Osmanlıca Türkçe Sözlük 1

osmanlıca türkçe sözlük

ABÂ: Bazı dervişlerin ve ilmiye mensuplarının giydikleri yünden yapılmış bir giysi.
ÂBÂ VÜ ECDAD: Babalar, dedeler, atalar.
ABD: Kul, köle, mahlûk. Tasavvufta kâmil müslüman.
ABD-İ MEMLUK: Kul, köle.
ABES: Boş, saçma.
ÂB-I HAYAT: Hayat suyu, içene ebedî hayat veren efsanevî su.
ÂBİR-İ SEBÎL: Yolda giden yolcu.
ACÂİB VE GARÂİB: Anlaşılmaz ve tuhaf.
ACÂİB-İ DEKÂİK: Anlaşılmaz hileler, ince oyunlar.
A’CEMÎ: Arap olmayan.
ACÎB: Şaşılacak ve hayret edilecek şey.
ACÛZ: Âcizler, beceriksizler, yaşlı kadın.
ACZ-I BEŞERÎ: İnsanın acizliği, güçsüzlüğü.
ACZ-I KÜLLÎ: Tam güçsüzlük.
A’DÂ: 1. Adüvv’ün çoğulu. Düşmanlar. 2. Pek zâlim, pek gaddar.
A’DÂD: Adedin çoğulu. Sayılar.
ÂDÂT-I CARİYE: Kullanılan âdetler, yaşayan sosyal kurallar.
ADÂVET: Düşmanlık, husumet.
ADEM: Yokluk.
ADEM-İ KÜLLÎ: Tam yokluk.
ADEM-İ MÜSÂVÂT: Eşitsizlik.
ADEMÎ: Yokluğa ait.
ÂDET-İ CÂHİLİYYE: İslâm’dan önceki putperestlik ve müşriklik devrine ait âdet.
ÂDETULLAH: Allah’ın kâinatta câri olan usûl ve kanunu, sünneti.
ÂDİL: Adalet sahibi, doğru adaletli.
ADÎL: Benzer, eş, akran.
ADL: Adalet, çok adaletli.
ÂFÂK: Ufukun çoğulu. Ufuk, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire. Âfak, ufuklar, dış âlemler.
ÂFÂKÎ: Havâî, herhangi bir dayanağı olmayan şey. Mekke’ye mikat sınırları dışından gelenler.
ÂFÂT: Âfetin çoğulu, musibetler, büyük felaketler.
ÂFÎF: İffetli, namuslu, terbiyeli, haramdan sakınan, nezih.
AFV Ü GUFRÂN: Bağışlama ve yarlığama.
AFV: Affetme, suçu bağışlama.
ÂGÂH: Uyanık, basiretli haberdar.
AĞNAM: Ganemin çoğulu. Davarlar, koyunlar, keçiler.
AĞNİYÂ: Ganînin çoğulu. Zenginler.
AĞRAZ: Maksatlar, arzular, amaçlar.
AĞRAZ-I DÜNYEVİYYE: Dünyevî maksatlar, dünyevî niyetler, amaçlar.
AĞRÂZ-I FÂSİDE: Bozuk maksatlar, bozguncu niyetler.
AĞRAZ-I NEFSÂNİYYE: Nefsanî maksatlar, nefsî arzular.
AĞRAZ-I ŞAHSİYYE: Şahsî maksatlar, ferdî niyetler.
ÂĞÛŞ: Kucak, sığınılacak yer.
AĞYÂR: Başkaları, düşmanlar, yabancılar.
ÂHAD HABER: Bir kişi tarafından rivayet edilen hadis veya rivayetler.
ÂHÂD: Ehad’in çoğulu. Birler, birden dokuza kadar olan sayılar.
ÂHAR: Başkası, diğeri, yabancı.
AHBÂR: Haberin çoğulu. Haberler.
AHBÂR-I SADIKA: Doğru haberler.
AHD U EMÂN: And ve emniyet, korkusuzluk, güvenlik.
AHD U MÎSÂK: Yemin ve anlaşma, kesin söz.
AHD: 1. Söz verme. 2. Yemin, and. 3. Devir, zaman, gün.
AHD-İ HARİCÎ: Daha önceden ismi bilinen kişilere veya şeylere işaret eden Lâm-ı tarif.
ÂHENG: Uygunluk ve düzen.
AHFÂ: Çok gizli, en gizli.
AHFÂD: “Hafîd”in çoğulu. Torunlar.
AHİD: (Bak: AHD).
ÂHİR ZAMAN PEYGAMBERİ: Son zaman Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.).
ÂHİR ZAMAN: Son zaman, dünyamızın son çağı.
AHİZ: (Bak: AHZ) .
AHKÂM: Hükümler, kanunlar.
AHKÂM-I AMELİYYE: Tatbikata ait hükümler, uygulanan kurallar.
AHKÂM-I EZELİYYE: Ezelî hükümler, başlangıcı bilinmeyen hükümler.
AHKÂM-I FER’İYYE: Asla ait olmayan, ikinci derecedeki hükümler.
AHKÂM-I ULUHİYYET: Allahlık hükümleri, ilâhlık hükümleri.
AHKÂM-I UMÛMİYYE: Umûmî hükümler.
AHKEMU’L-HÂKİMİN: Hükümdarların hükümdarı, hâkimlerin hâkimi olan Allah.
AHLÂK-I ZEMÎME: Kötü huylar, çirkin davranışlar.
AHLÂM: “Hulm”ün çoğulu, karışık rüyalar.
AHRÂR: Hürler, esir ve köle olmayanlar.
AHSEN: “Husn”den. En güzel, pek güzel, daha güzel.
AHSEN-İ TAKVÎM: En güzel ve en iyi kıvamda en güzel biçimde.
AHSENÜ’L-KASAS: 1. Kıssaların, hikâyelerin en güzeli. 2. Yusuf Sûresi.
AHZ: 1. Alma, tutma, kabzetme, 2. Kabul etme. 3. Tessellüm. 4. Sorgulama.
AKABE: 1. Sarp ve çıkılması zor yokuş, bâdire. 2. Tehlike. 3. Tehlikeli geçit. 4. Bugün Ürdün sınırları içinde bulunan bir şehir.
AKÂİD: Akîdeler, inançlar, dinin itikadî hükümleri.
AKAR: Gelir, gelir getiren gayr-ı menkuller.
AKD: 1. Anlaşma, sözleşme. 2. Bağlama, düğümleme.
ÂKIBET: Nihayet, sonuç.
ÂKIDEYN: Anlaşma veya sözleşme.
ÂKIL BÂLİĞ: Ergenlik, olgunluk çağına gelen.
ÂKILÂNE: Akıllıca.
AKÎDE: İtikad, iman.
ÂKİF: 1. İbadette devamlı olan kimse. 2. Sebat eden.
AKİKA: Yeni doğan çocuk için Allah’a şükür maksadıyla kesilen kurban.
AKÎM: 1. Beyhude, boş yere. 2. Kısır erkek veya kadın.
AKL-I SELÎM: Doğru düşünen, doğru anlayan, doğru karar veren akıl.
AKLÎ: Akla ait, akla uygun.
AKRÂN: Birbirine benzeyenler, em-sâl, yaşıt, denk.
AKRİBA: Akraba, aralarında soy veya sihriyetçe yakınlık olanlar.
AKSÂ: En uzak, en son.
AKSÜ’L-AMEL: Tepki, istenilen şeyin zıddının hâsıl olması.
AKTAR: Baharatçı.
AKTÂR: Kuturlar, çaplar, dairenin merkezinden geçen hatlar, bölgeler, taraflar. Her taraf.
AKVÂ ve AHZAR: Daha kuvvetli ve daha açık.
AKVÂ: Daha kuvvetli, en kuvvetli.
AKVÂL: Kavlin çoğulu. Kaviller, sözler.
AKVÂM: Kavimler, milletler.
AKVÂM-I SÂİRE: Diğer kavimler.
A’LÂ: En yüce.
ALADDERECÂT: Derecelere göre.
ALÂK SÛRESİ: Kur’ân-ı Kerim’in 96. sûresi.
ALAKA: Alakdan yapışkan sıvı, embriyo.
ÂLÂM: Elemler, kederler, acılar.
ALÂMET: İşaret, nişan.
ALÂMET-İ FARİKA: Bir şeyi diğerinden ayırıcı işaret. Belirgin özellik.
ÂLÂT: Âletler, vasıtalar.
ÂLÂT-I CİSMANİYYE: Maddî âletler.
A’LÂ-YI İLLİYYÎN: Cennette en yüksek derece, olgun kişilerin Allah katındaki dereceleri.
ALE’L-HUSÛS: Hususiyetle, özellikle.
ALE’L-USÛL: Usûl üzere. Usûle göre, usulen.
ÂLEM: Kâinat, dünya.
ALEMDÂR: Bayraktar, sancaktar.
ÂLEM-İ CİSMANİYYE: Maddî âlem, kâinat, dünya.
ÂLEM-İ EŞBÂH: “Şebah”tan: 1. Cisimler âlemi, varlıklar âlemi. 2. Hayaller âlemi.”Şibh ve şebih”den: Misaller âlemi.
ÂLEM-İ KABİR: Kabir âlemi.
ALESSEVİYYE: Aynı seviyede, eşit olarak.
ÂL-İ FİRAVUN: Firavun ailesi. Firavun soyu.
ÂLİŞÂN: Şan ve şerefi yüksek olan.
ALİYYU’L-A’LÂ: Pek iyi. Fevkalâ-de.
ALLAH BES BÂKÎ HEVES: Allah yeter, başkası gelip geçici istektir, hevestir.
ALLÂME: Bilginlerin en bilgilisi.
ALLÂMÜ’L-GUYÛB: Esmâ-i Hüs-nâ’dan biri, bütün gizlileri bilen Allah.
ÂMÂ: Kör.
AMDEN: Kasten, bile bile, isteyerek.
AMELDE İ’TİDÂL: Amelde aşırılıktan uzak, dengeli.
AMEL-İ SALİH: Allah’ın rızasına uygun olan her iş.
AMELİKA: Eskiden Sîna yarımadasında yaşamış olan bir kavim.
AMÎK: Derin. Bahr-i amîk: Derin deniz. Fikr-i amîk: Derin düşünce.
ÂMİL: 1. Sebep. 2. İş yapan. 3. Zekat toplayan memur.
ÂMM: Umumî, genel.
AMR: Bir erkek ismi.
AMÛD: Direkler, sütunlar.
ANÂSIR-I MUHTELİFE: Çeşitli unsurlar.
ANKA-YI MUĞRİB: İsmi var, cismi yok. Ankâ kuşu.
ANVETEN: Cebren, kahren, zorla, sıkıntı ile.
ANYEDİN: Elden.
ÂRÂBÎ: Bedevî. Çölde yaşayan köylü.
A’RÂF: Cennetle cehennem arasında bulunan bir yer.
ARAFAT: Mekke’ye 12 mil yani takriben 20 km. uzaktaki bir yer. Hacca gidenler Zilhicce’nin 9. günü buraya gelerek bir müddet vakfe yaparlar.
ARASAT: Mahşer yeri, haşir ve neşir meydanı.
ARAZ: 1. İşaret, alâmet. 2. Tesadüf. 3. Kaza, felaket. 4. Kendi kendine vücut bulmayıp başka bir cevherle meydana gelen hal ve keyfiyet.
AREFE: Kurban bayramından bir önceki gün.
ARIZÎ: Sonradan hasıl olan şey. Geçici.
ÂRÎ: Temiz, hür, uzak.
ÂRİF: Anlayışlı, bilgili.
ARŞ: 1. Taht. 2. Dokuzuncu gök. 3. Çardak. 4. Cenab-ı Hakk’ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer.
ARZ: yeryüzü, dünya, genişlik.
ARZ-I MUKADDES: Kutsal ülke. Kudüs, Filistin.
ASÂ: Değnek, sopa, baston.
ASABÂT: 1. Baba tarafından olan akrabalar. 2. Şer’an miras alamayan akrabalar.
ASABE: Baba tarafından akraba olanlar.
ASAHH-I RİVÂYET: En doğru olan rivayet.
ÂSÂR: Eserler.
ÂSÂR-I ATÎKA: Eski eserler.
ASÂ-YI MÛSÂ: Hz. Musa’nın sopası.
ASGARİ: En az, en küçük.
ASHAB: Hz. Peygamber’i mümin olarak gören ve o iman üzere ölen kimseler.
ASHÂB-I KEHF: Mağara arkadaşları. Bunlar, zamanlarındaki zalim hükümdarlarının şerrinden mağaraya sığınan ve orada yıllarca uyutulduktan sonra tekrar diriltilen, köpekleri ile birlikte, yedi sekiz kişiydiler.
ASHAB-I MEŞ’EME: Uğursuz, şerli kişiler, kötüler.
ASHAB-I MEYMENE: Uğurlu kişiler, iyi kimseler.
ASHAB-I YEMİN: Uğurlu, meymenetli kimseler.
ÂSIF: Şiddetli rüzgar, fırtına.
ÂSİ: İsyan eden.
ÂSİM: Günah işleyen, günahkâr.
ASNÂM: “Sanem”in çoğulu. Putlar.
ASR: 1. İkindi namazı. 2. İkindi vakti. 3. Yüzyıl, çağ.
AŞR: Kur’ân-ı Kerim’den on âyet miktarı okunan kısım.
ATÂ: İhsan, lütuf, bağışlama.
ATALET: Tembellik, hareketsizlik.
ATF-I BEYAN: Kapalı bir sözü, açıklayan cümle.
ATIF (ATF): 1. Eğme, meyletme, 2. Bağlama.
ÂTİH: Bunak.
ATİYYE: Hediyye, ihsan, bahşiş.
ATTAR: (Bak: AKTAR) .
AVÂLÎ: Yüceler, büyükler. Medine etrafındaki semtler.
AVAM: 1. Halk. 2. Soylu veya bilgin olmayanlar.
AVÂMİL: 1. Âmiller, sebepler. 2. Arap nahvine ait ve bu isimdeki kitap.
A’YÂN: 1. İleri gelenler. 2 Gözdeler.
A’YÂN-I SABİTE: Allah’ın ilminde varlıkların değişmez suretleri, öz mahiyetleri.
ÂYÂT: Âyetler.
ÂYÂT-I BEYYİNAT: Açık seçik âyetler.
ÂYÂT-I TEKVİNİYYE VE TEŞRİİYYE: Yaratılışa ve şeriata ait âyetler.
AYIN: Arap alfabesinin 21. harfi. Ebced hesabında sayı değeri 70’dir.
ÂYİN: 1. Tören, âdet. 2. Dinî bazı gösteriler. Mevlevî âyini gibi.
AYN: 1. Göz, 2. Pınar. 3. Eşyanın hakikatı.
AYNE’L-YAKÎN: Müşahede ve keşif ile hâsıl olan ilim.
A’ZÂ: Uzuvlar, organlar, üyeler.
AZÂB: 1. Büyük sıkıntı, şiddetli elem. 2. Dünyada işlenen günahlara karşı ahirette çekilecek ceza.
AZÂB-I NÂR: Cehennem azabı.
ÂZÂDE: Serbest, hür, kayıtlardan kurtulmuş.
AZ’AF-I MUZÂAF: Kat, kat, pekçok.
AZAMET: Büyüklük, kibirlilik.
AZDÂD (EZDÂD): Zıd olan şeyler.
AZHAR: En açık: .
AZÎMÜ’Ş-ŞÂN: Şânı büyük.
AZÎZ: 1. Allah’ın isimlerinden biri. Değerli. 2. Ermiş, velî.

B Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler

BAB: 1. Kapı. 2. Fasıl, bölüm. MİNE’L-BAB İLE’L-MİHRAB: Kapıdan mihraba dek, baştan sona kadar.
BÂDİYE: Kır, ova, sahra, çöl.
BÂGÎ: Âsi, baş kaldırmış, haksızlık eden.
BAĞÇE: Bahçe.
BAĞTETEN: Ansızın, zulüm, isyan.
BAĞY: Azgınlık, zulüm, isyan.
BAHIYRE: Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.
BÂHİL: 1. İşsiz, avare, başı boş. 2. Yularsız deve.
BAHÎL: Cimri, tamahkâr.
BÂHİR: 1. Yalancı, (BibBiiiiiib Kafa) . 2. Ekin sulayıcı, sulayan. 3. Belli, açık. 4. Işıklı, parlak, güzel.
BÂHİRE: 1. Çok koşan cins deve. 2. Dikenli ağaç.
BAHR Ü BERR: Deniz ve kara.
BAHŞ: Bağış, ihsan.
BÂİN: Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.
BÂİS: 1. Sebep olan, gerektiren. 2. Gönderen. 3. Yeniden yaratan.
BAKAR: Sığır, öküz, manda cinsleri.
BAKARA: 1. Sığır, inek. 2. Kur’ân-ı Kerim’in ikinci sûresi: Bu sûrede yahudilere bir inek kurban etmeleri emredilip bu konuda geniş bilgi verildiğinden, sûre bu adı almıştır.
BAKİYYE: Artan, artık, geri kalan.
BÂLİĞ: 1. Erişmiş, vâsıl olmuş, son mertebeyi bulan. 2. Yekûn.
BÂP: (Bak: BÂB) .
BÂR: 1. Allah. 2. Yemiş, meyva. 3. Yük, ağırlık. 4. Yağdıran, serpen, döken.
BÂRİD: 1. Soğuk. 2.Letafetten uzak nâhoş.
BÂRİZ: Açık, belli, âşikâr, zâhir.
BA’S: 1. Gönderme, yollama, gönderilme. 2. Allah’ın bir peygamberi, Hak dinine davete memur buyurması. 3. Dirilme veya diriltme.
BASAR: 1. Görme, görüş, görme yeteneği. 2. Zihnî algı.
BÂSİR: Gören, görüp anlayan, ferasetli, zeki.
BASÎRET: Doğru görüş, gönül gözü ile görme, uyanıklık.
BAST: 1. Yayma, açma. 2. Özellikle hurufilikte cezbe ve tefekkür içinde kendinden geçmeyi ifade eder.
BÂTIN: 1. İç, içyüz, gizli, sır, derunî. 2. Allah’ın isimlerinden.
BATN: Karın, kuşak, nesil.
BÂYİN: Aralayıcı, ayıran, ayırıcı özellik.
BA’Z: Bir şeyin bir bölümü,bir parçası, bazısı.
BED NAZAR: Kötü bakış.
BED: Kötü, çirkin, işe yaramaz.
BEDÂ’-BEDA’AT: Güzellik, yenilik, bediilik.
BEDÂHET: 1. Açıklık, bellilik. 2. Ansızın ortaya çıkma.
BEDÂYİ’: İcat edilmiş güzel şeyler. Sanat eserleri.
BEDBAHT: Talihi kötü olan, talihsiz.
BED-BİN: Her şeyi kötü gören, karamsar.
BEDEL: 1. Değer, kıymet. 2. Başkasının parası ile onun yerine hacca giden kimse yerine geçen.
BEDEL-İ BA’Z: Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.
BEDEL-İ İŞTİM’ÂL: Geniş ve genel anlamlı bir sözün bir noktasını açıklayan cümle.
BEDEL-İ KÜLL: Kapalı bir söze bütün yönleriyle yapılan açıklama.
BEDEVÎ: Çölde çadırda yaşayan göçebe, çöllü, Arap göçebesi.
BEDİA: 1. Yaratma. 2. Estetik değeri yüksek, sanat eseri, eşine az rastlanan güzel.
BEDİHİ: 1. İspat gerekmeyecek şekilde açık. 2. Akla kendiliğinden gelen.
BEDİÎ: Güzel, beğenilen, sanatlı söz.
BEDR-BEDİR: 1. Dolunay, ayın ondördü. 2. Mekke ile Medine arasında bulunan Bedir gazasının yapıldığı yer.
BED-TAHRİR: Kötü yazı.
BEHA-BAHA: 1. Güzellik, süs, pırıltı. 2. Kıymet, değer, bedel.
BEHAİM: 1. Dört ayaklı hayvanlar. 2. Suriye’de bir sıradağ.
BEHÇET: Güzellik, güleryüzlülük, sevinç.
BEHİME-İ EN’AM: Deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvanlar.
BEHİMÎ: Hayvana yakışır tarzda, hayvanlık.
BEİS-BE’S: 1. Zarar, ziyan. 2. Korku, azap, sıkıntı, fenalık. 3. Kuvvet, kudret.
BEKA: Devam, sebat, evvelki hal üzere kalmak, ölmezlik, ebedilik.
BEKA-YI ERVAH: Ruhların kalıcılığı, devamlılığı.
BEKA-YI RUH: Ruhun kalıcılığı, ölmezliği.
BELAGAT Ü FESAHAT: Tam yerinde açık ve güzel söz söyleme.
BELAGAT: İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.
BELİĞ: 1. Açık, düzgün söz söyleyen. 2. Güzel, sanatlı söz. Belâ-gatli.
BENÂM: Namlı, ünlü, meşhur.
BENAN: Parmak ucu.
BENÎ İSRAİL: İsrailoğulları, yahudiler.
BERAAT: 1. Temizlik, arılık. 2. Olgunluk, güzellik.
BERA’ÂT-I İSTİHLÂL: Söze güzel ve etkili başlangıç.
BEREKÂT: Bolluklar, uğurlar, hayırlar.
BEREKÂT-I KELÂMULLAH: Allah kelâmının verdiği feyizler, bolluklar, uğurlar.
BER-HAYAT: Sağ, diri, yaşayan.
BERÎ: Sâlim, kurtulmuş, temiz arınmış.
BERİ: Yakın mesafe, ötenin zıddı.
BERK: 1. Şimşek, parıltı, kıvılcım. 2. Sert, katı.
BERR: 1. Doğru sözlü, hayır işleyen kimse. 2. Kara, toprak.
BER-TARAF: Bir yana atılan, ortadan kalkan. Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, yok etmek.
BERZAH ÂLEMİ: Ruhlar âlemi.
BERZAH: 1. İki şey arasındaki mesafe, aralık. 2. Can sıkıcı. 3. İnce uzun kara parçası. 4. Dünya. 5. Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.
BES: Yeter, yetişir, tamam, kâfi, çok.
BE’S: Zarar, ziyan, azap, şiddet, fenalık.
BEŞÂRET: Müjde, muştu, iyi haber.
BEŞÂRET-ÂVER: Müjdeci, iyi haber getiren.
BEŞER: İnsan, bütün insanlar, Ebu’l-Beşer: İnsanlığın babası, Hz. Âdem.
BEŞERİYYET: 1. İnsanlık. 2. İnsanın yaratılış özellikleri.
