbiri arkasından gelip birleşmek.
TELAHUK-U EFKÂR
Fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesi.
TELAHUZ
Gözucu ile bakma. Gözucu ile bakışma.
TELAİYE
İstikmet, doğruluk.
TELAK
Ulaşmak, varmak.
TELAKİ
Kavuşma. Buluşma, birbirine kavuşma.
TELAKİGÂH
f. Buluşma yeri. Kavuşma yeri.
TELAKKİ
Karşılamak. Almak. Kabul etmek. * Şahsi anlayış ve görüş.
TELAKKİ-İ Bİ-L-KABUL
Kabul ile karşılamak, kabul etmek.
TELAKKİYÂT
(Telakki. C.) Şahsî anlayış ve görüşler. * Kabul etmeler. Telakkiler.
TELAKKUB
(Lâkab. dan) Lâkab alma. Lâkablanma.
TELAKKUF
Ağızdan söz kapmak. * İşitmek. * Yutmak. * Sür’atle almak.
TELAKKUH
Kendisini gebe, hâmile gösterme. Gebe kalabilme.
TELAKKUM
Parçalayıp lokma yapıp yutma. * Karın gurultusu.
TELAKKUT
Cem’etmek, toplamak, biriktirmek.
TELAKÜM
Yumruklaşma. Boks.
TELALE
Dalâlet.
TELA’LU’
Açlıktan zayıflamak. * Küçük olmak.
TELAM
Hizmetçi talebe.
TELAMİZ
(Tilmiz. C.) Talebeler, çıraklar.
TELASİM
(Tılsım. C.) Tılsımlar.
TELASSUS
Çalma. Sirkat etme. Hırsızlık yapma.
TELASUK
(Lüsuk. dan) Bitişme, yapışma. Birbirine bitişik olma.
TELA’SÜM
Dil dolaşma, şaşırma. * Cevap verilecek yerde veremeyip kekeleme. * Saçmasapan cevap verme.
TELAŞİ
Önem ve ehemmiyetini kaybetme. * Dağılma. * Telâş.
TELATİL
Zorluklar.
TELATTUF
(C.: Telattufât) (Lutf. den) Lütuf ve nezaketle davranma. Nâzikâne muamelede bulunma.
TELATTUFÂT
(Telattuf. C.) Nâzikâne muameleler.
TELATTUFEN
Nezaketle, lütuf ile.
TELATTUFKÂR
f. Lütuf, nezaket ve tatlılıkla muamele eden.
TELATTUH
Bulaşma, bulaşık olma.
TELATUF
(C.: Telâtufât) Nezaket ve lütufla hareket etme, nâzikâne muamelede bulunma.
TELATUM
Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi) * Birbirine şamar vurmak.
TELATUMGÂH
f. Dalgalı yer. Dalgası çok olan yer.
TELAUB
(La’b. dan) Oynama. Oynaşma.
TELAUM
Muntazır olmak, gözlemek, beklemek.
TELAUN
Birbirine karşılıklı lânet okuma. (Bak: Lian)
TELAVÜM
(Levm. den) Birbirine levmetme. Birbirini çekiştirme.
TELAZUM
Biri diğerine lâzım olmak. Karışık olmak. Bir şey diğerine yapışmak.
TELAZZİ
(Ateş) alevlenmek.
TELBİB
(C.: Telâbib) Bir kimsenin yakasına yapışıp çekmek. * Boyun.
TELBİD
Bir yere toplayıp yığmak. * İhramda olan kimsenin saçı dağılmasın diye başına sakız yapıştırması.
TELBİE
Lebbeyk demek.
TELBİK
Teridi yağlı yapmak.
TELBİN
Kerpiç kesmek.
TELBİNE
Sütlü bulamaç aşı. * Arpa suyu.
TELBİS
(Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek. * Suret-i haktan görünerek hile edip aldatmak. * Hile. Oyun.
TELBİSÂT
Telbisler. Hileler, oyunlar.
TELBİYE
Lebbeyk (Yâni: Emredersiniz, ben emrinize hazırım) demek. İcabet etmek. (Bak: Lebbeyk)
TELCİE
İkrah etmek, iğrenmek, tiksinmek, kerih görmek.
TELCİM
(Licâm. dan) Gem vurma, gemleme. Gemlenme.
TELCİN
Davarın sütünü sağıp memesini boşaltmak. * Kalınlaştırmak.
TELE
Tuzak. * Ağıl.
TE’LEB
Bir ağaç adı.
TELEBBÜB
Silâh takınmak.
TELEBBÜD
Birbiri üstüne yığılmak. * Bir yere gizlenip av gözlemek.
TELEBBÜK
Mide dolgunluğuna uğrama.
TELEBBÜN
(Leben. den) Durma, eğlenme. * Memeden sütün damla damla akması.
TELEBBÜS
Giymek. Giyinmek. * İki şeyi birbirine benzeterek ayırdedememek. * Örtülü olmak.