BEŞİR: 1. Müjdeci, iyi haber getiren,güleryüzlü. 2. Hıristiyan Araplar’da İncil yazan veya hıristiyanlık akidelerini telkin eden kimse. 3. Peygamberimizin bir vasfı.
BEY’: Satma, satılma, satış.
BEYAN İLMİ: Belâgat ilminin, hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.
BEYÂN: Anlatma, açıklama sanatı.
BEYN: Aralık, arasında, arada.
BEYNÛNET: 1. İki şey arasındaki mesafe, aralık. 2. İhtilaf, anlaşmazlık, ara açıklığı.
BEYT: Ev, mesken, oda, oba.
BEYT-İ ATİK: Eski ev, Kâbe.
BEYT-İ MAMUR: Kâbe’nin tam üzerinde yedinci kat gökte bulunan ve melekler tarafından tavaf edilen bir köşk.
BEYTULLAH: Allah’ın evi, Kâbe, insan kalbi.
BEYTÛTET: Geceleme, bir yerde geceyi geçirme.
BEYTÜ’L-MAKDİS: Mukaddes ev, Mescid-i Aksa, Kudüs’teki büyük camii.
BEYYİN: Belli, açık, âşikar.
BEYYİNÂT: Açık, belli şeyler.
BEYYİNE: 1. Delil, şahit. 2. Kur’ân’ın 97. sûresi.
BEYZÂ: 1. Çok beyaz. 2. Demirden savaşçı başlığı. 3. Yumurta.MİLLET-İ BEYZÂ: Beyaz millet, müslümanlar.
BEZL: Bol bol verme.
BÎA-BİYAT: Birinin hakimiyetini kabul etmek, emirlerine uyacağına söz vermek.
BİAT OLUNMAK: Birine itaat edilmek, hükmüne girmek.
BİD’AT: 1. Sonradan ortaya çıkan şey. 2. İslâm’da Peygamberimizden sonra ortaya çıkan değişik âdetler.
BİD’AT-I HASENE: Beğenilebilir, güzel yenilikler.
BİD’AT-I SEYYİE: Kötü yenilikler.
BİDÂYET: Başlama, başlangıç.
BİDAYETEN: Başlangıçta, ilkin.
BİİZN-İ HÜDA: Allah’ın izni ile.
BÎKARAR: 1. Kararsız. 2. Rahatsız.
BİKR: Dokunulmamış, bekâret, bâ-kire.
BİKR-İ FİKR: Hiç söylenmemiş, yeni fikir.
BİLÂ BEDEL: Bedelsiz, karşılıksız.
BİLÂ KAYD Ü ŞART: Kayıtsız şartsız.
BİLÂ: . sız.
BİLAD: Beldeler, şehirler, memleketler, kasabalar.
BİLÂD-İ ARAB: Arab ülkeleri.
BİLAFASILA: Fasılasız, aralıksız.
BİLÂH: Arkaları büyük olan kadınlar.
BİLLUR: 1. Duru, kristal. 2. Necef taşı.
BİN: Oğul.BİN MEHMED: Mehmed’in oğlu.
BİNA: 1. Yapı, ev. 2. Yapma, kurma. 3. Göz, gören, görücü.
BİNAEN ALA ZÂLİK: Bunun üzerine, bundan dolayı.
BİNAEN: .den dolayı, .den ötürü.
BİNÂENALEYH: Ondan dolayı, onun üzerine, şu halde.
BİRR: İyilik, güzellik, hayır, anaya babaya itaat. 2. Dininde ibadetinde kuvvetli olan. 3. Bağışta bulunma.
Bİ’SET: Gönderme.
Bİ’SET-İ MUHAMMEDİYE: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberlikle görevlendirilmesi.
Bİ’SET-İ NEBEVİYYE: Peygamberin, peygamberlikle gönderilişi.
BU’D: Uzaklık, aralık, boyut.
BU’D-İ MESAFE: Gidilen yolun uzaklığı.
BUĞZ: Düşmanlık duyma, nefret, kin.
BUĞZETMEK: Kin gütmek, düşman olmak.
BUHÛL: Cimrilik, tamahkârlık.
BUK’A: 1. Ülke, yer. 2. Büyük bina. 3. Benek, leke.
BURAK: Peygamberimizin mirac gecesi bindiği binek.
BURC: 1. Kale, yüksek bina. 2. Herhangi bir şekli gösteren ve özel ad alan sâbit yıldızlar topluluğu, galaksi. 3. Güneşin girip çıktığı on-iki burçtan her biri: Yengeç, kova, akrep.
BURC-İ ÂBÎ: Suya ait burçlar: Yengeç, akrep, balık.
BURC-İ BÂDÎ: Havaya ait burçlar: İkizler, terazi kova.
BÜHTAN ETMEK: İftira etmek.
BÜHTAN: Yalan, iftira, birine işlemediği suçu yükleme.
BÜLEGA: Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.
BÜLEGA’-İ BEŞER: Belegat ilmi mütehassısları.
BÜLEGÂ-İ ULEMÂ: Belagat bilginleri ve âlimler.
BÜLÛĞ: 1. Erginlik, olgunluk çağına girme, yetişme. 2. Yaklaştırma.
BÜNÜVVET: Oğulluk, evlatlık.
BÜNYÂN: Yapı, bina, bir şeyin yapısı.
BÜNYAN-I MERSUS: Birbirine lehimlenmiş, kenetlenmiş yapı.
BÜRHAN: Kesin delil, hüccet.
C Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler

CÂFÎ: Cefâ çektiren, eziyet eden.
CÂH: İtibar, makam, mevki.
CÂHİLİYYE: Kelime olarak cahilliğe ait mânâsına gelir. Terim olarak İslâmiyetten önceki putperest dönemi ifade eder.
CAHÎM: Cehennem.
CÂİL: “Ceale” kökünden yaratıcı, yapıcı.
CÂİLU’N-NÛR: Nûr’un yaratıcısı.
CÂİZE: Armağan, övücü şiirleri için eskiden şairlere devlet büyükleri veya aşiret büyükleri tarafından verilen para veya mal.
CA’L: Yapma, meydana getirme, yaratma.
CA’LÎ: Sahte, yapmacıklı, düzme.
CÂLİB-İ DİKKAT: Dikkat çekici.
CÂMİ: 1. Toplayan, derleyen. 2. İçerisinde namaz kılınan ve mescidden büyük olan ibadethane.
CÂMİD: 1. Donmuş, hareketsiz. 2. Gelişmeyen, gelişme kabiliyeti olmayan.
CÂNİB: Cihet, yön, taraf, yan.
CÂRİYE: 1. Savaşta gayr-i müslimlerden esir olarak alınan kız ve kadınlar. 2. Hizmetçi kız.
CÂY-İ İŞKÂL: Güçlük, zorluk, müşkülât noktası.
CÂZİBE: Cezbeden, çeken, yer çekimi.
CÂZİBE-İ FÂNİYE: Geçici güzellik, fânî güzellik.
CÂZİBE-İ MUTLAKA: 1. Mutlak çekici kuvvet. 2. Yegane çekici kuvvet. 3. Geçici güzelliğin zıddı olan ebedî güzellik.
CÂZİBE-İ UMÛMİYYE KANUNU: Yerçekimi kanunu.
CEBÂBİRE: Cebredenler, zorbalar, zâlimler.
CEBBÂR: 1. İlâhî isimlerdendir. Dilediğini yapan, kudret ve güç sahibi Allah. 2. Zalim, müstebit kişi. 3. Gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesi.
CEBBÂRÂNE: Cebbârcasına, zorbalıkla.
CEBEL: Dağ.
CEBR U İKRAH: Zorlama ve baskı yapma.
CEBR-İ MAHZ: Sırf cebir, mutlak cebir.
CEBRİYYE: Cüz’î iradeyi inkâr eden mezhep.
CEDİD: Yeni.
CEHD: Çalışma, çabalama.
CEHELE: Cahiller.
CEHL U DALÂLET: Cehalet ve sapıklık.
CEHL: Bilmezlik, cehalet.
CEHR: Açıktan söyleme, açık olarak okuma.
CELÂDET: Kahramanlık, yiğitlik.
CELÂL: Büyüklük, ululuk. Zü’l-celâl: Celâl sahibi Allah.
CELÂL-İ KİBRİYÂ: Allah’ın büyüklüğü.
CELB-İ MASLAHAT: İyilik, dirlik ve düzeni sağlayıcı, fayda getirici.
CELB-İ MENFAAT: Menfaat celbedici, çekici, fayda sağlayıcı.
CELDE: Kamçı ile vücuda vuruşlardan her bir vuruş. (Fıkhî ıstılah) .
CELÎ: Aşikar, belli, parlak, açık.
CEM U TEVFİK: Toplama ve uygunlaştırma, uzlaştırma.
CEMAAT: Topluluk, imam arkasında namaz kılan topluluk.
CEMAAT-I NÂCİYE: 1. Cehennemden kurtulacak ehl-i sünnet cemaatı. 2. Selâmete, kurtuluşa erecek cemaat.
CEMÂDÂT: Cansızlar.
CEMÂL: 1. Allah’ın lütf ve ihsan sıfatıyla tecellisi. 2. Yüz güzelliği.
CEMÂL-İ HAK: Allah’ın güzelliği ki, müminler cennette onu temaşa edeceklerdir.
CEMÂLULLAH: 1. Allah’ın cemâlı, Allah’ın güzelliği. 2. Allah’ın lütfu ihsaniyle tecellisi.
CEMEL: Deve.
CEM’-İ KILLET: Arapça’da türlü vezinlerde cemileri olan isimlerin, bu cemilerinden dokuzdan aşağı mahsus olanları.
CEM’İ MAHLUKÂT: Bütün yaratıklar.
CEMM-İ GAFÎR: Büyük cemaat, insan kalabalığı.
CENÂBET: 1. Gusül abdesti almayı gerektiren durum. 2. Gusül gerektiği halde henüz gusül yapmamış kimse.
CENAH: 1. Yan taraf, cihet. 2. Kol, pazu. 3. Kanat, kuş kanadı.
CENNATU’N-NAÎM: Naîm Cennetleri, nimetlerle dolu olan cennetler.
CERAD: “Cerâde”nin çoğulu. 1. Çekirgeler. 2. Yağmacılar.
CERH: Yaralama, yaralatma, çürütme.
CERİME: “Cürm”ün çoğulu. Suçlar, günahlar.
CESTE CESTE: Bölüm bölüm, yavaş yavaş.
CEVAD-I MUTLAK: Şarta bağlı olmaksızın çok ihsanda bulunan, cömertlik eden Cenab-ı Allah.
CEVAHİR: Cevherler, çok değerli olan şeyler.
CEVÂMİU’L-KELİM: Kelimeler topluluğu.
CEVÂRİH: “Cerh”den yaralayanlar, yırtıcı hayvanlar, yırtıcı kuşlar.
CEVAZ: İzin, müsaade, caiz olma.
CEVELAN: Dolaşma, gezme.
CEVF: 1. Boşluk, oyuk, çukur. 2. Orta yarı.
CEVHER: 1. Varlığı için başkasına muhtaç olmayan. 2. Bir şeyin özü.
CEVR Ü ZULM: Ezâ ve zulüm.
CEVR: Ezâ, eziyet, haksızlık, sitem.
CEYB: Yakanın göğüs üzerindeki açık yeri.
CEYŞ-İ USRET: Güçlük ordusu.
CEYYİD: İyi, güzel, hoş.
CEZÂLET: Rekaketsizlik, peltek kekeme veya pepe olmayış.
CEZÎRETÜ’L-ARAB: Arap yarımadası.
CEZM: 1. Kesin karar, niyet. 2. Kesme, katı.
CİBAYET: Câbîlik, vergi, gelir toplama.
CİBİLLİYET: Huy, yaratılış.
CİBRİL: Dört büyük melekten biri, vahiy meleği olan Cebrail.
CİBT VE TAGUT: Haç ve put. Allah’tan başka canlı cansız mabut edinilmiş şeyler.
CÎD: Boyun.
CİDD: 1. Bir işi gerçekten çalışıp işleme. 2. Ciddilik.
CÎFE: Lâşe, leş.
CİHAD: 1. İslâm için düşmanla yapılan maddî, manevî savaş. 2. Nefisle yapılan her türlü mücadele.
CİHAD-I EKBER: 1. Büyük savaş. 2. Benlikle savaş.
CİHANŞÜMÛL: Cihânı içine alan.
CİHAZ: 1. Çeyiz ve avadanlık. 2. Cenazenin kaldırılması için gerekli olan eşya.
CİHET: Yön, taraf.
CİM SECÂVENDİ: Kur’ân-ı Kerim’deki durma yerlerinden biri. Bu secâvendde durmak veya geçmek caizdir.
CİMA: İnsanların cinsî münasebetleri.
CİNÂS: Münasebet, benzeyiş. Birçok mânâlara yorulabilen söz. İmalı, telmihli söz. Telaffuzu aynı anlamı ayrı olan kelimelerin bir söz içinde kullanılması.
CİNNET: Delilik, çılgınlık.
CİNS-İ KARÎB: Yakın cins.
CİRM: 1. Cisim. 2. Büyüklük, hacim cirmi ne kadardır? .
CİSR: Köprü.
CİSR-İ CEHENNEM: Cehennem köprüsü.
CİZYE: Müslüman olmayan teb’a-dan alınan vergi.
CÛD: Cömertlik. Karşılık beklemeden yapılan cömertlik.
CÛDİ: Şırnak şehrinin 6 kilometre güney doğusunda bulunan büyük bir dağ.
CUHÛD: Çıfıt, yahudi.
CUMHÛR: Halk, kalabalık, ahâlî, çoğunluk.
CUMHÛR-İ MÜFESSİRÎN: Müfessirler topluluğu, müfessirlerin çoğunluğu.
CUMHÛR-İ UKALÂ: Akıllılar topluluğu. Akıl sahiplerinin hepsi.
CÜDERÎ: Çiçek hastalığı.
CÜMLE-İ İSMİYYE: İsim cümlesi.
CÜMLE-İ MU’TARIZA: Parantez içinde bulunan cümle, açıklayıcı mahiyetteki cümle. Ara cümlecik.
CÜMLE-İ VECÎZE: Kısa ve öz söz.
CÜNAH: Günah.
CÜND: Asker, asker topluluğu.
CÜNÛD: Askerler.
CÜNÜB: Gusül abdesti gerekmiş kimse.
CÜZ-İ MAKSÛM: Bölünmüş parça.
CÜZ’İ: Az miktar, bir parça.

Ç Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
Ç Osmanlı alfabesinin yedinci harfi olup, ebced hesabında “cim” harfi gibi üç sayısının karşılıdır.

ÇABA Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.
ÇABÜK f. Çabuk, seri, aceleli, hızlı, tez, hafif.
ÇABÜK-HIRÂMÂN f. Sür’atli yürüyen. Çabuk yürüyen.
ÇABÜK-REV f. Çabukça giden.
ÇAÇARON İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.
ÇAÇELE f. Postal, ayakkabı, çarık, pabuç.
ÇADER-İ KUHLÎ Sema, gök. * Karanlık gece.
ÇAĞ Zaman, vakit, esnâ, hengâm, mevsim. * Yaş. * Boy, kamet, tenâsüb, lüzumu derece semizlik.* Devir, tarih çağları. (İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ.)
ÇAĞATAY Cengiz Han’ın oğlu Çağatay Han’ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.
ÇAĞDAŞ (Bak: Asrî)
ÇAĞDIŞI Askerliğe alınma çağı dışında. * Çağın fikirlerine felsefesine uymayan. Bu mânada bazı kimselerin kelimeyi hakaret olarak kullanmaları dar görüşlülüğün ve cehaletin neticesidir. Çünkü çağın insanlık için zararlı öyle fikirleri ve felsefeleri vardır ki, gelecek devirler bunu anladıkları zaman şimdi bunu benimseyenlerin zavallılıkları da anlaşılmış olacaktır. Körükörüne çağın her düşüncesini benimsemek, müslümana yakışmaz. (Bak: Asrî)
ÇAĞLA (Çağala) Badem, erik, kayısı gibi yemişlerin yenebilen ham meyvesi.
ÇAĞLAR Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle, çağlayan.
ÇAĞRIŞIM Psk: Bir idrakla kazanılan bir fikrin başka bir idrak (algı) ile kazanılan fikir arasında bağıntı kurulması, birinin diğerini hatıra getirmesidir. Bu bağıntı zaman ve mekânda yakınlık, benzerlik ve zıdlık sebebiyle kurulur. Sevap deyince günahın; abdest deyince namazın; Cennet deyince Cehennem’in de aklı gelmesi gibi…
ÇAĞZ f. Kurbağa. * Korku, havf. * Kapandığı halde hâlâ içinde cerahat bulunan yara. * Ah ü fizar. İnilti.
ÇÂH (Çeh) f. Kuyu. Çukur.
ÇÂH-I BÜN Kuyu dibi.
ÇÂH-I YUSUF Hz. Yusufun (A.S.) kardeşleri tarafından atılmış olduğu kuyu.
ÇÂH-I ZEMZEM Zemzem kuyusu.
ÇAK f. İyi, güzel, sıhhatli, şişman.
ÇAK f. Yarık, çatlak, yırtmaç. * Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. * Sabah vakti beyazlığı. * Küçük pencere. * Hazır. Amâde.
ÇAKACAK f. Silahlı çatışmadan çıkan ses.
ÇAKALOZ Çakıltaşı atan bir nevi küçük top.
ÇAKÇAK Parça parça, yırtık pırtık. * Kılıç ve emsâli şeylerin sesleri.
ÇÂKER f. Kul, köle.
ÇÂKERÂNE f. Kölecesine, köle gibi.
ÇÂKERÎ f. Abd’e, köleye ait. * Kölelik. Kulluk, abdlik, esirlik, cariyelik.
ÇAKMAKLI Ağızdan dolan ve tetik yerinde bir cins çakmakla ateş alan eski tüfek çeşitlerinden biri.
ÇAKŞIR İnce kumaştan yapılan uzun bir çeşit şalvar. * Kuşların ayağındaki tüy.
ÇAKUÇ f. Çekiç.
ÇAL İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at. * Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak, şiddetle yakalamak.
ÇALA İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını bildirir. Meselâ: Çalakalem: Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak.
ÇALAB t. İlâh. Mâbud. Cenâb-ı Hak, Rab.
ÇALAK f. Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan. * Akıl ve ferâseti açık.
ÇALAKÎ f. Çeviklik, süratlilik, tezlik.
ÇAL-AT Hareketli, yerinde duramayıp şahlanan at.
ÇALBUS f. Dalkavuk, yaltakçı.
ÇALÇENE t. Durmayıp konuşan, geveze.
ÇALGI Müzik âleti. Müzik, çalgı. (İslâm âlimleri insanda maddi, hayvâni hisler ve hevesler uyandıran müziğin haram olduğunu bildirmişlerdir.)
ÇALIM Tavır, eda. * Kılıcın keskin tarafı, ağzı.
ÇÂLİK f. Çelik çomak oyunu.
ÇÂLİŞ f. Savaşta düşmana karşı gurur ve naz ile yürüme. * Mukabil, karşı durma. * Savaş, muharebe, harp, ceng, mücadele. * Birleşme.
ÇAM f. Eğrilme, bükülme. * Salınma.
ÇÂME f. şiir ve gazel. Manzume.
ÇÂME-GÛY f. Şair.
ÇAMULARİ Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
ÇANE f. Çene.
ÇAP f. Basma, baskı, tab.
ÇAPAR Postacı.
ÇAPKUN Seri ve yorulmaz neviden iyi bir at cinsi.
ÇAPLUS f. Dalkavuk, yaltakçı.
ÇAPÛL f. Yağma, saldırı.
ÇAPÛLCU Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden. Akıncı, yağmacı.
ÇAR (Slavca) Eski Rus İmaparatorlarının ünvanları. * Bulgar kralı.
ÇÂR f. Dört. Cihâr.
ÇÂR-BÂLİŞ(T) f. Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. * Dört unsur.
ÇÂR-CİHET Dört cihet. Cihat-ı erbaa.
ÇÂR-ÇEŞM Dört göz.
ÇÂR-ÇİZ Dört şey.
ÇAR-DEH f. Ondört.
ÇÂRE f. Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. * Hile. * Bir def’a. * Ayrılık.
ÇARE-İ HALÂS Kurtuluş çaresi.
ÇÂRE-CU f. Çâre arıyan.
ÇÂRE-SÂZ f. Çâre bulan.
ÇAR-EBRU Dört kaş. * Bıyığı yeni gelmiş delikanlı.
ÇAR-ERKÂN-I CUVANÎ Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun’un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.
ÇAR-GÂH f. Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub’dur. * Dünya, küre-i arz, cihan. * Türk musikisinde bir makam adıdır.
ÇAR-GUŞE f. Dört köşe. Dört taraf. Dört yön.
ÇARH Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka. * Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih.
ÇARH-I AHDAR Gök kubbe.
ÇARHA f. Ordunun ilerisinde bulunan askerlerin yaptıkları tâlim. * Çıkrık gibi dönen yuvarlakça bir cins dolap.
ÇARIYAR (Bak: Çaryâr)
ÇARİÇE (Slavca) Rus İmparatoriçesinin nâmı.
ÇARK f. (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. * Vapur, değirmen ve dolap çarkı. * Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. * Dönerek işleyen âlet. * Koz: Birbiri içinde dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, eflâk. * Baht. Talih. şans.
ÇARK-I FELEK Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü. * Mc: Tâlih, baht. * Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği. * Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.
ÇARMIH f. (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. * Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler.
ÇAR NAÇAR f. İster istemez, mecburiyetle.
ÇARPA f. Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar.
ÇARSU f. Dört taraf. Dört tarafı olan şey. * Çarşı, pazar.
ÇARŞAF Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü. * Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanılagelmiştir. Çeşitli renklerde olabilir. Çarşaf kadar ucuz ve pratik İslâma uygun başka bir giyecek yapılmadığı için, çarşaf giyenleri kınamak çok haksızlıktır. Çarşaf zengin ve fakir ayrımını kaldırır. İç giyimi örttüğü için ailelerin birbirine özenerek israfa düşmelerini, gösterişi, çekememezlikleri ve bundan doğan huzursuzlukları önler. Ferâce, car, cilbab denen örtüler de, bu tarz örtü çeşitlerindendir. (Bak: Tesettür)
ÇAR-ŞEB f. Cilbab, ferace, çarşaf.
ÇAR-ŞENBİH f. Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü.
ÇAR-TAK f. Çardak. * Dört köşe çadır.
ÇARTA(RE) f. Dünya, âlem, küre-i arz. * Dört unsur. * Dört teli olan kemençe.
ÇÂRUB f. Süpürge.
ÇÂRUB-ZEN f. Süpürücü.
ÇARUĞ f. Çarık.
ÇAR U YEK Dörtte bir.
ÇARÜM f. Dördüncü.
ÇAR-YAR Dört dost. (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.) lerin nâmları.) Dört Halife, Hulefâ-i Erbaa veya Ashab-ı Güzin diye de ihtiramla anılırlar.
ÇAR-YARÎ f. Çar-yâra ait. Sünnîlik.
ÇAR-YEK f. Çeyrek, dörtte bir. * Saatin dörtte biri, onbeş dakika. * Mecidiye denilen gümüş sikkenin dörtte biri ki, beş kuruşluk bir gümüş sikkedir.
ÇAR-ZEBAN f. Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan.
ÇAŞ f. Tahıl yığını, hububat.
ÇAŞİT Casus.
ÇAŞNİ Çeşni, lezzet, tad. Yemeğin tadına bakmak için ağza alınan miktar, tadımlık.
ÇAŞT f. Kuşluk yemeği. * Kuşluk vakti.
ÇAVELE f. Güzel renkli bir cins gül. * Eğri büğrü, yamuk.
ÇAVUŞ Vaktiyle divanlarda hükümdarların hizmetinde bulunan yaver veya muhzır gibi subaylara denilirdi. Tanzimattan evvelki Osmanlı saray teşkilatında çavuşlar, padişahın yaverleri ve çavuşbaşı mabeyn müşiri idi. * Onbaşıdan üstte ve assubaydan alttaki derecede olan asker. * İşçilerin başları, şefleri.
ÇE f. Küçültme edatı olap bu mânâ ile Farsça isimlere eklenir.
BAĞ-ÇE Küçük bağ, bahçe.
ÇE (Bak: Çi)
ÇEÇ f. Hububat elenen kalbur. * Harman savurmakta kullanılan yaba.
ÇEÇEK f. Gül. Çiçek. * Gönül. * Çiçek hastalığı. * Vücutda çıkan ben.
ÇEH f. Kılıç, bıçak ve hançer gibi âletlerin kını, kılıfı.
ÇEH f. Kuyu, çukur.
ÇEHAN f. Damlıyan, damlayıcı.
ÇEHÂR f. Dört, erbaa.
ÇEHÂR-DEH f. Ondört.
ÇEHÂR-GÂNE f. Dört unsur.
ÇEHÂR-PÂ f. Dört ayaklı hayvan.
ÇEHARÜM f. Dördüncü.
ÇEHRE f. Vech, yüz, surat. * Mc: Surat asmak, dargınlık. * Görünüş, şekil, zahir.
ÇEHRE-NÜMUD f.Yüzünü gösteren, yüz gösterici.
ÇEHRE-PERDAZ f. Ressam.
ÇEK Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek’ce konuşan kavim ki, Osmanlı metinlerinde “çeh” diye geçer.
ÇEKAN f. Damlamış, damlıyan.
ÇEKİ Odun gibi ağır cisimleri tartmada kullanılan 250 kiloluk ağırlık ölçüsü.
ÇEKİDE f. Gürz ve topuz gibi eski zamanlarda kullanılan savaş âletleri. * Damlamış.
ÇEKİMSER t. Taraf tutmayan.
ÇEKRE f. Küçük su damlası. Su serpintisi.
ÇELEBİ Efendi, kibar kimse. * Mevlâna postnişinine verilen ünvan. * Çelebi, Sultan Mehmed devrine kadar padişah oğullarına verilen ünvan idi. * Mevlânâ soyundan gelenlerle, mevlevilerin büyüklerine verilen ünvan.
ÇELE-ÇEPE f. Sağa sola.
ÇELENK f. Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti. (Cenazelere çelenk göndermek İslâm âdeti değildir, israftır.)
ÇELİPA f. Haç, put, sanem. * Eğik ve kıvrık çizgi.
ÇEM f. Naz ve eda ile salınarak yürüme. * Ziynetli, süslü, düzgün. * Cürüm, kabahat, suç. * Taam, yemek. * Mâna. * Kazanılmış, toplanılmış.
ÇEMBER (Bak: Çenber)
ÇEMEN Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır. * Pastırmaya konulan bir çeşit ot.
ÇEMENİSTAN f. Bahçe, çimenlik.
ÇEMENZAR f. Yeşillik, çayır.
ÇENBER f. Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. * Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. * Başa ve boyna bağlanan yemeni. * Esirlik, bağlılık, kölelik. * Geo: Bir düzlemde bulunan sabit noktadan aynı uzaklıktaki noktaların meydana getirdiği geometrik şekil.
ÇEND f. Kaç tâne? Ne kadar? * Birkaç. Üç-beş gibi adet. * Herhangi bir şeyin yüzde biri.
ÇENDAN f. Gerçi, her ne kadar. O kadar. Pek o kadar.
ÇENDÎ f. Bir müddet, biraz.
ÇENDİN f. Kaç, kadar, ne kadar, bu kadar.
ÇENEB f. Sünnet.
ÇENG f. Pençe. * El. * Çalgı âletlerinden bir saz çeşidi. * Eğri büğrü.
ÇENGAR f. Yengeç. * Bakır pasından yapılan yeşil boya.
ÇENGEL f. Pençe. * Bir şey asmağa yarayan alet. * Orman, ağaçlık yer.
ÇENGİ Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.
ÇEP f. Sol, yanlış, falso.
ÇEPEL Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu.
ÇEP-ENDAZ f. Hileci,hilekâr, hile yapan kişi.
ÇEPER Cidar, duvar.
ÇEP ŞÜDEN f. Solak olmak. * Mc: Doğruluktan yüz çevirmek.
ÇEP Ü RAST Sağ ve sol.
ÇERA f. Niçin, niye böyle? * Mer’a. Otlak.
ÇERAG f. Işık. kandil. Lâmba. Mum. * Kutlu, mutlu. * Otlak. Mer’a. * Otlama. * Tekaüd. * Talebe.
ÇERAGAN f. Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan.
ÇERAG-ÇEŞM f. Evlat, çocuk, veled, insan yavrusu.
ÇERAKİSE (Çerkes. C.) Çerkesler. Kafkasyada yerli bir kabilenin adı.
ÇERAM f. Otlak.
ÇERA-ZAR f. Otlak, çayır.
ÇERB f. Besili, semiz, yağlı. * Muvafık, münasib, uygun. * Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma.
ÇERB-AHUR f. İçinde yemi bol olan ahır. * Bolluk içinde yaşıyan kimse.
ÇERB-DEST f. Eli işe yatkın. Sür’atli, eli çabuk.
ÇERBÎ f. Tatlılık, yumuşaklık.
ÇERB-PEHLU f. Besili, semiz, gövdeli, yağlı.
ÇERES f. Zindan, hapishane. * Zulüm, işkence. * Mer’a, otlak. * Üzüm teknesi.
ÇERH f. Çark. Dolap. * Felek. Talih. * Dingil üzerine dönen. * Gök. * Def. * Zenberek. * Mancınık. * Elbise yakası. * Ok yayı. * Çakır gözlü doğan kuşu.
ÇERHİDEN f. Kendi etrafında dönmek.
ÇERKES Kafkas kavimlerinden biri. * Bu kavme mensub olan kimse.
ÇERM f. Hayvan ve insan derisi. Post.
ÇESPAN Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.
ÇESPİDE f. Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır.
ÇEŞ f. “Deneyen, sınayan, tadına bakan” mânâsına gelerek kelimelere eklenir.
ÇEŞAN f. Topuz, gürz.
ÇEŞENDE f. Tadıcı, tadan, tadına bakan.
ÇEŞİDE f. Tadmış. Tadılmış olan.
ÇEŞİDEN f. Lezzetine bakmak. Tadmak.
ÇEŞM f. Göz. Ayn. Dide.
ÇEŞM-İ ÂHU Ceylân gözü.
ÇEŞM-İ BED Kem göz.
ÇEŞM-İ DİL Basiret. Kalb gözü.
ÇEŞM-İ GAZUB Kızgın bakış.
ÇEŞM-İ GİRYÂN Ağlayan göz.
ÇEŞM-İ HOŞ-NİGÂH Güzel bakışlı göz.
ÇEŞM-İ İSTİKBÂL-BİNÎ Gelecek zamanı, istikbâli gören göz. Kuvve-i kudsiye ve ferâset ve basiretle ileriyi bilen nazar.
ÇEŞM-İ MEST Sarhoş göz, mest olmuş göz.
ÇEŞM-ZAHM Nazar değme.
ÇEŞMAN (Çeşm. C.) Çeşmler, gözler.
ÇEŞM-AŞİNA f. Göz aşinalığı olan, tanıdık.
ÇEŞM-AVİZ f. Yüz örtüsü, peçe.
ÇEŞM-DAR f. Bekliyen, gözliyen.
ÇEŞM-DERİDE f. Sıkılmaz, utanmaz, arsız.
ÇEŞN (Çeşen) f. Bayram, îd. * Düğün. * Ziyafet, şölen.
ÇETE Bölük, birlik, takım. Bir reisin idaresi altında bulunan birlik. * Asker bölüğü, müfreze. * Çapulcu ve akıncı takımı.
ÇETİN Sert. * İnatçı, dik başlı. * Zor, güç.
ÇETR f. Gece. * Gölgelik, çadır, şemsiye.
ÇETR-İ ANBERİN Karanlık gece.
ÇETR-İ NUR Güneş, şems.
ÇETU f. Perde, örtü.
ÇETUK f. Serçe kuşu.
ÇEVGAN f. Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. * Baston, ucu eğri değnek.
ÇEVİK t. Tez hareketli. Oynak. Çabuk hareket edebilen.
ÇEVİK ÇALAK Tez, hareketli, çalışan. Yerinde durmayıp hareket eden.
ÇEYREK f. Dörtte bir (Bak: Çâr-yek)
ÇIFITLIK Yahudilik, Yahudi cinsiyet ve mezhebi. * Münâfıklık.
ÇIĞIR t. Yeni açılan patika yolu. * Ayak izi ile karlı yerde açılan yol. * Başkalarının da uyabileceği yeni bir tarz ve yol. * Çığın açtığı iz, yol.(… Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrib hesabına geçer…L.)
ÇIMACI Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa.
Çİ (Çe) f. Ne? Nasıl? (Soru edatı) * Taaccüb ve hayret yerinde de kullanılır.
ÇİDE f. Devşirilmiş, toplanmış.
Çİ-GUNE f. Nasıl, ne çeşit, ne türlü.
ÇİHAR f. Dört. (Bak: Çâr)
ÇİHİL f. Kırk (sayı). * Mc: Çok, ziyade, fazla.
ÇİL (Çihil-Çehl) f. Kırk. * Mc: Çok.
ÇİLE f. Eziyet. Sıkıntı. * İplik. * Yay kirişi. * Tas: Dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün.
ÇİLEHÂNE-İ UZLET Çile çekilen yer. Yalnız başına ve çile içinde ibadet yapılan yer.
ÇİLEKEŞ Çile çekmiş. Çile dolduran, dert çeken.
ÇİLLE Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir. (Bak: Çile)
ÇİM f. Rutubetten hasıl olan yosun.* Kesilmiş çimenli yerler.
ÇİN f. Büklüm. * Çatıklık. Buruşukluk. Kıvrım.
ÇİN-İ CEBİN Alın buruşuğu. Alın kırışığı.
ÇİN-İ EBRU Kaş çatıklığı.
ÇİN f. “Derleyen, toplayan” mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
HUŞE-ÇİN Başak toplayan.
ÇİNE f. Kuş yemi.
ÇİNENDE f. Devşiren, toplayan, toplayıcı.
ÇİN-İ MAÇİN Çin ve Çin’in güney kısmı.
ÇİPİL Gözleri ağrılı ve kirpikleri dökülmüş kimse. * Çepel.
ÇİRAG f. Fitil, kandil, mum, lâmba. * Çırak. * Talebe, öğrenci, şakird. * Tekaüd, emekli, emekliye ayrılmış olan kişi.
ÇİRE f. Mâhir, maharetli, becerikli. * Bahadır, kahraman, yiğit, cesur.
ÇİRE f. Niçin? Çerâ?
ÇİRE-DEST f. Becerikli, eli işe yatkın olan.
ÇİREGÎ f. Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik. * Ustalık. Mâhirlik.
ÇİRK Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset. * Yarada olan irin ve kan.
ÇİRK-ÂB f. Pis su.
ÇİRKÂF f. Çirkef. Pis su. Pis. * Terbiyesiz. Edebsiz.
ÇİRKİN f. Güzel olmıyan. * Çok kirli. * Kanlı, irinli çıban veya yara.
ÇİSAN f. Ne gibi? Nasıl?
ÇİSTAN f. Bilmece.
ÇİZ f. Şey. Nesne.
ÇOLPA f. Bir ayağı sakat olan. * Yürürken ilk defa sol ayağını atan. * Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız.
ÇOPRA Balık kılçığı. * Sık çalılık veya sazlık. * Uzunca boylu olan tatlı su balığı.
ÇÖMEZ Medresede talebeye ve müderrise hizmet ederek ilim öğrenen kimse. Talebe yamağı.
ÇUB f. Ağaç değnek, sopa. * Çöp.
ÇUBAN f. Çoban, sığırtmaç.
ÇUBE f. Oklava.
ÇUBEK f. Değnek, sopa. Davul tokmağı.
ÇUG f. Su arkı. * Boyunduruk.
ÇUHADAR Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.
ÇUN f. (Tâlil edatı) Ne zaman ki, çünkü, şu sebepten ki, gibi, şâyet, zirâ, nasıl, niçin, çerâ.. den beri mânalarına gelir.
ÇUNAN f. Öyle böyle.
ÇUNİN f. Böyle.
ÇUN Ü ÇİRA f. Nasıl ve niçin.
ÇUVALDIZ Çuval ve ona benzer çul vs. dikmeye mahsus büyük iğne.
ÇÜ f. (Teşbih ve tâlil edatı) Gibi. * Dikkat. * Ahenk.
ÇÜN f. Gibi. * Zira, çünki, madem ki. * Nasıl, nice.
ÇÜNAN f. Böyle. Bu şekilde. Bunun gibi.
ÇÜNBEK f. Atlama, sıçrama.
ÇÜNKİ f. Zira, şundan dolayı ki, şuna binaen ki, şu sebebden ki.
ÇÜST f. Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. * Dar, sıkı. * Muntazam, mükemmel, düzgün. Yakışıklı.
ÇÜSTÎ f. Atiklik, çeviklik, çabukluk.
D Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
DÂB: 1. Adalet, doğruluk, 2. İhsan, vergi.
DÂBBE: Yük ve binek hayvanı.
DÂBBETÜ’L-ARZ: Kıyâmet alametlerinden olup topraktan çıkan varlık.
DÂD-I HAKK: 1. Allah vergisi. 2. Veriş, satış.
DÂFİ’: 1. Def’ eden, savan, savuşturan, iten. 2. Cenab-ı Hak.
DÂĞ-DÂR: 1. Kızgın demirle nişanlanmış, dağlanmış. 2. Pek müteessir, çok üzgün.
DÂİN (DÂYİN): Borç veren, alacaklı.
DAKİK: 1. İnce, ufak, nâzik. 2. Toz haline getirilmiş şey, un. 3. Dikkatli ölçülü davranan titiz kimse.
DALÂLÂT-I BEŞERİYYE: İnsanlığın sapıklığı, beşerî sapıklık.
DALÂLET: Hak yoldan sapma, sapıklık, azgınlık.
DALÂL-İ MUBÎN: Apaçık sapıklık.
DÂLL Bİ’L-İŞÂRE: İşaretle delâlet etme. Sözün işaretle mânâya delâlet etmesi.
DÂLL U MUDILLE : Doğru yoldan çıkanlar ve çıkaranlar, sapanlar ve saptıranlar.
DÂLLÎN GÜRÛHU: Sapıklar, azgınlar topluluğu.
DÂLLİN: Doğru yoldan sapmış olanlar, azgınlar.
DÂR: Ev, yer, yurt, dünya.
DARBE-İ AZÂB: Azap darbesi, azap verici vuruş.
DARB-I MESEL: Ata sözü.
DÂREYN: İki dünya: Dünya ve ahiret.
DÂR-I DÜNYA: Dünya.
DÂR-I HARP: Müslümanlarla savaş halinde olan gayri müslim ülke.
DÂR-I İSLÂM: İslâm ülkesi.
DÂR-I KÜFÜR: Gayr-i müslimlerin ülkesi.
DÂR-I SAADET: Mutluluk yeri.
DÂR-I UHRA: Ahiret yurdu.
DARÎRU’L-BASAR: Kör, âmâ.
DÂRU’N-NEDVE: Mekke şehir meclisi.
DÂRU’S-SELÂM: 1.Selamet yurdu, cennet. 2. Bağdat şehrinin ünvanı.
DÂRÜ’L-HİLAFET: İstanbul.
DE’B-İ KADÎM: Eski gelenek, eski usûl, eski âdet.
DEBÛR: Batı rüzgarı, batı taraftan esen yel.
DECCÂL: Kıyametten az önce çıkacak, insanlardan bir kısmını sapıtacak ve daha sonra Hz. İsa tarafından öldürülecek olan şahıs.
DEF’: Öteye itme, savma, savulma.
DEF-İ İHTİYAÇ: İhtiyacın giderilmesi, ihtiyacın karşılanması.
DEF-İ MAZARRAT: Zararı giderme.
DEF-İ MEFSEDET: Fesadı ortadan kaldırma.
DEFTER-İ A’MÂL: Amel defteri, insanların dünyadaki hayır ve kötülüklerin kaydedildiği defter.
DEHA: 1. Olağanüstü zeka ve anlayış kabiliyeti. 2. Olağanüstü zeka sahibi kimse.
DEHLİZ: Hol, koridor.
DEHRİ: Dünyanın sonsuzluğuna inanıp ahireti inkâr eden kimse Materyalist.
DELÂLET: Yol gösterme, kılavuzluk etme.
DELÂLET-İ AKLİYYE VE MANTIKIYYE: Akıl ve mantık yardımıyla, akıl ve mantığın yola göstermesiyle.
DELİL: 1. Kılavuz, yol gösterme. 2. Kanıt.
DELİL-İ NAKLÎ: Naklî delil, Kitabî delil. Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflere istinad eden delil.
DELÎL-İ ŞUÛDÎ: Görgüye dayanan delil.
DEM: 1. Kan, 2. Soluk, nefes. 3. Zaman, an.
DEM’: Göz yaşı, göz yaşı dökme, ağlama.
DEM-İ MESFUH: Dökülmüş kan.
DENÂNET: Alçaklık, zillet.
DENÎ: Alçak.
DERMİYÂN: Ortada.
DERPİŞ: Göz önünde, en önde.
DERS-İ İNTİBAH: Uyandırma dersi.
DERÛN: İç taraf, dahil, kalp.
DEVR-İ CÂHİLİYYE: Cahiliyye devri, İslâm’dan önceki devir.
DEVR-İ SABAVET: Çocukluk çağı.
DEYN: Borç.
DEYYÂN: Mükâfatlandıran veya cezalandıran, hâkim. Allah.
DEYYÂR: 1. Manastır sahibi. 2. Biri, bir kimse, fert.
DÎBÂCE: Başlangıç, önsöz, mukaddime.
DİĞERGÂM: Başkalarını düşünen, bencil olmayan.
DİL-ÂVÎZ: Gönül çeken, câzip.
DİL-NİŞÎN: Hoşa giden, kalpte yerleşen.
DÎN U DİYÂNET: Din dindarlık, din ve din duygusu.
DÎNÂR: Bir altın liranın dörtte bir değerinde olan eski bir para.
DÎN-İ HAK: Hak din İslâmiyet.
DİRAYET: Zekâ, iktidar, beceriklilik. Akıl ve ilim yoluyla yapılan çözüm.
DİRHEM: 1. Okkanın dörtyüzde biri olan eski ağırlık ölçüsü. 2. Gümüş para.
DİVAN: Arap şiiri, Divan-ı Arab, Arab’ın şiir külliyatı.
DÛN: 1. Alçak, aşağılık. 2. Aşağı. 3. Altta.
DÜBB-İ ASGAR: Küçük ayı (yedili yıldız grubu).
DÜBB-İ EKBER: Büyük ayı (yedili yıldız grubu).
DÜLDÜL: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Hz. Ali’ye verdiği beyaz at.
DÜSTÛR: Kânun, kaide, kural, esas.
E Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
EAMM: Daha geniş, pek şümullü, en umumî.
EÂZIM: Büyükler, ulu kişiler.
EB: Baba, ata.
EBB: Kuru ot, taze ot. Mera, otlak, çayır.
EBEDÂ: Ebedî olarak, ebediyyen.
EBEDÎ: Devamı, sonu olmayan. Ezelînin zıddı.
EBED-ŞÜMÛL: Ebedî içine alan.
EBEVEYN: Ana-baba.
EBRÂR: İyiler.
EBSÂR: “Basar”ın çoğulu. Gözler, görme hassaları.
EBTER: 1. Eksik, tamamlanmamış. 2. Dölsüz, çocuğu olmayan kimse.
EBU’L-BEŞER: İnsanlığın atası. Hz. Âdem.
EBU’L-HAYR: İyilik babası.
ECÂNÎB: Ecnebîler, yabancılar.
ECEL-İ KAZÂ: Tehlikeye uğramak suretiyle gelen ecel.
ECEL-İ MÜSEMMÂ: Allah tarafından tayin edilmiş ömrün sonunda gelen ecel.
ECİR: 1. Karşılık, ücret. 2. İyi bir amelin karşılığı olarak verilen manevî mükâfat.
ECR U MESUBÂT: Karşılık ve mükâfat. İyi amele karşılık Allah tarafından ahirette verilen sevap.
ECR U SAVÂB: Yapılan bir şeyin karşılığı olarak verilen ücret ve sevab.
ECR: Yapılan bir iş karşılığında verilen ücret.
ECRÂM U ECSÂM: Cansız varlıklar ve cisimler.
ECRÂM-I SEMÂVİYYE: Gök cisimleri, yıldızlar.
ECSÂM-I MUHTELİFE: Muhtelif cisimler.
ECSÂM-I SAKÎLE: Ağır cisimler.
ECSÂM-I SELÂSE NAZARİYESİ: Üç cisim nazariyesi.
ECZÂ: Cüzler. 1. Eczacılıkta kullanılan maddeler. 2. Bir kitabın parçaları. Kur’ân-ı Kerim’in cüzleri.
EDÂ: 1. Ödeme, verme. 2. Zamanında yerine getirme. 3. Tarz, üslûp.
EDÂ-İ EMANET: Emaneti yerine getirme.
EDAT: 1. Kendi kendine anlamı olmayıp isim ve fiillere katılarak anlam gösteren kelime. 2 Âlet.