TELEBBÜT
Muztarib olmak, acı çekmek. * Dönmek.
TELECCÜC
Geminin denizin derin yerine varması.
TELECCÜM
Dizgin vurmak.
TELECCÜN
Bir nesneyi ovalayıp kirini gidermek.
TELECLÜC
Söylerken şaşırarak ağzında lâkırdıyı karıştırarak söylemek. * Kımıldatmak. Hareket etmek. * Tereddüt.
TELEDDÜD
Sağına ve soluna iltifat etmek.
TELEDDÜM
Kaftan eskitmek. * Yama vurmak.
TELEDDÜN
Eğlenmek.
TELEF
Yok olmak. Ölmek. Zâyi olmak. * Boş yere harcamak.
TELEFÂT
(Telef. C.) Ölüm sebebiyle olan kayıplar.
TELEFFÜM
Yüzüne ve ağzına yaşmak bağlamak.
TELEFFÜT
Etrâfına bakınma.
TELEHCÜM
Haris olmak, hırslı olmak.
TELEHHİ
Oynama. Oyun ile vakit geçirme.
TELEHHÜB
(Leheb. den) Alevlenme, tutuşma, alevlenip yanma. * İltihap.
TELEHHÜF
Mahzun olmak. Hasret ve kederle yanıp yıkılmak. Ah çekmek.
TELEHHÜM
Yutmak.
TELEHVUK
Huyu olmadan cömertlik göstermek.
TELEHVÜC
Biri işi gevşek yapmak.
TELEKKÜ’
Tevakkuf etmek, durmak, duraklamak. * Bir işe dolaşmak.
TELE’LÜ’
(Lü’lü’. den) Parıldama.
TELEMLÜM
Cem’olmak, toplanmak, birikmek.
TELEMMU’
Parıldama. Işıldama.
TELEMMÜC
Yemek artığını dil ile ağızda aramak. * Tatmak. * Yemek.
TELEMMÜK
Tatmak. * Yemek.
TELEMMÜS
(Lems. den) El ile dokunma.
TELEMMÜZ
Tatmak. * Yemek. * Dili ağızda döndürüp yemek kırıntısı aramak.
TELEMMÜZ
Talebelik etmek. Çömezlik etmek. (Bak: Tilmiz)
TELEPATİ
yun. Gelecekte veya uzakta olan bir hâdiseyi o anda duyma hâli.
TELESKOP
Fr. Gök cisimlerini görmek için kuvvetli dürbün.
TELESLÜS
Tereddüt etmek, karar verememek.
TELESSÜM
Yaşmaklanma.
TELE’ÜV
Parıldama, parlama.
TELEVİZYON
Fr. Elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla hareketli veya hareketsiz şekillerin resmini uzaklara nakletme usulü. * Bunun alıcı cihazı. (Bak: Celb-i suret, Radyo)
TELEVVÜM
Muntazır olmak, beklemek, gözlemek. * Kabul etmemek.
TELEVVÜN
(Levn. den) (C.: Televvünât) Renkten renge girme. Renk değiştirme. * Döneklik, kararsızlık.
TELEVVÜS
Kirlenmek. Pislenmek. Bulaşıp murdar olmak.
TELEYYÜN
(Leyn. den) Yumuşak. Yumuşak olmak. Sulanmak.
TELEYYÜS
Arslan yürekli olma, arslan yürüyüşlü olma.
TELEZZÜC
(Lüzucet. den) Yapışkan olma. * Çekilip uzanmak.
TELEZZÜZ
Tat ve zevk almak. Zevklenmek.
TELFİ’
Başını örtmek.
TELFİF
Bürünme, sarma, örtme.
TELFİK
Birleştirme, ekleme. İstif. * Bir yere getirip ulaştırmak.
TELFİK-İ MEZAHİB
Dinî bir mes’elede, hak mezheblerin aynı o mes’ele hakkındaki zıd görüşleri cem’etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak mezheblerin mes’eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes’elelerini alıp bir mezheb yapmaktır. (Sadreddin Yüksel)
TELH
f. Acı.
TELHBÂR
f. Acı olan meyve. Meyvesi acı olan.
TELHGÛ
f. Acı söyleyen.
TELHGÜFTAR
f. Acı sözlü.
TELHÎ
Acılık.
TELHİB
(C.: Telbihât) (Leheb. den) Alevlendirme, tutuşturma.
TELHİD
(Lahd. dan) Mezar çukuru kazma. Kabire lâhid yapma. * Gömme.
TELHİF
(C.: Telhifât) Acınma, acıklanma.
TELHİH
Kavuşturmak.
TELHİM
(Lâhm. dan) Etlendirme, semirtme.
TELHİN
(C: Telhinât) Okurken kelime veya harf değiştirme. * Yanlışını çıkarma.
TELHİS
Kısaltma. Hülâsasını alma.
TELHİSÂT
(Telhis. C.) Kısaltmalar, hülâsalar, özetlemeler.
TELHİSEN
Kısaltılarak, hülâsaten, özet olarak, hülâsa tarzında.