EDEB-İ KUTSÎ: Kutsî edeb, iyi ahlâk.
EDEB-İ UBUDİYYET: Kulluk edebi.
EDGÂS U AHLÂM: Karışık rüyalar.
EDİLLE: Deliller.
EDİLLE-İ AKLİYYE: Aklî deliller.
EDİLLE-İ HAKK: Hak deliller, gerçek deliller.
EDİLLE-İ KÂTIA: Kesin deliller.
EDİLLE-İ ŞER’İYYE: Şer’î deliller; Kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret dört delil.
EDİLLE-İİ İLMİYYE: İlmî deliler.
EDNÂ: Pek aşağı, en alçak.
EDVÂR: Devirler, çağlar.
EDYÂN-I BÂTILA: Bâtıl dinler. Hak olmayan dinler.
EDYÂN-I MÜNZELE: Allah tarafından gösterilen dinler.
EDYÂN-I SEMAVİYYE: Semavî dinler. Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslâm dinleri.
EF’ÂL: Fiiller, işler.
EF’ÂL-i İBÂD: Kulların işleri.
EF’ÂL-İ KULÛB: Kalbin işleri, kalbe doğan çeşitli duygu ve düşünceler. Arapça’da kalbî fiiller (bilmek, görmek gibi) .
EFDÂL: Daha faziletli, en faziletli.
EFLÂK: 1. Felekler, gökler. 2. Her gezegene ait gök tabakaları.
EFRADINI CÂMİ AĞYÂRINI MANİ: Kendisine ait olanları toplayan, olmayanları dışarda bırakan.
EFSANE: Masal, destan, mitoloji.
EHAD: Bir, tek. Allah’ın sıfatlarından.
EHÂDÎS-İ ŞERİFE: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in söz, hareket ve ikrarlarından meydana gelen hadis-i şerifler.
EHADİYYET: Birlik. Allah’ın her bir şeyde kendilerine ait sıfatı. Her şeyde birliğinin tecellisi.
EHAKK: Çok haklı, daha haklı.
EHASS: 1. En has, en özel. 2. En bayağı.
EHASS-I MAKSAT: En özel maksat.
EHL U İYÂL: Bir kimsenin geçindirmek zorunda olduğu aile efradı ve diğer kimseler.
EHL: 1. Sahip, malik, 2. Maharetli, usta. 3. Bİr yerde oturan. 4. Karıkocadan herbiri.
EHL-İ BEYT: Hz. Muhammed (s.a.v)’in ailesi, hane halkı, (Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin) .
EHL-İ BİD’AD: Dinde olmadığı halde sonradan çıkan şeylere uyanlar.
EHL-İ DİRÂYET: Zeka, bilgi, tecrübe ehli.
EHL-İ EHVÂ: Heva ehli, arzu ve isteklerine tabi olanlar.
EHL-İ İCTİHAD: Müctehid olan kişi, içtihad ehli.
EHL-İ İMAN: İman ehli.
EHL-İ İNSÂF: Merhametli, adil olanlar.
EHL-İ KARYE: Köylü, köy halkı.
EHL-İ KİTAP: Allah’ın gönderdiği kitaplara inananlar. Terim olarak yahudiler ve hıristiyanlar.
EHL-İ KÜFR: İnkârcılar.
EHL-İ SALİB: Haçlılar, hıristiyanlar.
EHL-İ SUFFE: Suffe ehli ki bunlar, Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin sofasında kalırlar ve burada Hz. Peygamber’den dni öğrenirlerdi.
EHL-İ SÜNNET: Hz Muhammed (s.a.v.)’in yolunda gidenler, sün-nîler.
EHL-İ ZİMMET: İslâm devletinin himaye ve tabiiyyetinde bulunan hıristiyanlar.
EHLULLÂH: Allah’a itaat eden, Allah’ın sevdiği kimse, velî.
EHREMEN: Zerdüştîlerin inandıkları, kötülük ve karanlık tanrısı, şeytan, dev.
EHVEN-İ SIRREYN: İki gizliden en zararsızı.
EHVEN-İ ŞERR: Şerrin en hafif olanı.
EİMME: İmamlar.
EKÂLİM: İklimler, memleketler, ülkeler.
EKALLİYET: Azınlık, azlık.
EKÂNİM-İ SELÂSE: Hıristiyanların baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs’ten oluştuğuna inandıkları Allah. Allah, İsa, Ruhu’l-Kudüs üçlüsü.
EKBER: En büyük.
EKL: Yemek.
EKMEL: En mükemmel, eksiği olmayan, en olgun.
EKREMÜ’L-EKREMÎN: Cömertlerin en cömerdi. Çok kerim, çok cömert olan Allah.
ELFÂZ: Sözler.
ELFÂZ-I GARÎBE: Şaşılacak, tuhaf sözler.
EL-FURKAN: Kur’ân-ı Kerim.
EL-HAKK: 1. Gerçeğin ta kendisi, tam doğrusu. 2. Allah.
ELHÂN: Nağmeler, besteler.
ELHÂN-I TAYYİBE: Güzel nağmeler, güzel sesler.
EL-HÜDÂ: Hidayet, Kur’ân-ı Kerim.
ELVÂH: Levhalar, tablolar.
ELVÂN: Renkler, çeşitler.
EL-YEVM: Bugün.
EMÂN: 1. Eminlik, korkusuzluk. 2. Aman dileme. 3. Şikayet. 4. Rica.
EMÂNET-İ İLÂHİYYE: İlâhî emanetler.
EMİR, EMR: Buyruk.
EMN: Eminlik, korkusuzluk.
EMNİYYET-İ KÂMİLE: Tam güven, tam itimat.
EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER: Dinin iyi gördüğü şeyleri emretmek ve kötü gördüğünden sakındırmak.
EMR-İ Bİ’L-MA’RUF: İyiliği emretmek.
EMSİLE: Misaller, örnekler.
EN’ÂM: Davar, koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar.
ENBİYA: Peygamberler, nebîler.
ENE: Ben, benlik.
ENE’L-HAKK: “Ben hakkım” anlamına gelen ve ilk defa Hallac-ı Mansûr tarafından söylenen söz.
ENFÂL: “Nefel”in çoğulu. Harpte düşmandan alınan mallar, ganimetler. Kur’ân-ı Kerim’in 8. Sûresi.
ENFÜS: “Nefs”in çoğulu. Canlar, ruhlar.
ENFÜSÎ: Nefsî, nefiste meydana gelen, ferdî zihne ait bulunan, subjektif.
ENSÂR: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Medineli arkadaşlarından olan ve muhacirlere yardım eden ashabı.
ENVÂ: Türler, çeşitler.
ENVÂ-I VÂHİDE: Bir çeşitten olma.
ERBÂB-I HALL-U AKD: Halife seçmeye yetkili olan kişiler. Medine halkının ileri gelenleri.
ERBÂB-I HASENAT: İyilik sahipleri.
ERCAH: Daha üstün, en üstün.
ERDÂN: “Beden”in çoğulu. Cisimler, vücutlar, gövdeler.
ERHÂM: 1. Kadınlardaki çocuk yatağı, rahimler. 2. Akrabalar.
ERHAM: Çok merhametli, çok acıyan.
ERKÂN: Rükunlar, esaslar, direkler, üniteler, bölümler.
ERVÂH: Ruhlar.
ERVÂH-I HABÎSE: Kötü ruhlar.
ERZEL-İ ÖMÜR: İhtiyarlığın sonları, bunaklık günleri.
ESAHH: Çok sahih, en doğru.
ESÂTİR: Efsaneler, masallar.
ESATÎR-İ EVVELÎN: Eskilerin masalları.
ESBÂB: Sebepler.
ESFEL-İ SÂFİLÎN: Cehennemin en alt tabakası, aşağının aşağısı.
ESHÂB VE ETBA: Sahabeler ve tabiin.
ESHÂB: Mümin olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’i gören ve mümin olarak ölen müslümanlar. (Bak: ASHAB) .
ESHÂB-I EYKE: Şuayb Peygamberin gönderildiği kavim.
ESHÂB-I HİCR: Salih Peygamberin gönderildiği kavim.
ESLÂF: “Selef”in çoğulu. Eskiler, yerlerine geçilmiş kimseler.
ESLÂF-I MÜFESSİRÎN: Eski müfessirler, geçmiş müfessirler.
ESLAH: En salih, en iyi, en uygun.
ESMÂ: Adlar, isimler.
ESMÂÜ’-HÜSNÂ: Allah’ın güzel isim ve sıfatları.
EŞBÂH: Benzeyenler, nazirler.
EŞCÂR: “Şecer”in çoğulu. Ağaçlar.
EŞHURU’L-HAC: Hac ayları. Şevval, Zilkade ve Zilhicce’nin ilk on gününden ibaret olan cem’an 70 gün İslâm’dan önce de Araplar bu günlerde Kâbe’yi ziyaret ederlerdi.
EŞHURU’L-HURUM: Haram aylar. Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları. İslâm’dan önce Araplar bu aylarda savaş yapmayı haram sayarlardı.
EŞRÂF: Soylulular, şerefliler.
EŞRÂR: Şerliler, kötüler.
EŞRÂT-I SAAT: Kıyamet alâmet-leri.
ETFÂL: Çocuklar.
EVÂMİR U NEVÂHÎ: Emirler ve yasaklar.
EVÂMİR-İ CİHÂD: Cihad emirleri.
EVÂMİR-İ İLÂHİYYE: İlâhî emirler.
EVÂMİR-İ SÂBIKA: Eski emirler.
EVHÂM: Vehimler ve hayaller. Kuruntular ve gerçek dışı şeyler.
EVLÂ VE EFDÂL: Daha iyi ve daha faziletli.
EVLÂ VE ESLÂH: En iyi ve en uygun.
EVLÂ: Birinci, başta gelen. En iyi.
EVLİYA: Velînin çoğulu. Allah’ın ermiş kulları.
EVLİYÂ-YI UMÛR: İş başında olan kimseler.
EVSÂF U ŞERÂİT: Vasıflar ve şartlar.
EVSAF: Vasıflar, özellikler.
EVSAT: Orta.
EVVEL U ÂHİR: Önce ve sonra.
EVVELEN: Evvelâ, birinci olarak.
EYTÂM VE ERÂMİL: Yetimler ve dullar.
EYYÂM EN MA’LÛMAT: Bilinen günler.
EYYÂM: Günler.
EYYÂM-I MA’DÛDÂT: Sayılı günler; Ramazan ayının bütün günleri.
EYYÂM-I NAHR: Kurban Bayramı’nın ilk üç günü.
EYYÂM-I TEŞRİK (Eyyâmü’t-teşrik): Kurban Bayramı’nın ilk gününden sonraki üç gün.
EZELİYET: Başlangıcı olmama. Ezeliyeti Müş’ir: Başlangıcı bildiren.
EZMÂN: Zamanlar, vakitler.
EZMİNE: Zamanlar, çağlar.
EZ-ZİKR: Kur’ân-ı Kerim’in adlarından biri.

F Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
FÂCİR: 1. Fücûr sahibi, fena huylu. günahkâr.
FÂDIL-FÂZIL: Faziletli, fazilet sahibi, erdemli.
FADL-FAZL: İyilik, fazilet, erdem.
FAHR: Övgü, şeref, böbürlenme.
FAHR-İ KÂİNAT: Kâinatın övgüsü, şerefi; Hz. Peygamber (s.a.v.) .
FAHŞÂ: 1. Meşru olmayan cinsel ilişki, fuhuş. 2. Zekatı az verme, tamahkârlık. 3. Akla ve ahlâka uygun olmayan söz ve iş.
FÂİL: 1. İşleyen, yapan. 2. Te’sirli, etkili.
FÂİL-İ MUHTAR: İstediğini yapmakta serbest olan.
FAKR: Fakirlik, yoksulluk, züğürtlük.
FÂRİĞ: 1. Vazgeçmiş, çekilmiş. 2. Rahat, âsûde. 3. Boş, işini bitirmiş, işsiz.
FARÎZA: 1. Allah’ın emri, farz, vacip, gerek, vazife. 2. Mirasçılardan her birine şer’an düşen hisse, pay.
FART-I İZDİHAM: Fazla kalabalık.
FÂRUK: Haklıyı haksızı ayırmakta pek mahir olan. Hz. Ömer’in sıfatlarından biri.
FARZ: 1. İslâmiyette mazeret olmadıkça yapılması mecburi olan, terkedilmesi günah sayılan Tanrı buyruğu. 2. Zarurî, lüzumlu.
FARZ-I AYN: Kişinin bizzat yapması gereken farz. Herkese farz olan.
FARZ-I KİFÂYE: Bir kısım müslümanların yerine getirmesiyle diğerlerinden sakıt olan farz. Cenaze namazı gibi.
FASÂHAT: Güzel ve açık konuşma, uzdillilik, iyi söz söyleme kabiliyeti.
FÂSIK: Allah’ın emirlerini tanımayan, günah işleyen.
FÂSILA: 1. Aralık, ara, bölme. 2. Ayıran, bölen, Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin sonları.
FÂSİD-FÂSİDE: 1. Kötü, fena, yanlış, bozuk. 2. Münafık, fesad çıkaran.
FASL: 1. Ayrıntı, ayırma, kesinti, bölüm. 2. Halletme, neticelendirme, kesip atma.
FÂTIR: Yaratan, yaratıcı.
FAZÂİL: İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye karşı devamlı ve değişmez istidatlar, güzel huylar.
FAZİLET: İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat, güzel vasıf, iyi huy, erdem.
FAZL U İHSÂN: Cömertlik ve bağışta bulunmak.
FAZL U KEREM: Bilginlere, faziletli kişilere yaraşır olgunluk ve cömertlik.
FAZL U RAHMET: Faziletli kişinin lütfu, merhameti ve acıması.
FAZL: 1. Fazla, ziyade, artık, bâki. 2. Fazlalık, üstünlük.
FAZL-I AZÎM: Büyük değer, temelde var olan büyük meziyet.
FEBİHÂ: Ne alâ, ne güzel.
FECR: Fecir; sabaha karşı güneş doğmadan önce, ufkun aydınlığı, tan yerinin ağarması.
FECR-İ SADIK: (Hakiki fecir) şafak sökme.
FEDA: 1. Gözden çıkarma, uğruna verme. 2. Kurban.
FEHVÂ: Mânâ, anlam, mefhum, kavram, hüküm.
FELÂH: Kurtuluş, selâmet, onma, mutluluk, kutluluk.
FELÂK: 1. Tan zamanı. 2. Sabah aydınlığı.
FELÂSİFE: Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar, âlimler, bilginler.
FELEK: 1. Gökyüzü, sema. 2. Âlem, dünya. 3. Talih, kader.
FELEKİYYÂT: Gök ve heyet ilmine ait şeyler, astronomik.
FENA: 1. Yok olma, yokluk. “Beka”nın zıddı. (Tasavvufta maddî varlıktan sıyrılıp hakka ulaşma). 2. İyi olmayan, kötü.
FERÂŞE: Pervane (gece kelebeği).
FERC: 1. Aralık, yarık, çatlak. 2. Dişilerde üreme organı, avret.
FERİK: 1. İnsan topluluğu, cemaat. 2. Askerî kolordu kumandanı. 3. Körpe, buğday tanesinin yarı olgunu, firik.
FERMAN: Emir, buyruk, padişah tarafından verilen yazılı emir.
FERMAN-I İLÂHÎ: Allah buyruğu.
FERŞ: 1. Döşeme, yayma. 2. Yayılan şey. 3. Seccade, hasır, 4. Yeryüzü, kır, sahra.
FESAD: Fenalık, kötülük, arabozuculuk. Kargaşalık, karışıklık.
FESH: Bozma, bozulma, dağıtma, dağılma, yürürlükten kalkma.
FETÂNET: Fatinlik, zihin açıklığı, zihnin yaratılıştan bir şeyi çabuk ve iyi anlamak hususundaki istidadı, zeyreklik.
FETH: 1. Açma, açılma. 2. Bir yeri savaşla ele geçirme.
FETH-İ MÜBİN: Açık ve parlak zafer.
FETİŞ: Sahibine uğur getirdiğine ve tabiatüstü özellikler taşıdığına inanılan nesne veya hayvan.
FETRET: 1. İki peygamber veya padişah arasında peygambersiz veya padişahsız geçen zaman. 2. İki vakıa arasındaki zaman.
FETTAH: 1. Zafer kazanmış, üstün gelmiş. 2. Fetheden, açan. 3. Kullarının kapalı işlerini açan, Cenab-ı Hakk.
FETTAN: 1. Fitne ve fesada teşvik eden, ayartan. 2. Cazibeli, gönül alıcı, oynak kadın.
FEVÂHİŞ: 1. Kötülükler. 2. Fahişeler, kahpeler.
FEVÂİD: Faydalar, menfaatler, kârlar, kazançlar.
FEVC: Bölük, takım, cemaat.
FEVERAN: 1. Kaynama, galeyân etme. 2. Damar, vurma, su fışkırtma.
FEVK: Üst, üst taraf, yukarı (maddî-manevî) .
FEVKALÂDE: Âdetin üstünde, duyulmadık, görülmedik, olağanüstü.
FEVKA’L-BEŞER: İnsanüstü.
FEVKA’T-TABİA: Tabiatüstü.
FEVREN: Çarçabuk, birden bire.
FEVT: 1. Bir daha ele geçmemek üzere kaybetmek, elden çıkarma, kaçırma, 2. Ölüm.
FEVZ: Galiplik, zafer, üstünlük, selamet, kurtuluş.
FEVZ-İ AZÎM: Büyük kurtuluş, büyük selamet, büyük başarı.
FEY’: Savaşta elde edilen mal ve ganimet.
FEY’ÜZ GANÂİM: Savaşta elde edilen mallar ve ganimetler.
FEYYAZ: Feyiz, bereket ve bolluk veren. Allah.
FEYZ: 1. Suyun taşıp akması. 2. Bolluk, fazlalık, gürlük. 3. İlim, irfan.
FEZÂ’: Korkma, dayanamama, ümitsizlik.
FEZÂ: Uzay; ucu bucağı bulunmayan boşluk, kâinatın sonsuz genişliği.
FEZÂİL: Faziletler, meziyetler, üstün özellikler.
FEZÂİL-İ MÜTENEVVİA: Türlü hüner, marifet ve meziyetler.
FEZLEKE: Hülâsa, netice, özet.
FIKH-I HANEFİ: Hanefî fıkhı.
FIKH-I İSLÂM: İslâm fıkhı.
FIKIH-FIKH: 1. Bir şeyi anlayıp bilme, 2. Şeriat ilmi, şeriatın usül ve hükümleri, amelî ve şer’î meseleler bilgisi. Hukuk bilgisi.
FIRAK: 1. Tümenler, alaylar, bölükler. 2. Partiler. 3. Takımlar, kalabalıklar, ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılan mezhepler.
FIRAK-I İSLÂMİYYE: İslâm fırkaları, mezhepleri.
FIRKA: 1. İnsan kalabalığı grubu. 2. Tümen.
FIRKA-İ NÂCİYYE: Selâmet yolunu bulmuş, müslüman grubu.
FISK U FÜCÛR: Sefahet ve günaha batma.
FISK: 1. Hak yolundan çıkmak, Allah’a karşı isyan etmek. 2. Sefahete dalma, ahlâksızlık, gü-nahkârlık.
FITRA: Fitre: Ramazan’da bölünmeden verilmesi şer’ân vacip olan fıtr, sadaka.
FITRAT: Yaratılış, huy, tabiat, mizaç.
FITRAT-I MUHAMMEDİYE: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in huyu, yaratılışı.
FÎ EMRİLLÂH: Allah’ın emrinde.
FÎ SEBİLİLLAH: Allah yolunda, karşılık beklemeksizin.
FÎ: 1. İçinde – de. 2. Tarih bildirir.
FİDÂ: Bir esiri kurtarmak için verilen şey, fidye.
FİDYE: Can kurtarma karşılığı verilen akçe vesaire.
FİİL-Fİ’L: 1. İş, kâr, amel, zamanla ilgili olup mânâya yol açan kelime. 2. Eylem.
FİKR: 1. Fikir, düşünce. 2. İdrak, 3. Zihin, akıl. 4. Hatır.
Fİ’L-İ HAKİKİ: Gerçek eylem, hakiki fiil.
Fİ’L-İ İHTİYÂRİ: Yapılıp yapılmaması insanın kendi seçimine bağlı olan fiil.
Fİ’L-İ KAVLÎ: Kavli fiil, sözle yapılan eylem.
FİRÂK: 1. Ayrılık, ayrılma. 2. Hüzün, keder, sıkıntı.
FİRÂSET: 1. Anlayışlı, çabuk seziş, 2. Binicilik, at yetiştirme bilgisi. 3. Yiğitlik, mertlik.
FİRÂŞ: Döşek, yatak, şilte, hasır, halı.
FİR’AVN: Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen ünvan. 2. Tanrılık iddiasında bulunduğu için Hz. Musa’nın mücadele ettiği Mısır hükümdarı. 3. Çok kibirli, gururlu ve inat adam, Firavn.
FUAD: Kalp, yürek, gönül.
FUHŞ: 1. Haddini aşma. 2. Kötülük, namusa aykırı hareket.
FUHŞ-U KELÂM: Edep ve terbiye dışı söz.
FUKAHÂ (Fakih): Fakihler, İslâm hukukçuları, Fıkıh âlimleri.
FUKARA: Fakirler, yoksullar.
FUKARA-İ MÜSLİMÎN: Müslüman fakirler.
FUKARA-İ SÂBİRİN: Sabreden, dayanan, oruç açmayan fakirler.
FURKAN: 1. Hak ile batılı ayırmak, iyi ile kötüyü ayırd etmek. 2. Kur’ân-ı Kerim’in adlarından biri.
FUSÛL: 1. Fasıllar, mevsimler. 2. Bölümler, kısımlar.
FÜLÂN: Belirsiz bir şey, filan.
FÜNÛN: 1. Nev’iler, çeşitler, sınıflar, tabakalar. 2. Hünerler, sanatlar, ilimler, fenler.
FÜNÛN-I TABİİYYE: Tabiat ilminin çeşitleri.
FÜRS Ü RÛM: İran ve Anadolu.
FÜRS: 1. Farslılar, Fars milleti. 2. Eski İran.
FÜRÛ’: Dallar, budaklar, ayrıntılar.
FÜTUHÂT: Fetihler, zaferler.
FÜTÛR: Zayıflık, gevşeklik, bezginlik, endişe.

G Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
GADDÂR: Hain, zalim.
GÂDİR: Gadreden, hıyanet eden, fenalık eden.
GADR: Hainlik, vefasızlık, zulüm, merhametsizlik, haksızlık.