TELHİYE
Gâfil olmak, gaflette bulunmak. * Meşgul olmak.
TELH-KÂM
f. “Damağı acı”: Kederli, dertli.
TELH-NAK
f. Lezzeti acı olan, lezzeti hoş olmayan.
TE’LİB
Kandırmak.
TEL’İB
Oynatma, raksettirme.
TELİD
(Telide) (Veled. den) Yabancı memlekette doğduğu halde küçük yaşta İslâm diyârına getirilerek orada büyütülmüş ve oranın tâbiiyetini kabul etmiş olan kişi.
TE’LİF
Barıştırmak. Husumeti defetmek. Ülfet ve imtizac ettirmek. * Çeşitli şeyleri birleştirip karıştırmak. * Eser yazmak. * Noksan bir adedi bine çıkarmak.(Kâinatın te’lifinde öyle bir i’caz var ki; bütün esbab-ı tabiiyye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile i’caza karşı secde ederek $ diyeceklerdir. M.)
TE’LİFÂT
Yazılmış eserler, kitaplar.
TE’LİF-İ BEYN
Ara bulma, barıştırma, uzlaştırma.
TELİL
Boğaz.
TE’LİL
Tez etmek, çabuklaştırmak.
TEL’İN
Lânetlemek. Lânet etmek.
TE’LİS
Durdurmak, ikâmet. * Yağmurun devamlı yağması.
TE’LİYE
İbadet ettirmek.
TELİYYE
Borç bakiyyesi. * Tâbi olmak, uymak.
TELKIYE
Ulaşmak, varmak. * Bir nesneyi yüze getirmek.
TELKİB
Lâkab vermek, isim takmak.
TELKİF
Telkin etmek.
TELKİH
İlkah etmek. Aşılamak. * Aşı. * Cinsinin üremesini sağlamak.
TELKİM
Lokma lokma yedirme. Lokma verme.
TELKİN
(C.: Telkinât) Zihinde yer ettirmek. Fikir aşılamak. Zihinde yer etmiş düşünce. * Yeni müslüman olana İslâm esaslarını anlatmak. * Ölü gömüldükten sonra imam tarafından söylenen söz.(Telkini fenden almış,Medeniyetten taklid,Hürriyet tenkid vermiş,Gururdan dalâlet çıkmış.) (Lemeât)
TELL
(C.: Tilâl) Tepe, yığın, küme. * Düz yer üstüne yatırmak.
TELLAL
(Bak: Dellâl)
TELL-İ REFİ’
Yüksek tepe.
TELMİ’
(Lemeân. dan) Renk renk yapma, rengârenk yapılma. * Parıldama, parıldatılma. * Edb: Mısraları, Türkçe, Arabça, Farsça gibi başka başka dillerde olan manzume yapma.
TELMİH
(C.: Telmihât) Lâyıkiyle ve kâmilen keşfedip nazara arzetmek. * Bir şeyi açıkça söylemeyip başka bir mâna ifade için söz arasında mânalı söylemek. İmâ ile söz arasında başka bir mânayı ifade etmek. * Edb: İbârede bahsi geçmeyen bir kıssaya, fıkraya, ata sözüne veya meşhur bir şiire, bir söze işaret etmek.
TELMİHEN
Telmih suretiyle. Telmih için. İmâlı olarak.
TELMİZ
Dili ağızda yemek kırıntısı için gezdirmek. * Tattırmak. * Yedirmek.
TELSİN
Bir nesneye dil etmek.
TELTELE
Hareket ettirmek.
TELTİM
Kuvvetle sille vurmak.
TELVİ’
(C.: Telviât) İçini yakıp dertlendirme.
TELVİH
Açıklamak. * Zâhir ve aşikâre kılmak. * Susuzluktan insanın çehresi bozulmak. * Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek. * Posa hâline getirmek. * Kocamak. Saç ağarması. * Almak. * İşaret etmek. * Edb: Lüzumlu şeylerden bahsetmek suretiyle olan kinâye. Meselâ: Filâncanın mutfağında çok odun sarf olunur denildiği zaman, bundan, mutfakta çok yemek pişirildiğine, ev sahibinin cömertliğine ve misafirin çokluğuna intikal edilir.
TELVİHÂT
Telvihler. Kinaye halindeki işaretler.
TELVİK
Yemeği yumuşak ve yağlı yapmak.
TELVİM
(C.: Telvimât) (Levm. den) Azarlama, paylama.
TELVİN
(Levn. den) Renk verme. Boyama. Boyanma.
TELVİS
(C.: Telvisât) Kirletmek. Bulaştırmak. Pisletmek. * Mc: Bozmak, berbat etmek.
TELVİYE
Bükme, burma, çevirme, kıvırma.
TELYİN
(Leyyin. den) Yumuşatmak. Eritmek. * İçi yumuşatmak, kabızlıktan kurtarmak.
TELYİN-İ HADİD
Demirin yumuşatılması.
TELZİE
Davarı iyi gütmek.
TELZİZ
Lezzet verme. Tatlandırma. Lezzetlendirme.
TEMACÜD
(Mecd. den) Büyüklüğünü ve şerefini çoğaltma.
TEMADİ
Devam etmek. Sürüp gitmek. * Uzak olmak. * Müntehi ve muktezi olmamak.
TEMA’DÜN
(Ma’den. den) Maden haline geçme.
TEMAHHUH
Kemikten ilik çıkarmak.
TEMAHHUL
Hile etmek.
TEMAHHUT
Sümkürme.
TEMAHHUZ
(Temahhud) Doğum sancısı çekmek. * Hayvanın gebe oluşu. * Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi. * Fitne çıkarma.
TEMAHUK
İnat etmek.
TEMAHÜL
Mühlet verme. Yavaş ve ağır davranma.
TEMAÎ
Genişlemek.
TEMAKKUK
Dinlene dinlene içmek.
TEMALÜ’
Arkadaş olmak.
TEMALÜK
Nefsini zaptetme. Kendine hâkim olma.
TEMANÜ’
Çatışma ve birbirine mani olma. İhraç. Adem-i kabul. Tard. (Bak: Bürhan-üt temanü’)
TEMARİ
Şek şüphe etmek. Mücadele etmek.
TEMARUZ
Yalandan hastalanmak. Kendini hasta gibi göstermek.
TEMAS
(Bak: Temass)
TEMASİH
(Timsah. C.) Timsahlar.
TEMASİL
Timsaller. Suretler. Resimler. Putlar. Semboller. Tasvirler.
TEMASS
(Mess. den) Yan yana bulunma. * Birbirine değme. * Münasebette bulunma.
TEMASSUR
Davarın memesinde kalan sütü sağmak.
TEMASSUS
Emmek.
TEMASÜL
Benzeyiş. Benzeme. Birbirine benzemek. Birbirine müsavi ve müşabih olmak. * Hasta sıhhate, iyi olmağa yaklaşmak. * Mat: Kesirsiz taksim kabul etmek, kesirsiz bölünebilmek.(Temasül tezadın sebebidir, tenasüb tesanüdün esasıdır, sıgar-ı nefs, tekebbürün menbaıdır, zaaf gururun madenidir. Acz, muhalefetin menşeidir, merak ilmin hocasıdır. M.)
TEMAŞA
f. Hoşlanarak bakmak. Seyretmek. Seyre çıkmak. Gezmek. İbretle bakmak.
TEMAŞAGÂH
f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli.
TEMAŞAGER
(Temaşakâr) f. Seyirci. İbretle etrafı temaşaya çıkmış olan.
TEMAŞAGERÂN
(Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMAŞAHÂNE
f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
TEMAŞİ
Birbiriyle yürüyüşmek, birlikte yürümek.
TEMATTİ
(Matiyy. den) Vücutta duyulan ağırlıktan dolayı gerinme. * Yürürken sallanmak.
TEMATTUK
Bir nesnenin lezzetinden ağzını şapırdatmak.
TEMATTUR
(Matar. dan) Yağmur yağma. * Hız. Sür’at.
TEMA’UK
Yuvarlanmak.
TEMA’UR
Mütegayyer olmak, değişmek. * Rengi donuk olmak. * Saç dökülmek.
TEMA’UT
Saç dökülmek.
TEMAVÜT
Kendini ölmüş gibi gösterme.
TEMAYÜC
Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
TEMAYÜL
(C.: Temayülât) Meyletmek. Bir cihete iltifat etmek. Bir tarafa eğilmek. * Bir yana çarpılmak. * Bir yana veya bir kimseye fazla taraftarlık ve sevgi göstermek.
TEMAYÜLÂT
(Temayül. C.) Meyiller, sevgiler, muhabbetler.
TEMAYÜN
Yalan olmak.
TEMAYÜT
Birbirinden ayırmak.
TEMAYÜZ
Kendini göstermek. Farklı ve yüksek vasfı olmak. Başka vasıflarla üstün olmak.
TEMAYÜZAT
(Temayüz. C.) Üstün olmalar, temayüzler, yükselmeler.
TEMAZMUZ
(Mazmaza. C.) Mazmaza yapma. Ağzını su ile çalkalama.
TEMAZUH
şakalaşmak.
TEMAZUK
Münafıklık etmek.
TEMAZÜC
Birbiriyle karışmak. * Şakalaşma.
TEMCİD
Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğünü bildirmek. Tazim ve sena etmek. * Ağırlamak. * Sabah namazı vaktinden evvel minarelerde belli makamlarda söylenen ilâhi, niyaz.
TEMCİD PİLAVI
Mc: Tekrar tekrar bahsedilen şey, daima öne sürülen madde. Mükerreren ortaya sürülen bahis, yahut söylenilen söz. (Menşei: “Erkeğini sahura bekleyen kadının, pilavı yanmasın diye kaldırması ve soğumasın diye tekrar koyması” diye söylenir.)