GAFLET: Gafillik, boş bulunma, dalgınlık, ihtiyatsızlık.
GAFÛR: Çok bağışlayan, çok affeden. (Allah’ın adlarından biri) .
GAİT: 1. İnsan pisliği, necaset, 2. Çukur yer, düz ve geniş yer.
GALAT: Yanlış, yanılma.
GALEBE-İ İLMİYYE: İlmî üstünlük.
GALÎZ: Çirkin, terbiye dışı, kaba, ağır.
GALLE: 1. Gelir, varidat, küçük kasa. 2. Zahire, mahsul, ekin.
GAMGÜSÂR: Gam ve kederi def eden, teselli veren.
GAMMAZ: “Gamz”dan. İftiracı, fitne koğucu. Birine iftira ederek zarar veren kimse.
GAMZE: 1. Göz kırpma, gözle işaret, Nâz ile bakma, süzgün bakış. 2. Çene veya yanak çukurluğu.
GANÎ: 1. Zengin, 2. Muhtaç olmayan. 3. Bol, fazla.
GANÎMET: Savaşta düşmandan alınan mal.
GÂR: Mağara.
GARAM: Aşk, sevda, şiddetli arzu.
GARANİK OLAYI: (Bak: Necm Sûresi) .
GARAZ: Maksat, gaye, niyet.
GÂR-İ HIRA: Hıra mağarası.
GARÎZA: Yaratılıştan olan, huy.
GARK: Batmak, suda boğulmak.
GARÛR: Aldatan, aldatıcı.
GÂSIK: Gece, karanlık.
GAYB: 1. Gizli olan, gözle görülmeyen şey. 2. Belirsiz, bilinmeyen şey.
GAYBET (Gıybet): 1. Kaybolma. 2. Aleyhinde bulunma, arkasından söyleme, çekiştirme dedikodu yapma.
GÂYETÜ’L-GÂYE: En son derecede, hedeflenen son amaç.
GAYR-İ FITRÎ: Fıtrî olmayan. Doğuştan olmayan.
GAYR-İ MUNSARİF: Cerr ve tenvin kabul etmeyen isim.
GAYR-İ MÜSLİM: Müslüman olmayan.
GAYZ U KÎN: Hiddet ve kin.
GAYZ: Hiddet, öfke, hınç.
GAZA: Din uğrunda kâfirlere karşı yapılan savaş, cihad.
GILAF: Kılıç, kın, muhafaza.
GILL U GIŞŞ: Şüphe ve tereddüt, kararsızlık. Kin ve hile. Hiyanet ve düşmanlık.
GILMÂN: Hizmet gören delikanlılar. Köleler, esirler.
GITÂ: Örtü, örtülecek şey.
GİL: Kil, çamur, balçık.
GİRÂN: 1. Ağır, sakil. 2. Fenâ, kokmuş. 3. Bıktırıcı, usandırıcı.
GİRİFTÂR: 1. Tutulmuş, esir, yakalanmış. 2. Düşkün.
GİRİZGÂH: 1. Kaçacak yer, melce, 2. Giriş.
GUBÂR: Toz.
GUBÂR-ÂVER: Toz götüren. Tozkoparan.
GUBÂR-I HÜZÜN: Üzüntü dalgası, üzüntü tozları.
GUFRAN: Mağfiret, bağış.
GULŞEN U GÜLZÂR: Gül bahçesi ve gül tarlası.
GUNNE: Şeddeli “nun” ile şeddeli “mim”in teğanni ile okunması.
GURBET: 1. Gariplik, yabancılık. 2. Yabancı memleket, yabancı diyar, vatan dışı, yâdel.
GURFE: Oda, çadır, çardak, cumba.
GURRE: 1. Parlaklık, aklık. 2. Atın alnındaki beyazlık. 3. Arabi ayın ilk günü.
GURUB: Batma, batış.
GURUB-İ ŞEMS: Güneşin batışı.
GUZÂT: Gâziler. Düşmanla savaşmış İslâm askerleri.
GÜRÛH: Cemaat, bölük, takım, topluluk, çete.
H Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
HABÂİS: Kötülükler, kötü şeyler.
HABÂSET: Kötülük, alçaklık, fenalık.
HABB-HABBE: 1. Tane, tohum, 2. Parça.
HABER-İ SÂDIK: 1. Doğru haber. 2. Peygamberimizin sözü, hadis.
HABÎB: Sevgili, dost.
HABİB-İ HÜDÂ: (Hüdâ’nın sevgilisi); Hz. Muhammed (s.a.v.).
HABÎB-İ KİBRİYA: Kibriyanın sevgilisi. Hz. Muhammed (s.a.v.).
HABİBULLAH: (Allah’ın sevgilisi); Hz. Muhammed (s.a.v.).
HABÎS: Kötü, alçak, pis.
HABL: İp, urgan, halat.
HABLÜ’L-METİN: Sağlam ip. İslâ-miyet, Kur’ân-ı Kerim.
HABT: İptal etme, bozma, bozulma.
HACALET: Utanma, utangaçlıkla şaşırma.
HACCAC: 1. Irak valisi olup, müslümanlara zulmeden Yusuf bin Sakifî’nin ünvanı. 2. Delil ile galip olan.
HÂCET: İhtiyaç, gereklilik.DEF-İ HÂCET: Abdest bozma.ARZ-I HÂCET: Eksiğini, isteğini bildirme.
HACR: 1. Men etme, yasak etme. 2. Kucak, oğuş, himaye.
HACR-I TAHRÎM: Haramı yasaklamak.
HADD: 1. Sınır. 2. Gerçek değer. 3. Şeriatçe verilen ceza.
HADD-İ TAM: Tam sınırında, derecesinde, kıvamında.
HADES: 1. Yeni olma, sonradan olma. 2. Abdesti tazelemeyi gerektiren şey, manevî pislik.
HÂDİ: 1. Hud’a yapan, hileci, aldatıcı. 2. Fena, bozuk.
HÂDÎ: Hidayet eden, doğru yolu gösteren, mürşit.
HADİS: Peygamberimizin sözü.
HÂDİSÂT: Yeni olan şeyler, olaylar.
HÂDİSÂT-I ACÎBE: Şaşılacak, garib olaylar.
HÂDİSE: Yeni olan, sonradan olan şey, olay.
HADİS-İ KUDSÎ: Mânâsı Allah tarafından vahyedilen, lafzı Peygamberimize ait hadis.
HAFA: Gizlilik, kapalılık.
HAFAYA: Gizli şeyler, sırlar.
HAFAZA: 1. Muhafızlar, koruyucular, bekçiler. 2. Koruyucu melekler.
HÂK İLE YEKSAN: Toprakla bir yıkık, harap, yerle bir.
HÂK: Toprak.
HAKAİK: Hakikatler, gerçekler.
HAKAİK-İ SÂBİTE: Değişmez hakikatler.
HAKAMEYN: İki hakem: Sıffîn vak’asında Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında hakem seçilen Amr b. Âs ile Ebu Musa el-Eş’arî.
HAKAYIK: Hakikatler, gerçekler.
HAKEM: Bir işte karar vermeye yetkili kişi.
HAKÎKAT: 1. Bir şeyin aslı, mahiyeti. 2. Gerçek, doğru. 3. Sadakat kadirbilirlik. Sözlük anlamıyla söylenen söz.
HAKÎM: 1. Âlim, bilgin. 2. Doktor. 3. Hikmeti bilen, filozof. (Allah’ın isimlerinden) .
HÂKİM: Hakim, yargıç, hüküm veren, hükmeden, hükümran olan, üstün olan.
HAKÎM-İ MUTLAK: Allah. KİTAB-I HAKÎM: Kur’ân.
HÂKİMİYET: Hakimlik, üstünlük, egemenlik.
HAKİR: İtibarsız, değersiz, önemsiz.
HAKK: Doğruluk, insaf, hak. (Allah’ın isimlerinden biri) .
HAKK-I MÜDAFAA: Savunma hakkı.
HAKK-I MÜKTESEB: Elde edilmiş hak.
HAKK-I ŞİRB: İçme, hayvan veya tarla için su olma hakkı.
HAKKU’L-YAKÎN (HAKKE’L-YAKÎN): Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.
HAKŞİNASLIK: Doğruyu, hakkı tanımak.
HALÂL: 1. Dostluk. 2. İki nesne arası açık olmak.
HALÂS: Kurtulma, kurtuluş.
HALASKÂR: Kurtarıcı.
HALÂVET: 1. Tatlılık, şirinlik. 2. Zevk.
HALEF: Birinden sonra gelip onun yerine geçen kimse, ardıl.
HALET: Hal, suret, keyfiyet.
HALET-İ İHTİZAR: Can çekişme hali, sakınılacak hal.
HALET-İ NEZİ’: Ölüm hali, sekarat-ı mevt.
HALF: Yemin etmek.
HALHAL: Kadınların ayak bileklerine taktıkları altın veya gümüş halka, ayak bileziği.
HÂLIK: Yaratan, yaratıcı. (Allah’ın isimlerinden) .
HALÎL: 1. Dost. 2. Zevc, koca.
HALÎME: Yumuşak huylu kadın. (Peygamberimizin süt annesinin adı) .
HÂLİS: Hilesiz, katkısız, duru.
HALK: Yaratma, yaratılma.
HALK-I CEDÎD: Yeniden yaratılış.
HALK-I DÜ CİHAN: İki cihanın halkı, ölüler ve diriler.
HALT: 1. Karıştırma. 2. Uygunsuz söz söyleme.
HALVET: 1. Yalnız kalma, tenhaya çekilme. 2. Tenha yer, ibadet için tenha hücre.
HÂM: Çiğ, olmamış.
HAM: Eğri, bükülmüş.
HAMD Ü ŞÜKRAN: Allah’ı minnet ve şükranla övme.
HAMD: 1. Övgü, medh. 2. Allah’a şükran hislerini bildirmek.
HAME: 1. Yük. 2. Ana karnındaki çocuk.
HAME: Balçık, çamur .
HAMEİN MESNUN: Değişken balçık.
HÂMÎ: Himaye eden, koruyucu.
HAMÎD: Allah’ın adlarından.
HÂMİD: Hamd eden, şükreden. (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in lakabı.) .
HAMİE: Balçıklı, çamurlu.
HÂMİL: 1. Yüklü. 2. Gebe.
HÂMİLE: Gebe kadın.
HÂMİŞ: Mektubun altına ilave edilen yazı, hâşiye, dipnot.
HAMR: Şarap.
HAMÛLE: 1. Yük. 2. Gemi yükü.
HANEDAN: Kökten asîl ve büyük aile, ocak.
HANİF: İslâmiyetten önce Allah’ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim dinine bağlı olan kimse.
HÂRÂBAT: Harabeler, viraneler, meyhaneler. (Ziya Paşa’nın meşhur antolojisi).
HARABE: Şehir ve ev yıkıntısı, virane.
HARBÎ: 1. Harble ilgili. 2. Savaş yerinde bulunan ve müslüman olmayan kimse. 3. Anlaşma yapılmamış düşman. 4. Tüfek doldurma âleti.
HAREC: 1. Darlık, sıkıntı, zorluk. 2. Günah.
HAREM: 1. Girilmesi serbest olmayan yer. 2. İhrama girilen yerden itibaren Kâbe’ye doğru olan kısım.
HAREM-İ ŞERİF: Kâbe ve civarı.
HARİKULÂDE: Olağanüstü, eşi görülmemiş.
HARS: 1. Tarla sürmek. 2. Yarmak. 3. Ekin, kültür.
HASÂNET: Bir bina veya yapının sağlamlığı.
HASB: Göre, nazaran, gereğince.
HASBE: Kızamık hastalığı.
HASBE’L-ÂDE: Âdet gereği, alışıldığı gibi.
HASBE’L-BEŞERİYE: İnsanlık gereği.
HASBETEN LİLLAH: Allah rızası için.
HASEB: Baba tarafından gelen soyluluk, asalet.
HASED: Haset, kıskançlık, çekememezlik.
HASENÂT: İyilikler, güzel işler.
HASENE: İyilik, güzel iş.
HASF: Yere batma, ışığı sönme.
HÂSIL: Husûle gelen, peyda olan, çıkan, üreyen.
HÂSILA: Bir işten elde edilen sonuç.
HÂSIL-I KELAM: Sözün özeti.
HÂSİD: Haset edilen, kıskanç.
HÂSİR: 1. Hasret çeken, meramına kavuşamayan. 2. Zarar görmüş.
HASÎS: 1. Nekes, cimri. 2. Alçak, değersiz.
HASLET: Tabiat, huy, yaratılış.
HASR: 1. Sıkıştırma. 2. Etrafını çevirme, mahsus kılma, tahsis etme.
HASR-I EVKAT: Bütün vakitlerini o işe verme.
HASR-I NEFS: Kendini o işe adama.
HASSA ORDUSU: Hükümdarın kendine mahsus ordusu.
HÂSSE: Bir şeye mahsus olan kuvvet, duygu.
HAŞERAT: 1. Küçük böcekler; Karınca, akrep, yılan gibi hayvancıklar. 2. Değersiz ve zararlı adamlar.
HAŞÎN: Katı, sert, kırıcı, kaba.
HÂŞİR: Toplayan, bir araya getiren.
HAŞİYE: Dipnot.
HAŞR Ü NEŞR: Toplayıp dağılma, haşir neşir.
HAŞR: 1. Toplama. 2. Ölüleri diriltip mahşere çıkarma. 3. Kur’ân’-ın 59. sûresi.
HAŞYETULLAH: Allah korkusu.
HATA: 1. Yanlış, yanılma. 2. Günah.
HÂTEM: Mühür.
HATEMÜ’L-ENBİYA: Peygamberlerin sonuncusu: Hz. Muhammed (s.a.v.).
HÂTİM: 1. Mühürleyen, mühürleyici. 2. Bitiren, sona erdiren.
HÂTİME: Son, nihayet.
HATT: 1. Çizgi. 2. Satır. 3. Yazı.
HATT-I KUR’ÂN: Kur’ân yazısı.
HAVÂİC: İhtiyaçlar.
HAVÂRİYYÛN: Hz. İsa’nın oniki kişiden ibaret olan ashabı.
HAVASS: 1. Hasseler, duyular. 2. Muhterem ve seçkin kişiler.
HAVASS-I HAMSE: Beş duyu. (Görme, tatma, işitme, dokunma, koklama) .
HAVÂYİC-İ ASLİYE: Aslî ihtiyaçlar.
HAVF VE RECA: Korku ve ümit.
HAVF: Korku, korkma.
HÂVİ: İhtiva eden, içine alan, şâmil, içeren.
HÂVİYE: Cehennemin yedinci katı, en şiddetli yeri.
HAVL: 1. Sene, yıl. 2. Etraf, çevre. 3. Kuvvet, kudret.
HAYA: 1. Utanma, sıkılma. 2. Ar, namus, edeb. 3. Günahtan kaçınma.
HAYAT: Dirilik, canlılık.
HAYAT-I BÂKİYE: Ölümsüz hayat.
HAYAT-I BEŞER: İnsan hayatı.
HAYAT-I FÂNİYE: Geçici hayat.
HAYLİ: Oldukça. Epeyce.
HAYR Ü ŞER: İyilik ve kötülük.
HAYR: İyi, faydalı, hayırlı.
HAYRET: Şaşma, şaşırma, ne yapacağını bilmeme.
HAYRHAH: Hayır sahibi.
HAYRÜ’L-BEŞER: İnsanların hayırlısı Hz. Muhammed.
HAYRÜ’N-NÂS: İnsanların hayırlısı.
HAYSİYYET: Şeref, onur, itibar, değer.
HAYSİYYET-İ EBEDİYYE: Edebî itibar.
HAYT: İplik, lif, tel.
HAYT-İ ESVED: Siyah iplik, fecir zamanı yavaş yavaş silinen gecenin karanlığı.
HAYTÜ’L-EBYAZ: Beyaz iplik, fecir zamanı, ufukta bir çizgi şeklinde beliren ve giderek artan sabah ağartısı.
HAYY: 1. Diri, canlı. 2. Allah’ın isimlerinden.
HAYYE ALE’L-FELÂH: Toplanıp felaha gelin, haydin felaha.
HAYYE ALE’S-SALAH: Toplanıp namaza gelin, haydin namaza.
HAYYÜ’L-KAYYÜM: Her an diri olan, yöneten, düzenleyen.
HAYZ VE NİFAS: Aybaşı hali ve lohusalık.
HAYZ: Kadınlarda aybaşı hali akıntısı.
HAZER: Sakınma, kaçınma, korunma, çekinme.
HAZF: Aradan çıkarma, kaldırma, giderme, silme, gizli tutma.
HÂZIRA: 1. Şehirli. 2. Bir yere yerleşmiş. 3. Medeni.
HÂZIRÛN: 1. Meydanda, gözönünde olanlar. 2. Hazır olanlar.
HAZÎNE: Hazine, devlet malının saklandığı yer.
HEBA: 1. Toz, zerre. 2. Boş, nafile.
HEBÂEN MENSÛRA: Boşuna harcanarak.
HEDEF: Maksat, amaç.
HEDER OLAN: Boşa giden.
HEDER: Boşa gitme, yok yere giden şey.
HEDİY: Beytullah için getirilen kurbanlar.
HEDY: Harem-i şerife götürülen kurban.
HELÂK: 1. Mahvolma, ölme. 2. Harcanma. 3. Çok yorulma.
HEMŞİRE: Kız kardeş.
HENDESE: Geometri.
HERC Ü MERC: Alt üst, karmakarışık, allak bullak.
HERDEM: Her zaman, daima.
HEREM: 1. İhtiyarlama, kocama. 2. Mısır ehramlarından biri.
HETK-İ HÜRMET: Saygının ortadan kalkması. Şer’an haram olanın bozulması.
HEVÂ: 1. Heves, istek, arzu, sevgi, hoşlanma. 2. Nefsanî zevklere uyma.
HEVÂ-İ NESÎM: Latif hava. Mâne-vî gıda.
HEVAMM: 1. Böcekler, haşereler. 2. Yılan, pire, akrep gizli zararlı hayvanlar.
HEVÂPEREST: Meşru olmayan lezzet ve heves peşinde olan.
HEVDEC: Kadınların binmesi için deve üzerine yapılan küçük mahfel.
HEY’ET: 1. Şekil, suret. 2. Görünüş. 3. Durum.
HEY’ET-İ İCTİMAİYYE: Toplantı heyeti, sosyal durum.
HEZL: 1. Eğlence, alay, şaka. 2. Latife. 3. Mizah.
HIDK: Öç almak için kin besleme.
HIFZ: Saklama, koruma, ezberleme.
HIFZISSIHHA: Sağlığı koruma.
HIKD: Kin tutma, öç almak için fırsat bekleme.
HINZIR: 1. Domuz 2. Pis ve katı yürekli kimse.
HIRMAN: Mahrumluk, ümitsizlik.
HIRZ: 1. Sığınak. 2. Nazar boncuğu, nazar duası. 3. Tılsım.
HISÂL: Huylar, mizaçlar, karekterler.
HIŞM: Kızgınlık, öfke, gazap.
HITBE: 1. Okunmuş. 2. Söz kesilmiş, nişanlı kız veya kadın.
HIYAR: 1. Bir işi yapıp yapmamakta serbestlik, İslâm hukukunda alış-veriş hususunda muhayyerlik. 2. Hayırlılar, iyiler.
HİBE: Bağışlama bağış.
HİCAB: 1. Utanma, sıkılma. 2. Perde, hail, engel.
HİCRÂN: 1. Ayrılık. 2. Unutulmaz acı keder.
HİCRET: 1. Memleketten memlekete göç. 2. Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicreti, Miladın 622. senesi.
HİCRET-İ SENİYYE-HİCRET-İ NEBEVİYYE: Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye göçü.
HİCV: Birini şiirle yermek, gülünç hale koymak, alay etmek.
HİCVİYYE: Hicv sözü veya yazısı, taşlama.
HİDAYET: Hak yola, doğru yola erme.
HİDAYET-İ İLÂHİYYE: İlâhî hidayet, Allah’ın doğru yola erdirmesi.
HİKMET: 1. Hakimlik, bilgelik. 2. Sebep. 3. Felsefe.
HİKMET-İ İLÂHİYYE: Allah’ın hikmeti, yalnız O’nun bileceği iş.
HİKMET-İ TEŞRİ: Kanun yapma hikmeti. Allah’ın emir ve yasaklarında gözetilen Rabbanî incelikler.
HİLAF: 1. Karşı, zıt. 2. Yalan.
HİLÂFET: 1. Birinin yerini tutma. 2. Peygamberin vekilliği, halifelik.
HİLÂFETEN: 1. Birinin yerine geçerek. 2. Halife olarak.
HİLAF-I EDEB: Terbiye ve ahlâka aykırı.
HİLÂL: Yeni ay.
HİL’AT: Elbise, kaftan.
HİL’AT-İ RİSALET: Peygamberlik elbisesi.
HİLF: Yardımlaşma, ittifak, sözleşme.
HİLKAT: 1. Yaratılış. 2. Tabiat.
HİLKAT-İ ÂDEM: İlk insanın yaratılışı.
HİLKAT-İ ARZ: Dünyanın yaratılışı.
HİLL: 1. Hilal. 2. Hac zamanında ihrama girilen yerin dışında kalan saha, haremin dışı.
HİLM Ü HAYÂ: Yumuşaklık ve utanma duygusu.
HİLM: Yumuşaklık, insanın tabiatında olan yumuşaklık duygusu.
HÎN: An, zaman, vakit, sıra.
HİRFET: Sanat, meslek.
HİSAB: Hesap, saymak, aritmatik.
HİSAL-HISAL: Huylar, tabiatlar.
HİSAR: 1. Kuşatma, etrafını alma. 2. Etrafı istihkamlı kale, bent.
HİSS: Duyma kuvveti, duygu.
HİSSE: Pay, nasip.
HİSSEDÂR: Pay, hisse sahibi.
HİSS-İ KABLELVUKU: Önsezi.
HİSSÎ: His ile, duygu ile ilgili, duygusal.
HİSSİYYAT: Duygular, sezişler.
HİTAB: Bir veya daha fazla kimselere söz söyleme, nutuk.
HİTAB-I ÂM: Umuma hitap, bir topluluğa söyleme.
HİTAB-I EZELÎ: Başlangıçsız, çok eski söz.
HİTÂM: 1. Son, nihayet. 2. Bitme, tükenme.
HİTÂN: 1. Sünnet, sünnet etme. 2. Duvarlar, engeller.
HİZB-HİZİB: 1. Kısım, bölük. 2. Taraftar. 3. Kur’ân cüzünün dörtte biri.
HOD BE HOD: Kendi kendine, kendi başına.
HOD: 1. Kendi. 2. Baş zırhı.
HODGÂM: Bencil, egoist, kendini beğenmiş.
HUB: Güzel, hoş, iyi.
HUBB: Sevgi, muhabbet.
HUBB-İ DÜNYA: Dünya sevgisi.
HUBS: 1. Pislik. 2. Kötülük.
HUCCÂC: Hacılar.
HUCCET-HÜCCET: 1. Vesika, delil, senet. 2. Tanınmış bilginlere verilen ünvan.
HUD’A: Aldatma, oyun hile.
HUDÂ: Allah, yaratıcı.
HUDDAM: Hizmetçiler.
HUDUD: Sınırlar, hudutlar.
HUDÛS: Sonradan olma.
HUFFAZ: Ezberleyiciler, Kur’ân’ı ezbere bilenler.
HUKUK: 1. Haklar. 2. Hakikatler. 3. Kanunların verdiği hak.
HULASA: Bir şeyin, bir sözün özü, özeti.
HULÂSA-İ KELÂM: Sözün özeti.
HULD AZABI: Ahiratteki ebedî azab.
HULD: 1. Sonu olmayan. 2. Ebedî devamlı.
HULF: Verdiği sözü tutmama, yemininde durmama.
HULK: Huy, tabiat.
HULKUM: Boğaz, gırtlak, ağızdan mideye giden yol.
HULÛD: Ölmezlik, süreklilik, devamlılık.YEVM-İ HULÛD: Kıyamet günü.
HULÛM: 1. Rüyalar, hülyalar. 2. Düş azması.
HULÛS: Halislik, saflık, gönül temizliği.
HULÛS-İ NİYET: Halis, samimi niyet.
HUMS: Beşte bir.
HÛN: 1. Kan, dem. 2. Öldürme, öc.
HUNEFA’: “Hanif”in çoğulu. Allah’ın birliğine inananlar, Hz. İbrahim dininden olanlar.
HURAFAT: Aslı, esası olmayan sözler ve rivayetler, hurafeler.
HURAFE: Uydurma hikâye ve rivayet.
HURDE: Değersiz şey, kırıntı.
HUREMAT – HURMÂT – HURUMAT: Haram olan şeyler, dince yasak olan şeyler.
HURÎ: 1. Cennet kızı. 2. Sevgili.
HURÛC: Çıkma, çıkış, dışarı çıkma. YEVM-İ HURÛC: Kıyamet günü.
HURÛF: Harfler.
HURÛF-İ HECA: Alfabe harfleri.
HURUF-İ MUKATTAA: Bazı surelerin başında bulunan ve ayrı ayrı okunan harfler.
HURUM: Haramlar, dince yasak, olanlar.
HUSUS: İş, şekil, yol, konu.
HUŞÛ: 1. Gönül alçaklığı, tevazu. 2. Korku ile sevgi arası durum, saygı.
HUTAME: Cehennemin adlarından biri, cehennemin beşinci tabakası.
HUTUT: 1. Çizgiler. 2. Yazılar. 3. Yollar.
HUZUR: 1. Hazır bulunma. 2. Rahat.
HÜCCET: 1. Vesika, delil. 2. Seçkin âlimlere verilen ünvan.
HÜCCETÜ’L-İSLÂM: İmam Gazali’nin lakabı.
HÜCEYRE: 1. Küçük delik, oyuk. 2. Odacık, hücrecik.
HÜCRE: 1. Odacık, göz. 2. Dokuların, organların en küçük parçası, hücre.
HÜDA: 1. Doğru yol gösterme. 2. Hidayet etme. 3. Kur’ân-ı Kerim’in adlarından biri.
HÜKEMA: Hakîmler, bilginler, filozoflar.
HÜKM-HÜKÜM: Yargı, emir, komuta.
HÜNSA: 1. Kendisinde hem erkeklik hem dişilik alâmeti bulunan kimse. 2. Aynı çiçekte erkeklik ve dişiliğin bulunması.
HÜRRE: Cariye veya esir olmayan kadın.
HÜSN Ü KUBUH: Güzellik ve çirkinlik.
HÜSN: Güzel, iyi, güzellik, iyilik.
HÜSNA: En güzel.
HÜSN-İ AKİBET: Netice güzelliği.
HÜSN-İ DİLÂRÂ: Gönül alıcı güzellik.
HÜSRAN: 1. Zarar, ziyan. 2. Beklenilenin elde edilememesinden duyulan acı, mahrumiyet acısı.
HÜVE: 1. O. 2. Allah.
HÜVE’L-BÂKÎ: Bâkî kalan Allah’tır.
HÜZN-HÜZÜN: Gam, keder, sıkıntı.
I Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
IBARE Beyan etmek, açıklamak.
IBB (C.: E’bâ) Yük dengi, ağır yük.
IBLIK Erkek.
IBT (Ibıt) Koltuk. Omuzun alt ve iç tarafı.
ICAN Kubl ile dübür arası. * (BibBiiiiiib Kafa) kimse.
ICAZ İnat etmek.
ICRE Başına tülbent sarmak. * Besili ve semiz olmak.
ICRİM Kısa boylu bodur adam.
IDA’ Bir şeyi birbiri ardınca yapmak.
IDAA (Bak: İdaa)
IDAD Hazırlamak. * Ses, sada.
IDAD Isırmak. * Geçinmekte darlık, maişet zorluğu.
IDAE Parlamak veya parlatmak. Ruşen etmek veya ruşen olmak.
ID’AF Zayıf etmek, zayıflamak. * Muzaaf etmek, fazlalaştırmak. İki kat yapmak.
IDAFE Misafir edinmek. * Ulaştırmak. * Tâbi olmak, uymak.
IDAKA Darlık vermek.
IDAT (Bak: Izat)
IDBAB Yaş olmak, ıslanmak. * Kin tutmak.
IDCA’ Yatırmak.
IDCAC Çağırmak, çağırtmak.
IDCAR Gönül kırmak. Iztırab vermek. Darıltmak.
IDD (C.: Adât) Pınar ve kuyu suları gibi aktıkça kesilmeyen, devamı gelen su. * Çokluk, kesret.
IDFE Ondan elliye varana kadar olan erkekler. * Kıt’a. * Akşam vakti.
IDGAN Kalbinde bir kimseye kin ve adavet olmak.
IDGAS Karıştırmak. * Otu eliyle tutamlamak.
IDHA’ Kuşluk vaktine girmek.
IDHAK Güldürmek. Güldürülmek.
IDHİYAN Nurlu, ruşen, parlak.
IDİN Dağılmış, perâkende olmuş.
IDK (C.: Adâk-Uduk) Hurma salkımı.
IDL Yük dengi, misil, eşit.
IDLA’ Çok yemekten dolayı midenin dolması ve hasta olmak.
IDLAL (İdlâl) Hak dinden, imân ve islâmiyetten saptırmak. Doğrudan, Hak ve hakikat caddesinden ayırmak. Azdırmak.
İDLÂLİYYÂT İnsanı doğru yoldan saptıracak fikirler, azdıracak mevzular. Kur’ânla muaraza eden safsata ve bâtıl felsefi nazariyeler.
IDMAME (C.: Ezâmim) Cemaat, topluluk.
IDNA’ Hastalığın hastayı zayıflatması.
IDRAR Zarar vermek. * Avret üstüne avret almak, evli iken bir daha evlenmek.
IDRİC İbrişim kilim.
IDTIBA’ Hacıların ihramlarını sağ koltukları altından çıkarıp sol omuzlarına örtmeleri.
IDTICA’ Yan yatmak.
IDTIGAN Ayağıyla kendi kendine vurmak.
IDTIHAD Zulmetmek, cefâ vermek.
IDTILA’ Kuvvetlendirmek.
IDTIMAR İnce belli, karınsız olmak.
IDTIRAB Deprettirmek, hareket ettirmek. Izdırap.
IDTIRAM Ateş yakılmak. * Şule vermek, ışıklandırmak.
IDVA’ Azık yapmak.
IDVE (C.: Udât) Yüksek yer. * Dere kenarı.
IFA’ Devekuşunun yeleği. * Devenin yükünün çok olması.
IFAS Şişe ve divit ağzını kapatmakta kullanılan deri.
IFDAC (C.: Ufâzic) Semiz, besili hayvan. * Yumuşak nesne.
IFLIK Eski çalgılardan birinin adıdır.
IFRAT Davarın alın saçı. * İnsanın ense saçı.
IĞLAK (Bak: İğlâk)
IĞRAZ (Bak: İğraz)
IĞVA (Bak: İğva)
IH Deveyi çökertmek için kullanılır sestir. * Yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermeği tasvir eder.
IHAFE Korkutmak.
IHAZE (C.: İhâzât-İhâz) Su birikip toplanacak yer. * Bir kimsenin kendisi veya sultanı için hıfzedip gözlediği yer.
IHBAS İfsad etmek. Bozmak. * Yaramazlık öğretmek.
IHBAT Huşu ve tevazu’ etmek, alçak gönüllülük yapmak.
IHDAC Doğan çocuğun bir yerinin eksik olması.
IHDAR Kendini gözlemek. * Bir yerde durmak, ikâmet.
IHDI Deve çöktü.
IHDILAL Yaş olmak, ıslanmak. * Ağacın budak ve yapraklarının çok olması.
IHDIRAR Yeşillik.
IHFAK Gazâda ganimet malından pay almamak. * Avcıların av yakalayamaması.
IHFAS Çirkin olmak.
IHLA’ Çıkarmak.
IHLA’ Hâli etmek, boşaltmak.
IHLAD Meyletmek, yönelmek, eğilmek. * Sonsuzlaştırmak, ebedi kılmak. * Geç ihtiyarlamak.
IHLAF Su aramak. Yerine halef etmek. * Kılıç çıkarmak için elini uzatmak.
IHLAK Elbise eskimek veya eskitmek.
IHLAL Terketmek.
IHLAMAK Ih diyerek deveyi çökertmek. * Ih diyerek yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermek.
IHLAMUR Kerestesi marangozlukta kullanılan ve çiçeği haşlanıp çay gibi içilen ağaç. * Ihlamur ağacından yapılmış.
IHLİVLAK Eskimek. * Bulutun gökyüzünü kaplaması.
IHMAD Ateşi söndürmek.
IHMAL Saçak yapmak.
IHMAR Gizli etmek, saklamak.
IHN Boyalı sof kumaş. * Renkli yün.
IHN-İ MENFUŞ Didilmiş kumaş. Hallac edilip atılmış renkli yün.
IHNA’ İfsad etmek, bozmak. * Yaramaz söz söylemek.
IHRAB Viran etmek, harabe haline getirmek.
IHRIVVAT Uzamak.
IHRİNMAS Sükut etmek, susmak.
IHRİT İsmi işitilmeyen bitki.
IHSA’ Irak etmek, uzaklaştırmak.
IHSA’ Haya çıkarmak.
IHSAR Noksanlaştırmak, eksiltmek.
IHSAS Yaramaz iş yapmak.
IHŞÎŞAN Kabalığı, inatçılığı ve katılığı fazla olmak.
IHTA’ Hatâ etmek, yanılmak.
IHTİBA’ Gizlenmek, örtünmek.
IHTİBAR İmtihan ve tecrübe etmek.
IHTİDAB Boyamak.
IHTİDAD Otu köküyle birlikte biçmek.
IHTİDAM Hizmet etmek.
IHTİLA’ Ot biçmek.
IHTİLA’ Çıkarmak.
IHTİLAB Aldatmak.
IHTİLAC Seğirtmek, koşmak. * Hareket etmek.
IHTİLAK Yalan olmak. * Muhtaç olmak.
IHTİLAL (İhtilal) Halel vermek, zarar vermek. * Muhtaç olmak.
IHTİLAS Hırsızlık için gelip bir şey alıp kaçmak.
IHTİMAM Ev süpürmek.
IHTİMAR Mütegayyer olmak, bozulmak, değişmek.
IHTİNAS Kırılmak. * İkiye bükülmek, iki kat olmak.
IHTİRA’ Vücud vermek, icad.
IHTİRAF Cem’etmek, toplamak.
IHTİRAK Kat’etmek, kesmek.
IHTİRAM Eksilmek, noksanlaşmak. * Kesilmek.
IHTİRAT Kılıç çekme.
IHTİSAM Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
IHTİSAR Elini böğrüne koymak. * Muhtasar yapmak.
IHTİTAF Sür’atle ahzetmek, çok hızlı almak.
IHTİTAN Sünnet olmak.
IHTİTAT Sakal bitmek. Yer tutmak. * Hatla işaret koymak.
IHTİVA’ Kendini aç bırakmak.
IHTİZA’ Parça parça edip taksim etmek. * Kat’etmek, kesmek.
IHTİZAL Kesilmek. * Ayrılmak.
IHTİZAN Sırrı gizlemek.
IHVE-İ MÜTEFERRİKÎN Ana baba bir veya yalnız ana bir yahut da yalnız baba bir erkek kardeşler. (Müennesi: “Ahavat-ı müteferrikat’tır)
IKAB Azap, mihnet.
IK’AD Yüksek bir yere çıkarmak. * Oturtmak.
IKAK Tırnaklı hayvanların gebeleri.
IKAL İkl, bağ, bend. * Daha ziyade Arabların başlarına koyup sardıkları bağ, agel. (Bak: Sâhib-üt tac)
IKAM şiddetli harpler. * Yaramaz huylu.
IK’AR Derinletmek, derinleştirmek.
IKD İnci. Gerdanlık. Mücevher, boyuna takılan dizilmiş kıymetli şey. * İnci dizecek iplik. * Hurma salkımı.
IKFAL Kilitlemek.
IKHÂR Kahr etme, kahr edilme, kahr edilmiş olma.
IKHÂR-I DÜŞMEN Düşmanın kahrolması.
IKKA Çocukların doğduklarında mevcut olan saçı.
IKLAB Aksine döndürmek. Tersine çevirmek veya çevrilmek.
IKLAL Azaltılma, azaltma.
IKLÎD (C.: Akalîd) Anahtar, miftah.
IKLİM Bir yerin hava şartları. Memleket. Küre-i arzın kıt’a ve her bir memleketi.
IKMA’ Gelen bir kimseyi geri döndürme. * Birisini aşağılama.
IKMAH Enaniyet ve azametle kafa tutma.
IKMAR Ayın doğmasını bekleme.
IKMAS Suya daldırıp çıkarma.
IKNAS Adi ve rezil bir kimse iken asaletlilik iddiasında bulunma.
IKNAT Allah’a dua etme. Aczini ve fakrını anlayarak Allah’a yalvarma. * Namazda kıyamı uzatma. * İnkisar etmek.
IKSÂ Uzaklaştırılma. Uzaklaştırma.
IKSÂ-YI ÂMÂL Emel ve isteklerinden uzaklaştırma.
IKSAM Kasem etme, and içme, yemin etme.
IKSAR Yapabileceği ve elinden geldiği halde ihmâl etme.
IKSAT Hakkâniyet, doğruluk gösterme.
IKTA’ (Kat.’dan) Delil göstererek susturma. * Mülkiyeti devlete ait olan bir arazinin menfaatinin hazinede istihkakı bulunan kimseye padişah tarafından verilmesi. * Maktuan ihâle.
IKTAAT (Iktâ. C.) Sahibi olmayan ve üzerinde imaret eseri olmıyan yerlerden olup, ulülemr tarafından istihkak sahibine imar ve inşa etmesi için tahsis olunan arazi.
IKTAR Damlatma, damlatılma.
IKTIDA Tâbi olma. Uyma.
IKTIDAEN Uyarak, ıktıda ederek, tâbi olarak.
IKTİFA’ (Kafa. dan) Arkasından gitme, izinden gitme.
IKTİFAEN İzinden giderek, örnek tutarak, misal kabul ederek.
IKVA’ Ev boşalmak. * Azık tamam olmak. Şâirin şiirin kafiyesini çeşitli yapması.
IKVAL Bir kimsenin söylemediği bir sözü, söyledi diye iddia etmek.
IKVÂLİYYÂT Söylenmediği hâlde söylendi diye iddiâ edilen sözler. Lüzumsuz iddialar.
IKY Yemek yemezden evvel çocuğun karnından çıkan necisi.
IKYAN Halis iyi altın. * İnci parçası.
ILAB Boyunda olan uzun nişan.
ILAC Bir şeyi yerinden alıp gidermek.
ILAKIYE Aşikârelik, açıklık, meydanda oluş.
ILAT (C.: Alât) Devenin boynuna takılan ip.
ILBA’ (C.: Alâbâ) Boyun siniri.
ILC (C.: Uluc-Aluc-Ilce) Kervan. * Yabani eşek. * Acem küffarından bir erkeğin adı.
ILGAM Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi göüren yer. Serap, pusarık.
ILGAMAK At başıboş olarak dörtnala koşması.
ILGAR Düşman topraklarına ansızın yapılan hücum, akın. * Başıboş hayvanın dörtnala koşması.
ILGARCI Akıncı.
ILGIDIR Bir metre kadar uzunluğunda, uçlarına birer karış kadar iki çivi sokulmuş ağaçtan yapılma bir ölçü âletidir.
ILGIMSALGIM Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda, buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi görünen yer. Serap, pusarık.
ILHİZ Büyük kene.
ILICA Sıcak pınar suyu. Bunların yerden kaynayanına kaynarca; üzerine bina veya kubbe yapılmış olanına ise kaplıca denir.
ILIK Ne sıcak ne soğuk. Az ısınmış veya sıcaklığı kırılmış.
ILK (C.: Alâk) Kurumak. * şarap, hamr. * Her nesnenin iyisi.
ILK Sakız. * Ağızda çiğnenen şey.
ILKA Kişinin göbeğine dek olan gömlek.
ILKİD Şişman, kısa boylu, hakir ve hayrı az olan kadın. * Katı yoğurt.
IMYA (IMİYYÂ) Görmeyerek, düşünmeyerek.
INAK Kucaklaşıp sarılma, muânaka.
INAN (C.: Aınne) Atın dizgini.
INAS Kızın büluğ çağına vardıktan sonra evlerinde evlenmeden çok durması.
INİZ Cimâa kadir olmayan erkek. * Cimâdan safâlı olmayan avret.
INNÎN İktidarsız, güçsüz, âciz.
INTİYAN Yiğitlik evveli.
IR t. Nağme, ezgi, basit türkü. * Ahenk, terâne.
IRA Karakter, seciye.
IRA’ Mıknatıs.
IRAB Tazı. * Yükrek at.
IRABET Yaramaz sözler söylemek, fuhşiyyat.
IRAFET Kethüdâlık, reislik. Ululuk, şereflilik.
IRÂK Dicle nehrinden aşağı Basra’ya kadar Şat Suyu’nun iki tarafı olan memleket. * Su kenarı. * Kökler, asıllar, bünyadlar. * Uzak.
IRÂK-I ACEM (Acem Irakı) Tar: Irak’ın Dicle nehrinden başlayarak İran sınırındaki yüksek dağlık mıntıkaya kadar uzanan bölgesine Osmanlılarca verilen ad.
IRÂK-I ARAB Arap Irak. Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan ve Bağdat’ın kuzeyine kadar uzanan topraklara Osmanlı İmparatorluğu zamanında verilen isim.
IRAKA (Bak: İrâka)
IRAKÎ (Irâkiyye) Irak halkından, Iraklı. * Irak’a ait.
IRAN Evin uzak olması. * Mıh, çivi. * Mızrak. Süngü.
IRAS Devenin başını ayağına bağladıkları ip.
IRDA’ (Bak: Irzâ’)
IRDAM Üzüm veya hurma salkımı olan budak.
IREM Irmak kenarı. “* Su bendi. * Dere, vâdi. * Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur. * Gözsüz köstebek. * Kemikten etin suyunu almak.
IRGAF Hızla yürüme, hırsla bakma.
IRGAT (Rumca) Rençber, işçi. * Yapı işçisi. Amele. * Gemilerde demir zincirini toplamak için ve binalarda bazı ağır şeyleri kaldırmak için zincirlerle çevrilmiş, ufki bucurgat.
IRIP Balık tutmak için atılan büyük ağ.
IRK Nesil. Zürriyet. Sülâle. * Soy. Kök. Damar.
IRK-I AHMER Kızıl derili.
IRK-I ESVED Siyah derili, zenci.
IRK-ÜZ-ZEHEB Altınkökü denilen bir nebat.
IRKIY (Irkıyye) Irkla ilgili, ırka âit.
IRKÎL Belâ. Zahmet, meşakkât. * Çok güç nesne.
IRMAK Büyük akarsu, doğrudan doğruya denize dökülen nehir.
IRMİS Büyük taş. * Kuvvetli ve dayanıklı deve.
IRNÎN Kaş tarafında burun ucu. * Her nesnenin evveli.
IRRİS Arslan yatağı.
IRS Koca ile karıdan her biri. * Nâmus.
IRSÎ Gelincik dedikleri hayvanın rengine benzer bir renk.
IRTIR Yerinden ayrılmak.
IRV (C.: Arâ) Cemaat, topluluk.
IRZ Namus. Temizlik. Cinsî haysiyet. * Ehil ve ıyal. İnsanın korumağa mükellef olduğu nefsi, hasebi, şerefi ve mahremleri, zemmedilecek veya medhedilebilecek durumları.
IRZA Çayırlık, çimenlik. Otu bol olan yer.
IRZÂ’ Emzirmek veya emzirilmek.
IRZÂ-İ ETFAL Çocukların emzirilmesi.
IRZÂ-İ GAYR-İ MÂDERÎ Çocuğu hayvan sütüyle besleme.
IRZÂ-İ MÂDERÎ Çocuğu ana sütüyle besleme.
IRZAL Bağcıların arslan korkusundan dolayı ağaçların üzerinde yaptıkları yatak. * Avcıların, yatağında topladıkları kuru ot.
IRZİM Sağlam, sert ve dayanıklı. * Şiddetli toplayıcı.
IS (Iss) t. Bayındırlık, mâmuriyet. Şenlik. * Ses. * Sâhib. Mâlik. * Efendi.
IS’AB Güç. Çetin bulmak. Güçleştirmek. Zorlaştırmak.
ISABE (C.: Asâib) Cemaat, topluluk. * Tıb: Yaraları sarmakta kullanılan bağ, yara bantı. * Başa sarılan ve şeâir-i İslâmiyeden olan sarık.
IS’AD Yukarı çıkarmak. Yükseltmek. * Mekke-i Mükerreme’ye gitmek. * İnbikten geçirmek.
ISADET Avlatmak.
ISAGA Kuyumculuk yapma. * Eritilmiş maddeleri kalıba dökme.
ISAHA Kulak verip dinleme.
ISALET Hamle yapmak. * Ulaşmak.