TEMCİŞ
Oynatmak veya oynamak.
TEMDİD
Devam ettirmek. Uzatmak. Uzatılmak. Sürdürmek. * Çekip uzatmak. * Tecvidde: Bir harfi uzun okumak, çekmek.
TEMDİH
Medhetmek. Çok övmek. Mübalâğa ile medih.
TEMDİHÂT
(Temdih. C.) Mübalâğa ile medhetmeler.
TEMECCÜD
şeref sahibi olma. Ululanma.
TEMECCÜS
Mecusi olmak.
TEMEDDÜD
Çekilmek. * Uzamak. * Gerinmek.
TEMEDDÜH
Kendi kendini övmek. Kendini beğendirmeğe çalışmak. böbürlenmek.
TEMEDDÜHÂT
(Temeddüh. C.) Temeddühler, böbürlenmeler.
TEMEDDÜN
Medenileşmek. şehirlileşmek. Medeni olmak.
TEMEDRU’
Ferace ve kaftan giymek. Çarşaf giymek.
TEMEH
Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.
TEMEHDİ
Mehdilik dâvasında bulunma, mehdilik dâvasına kalkışma.
TEMEHHUZ
Bir şeyden hülâsa olarak çıkmak. (Sütten yağ çıkması gibi)
TEMEHHUZ-U TECARÜB
Çeşitli tecrübelerle bir şeyin safileşip kemale gelmesi.
TEMEHHÜD
(Mehd. den) Yayılıp döşenme.
TEMEHHÜL
Takdim etmek. Hayırda takaddüm etmek. İşinde acele etmemek. Teenni.
TEMEHHÜR
(Maharet. den) Mâhir olma.
TEMEKKÜK
Karışmak.
TEMEKKÜN
Mekânlanmak. Yerleşmek. Yer tutmak. * Vakar ve temkin sahibi olmak. * Sultan yanında rütbe sahibi olmak.
TEMELLUK
Yaltaklanmak. * Tevâzu ve yumuşaklık göstermek. * Dalkavukluk.
TEMELLUS
Halâs olmak, kurtulmak.
TEMELLÜK
Mülk edinmek. Kendine mal edinmek. Sâhib olmak. * Kadir ve muktedir olmak.
TEMELLÜL
(Millet. den) Bir milletin ferdi olma, milletlenme. * Bir dine bağlı olma. * (Melel ve Melâl. den) Hastalığın etkisiyle yatakta rahat yatamayıp, kımıldanıp durma.
TEMELMÜL
Yatak veya döşekte rahat olmama.
TEMENDÜL
Elini mendil ile silmek.
TEMENNA
Eli alnına götürerek selâmlama işareti yapma. * Minnettar olma.
TEMENNİ
Dilek. İstek. Duâ. Rica etmek.
TEMENNİYÂT
(Temenni. C.) Temenniler, dilekler, istekler.
TEMENNU’
Kavi olmak. Kuvvetlenmek.
TEMERKÜZ
Merkez tutma, merkezleşme. Bir merkezde toplanma. * Yığılma. Birikme.
TEMERMÜR
Titremek.
TEMERRUH
Kendini yağla ovmak.
TEMERRUK
Çorba içmek.
TEMERRUT
Saç dökülmek.
TEMERRÜD
İnad, direnme. * Yapılması gereken bir şeyi yapmakta kasten geciktirme.
TEMERRÜN
Tekrar ettirerek alıştırma. İdman yapma.
TEMERRÜŞ
Az miktar su.
TEMESHUR
(C.: Temeshurât) Maskaralık yapma.
TEMESKÜN
Miskin olma. Miskinleşme.
TEMESSUH
Kendini bir nesneye sürmek, meshetmek. * Bir şeye sürünmek.
TEMESSUH
Şekil değiştirme.
TEMESSÜK
Tutunma. Sarılma. Sıkıca tutma. * Hüccet ve delil izhar etme. * Borç senedi.
TEMESSÜL
Benzeşmek. Cisimlenmek. * Bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin aksetmesi. Bir şekil ve surete girmek. * Bir kıssa veya atasözü söylemek.(Temessülün çok envaından şu mes’eleye medar olacak üç nev’ine işaret ederiz:Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem gayrdır, ayn değil. Hem mevattır, ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zihayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hassaları onlarda yoktur.İkincisi: Maddi nuraninin akisleridir. Şu akis ayn değil. Fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor. Fakat o nuraninin ekser hasiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ: Şems dünyaya girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin her birinde, Güneş’in hassaları hükmünde olan ziya ve ziyadaki elvan-ı seb’a bulunuyor. Eğer, faraza, Güneş zişuur olsa idi, (harareti, ayn-ı kudreti; ziyası, ayn-ı ilmi; elvan-ı seb’ası, sıfat-ı seb’ası olsa idi) o vakit o tek ve yekta bir güneş, bir anda herbir âyinede bulunur, herbirini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vasıtasiyle görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.Üçüncüsü: Nurani ruhların aksidir. Şu akis, hem haydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i nefsül-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, Dıhye suretinde Huzur-u Nebevide bulunduğu bir anda Huzur-u İlâhide haşmetli kanatlariyle Arş-ı A’zamın önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur. Evamir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni olmazdı. İşte şu sırdandır ki mahiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyade nuraniyet kesbeden ve abdâl denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Evet, nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misâlin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür’atinde bir vasıta-i seyr ve seyahat suretine geçerler ve o ruhaniler, hayal sür’atiyle o merâya-yı nazifede, o menâzil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Madem Güneş gibi âciz ve musahhar mahluklar ve ruhani gibi madde ile mukayyed nim-nurani masnu’lar, nuraniyet sırriyle bir yerde iken, pekçok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz’î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz’î bir ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler.Acaba, maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayd ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberra; ve şu umum envar ve bütün nuraniyat, O’nun envar-ı kudsiye-i esmasının bir keşif zılâli; ve umum vücut ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misâl, nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı muhita; ve şuunatı külliye olan bir Zât-ı Akdes’in irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef’âli içindeki Teveccüh-ü Ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahsiyet, külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir? S.)
TEMEŞMÜŞ
Zerdali yemek.
TEMEŞŞİ
Yürüme (Mâneviyatta daha çok kullanılır.)
TEMEŞŞUT
(Muşt. dan) Saçını, sakalını tarama.
TEMETTU’
(C.: Temettuât) Kazanma, kâr etme. * Kâr, fayda, menfaat. * Toplamak, cem’etmek. * Mühlet vermek. * Yoldaş olmak.
TEMETTUÂT
(Temettu’. C.) Kârlar, kazançlar, faydalar.
TEMEVLÎ
Kendini mevlâ kılmak.
TEMEVVÜC
(C.: Temevvücât) Dalgalanmak. Çalkanıp dalga dalga olmak.
TEMEVVÜCÂT
(Temevvüc. C.) Dalgalanmalar.
TEMEVVÜL
(Mâl. dan) Zenginleşme, mal edinme.
TEMEYYÜ’
Sulanma, sulu hâle gelme. Akma. Cıvıklaşma, sıvı hâle gelme.
TEMEYYÜH
Sulanma.
TEMEYYÜH-İ DEM
Kanın sulanması.
TEMEYYÜZ
Benzerlerinden farklı ve üstün olma. Diğerleri arasından kendini gösterme.
TEMEZZUK
Parça parça olma. Yırtılma.
TEMEZZÜZ
Yavaş yavaş ve dinlenerek içmek.
TEMHİD
(Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme. * İskân etme. * Bir maddede özür, bahane beyan eylemek. * Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek. * Serd etme, izah etme, arz etme. * Mukaddeme yapma. Hazırlama.
TEMHİK
İptal etme.
TEMHİL
Sonraya bırakma. Mühlet verme.
TEMHİR
Mühürleme.
TEMHİS
İmtihan ve tecrübe etme. * Halâs etme.
TEMHİSÂT
(Temhis. C.) Tecrübeler, imtihan etmeler.
TEMHİZ
Doğum ağrısı çekmek. (Bak: Temahhuz)
TEM’İK
Yuvarlamak.
TEMİM
Katı, şiddetli, şedid.
TE’MİM
Kasdetmek.
TEMİME
(C.: Temâyim) Heykel.
TE’MİN
Güvenlik, emniyet hissi vermek. * Sağlamlaştırma, şüphe bırakmama. * Sağlamak. Kat’i vaadde bulunmak. Emn ve emân vermek. * Elde etme.
TE’MİNÂT
(Te’min. C.) İnandırmak ve emniyet vermek için veya muhtemel zararı ödemek için verilen söz veya para, gösterilen kefil.
TE’MİNEN
Te’min suretiyle.
TE’MİR
Emretmek.
TE’MİT
Zihnen tahmin etme.
TE’MİYE
Öpmek.
TEMK
Uzamak. * Yükselmek, yüce olmak.
TEMKİN
Ağır başlılık, usluluk. * Ölçülü hareket sâhibi. * Vakar, izzet. İktidar, kudret. * Birini bir şeye muktedir kılmak. * Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak. * Tedbir, ihtiyat.
TEMLİE
(Mel’. den) Ağız ağıza doldurma.
TEMLİH
(Süryânice) El-Kayyum mânasında (Esmâ-i İlâhiyedendir).
TEMLİH
Tuzlamak. Tuza yatırmak. * Edb: Söz arasında güzel ve mazmun (nükteli, cinaslı ve güzel) söz söylemek.
TEMLİK
Mal sahibi etmek. Birine mülkü kazandırmak, sahib etmek. * Mülk olarak vermek.
TEMLİKEN
Mülk olarak vermek suretiyle. Temlik tarzında.
TEMLİS
(Melis. den) Pürüzlerini giderme. Düzleme.
TEMLİYE
Doldurma veya doldurulma.