ISAM Göze çekilen sürme. * Kırba bağı. * Kırba örtüsü.
I’SAR Ayağını kaydırıp yere yıkmak.
IS’AR Enaniyet ve kibirle surat asma.
I’SAR Hafif esen rüzgâr.
I’SAR Fakir olmak. * Güç olmak, zor olmak.
ISARE Çadır kazığı. * Çadır ipi.
ISARET Meylettirmek, eğmek.
IS’AS Gece karanlığı başlamak, karanlık basmak. * Karanlığın açılması. * Bulutun yere yakın olması. * Peşinden gitmek.
ISATA Seslenme, ses çıkarma.
ISBA’ Tulu etmek, meyletmek.
ISBAH Seher vakti. Sabah vakti. * Gafil olmamak. Uyanıklık.
ISBAR Sabrettirmek.
ISBI’ (Usbu’-Asba’-Asbi’) Parmak.
ISDA’ (Sadâ. dan) Yankı. Aks-i sada. Sesin bir yere çarpıp dönmesiyle duyulan ikinci ses.
ISDAD Men’etmek, engel olmak, geri döndürmek.
ISDAK Verilecek parayı kadının nikâhında tesbit edip kararlaştırma.
ISDAR (Sudur. dan) Çıkarma, çıkarılma, sudur ettirme. * Deveyi sudan geri döndürmek. * Rücu ettirmek, geri döndürmek, vazgeçirmek.
ISFA’ Arındırılmak. Hâli olmak.
ISFAK Kapıyı örtmek. * El ile bir nesneye erişmek.
ISFİRAR Sararmak. Sarı olmak.
ISFİRAR-I AYN Gözün sararması.
ISFİRAR-I EVRAK Yaprakların sararması.
ISFİRAR-I ŞEMS Güneşin sararmış gibi görünüşü.
ISGA’ Söylenilen bir sözü dinleyip kabul etme ve yapma. * Söylenilen bir sözü kulak verip dinleme. * Meyl etmek. * Eksiltmek.
ISGAR (Sagir. den) Hakir ve hor görme. * Küçültme.
ISHA’ Gökyüzünün açık ve bulutsuz olması.
ISHAB Yoldaşlık yapmak.
ISHAM Biçim vakti yetişmek, hasat zamanının gelmesi.
ISHAR (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme. * Ulaşmak. * Erimek.
ISHÎRAR Ot kurumak.
ISKA (Bak: İska)
ISKAÇA Gemi direğinin ayaklığı.
ISKALARA Gemi arması merdiveni. * Harp gemilerinin sol taraflarındaki merasim merdiveni.
ISKALARİYA Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.
ISKAPARMA İtl. Bir gemiyi toptan kiralama.
ISKARÇA İtl. Geminin yükünün pek sıkı olarak istif edilmesi.
ISKARMOZ Kayık ve sandallarda kürek takılmak üzere yan kenarlara dikine sokulmuş tahta çiviler. * Bir cins küçük balık.
ISKARSO İtl. Yelkenleri doldurur dik rüzgâr. * Geminin götürü olarak kiralanması.
ISKARTA Herhangi bir sebepten dolayı değerini kaybetmiş mal.
ISKAT Düşürmek. Düşürülmek. Aşağı atmak. Hükümsüz bırakmak. * Silmek. * Ölünün azaptan kurtulması ümidi ile ölen kimse nâmına dağıtılan sadaka.
ISKAT-I CENİN Kadının çocuk düşürmesi.
ISKAT-I SALÂT Ölmüş bir kimsenin kılmadığı namazlar yüzünden hâsıl olan günahını giderir ümidi ile verilen sadaka.
ISKOTA İtl. Büyük yelkenleri kullanmaya yarayan ip.
ISKUNA ing. İki direkli bir nevi yelkenli gemi.
ISLA’ Ateşte kızdırmak. Ateşte yakmak.
ISLAH İyileştirmek. Düzeltmek. Kusurları gidermek. (Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. S.)
ISLAH-I HÂL Kendi halini ıslah etme, düzeltme.
ISLAH-I ZÂT-ÜL BEYN Aralarındaki kırgınlığı kaldırarak iki kişiyi barıştırma.
ISLAHAT Kusurları ve eksiklikleri gidermek için yapılan işler ve düzeltmeler.
ISLAHAT-I ADLİYE Adli ıslahat.
ISLAHAT-I ASKERİYE Askerlikte yapılan ıslahatlar. Askerî ıslahat.
ISLAHAT-I MÜLKİYE İdarede yapılan düzeltmeler, yenilikler.
ISLAHATPERVER Islahat taraftarı, ıslahatı seven.
ISLAHEN Islah ederek, düzelterek.
ISLAHHANE Tar: San’at mekteblerine önceleri verilen isim. * Islah evi.
ISLAHÎ (Islahiyye) Islah etmeye ve düzeltmeğe dair. Düzeltme ile alâkalı.
ISLAHPEZİR Islah edilebilir olan. Düzeltme ve tâmir kabul eden, ıslaha kabiliyeti olan.
ISLÎ’ Boynu ince ve başı fındık gibi yumruca olan yılan.
ISLİHMAM Ayak üstüne durmak.
ISLÎT Zinetli kılıç, üzeri süslenmiş kılıç.
ISMAM Şişenin ağzını tıkama. * Sağırlaştırma, duymaz hâle getirme.
ISMARLAMA Sipariş verme, emanet etme. Hususi siparişle yaptırılmış, hazır alınmayan.
ISMAT Susturma, susturulma, sükut ettirme.
ISMİ’LAL Muhkem olmak, sağlam olmak. * Otların birbirine dolaşmaları.
ISNA’ Yardım etme, yardımda bulunma.
ISNAKAT El darlığı. * Men’etmek, engel olmak.
ISNAN Israr etme, inat etme, ayak direme. * Gücenme, darılma. * Gururlanma, kibirlenme.
ISPARÇANA Halatın üzerine sarılmış olan ip. * Halatın yapıldığı bükmelerin herbiri.
ISPARMACA Deniz içinde birkaç zincirin birbirine karışması.
ISPAVLİ Eskiden gemilerde kullanılan bir çeşit kalın sicim.
ISPAZMOZ Sinirlerde beliren gerginlik ve titreme.
ISR Ahd. Sözleşme. Yemin. * Kulakta küpe deliği. * Şiddetli ahkâm ve teklifler. * Altındakini yerinde tutan ağırlık, bağ.
ISRAH Medet yetişmek, yardım gelmek.
ISRAM Derviş olmak.
ISRAR Bir fikir veya meşru dâvadan dönmemek. Direnmek, sebat etmek. Hayırlı bir hâl üzere sadakatla kalmayı istemek.
ISTABL Ahır.
ISTABL-I ÂMİRE Saray ahırı.
ISTABL-I HÂS Padişahın atlarına mahsus ahır.
ISTAFLÎN Havuç.
ISTAHAR Havuz, küçük göl. Su birikintisi.
ISTAM Kepçe.
ISTIAD Yükseğe çıkma, terfi etme.
ISTIBAB Dökülme. * Damardan kan fışkırması.
ISTIBAG Boyanma.
ISTIBAR Sabretmek. * Kısas almak.
ISTIDAM İki şeyin birbirine şiddetli çarpması.
ISTIFA Bir şeyin iyisini seçip ayıklamak. * Bir şeyi ıslâh edip sâfileştirmek. * Seçmek. Ayıklamak.
ISTIFAF Dizilme. Sıralanma. Saf bağlama.
ISTIFA-GERDE f. Seçilen. Seçilmiş bulunan.
ISTIHAB Saklama, gizleme. * Dostluk kurma. * Konuşma, musâhabe etme.
ISTIHAM Ayak üstüne dikili durmak.
ISTIKAK Tokuşmak.
ISTILA Ateşte ısınma.
ISTILAH Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları. * Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime. * Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.
ISTILAHAT Istılahlar. İlmî tabirler.
ISTILAHÎ Istılaha dair. Istılaha âid ve müteallik.
ISTILAM Kesme, koparma.
ISTINA’ Seçme, intihab, ayırma. * Adam seçme. * İyilik etmek. * İş işletmek.
ISTINA-İ SIDDIK Sâdık dost seçme.
ISTIRAH Yardım isteme, istimdat.
ISTIRAM Hürmet etme, saygı gösterme.
ISTIYAD Avlamak. Vahşi hayvanı ele geçirmek.
ISTIYAF Yaz mevsimini geçirmek, bir yerde yazlamak.
ISVA’ Kuruma, yaşlığı ve rutubeti kaybolma.
ISVEDE Küçük bir böcek adı. * Kuvvetli.
IŞÂ’ Yatsı zamanı. Akşam ile yatsı namazı arasındaki vakit. * Güneş batmasından ertesi günü fecre kadar olan zaman.
IŞÂÂN Akşam ile yatsı.
IŞAEYN Akşam ile yatsı zamanı.
IŞAR Birlikte geçinmek. Muâşeret etmek.
IŞAR (Aşerâ. C.) On aylık hamile develer.
IŞAYA (Işâ. C.) Akşam ezanından yatsı ezanına kadar geçen zamanlar.
IŞİR (C.: Aşâr) Çanak çömlek parçaları.
IŞK (Bak: Aşk)
IŞKA Sarmaşık adı verilen bir bitki.
IŞKÎ İki ucu saplı eğri bıçaktır ve deri ve tahta kazımakta kullanılır.
IŞTIN Toprak kandili.
ITABE İyi etmek. * Hoş kokulu etmek.
ITAF Kaftan.
ITAK Hürriyet. * Kuvvet. * şiddet.
ITAK-ÜT TAYR Yırtıcı kuşlar.
ITAKA Güç etmek, zorlaştırmak.
IT’AM (Bak: İt’âm)
ITAM İdrar zorluğu, idrar tutukluğu.
ITAR (C.: Utur) Dudak kenarı. * Elin kasnağı. * Diğerlerini ihâta eden nesne.
ITARE Uçurma, uçurulma.
ITAŞ (Atşân. C.) Susamış olanlar.
ITBAK Örtünmek. * Yürümek. * Değiştirmek. * (Bak: İtbak)
ITEH Ahmaklık, bunaklık.
ITER (Itret. C.) Nesiller, akrabalar, zürriyetler, aynı soydan gelenler.
ITF Omuzbaşı.
ITFA’ Söndürmek.
ITFAK Maksadına eriştirme, gayesine vardırma.
ITFAL Kadının oğlanını getirmesi.
ITFET şefkat, merhamet. * Boncuk.
ITGA Azdırma, azdırılma.
ITK Azad edilmek. Hürlük. Esir veya köle olanın serbest edilmesi. Azad olmak. * Kerem ve hüsn-ü cemâl. Asâlet ve necâbet. Şeref, şan ve kıdem. Kuvvet.
ITK-I MUALLAK Bir şarta talik suretiyle vuku bulan ıtkdır. Bir kimsenin kölesine “şu işi yaparsan hürsün” demesi gibi ki, köle o işi yapınca azad olur. (Ist. Fık. K.)
ITK-I MUZAF Bir zamana, bir vaktin girmesine veya çıkmasına izafe edilen ıtkdır. “Sen gelecek ayın başında hürsün.” denilmesi gibi ki, o ayın başında ıtk hadisesi vücuda gelir. (Ist. Fık. K.)
ITK-I MÜNECCEZ Bir şarta muallak veya bir zamana muzaf olmaksızın derhal vuku bulan ıtkdır. Bir kimsenin memluküne hitaben “seni azad ettim.” demesi gibi ki, onunla köle derhal hürriyetine kavuşur. (Ist. Fık. K.)
ITK-I MÜŞTEREK İki veya daha fazla kimsenin, mâlik oldukları bir köleyi azad etmeleridir.
ITK ALÂ MAL Bir köle veya cariyenin kitabet suretiyle olmaksızın cins ve miktarı malum bir mal veya muayyen bir hizmet mukabilinde azad edilmesidir. Buna “Itk alâ cu’l” da denir. (Ist. Fık. K.)
ITKAN (Bak: İtkan)
ITKNAME Azad edilmiş olan köle veya cariyeye azad edildiklerini bildirmek üzere verilen vesika.
ITL (C.: Atâl) Böğür.
ITLA’ Kokulu şeyler sürünmek. * Hevâiyata heves etme.
ITLA’ Tulu ettirmek, zuhur ettirmek, doğdurmak.
ITLAK Salıvermek. Bırakmak. Koyuvermek. Serbest bırakmak. Serbest olup her tarafta bulunmak. Cezadan kurtarmak. * Boşama. Boşanma. Afvetmek.(…Elbette mutlak ve muhit olan o ef’âlde iştirak muhaldir. İmkânı yoktur. Evet, ıtlakın mahiyeti iştirake zıddır. Çünkü, ıtlakın mânası, hatta mütenahi ve maddi ve mahdut bir şeyde dahi olsa, yine istilâkârane ve istiklâldarane etrafa, her yere yayılır, intişar eder. Meselâ: Hava ve ziya ve nur ve hararet, hatta su, ıtlaka mazhar olsalar, her tarafa yayılırlar. Ş.)
ITLAK-I İNAN Dizginini salıverme. Başıboş bırakma.
ITLAK-I LİSAN Ağzına geleni söylemek. Çok serbest ve kolay konuşmak.
ITLAK-I YED Hayır işleme.
ITLAL Havâle olma, birşey üzerine yüklenme. * Boşu boşuna zaman geçirme, vakit öldürme.
ITLIHAH Gözden yaş akma, ağlama.
ITLINSA Çok fazla terleme.
ITMAH Yukarı bakma, gözü yukarı dikme.
ITMAL Mahvetme, perişan etme.
ITMAS Bir şeye geriden uzaktan bakmak. Helâk etmek.
ITNA’ Sâlim olmak, sağlam ve sıhhatli olmak.
ITNAB Edb: Konuşurken, fazla tafsilât vermek. Lüzumundan fazla sözü uzatmak. (Îcazın zıddı)
ITNAB-I MAKBUL Bahsi iyice anlatmak için lüzumlu olan sözün uzatılması.
ITNAB-I MÜMİLLE Lüzumsuz olarak sözü uzatmak, usanç verecek şekilde uzatmak.
ITNABE Gölgelik, sâyeban. * Keman teli, keman kirişi.
ITNAN Çınlatma. Madeni bir ses çıkartma.
ITR Hoş ve güzel koku. Güzel kokulu şey. * Yaprakları güzel kokulu bir bitki.
ITRA’ Bir kimseyi mübalağa ile medhetmek. En güzel şekilde sena etmek.
ITRAB (Tarab. dan) şevke getirme, keyiflendirme.
ITRAD Bir kimseyle birlikte bahse girişme.
ITRAH (Tarh. dan) Çıkarma, tarhetme, dışarı atma.
ITRAK Sükût etmek, susmak. Gözünü yere dikip bakıp durmak.
ITRAR Kandırmak, igra.
ITRET Zürriyet. Nesil. Ehl-i beyt. * Gerdanlık. * Güzel kokulu şey.
ITRÎ Itra mensub, ıtır gibi kokan. * Müzik ilminde bir üstaddır. Asıl adı Mustafa’dır. Bayramlarda okunan tekbirin ilâhi ve kuvvetli bestesi onundur. Bestelere âid Segâh, Ayin-i Şerif gibi 25 eseri olduğu söylenir. Osmanlı padişahı IV. Mehmed’in nedimlik ve esirler kethüdalığında bulunmuştur. Vefatı Mi: 1711’dir. İstanbul’ludur. * Tezhib ıstılahlarındandır. Bir cins yaprak şekli. Bu şekil ıtr yaprağına benzediği için bu ismi almıştır.
ITRİF Habis, hilekâr, kötü, pis.
ITRÎH Devenin hörgücü.
ITRÎS Hiddetli, cebbar kimse. * Kuvvetli, dayanıklı deve.
ITRİYYAT (Itr. C.) Güzel kokulu yağ, esans gibi maddeler.
ITRİYYE Erişte aşı.
ITRNAK f. Güzel ve hoş kokulu.
ITTILA’ (Tulu. dan) Haberli olmak. Öğrenmek. Haberi, malumatı bulunma. * Yukarıdan aşağı bakmak.
ITTILA Kokulu şeyler sürünme.
ITTILAAT (Ittılâ’. C.) Bilmeler, ıttılâlar, öğrenmeler, haberli olmalar.
ITTILAK İnşirahlı olma, ferahlı ve sevinçli olma.
ITTIRAD İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.
ITVAL Uzatmak. Uzatılmak.
ITYA’ Avdet etmek, dönmek.
IVAZ (Bak: İvaz)
IVEC (Bak: İvec)
IYADET Hastayı ziyaret edip hatırını sormak, gidip görmek.
IYADETEN Hastaya hatır sorarak.
IYAF Gönül dönmek. * Mütereddit olmak, kararsızlık, tereddüt etmek. * Tiksinmek, iğrenmek.
IYAL Fık : Bir adamın üzerine nafakasını vermek vacip olan, kendilerini geçindirdiği kimseler.
IYALULLAH Halk, insanlar.
IYAN (Bak: Ayân)
IYAZ Sığınma. İltica.
IYAZEN Sığınarak.
IYD (Bak: Îd)
IYŞ (Bak: Îş)
IZ (C.: Uzuz-A’zâz) Çok zekâlı kötü adam. * Dikenli ağaçların küçüğü.
IZA Nasihat, öğüt, vaaz.
IZAA Bir şeyi zâyi etmek. Zâyi olmak. Kaybetmek. Mahvetmek, mahvedilmek.
IZAET Parlatmak. Işıtmak. Işıklı olmak. Aydınlık etmek.
IZ’AF Bir şeyin üstüne bir misli koyma. * Zayıflama.
IZAHET (C.: Izât) Dikenli büyük ağaç. * Yalan, sihir, bühtan.
IZAM (Bak: İzâm)
IZAT Yalan. Sihir. Bühtan. * Dikenli büyük ağaç.
IZAT (C.: Izât) Nasihat, öğüt.
IZAZ Berk muhkem yer.
IZAZAT Noksanlık.
IZBANDUT Eskiden Rum korsanlarına verilen addır. * Haydut, yolkesen, şaki, eşkiya. * İri vücutlu, korkunç.
IZCA’ Yırtma. * Yatarken vücudun yan tarafı üzerine yatma.
IZFAR Biri tarafından tırnaklanma. Bir kimseyi tırnaklama.
IZÎN (İze. C.) Her biri bir fırkaya mensub. Parça parça, fırka fırka. Müteferrik hâlde.
IZK (C. Azâk) Hurma salkımı.
IZLAK Süçtürüp kaydırma.
IZLAK-I AKDÂM Ayakların sürçüp kayması.
IZLAL (Bak: Idlâl)
IZLAL Gölgeli olma, gölgelendirme.
IZLAM Karanlık, zulmet. * Zulmetme, karanlıkta bırakma.
IZMAME (C.: Ezâmim) Cemaat, topluluk.
IZMAR (İzmâr) Kalbde gizlemek, saklamak. Belli etmemek.
IZMAR-I GAYZ Kin saklama.
IZMAR-I KABL-EZ ZİKR Edb: Bir kelimenin zikrinden önce ona âit zamiri kullanmak.
IZNAN Bir kimseyi kabahatlı çıkarma.
IZRA’ Zelil etmek, hor hakir etmek, alçaltmak.
IZRAF Zarflamak. Zarfa koymak.
IZRAM Ateşi tutuşturma, ateşi alevlendirme.
IZRAR Zarar vermek. Zarara uğratmak.
IZRAT Yellendirmek.
IZTICA’ Namaz kılarken secdede koltukları sıkarak göğsü yere değdirme. * Yan üstüne yatma.
IZTILAM Koparmak. Kat’etmek, kesmek.
IZTIMAR Atı, idman yaptırarak yola dayanabilecek şekilde kuvvetlendirme. * İnce belli olma.
IZTINA’ Sıkılma, utanma, kızarma.
IZTIRAB Acı, elem, sıkıntı, vesvese, azab.
IZTIRAB-ÂVER f. Iztırab veren, elem çektiren.
IZTIRABAT (Iztırâb. C.) Elemler, acılar, sıkıntılar, azablar. Vesveseler.
IZTIRAM Saç ve sakala kır düşme. * Alevlenme.
IZTIRAR Çâresiz olmak. Mecburiyet. İhtiyaç.
IZTIRARÎ Çaresizlik içinde oluş. Mecburiyet.(Lisan-ı ıztırariyle bir duâdır ki; muztar kalan her bir ziruh kat’i bir iltica ile duâ eder, bir hâmi-i mechulüne iltica eder. Belki Rabb-i Rahimine teveccüh eder. S.)
IZTIRARİYAT (Iztırarî. C.) Mecburi olarak yapılan şeyler, mecburiyetler.İA’ $ Bir nesneyi kab içine koyup saklamak.

İ Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
İBÂD: Kullar.
İBÂDÜ’R-RAHMÂN: Allah’ın kulları.
İBÂHE: 1. Mübah olmak. 2. Ateş söndürme.
İBDÂ: 1. Meydana getirme. 2. Yaratma.
İBKÂ: “Bekâ”dan: Devamlı kılmak.
İBKÂM: Susturma, bir tartışmada ağız açamıyacak hale getirme.
İBN: Oğul.
İBNULLAH: Allah’ın oğlu. Hıristiyanlar Hz. İsa’ya İbnullah derler.
İBRÂ: Bağışlanma, temize çıkma, aklanma.
İBRET-ENGİZ: İbret verici.
İBTİDÂ: Başlangıç, baş taraf.
İBTİDÂ-İ KIRAAT: İlk okuma. Okumaya başlama.
İBTİLÂ: Belaya uğramak, musibete düşmek, kötü şeye düşkünlük.
İCÂBET: 1. Kabul etme. 2. Muvafakat etme.
İCÂD U İBDÂ: Yapma ve yaratma.
İ’CÂZ: 1. Aciz bırakma. 2. Mucize göstererek muhatabı cevap veremez duruma düşürme. 3. Aciz bırakma.
İCÂZ: 1. Sözü kısa söyleme. 2. Az sözle çok mânâ anlatma.
İCBÂR: Zorlama, cebretme.
İCL: Dana, buzağı.
İCMÂ: Dağınık şeyleri bir araya getirme, toplama.
İCMÂ-I ÜMMET: Büyük fakihlerin dinle ilgili bir konuda görüş birliğinde olmaları.
İCMÂL: Kısaltma, ihtisar, özet.
İCTİMAGÂH: Toplantı yeri.
İCTİNÂB: Çekinme, sakınma.
İDÂRE-İ KELÂM: Sözü mümkün mertebe yürütmek, işi idare etmek.