TEMMAR
Hurmacı. Hurma satan.
TEMME
Tamam oldu, bitti (mânasına fiil).
TEMNİ’
(Mübalağa ile) Men etmek, engel olmak.
TEMR
Hurma.
TEMRE
Bir tek hurma.
TEMREN
Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da “soya” adı verilirdi. Temren ile soyanın takılışında fark vardı. Temren oka; ok ise soyaya takılırdı.
TEMRİ
Hurmayı seven.
TEMRİD
Binayı yüksek yapmak.
TEMRİG
Yuvarlamak.
TEMRİH
Hafifçe sürme. Uğuşturma. * Bulaştırmak.
TEMRİN
Yumuşak etme. İdman ettirme. * Tekrarlatarak çalıştırma. Egzersiz.
TEMRİR
Acılık verme.
TEMRİZ
(Maraz. dan) Zayıf gösterme.
TEMSİK
Cenk etmek, dövüşmek, vuruşmak. * Bir kimseye deri vermek. * Deriye renk vermek.
TEMSİL
Bir şeyin aynısını veya mislini yapmak. Benzetmek. Teşbih etmek. Örnek, nümune söz. (Bak: Kıyas-ı temsilî)
TEMSİLÂT
(Temsil. C.) Temsiller, örnekler.
TEMSİLÎ
Temsile dair ve müteallik. Bir şeyi göz önünde canlandıran.
TEMSİR
Birşeye göz dikip beklemek.
TEMSİR
(Mısır. dan) Bir yeri şehir haline getirme. * Taklil. Azaltma.
TEMSİYE
Akşamlık. * Akşamleyin bir nesne getirmek.
TEMŞİK
Kırmızı balçıkla renk etmek.
TEMŞİR
Sevinmek. * İzhâr etmek, göstermek.
TEMŞİT
(Muşt. dan) Tarama veya taranma.
TEMŞİYE(T)
(Meşy. den) Yürütme, ilerleme. * Meydana gelmesini kolaylaştırma.
TEMTİ’
Faydalandırma, kâr ettirme.
TEMTİT
Ekber derken bir elif fazlalaştırıp ekbâr demek. * Med edip çekmek.
TEMUÇİN
(Bak: Cengiz)
TEMVİH
(C.: Temvihât) Sulandırma, su katma. * Haksız bir şeyi haklı gösterme.
TEMVİL
(Mâl. den) Mal sâhibi etme.
TEMYİ’
(Mey’. den) Sıvılaştırma. Sıvı hale getirme.
TEMYİL
İki şey arasında mütereddit olmak, karar verememek.
TEMYİS
Yumuşak yapmak, yumuşatmak.
TEMYİZ
Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak. * Yargıtay. * Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: “İşrune dirhemen” (yirmi dirhem) ve “Retle zeyten” (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde “dirhemen” ve “zeyten” gibi.
TEMYİZEN
Temyiz suretiyle. Temyiz yoluyla. Seçerek.
TEMZİC
Karıştırmak. Katmak. Mezcetmek. * Bir kimseye bir şey vermek.
TEMZİG
Ayırmak. * Dağıtmak.
TEMZİK
(C.: Temzikat) Yırtma, paralama, perakende etmek.
TEN
f. Gövde, beden, vücut. * İnsan bedeninin dış yüzü.
TEN’AB
Karga sesi.
TENABÜZ
Ahidlerini bozmak, sözlerinde durmamak.
TENABÜZ
Birbirine lâkap takıp çağırmak.
TENACİ
Fısıltı ile birbirine gizli söylemek.
TENACÜŞ
Satın almak.
TENAD
Birbirine nidâ etmek, birbirine bağırışmak.
TENADD
(Nudud. den) Dağılma, darmadağın ve perişan olma. * Birbirinden ürkme.
TENADİ
Birbirine nida etmek, çağırmak. * Bir araya toplanma.
TENADÜM
(Nedem. den) Birbiriyle konuşma. Sohbet.
TENADÜR
Azalma, nâdirleşme.
TENADÜS
Birbirine lâkap koyup bağırışmak.
TENAFFUH
şişmek. ” Uf, tüf, ah ve oh” demek.
TENAFFUT
Çok kızma, hiddetlenme.
TENAFİ
Birbirine zıt ve muhâlif olma.
TENAFÜR
Birbirinden kaçmak. Ürkmek. * Uzağa çekilmek. * Bir mes’elenin halli için hâkime başvurmak. * Edb: Kulağa hoş gelmeyen hece veya kelimelerin bir arada bulunması.
TENAFÜR-Ü KULÛB
Kalblerin birbirinden nefret etmesi.
TENAFÜS
(C.: Tenâfüsât) Hased etme. Çekememe.
TENAGGUM
Şarkı söylemek.
TENAGGUŞ
Hareket etmek.
TENAHHİ
Bir yana çekilme, alarga durma. * Irak olma.
TENAHHUM
Tükürmek. * Asık suratlı olmak, ekşi yüzlü olmak.
TENAHİ
Son bulma, bitme, tükenme. * Yasağı kabul ile geri durmak.
TENAHNUH
Öksürerek boğazını açmak, öksürmek. Öhö öhö demek. * Fık: Zaruret olmasa bu öksürük namazı bozar.
TENAHÜD
Tevzi etmek, dağıtmak. * Hediye vermek, atâ etmek.
TENAİ
Uzaklık.
TENAKKİ
Muhayyer olmak.
TENAKKUB
Nikab örtünmek, yüze peçe örtmek.
TENAKKUL
(Nukl. den) Bir yerden başka bir yere geçme. * Nakletme. * Bir makamdan başka makama intikal etme.
TENAKKUR
Müçtemi olmak, içtima etmek, toplanmak.
TENAKKUS
Eksilmek.
TENAKKUT
(Nokta. dan) Benek benek olma. Nokta nokta olma.
TENAKKUZ
Kırılmak. * Bozulmak.
TENAKKUZ
Halâs olmak, kurtulmak.
TENAKUS
Noksanlaşmak. Azalmak. Eksilmek.
TENAKUSÂT
(Tenakus. C.) Eksilmeler, azalmalar.
TENAKUZ
Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması. * Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref’inden (kaldırılmasından) ibarettir.
TENAKUZÂT
(Tenakuz. C.) Tenakuzlar.
TENAKÜH
Nikâhlanmak.
TENAKÜR
Bilmezlikten gelmek. Tecâhül etmek. * Birbirine adâvet etmek.
TENANİR
(Tennur. C.) Ocaklar, fırınlar, tandırlar. * Su pınarları.
TENA’NU’
Uzak olmak, uzaklaşmak.
TEN-ASAN
f. Rahatını düşünen adam.
TENASİ
Birbirinin nâsıyesine yapışmak. * Birbiri karşısına düşmek.
TENASİ
Unutmuş görünmek. Unutmak. Kendini unutmuş gibi göstermek. (Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyân veya tenâsi edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler. M.) (Bak: Vicdan)
TENASSUH
Nasihat almak, aklı başına gelmek. * Başkası hakkında iyilik istemek.
TENASSUK
Nizâmına koyma, tertib etme, düzenleme.
TENASSUR
Nasrânileşme. Hıristiyan dinine girme.
TENASSÜB
Dikilip durma.
TENASUF
Yarıya bölmek.
TENASUH
Birbirine nasihat etme.
TENASUK
Nizam üzere dizilme.
TENASUR
Yardımlaşma. Karşılıklı yardım etme. * Haberler birbirini tasdik eylemek.
TENASÜB
Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma. * Nisbet, kıyas. * İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü. * Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek.
TENASÜH
İslâmdan hariç olan batıl bir fırkaya göre, ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikâl eder diye olan batıl inanışları. * Miras sahibinin ölümü ile malının vârisine geçmesi. (Bak: Mumya)
TENASÜH-VÂRİ
f. Tenasühe benzer bir surette.
TENASÜL
Türemek. Nesil yetiştirmek. Üremek. Birbirinden doğup türemek.
TENASÜLÂT
(Tenasül. C.) Çoğalma. Tenâsüller. Üremeler.
TENASÜR
Saçılma, serpilme, püskürme.
TENAŞİR
Acemi yazısı, çocuk yazısı.
TENAŞÜD
Birbirine şiir okuma.
TENAŞÜR
Dağılmak.
TENATTU’
Çok arıtmak. * Ayırmak.
TENATTUF
Küpe takma.
TENATTUS
Dikkatle tecessüs etmek, araştırmak. * Ayırmak.
TENATUH
(Hayvanların) birbirlerine süsüşme (si). * Birbirine başla vurmak.
TENATÜC
Neticelenme. Birbirini netice vermek.
TENATÜL
Birbirine muhâlif olmak, ters olmak.
TENA’UL
Nâlin giymek.
TENA’UM
Nimetlenme, bolluk içinde yaşama.
TEN-AVER
(C.: Ten-âverân) f. Vücutlu, etine dolgun.
TENAVÜB
Nöbetleşme. Nöbet ile çalışma. Münâvebe.
TENAVÜL
Bir şeyi alma. * Yemek yeme. * Bahşiş ve ihsanda bulunma.
TENAVÜM
Yalandan uyur gibi görünme.
TENAVÜR
İri vücutlu kişi, iri yarı kimse.
TENAVÜŞ
Aşağı tutmak. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Alıp yemek.
TENAVÜŞ
(Tenâvül mânasındadır) El atmak, el sürmek.
TENAYÜB
Nöbetleşmek.
TENAZU’
Kavgalaşmak, çekişmek. Birbirine husumet etmek.
TENAZUK
Birbirine öğretmek.
TENAZUL
Birbiri ile oklaşmak.
TENAZUR
Birbirine karşı olmak. Simetri hâli. * Bakışmak. Bir iş hususunda birbirine bakm