İDDET: Bekleme süresi. İslâm hukukunda kocasından boşanan bir kadının 100 gün, kocası ölen bir kadının 130 gün bekleme müddeti. Bu müddet geçmeden başkasıyla evlenemez.
İDGÂM: Birbirine benzeyen iki harfi bir yazıp şeddeli okuma.
İDHÂL: Dâhil etme, içine alma.
İDLÂL: Dalâlete sokma, sapıtma.
İDLÂL-İ İLÂHÎ: Allah’ın kulu saptırması.
İDRÂK: 1. Anlayış, akıl edinme. 2. Yetişmek, erişmek. 3. Olgunlaşma çağını bulma.
ÎFÂ: 1. Ödeme, yerine getirme. 2. Bir işi yapma. 3. İş görme.
İFK: İftira, iftira ekmek, Hz. Aişe’ye yapılan iftira.
İFLÂH: Felâha, selâmete kavuşmak.
İFNÂ:: Mahvetmek, yok etmek.
İFRÂT: Haddi aşma, pek ileri gitme.
İFRÂZ: Bütünden parça ayırma. Bölme.
İFRÎT: Çetin cin, öfkeli insan.
İFTİTAH TEKBİRİ: Namaza başlama tekbiri.
İGÂSE: İmdada yetişmek, yardım etmek.
İĞFÂL: Yanıltma ve aldatma.
İĞTİSÂL: Gusletme.
İĞVÂ: Ayartma, baştan çıkarma.
İHÂTA: 1. Kuşatma, etrafını çevirme. 2. Geniş tam bilgi ve ihtisas.
İHDÂS: Ortaya çıkarma.
İHFÂ: Gizleme, saklama.
İHLÂL: “Halel”den bozma, sakatlama, kusurlu hale getirme.
İHLÂS: Samimiyet, doğruluk, riyasızlık. Kur’ân-ı Kerim’in 112. Sûresi.
İHMÂL: Mühlet verme.
İHRÂC: Çıkarmak.
İHRÂM: Hacıların giydikleri dikişsiz elbise.
İHRÂZ: Nail olmak, kazanmak, almak.
İHSÂN: 1. İyilik etme. 2. Bağış, bağışlama. 3. Sağlamlaştırma.
İHTİCÂC: Hüccet, delil göstermek.
İHTİDÂ: Hidayete ermek, İslâm olmak.
İHTİKÂR: 1. Haksız kazanç, aşırı kâr, vurgunculuk. 2. Hakarete katlanmak.
İHTİLAF: Ayrılma, ayrışma, çözülme.
İHTİLAF-I EDYÂN: Dinlerin ayrılıkları, farklı farklı oluşları.
İHTİLÂM: Düş azması, uyurken cenabet olma.
İHTİLÂT: Karışma, karışıp görüşme komplikasyon.
İHTİRAS: Bir şeyi fazla arzulama ve ona fazla düşkünlük.
İHTİRAZ: Sakınma, çekinme.
İHTİRÂZÎ: Çekinme, sakınma ile ilgili.
İHTİSAR: Kısaltma, icmâl etme.
İHTİSAS: Özellik kazanma, uzmanlaşma.
İHTİVA: İçine alma, içinde bulundurma, içerme.
İHTİYAR: Seçme, seçilme.
İHTİZÂZ: 1. Haz duymak, ferahlanmak. 2. Titreşim.
İHVAN: Kardeşler, arkadaşlar, aynı tarikata mensup olanlar.
İHYÂ: Diriltme, hayat verme.
İKÂB: Ceza, azap, cezalandırma.
İKAL: 1. Bağ. 2. Ayak bağı.
İKÂLE: 1. İki tarafın isteğiyle alışverişi bozmak. 2. Dememiş iken “dedim” diye iddia etmek.
İKÂME: Yerleştirmek, iskan etmek, vücuda getirmek.
İKÂMET: İmamlık, halifelik, önderlik.
İKÂNİYYE: Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.
İKLÂB: Çevirme, bir halden başka bir hale döndürme.
İKTİBAS: 1. Ödünç almak. 2. Bir kelimeyi, bir cümleyi veya bunların mânâlarını olduğu gibi alma, aktarma.
İKTİDÂ: Uymak, tabi olmak.
İKTİSAB: 1. Kazanma. 2. Tahsil etme. 3. Elde etme.
İKTİSÂD: Ekonomi. Toplumun tutumluluğu.
İKTİZA: 1. Lazım gelme, gerekme. 2. İşe yarama, yararlık.
ÎLÂ: 1. Yemin etmek. 2. Erkeğin, bir müddet karısına yaklaşmaması. için yemin etmesi. 3. Sıkıntı ve derde uğrama.
İLÂF: Ülfet ettirme, ülfet ettirilme, alıştırma, uzlaştırma.
İLÂH: Mabud, tanrı.
İ’LÂ-YI KELİMETULLAH: Allah’ın adını yüce tutmak.
İLHÂD: 1. Dinsizlik, inanç bozukluğu. 2. Allah inancından ayrılış, tevhid inancından ayrılma.
İLLET: Hastalık, sebep, gaye, hedef.
İLLET-İ ÛLÂ: Birinci sebep, ilk sebep.
İLLET-İ VÜCÛD: Varlık sebebi.
İLLİYYET: Sebep ile ilgili, sebeplilik.
İLME’L-YAKÎN: İlmî bilgi. Kesin bilgi.
İLM-İ FERÂİZ: İslâm hukukunda miras taksimi ile ilgili bilim dalı.
İLM-İ HÂL: İslâm dininin her müslüman için bilinmesi gereken temel bilgileri.
İLM-İ HEY’ET: Astronomi ilmi.
İLM-İ HİKMET: Düşünce bilgisi, felsefe.
İLM-İ LEDÜNN: Gayb ilmi, Allah’ın sırlarına ait ilim.
İLM-İ MEÂNÎ: Meânî ilmi, belagat.
İLM-İ TEVHİD: İlm-i kelâm.
İLM-İ USÛL ve AKÂİD: Usûl ve akâid ilmi.
İLM-İ VEHBÎ: Allah tarafından verilen ilim.
İLTİBAS: Benzeyen şeyleri birbirine karıştırma. Şaşırıp yanılma.
İLTİCA: Sığınma.
İLTİZAM: 1. Kendisi için gerekli sayma. 2. Bilerek, isteyerek taraf tutma.
İLZAM: Delil göstererek muhalifi susturmak.
İ’MÂL: Yapma, işleme, iş yapma.
İMÂLE: 1. Bir tarafa meylettirmek, bir tarafa eğmek. 2. Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak.
İMDÎ: Artık, bu halde, böyle olduğu halde.
İMKÂN VE CÜNÛB: Mümkün ve gereklilik.
İMLÂ: Doldurma, yazdırma.
İMSÂK: 1. Oruca başlama zamanı. 2. Kendini tutmak, bir şeyden el çekmek.
İMTİNA: Çekinme, vazgeçip geri durma.
İMTİSÂL: Örnek kabul etme.
İNÂBE: 1. Günahlardan vazgeçip Hak yola dönmek. 2. Bir mürşidden el alıp yerine geçme.
İNADİYYE: Eşyanın hakikatini inkâr etme felsefesine bağlılık.
İN’ÂM: İhsan, nimet verme.
İNÂS: Kadınlar, kızlar.
İNÂYET: 1. Dikkat, gayret, özenme. 2. Lütuf, ihsan, iyilik.
İNDALLAH: Allah yanında.
İNDE’L-CUMHUR: Çoğunluğun yanında, çoğunluğun nazarında.
İNDE’L-HÂCE: İhtiyaç zamanında.
İNDİRAC: İçine konma, arasına sıkışma. Derecelenme.
İNDİYYE: Kendi görüşüne tabi olan.
İNFAK: Nafaka verme, besleme, geçindirme.
İNFİSÂL: 1. Ayrılma, 2. Azledilme, işinden uzaklaşma.
İNFİTÂR: Yarılma, açılma.
İNHİRÂF: Doğru yoldan sapma.
İN’İKÂS: Bir yere çarpıp geri dönme, aksetme.
İNKÂR: Tanımama.
İNKIBÂZ: 1. Büzülüp toplanma, çekilme. 2. Kasvet, keder, sıkıntı. 3. Kabızlık, peklik.
İNKILÂB: Bir halden başka bir hale dönme.
İNKIRAZ: Tükenme, blitme, kırılıp yok olma.
İNKITÂ: Kesilme.
İNKIYÂD: Boyun eğme, mutî olma, itaat etme.
İNKİŞÂF: Gelişme, ilerleme.
İNS U CİN: İnsan ve cin.
İNS: İnsan.
İNŞÂ: Yapma, vücuda getirme.
İNŞİKÂK: İkiye ayrılma, yarılma.
İNŞİRAH: Ferahlamak, sevinç duymak.
İNŞİRAH-I SADR: Vicdan ferahlığı,vicdan huzuru.
İNTAK: Nutka getirmek, söyleme yeteneği olmayanı söyletmek.
İNTİBAK: Uyma, uygun hale gelme. Edebiyatta iki zıd şeyin ortak özelliğini bulup birleştirme.
İNTİFÂ: Fayda sağlama, menfaatlanma.
İNTİŞÂR: Yayılma.
İNZÂL: İndirme, indirilme.
İNZÂL-İ MENÎ: Üreme organından meni çıkması.
İNZÂR: Korkutmak, sakındırmak.
İ’RÂB: 1. Düzgün konuşma ve hakikatı belirtme. 2. Arapça kelimelerin sonundaki harf veya harekenin değişmesi.
İRÂDE-İ CÜZ’İYYE: Allah tarafından insanın yetkisine bırakılan cüz’î irade. İnsan iradesi.
İRÂE: “Rü’yet”ten: Gösterme, tayin etme.
İ’RÂZ: Yüz çevirme, başka tarafa dönme.
İRBE: Kadına ihtiyaç duymayan erkek.
İRCA’: Döndürme, geri çevirme.
İRS: 1. Ölen kişinin mirasçılarına kalan mal veya para. 2. Veraset, soya çekim.
İRŞAD: Doğru yolu gösterme.
İRTİCÂ’: Gerilik, geriye gitme, eskiyi isteme.
İRTİDÂD: Din değiştirme, dinden çıkma, dinden dönme.
İRTİFÂ’: Yükseklik, yükselme.
İRTİHÂL: Vefat etmek, ölmek.
İRTİKÂB: 1. Kötü bir iş işleme. 2. Rüşvet yeme.
İS’ÂF: Birinin isteğini kabul edip yerine getirme.
ÎSÂL: Ulaştırma, vardırma.
İSKÂT: (Sükut’tan) Susturma.
İSKAT: 1. Düşürme, aşağı alma. 2. Hükümsüz bırakma, iptal etme.
İSKAT-I CENİN: Çocuk düşürme.
İSM-İ ÂZAM: Allah Teâlâ’nın en büyük adı.
İSM-İ FAİL: İş yapan kimse.
İSM-İ HÂS: Özel isim.
İSNAD-I MECAZÎ: Mecazî isnad, bir sözün mecaz anlamını tercih etmek.
İSNEYN: 1. Pazartesi günü. 2. İki.
İSRA: Gece yürüyüşü, yürütme.
İSTİÂB: İçine alma, kaplama.
İSTİÂRE: 1. Ödünç alma. 2. Bir kelimenin mânâsını muvakkaten başka bir kelime hakkında kullanma.
İSTİÂRE-İ TEMSİLİYYE: Teşbihin esas unsurlarından biri ile yapılan benzetme.
İSTİÂZE: “Eûzü billâhi mineşşeyta-nirracîm” sözünü söyleyerek Allah’a sığınma, eûzü çekme.
İSTİB’ÂD: Uzaklaşma, uzaklaştırma, akıl dışı sayma.
İSTİ’DÂD: 1. Alışma, ünsiyet. 2. Kabiliyet.
İSTİDLÂL: Bir delile dayanarak bir şeyden netice çıkarmak. Delil getirerek anlamak.
İSTİDRÂC: 1. Derece derece yükselmeyi istemek. 2. Fâsık veya kâfir olduğu belli bir şahsın gösterdiği harika.
İSTİDRÂK: Yetişme, nail olma.
İSTİFA: Memuriyetten azlini istemek.
İSTİFHAM: Anlamaya çalışmak, soru sormak, soru.
İSTİFHAM-I İNKÂRÎ: Olumsuzu pekiştiren soru şekli. “Hiç yapar mı?” ifadesindeki gibi.
İSTİGÂSE: 1. Yağmur isteme, yağmur duası etme. 2. Yardım ve imdad isteme.
İSTİĞFÂR: Af talep etme.
İSTİĞNA: Gönül tokluğu.
İSTİĞRAK: Bir şeyi baştan aşağı kaplamak. Tasavvuf erbabının vecde gelip kendinden geçmesi. İstiğrak lâmı: Bir cinsin bütün bireylerini içine alan belirtme edatı, lâm-ı tarif, diğer adıyla harfi tarif.
İSTİHBÂR: Haber ve bilgi alma.
İSTİHFÂF: Hafife alma, önem vermeme, hor görme.
İSTİHLÂK: Tüketme, kullanarak yok etme.
İSTİHSÂL: Üretmek, hâsıl etmek, çoğaltmak.
İSTİHSÂN: Beğenme, iyi ve güzel bulma.
İSTİHZÂ: Alay etmek.
İSTİKBÂL: 1. Gelecek zaman. 2. Gelen bir kimseyi karşılamak.
İSTİKRÂ: 1. Gezme, dolaşma, âvârelik, konuklama. 2. Bir şey hakkında etraflı bilgi edinme.
İSTİKRÂH: Kerih ve kötü görmek, tiksinmek bir şeyi beğenmemek, bir şeyi zorla yapma.
İSTİLÂ: Bir yeri kuvvet kullanarak ele geçirmek.
İSTİ’LÂM: 1. Selâm vermeyi isteme. 2. Kâbe’yi tavaf esnasında Hacerü’l-Esved’i selâmlamak.
İSTİ’MÂL: Kullanma.
İSTİMDÂD: Yardım isteme.
İSTİMRÂR: Devamlılık.
İSTÎNÂF: 1. Yeniden başlama. 2. Bidayet mahkemesinde verilen bir hükmün bir üst mahkemeye başvurarak feshini isteme.
İSTİNÂFİYYE: 1. Yeniden başlamaya ait. 2. İstinaf mahkemesine ait. 3. Arapça’da bir soruya cevap anlamında bulunan cümle.
İSTİNBÂT: Bir iş veya sözden gizli bir anlam çıkarmak, tahmin etmek.
İSTİNBÂT: Bir söz veya işten gizli bir mânâ çıkarma, zımnen, açık olmayarak, dolayısıyla anlama.
İSTİNKÂF: Kabul etmeme, yüz çevirme, çekimser kalma, reddetme.
İSTİNSÂH: Nüshasını çıkarma, bir sûretini çıkarma, kopye etme.
İSTİSÂL: Kökünden sökmek.
İSTİSHÂB: “Sohbet”den: Yanına alma, yanına alınma.
İSTİSKÂ: 1. Su isteme. 2. Yağmur duasına çıkma. 3. Vücudun bir yerinde su toplanması.
İSTİŞÂRE: Müşavere etme, danışma.
İSTİŞHÂD: 1. Şahid gösterme. Delil getirme, belge. 2. Şehid olma.
İSTİTÂAT: Güç yetirme, kudret.
İSTİTÂR: Örtünmek, kapanmak.
İSTİVÂ: 1. Müsavî olma, denk olma. 2. Düz olma, düzlük. 3. Kaplama, örtme. 4. Ortada ve tam bir derecede bulunma.
İSTÎZÂN: İzin isteme.
İŞ’ÂR: 1. Yazı ile haber verme. 2. Anlatmak, bildirmek.
İŞKİL: Kuşku, zan.
İŞMÂM: “Şemm”den. 1. Koklatma, koklatılma. 2. Tecvid ıstılâhında harfin zamme harekesine işaret etme.
İŞRÂK: “Şark”tan: 1. Güneşin doğması ve etrafı ışıklandırması. 2. Parlama, ışıklandırma.
İŞTİÂL: Alevlenme, tutuşma.
İŞTİBÂH: Şüphelenme, şüpheye düşme.
İŞTİGÂL: Meşguliyet, uğraşma.
İŞTİHÂR: Şöhret bulma, ün kazanma.
İŞTİKÂK: Bir kökten parçalara ayrılmak. Türeme.
İŞTİRA: Satın alma.
İŞTİYAK: Fazla arzu ve şevk. Hasret çekmek, özlemek.
İTÂB: Azarlama, tekdir etme.
İ’TİKÂF: Bir yere çekilip tek başına ibadetle meşgul olmak.
İ’TİNÂ: Çok dikkat etme, özenme.
İ’TİZÂL: 1. Bir tarafa çekilme. 2. İşten çekilme. 3. Vâsıl b. Ata’nın kurduğu Mutezile mezhebini benimseme. 4. Takımdan ayrılma.
İ’TİZÂR: Özür dileme.
İTKAN: 1. Muhkem, sağlam kalma. 2. İnanma, emin olma.
İTLÂF: Telef etmek, ziyan etmek.
İTMÂM: Tamamlama, ikmâl etme.
İTMİ’NÂN: Emin olma, güvenme. Kalbin mutmain olması. Gönülden inanma.
İTTİBÂ: Tâbi olma, uyma, ardısıra gitme.
İTTİHAD: Birlik, beraberlik.
İTTİKÂ: Sakınma. Takva ehlinden olma.
İTTİRAD: Düzenli, uygun biçimde sıra ile birbirini izleyen. Biteviye.
İTTİSÂF: Vasıflanmak, bir sıfat sahibi olmak.
İVAZ: Karşılık olarak verilen şey, bedel.
İVME: Acele etme, koşma.
İZÂFET: 1. İki şey arasındaki ilgi, bağ. 2. İsim tamlaması, isim takımı.
İZÂHÂT: Açıklamalar.
İZÂLE: Giderme, def etme, yok etme.
İZÂN: Zekâ, anlayış.
İZÂR: Belden yukarıya mahsus örtü, peştemal, futa.
İZMÂR: Gizleme, saklama.
İZMİHLÂL: Yok olma, mahvolma.
İZZET: Değer, şeref, saygınlık.
Sayfanın en üstüne git
Alıntı
Reklamlar
.*Karoglan*.
Misafir

2
Wednesday, August 28th 2013, 9:18pm
j Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
J
Osmanlı alfabesinin ondördüncü harfi olup, ebced hesabında “” harfi gibi, 7 sayısına tekabül eder.
JAJE
f. Bâtıl, edebsizce olan söz.
JAJHA
f. Saçma sapan söyliyen. Mânâsız ve boş konuşan.
JAJHAYAN
f. Saçma sapan söz söyleyenler. Mânâsız ve boş konuşanlar.
JAJHAYÎ
f. Mânâsız söyleyicilik.
JAJHOR
f. Mânâsız ve mâlâyani şeyler konuşan.
JAJÎ
f. Tereyağı ile karışık peynirin tuluma konan şekli.
JAKETATAY
Fr. Arkası yırtmaçlı, etekleri uzun ve ön köşeleri yuvarlakça kesilmiş olan resmi ceket.
JALE
f. Çiğ. Kırağı. (Bak: Şebnem)
JALEDAR
f. Üzerine çiğ düşmüş, kırağılanmış.
JALE-İ EŞK
Gözyaşı jâlesi. Kırağı tânesine benziyen gözyaşı.
JALERİZ
f. Çiğ saçan, kırağı saçan.
JANDARMA
Fr. Yurt içinde asayişi sağlamak gayesiyle meydana getirilen ve orduya mensup silâhlı kuvvet. Ve bu kuvvette yer alan asker.
JAR
Zaif, takatsiz, bitkin.
JARDİNİYER
Fr. Salonlara süs için konulan ve içine çiçek ekilmek üzere bir sandığı bulunan bir mobilya.
JARTİYER
Fr. Çorap bağı.
JEAN
Dev. Gayet büyük. Dev cüsseli.
JEGALE
f. Çığlık, nâra. * Darı ekmeği.
JEGAND
f. Sağlamlık, metanet. * Vahşi ve yırtıcı hayvanların korkunç sesi.
JEGAR
f. Küf, kir, pas. * Yüksek ses, nâra.
JEH
f. Siğil, sivilce.
JELATİN
Fr. Tıbda ve fotoğrafçılıkta kullanılan şeffaf, renksiz ve kokusuz bir cisim. Hayvanların kemik ve kıkırdak gibi kısımlarından elde edilir. * Bir cins kâğıt.
JENDE
f. Yamalı, eski. * Eski-püskü. Pejmürde.
JENDEPUŞ
f. Yamalı hırka giyen kimse. Fakir.
JENG
f. Pas, küf, kir.
JENG-ÂLUD
Paslı.
JENGAR
f. Kir, küf, pas. * Bakır pası.
JENGARÎ
f. Bakır yeşili. Bakır pası renginde olan boya.
JENG-BAR
f. Pas saçan.
JENG-BESTE
f. Paslı, kirli, küflü, pas tutmuş.
JENGDAN
f. Çan. Çıngırak.
JENG-DAR
f. Küflü, paslı, kirli.
JENGELE
f. Çatal tırnaklı hayvan. * Hayvanda bulunan çatal tırnak.
JENG-PEZİR
Paslı, küflü, kirli.
JENG-YAB
f. Paslı, küflü, kirli.
JENK
Yüzde hâsıl olan buruşukluk.
JEOLOĞ
yun. Yer (Arz) ilmi ile uğraşan.
JEOLOJİ
yun. Yerin (Arzın) yapı kütlelerini inceleyen ilim kolu.
JERD
f. Çok yiyen, obur.
JERF (JERFA)
f. Derin. Suyun derin yeri.
JERFBÎN
f. Dikkat sâhibi, dikkatli.
JERFÎ
f. Derinlik.
JERFİN
f. Kapı sürmesi. Kapının ardına konulan dayak.
JEST
Fr. Çalım. Mânâlı ve gösterişli hareket.
JETON
Fr. Para yerine kullanılan marka. * Telefonlarda veya garsonların kasa ile hasaplaşmasında kullanılır.
JEY
f. Göl. * Irmak.
JIYAN
f. Kükremiş, kızgın. (Ey yâreli şir-i jiyan, bu hâb-ı gafletten uyan.)
JİK
f. Yağmur damlası. * Kirpi.
JİKASE
f. Kirpi.
JİLE
Yelek.
JİMNASTİK
(Bak: Cimnastik)
JİMNAZ
Bazı memleketlerde orta tahsil müesseselerine verilen isim. İdadî mektebi.
JİR
f. Göl. Havuz.
JİRNET
Fırıldak. Rüzgârın istikametini gösteren âlet.
JİVE
f. Civa.
JİYAN
f. Kızgın, kükremiş, hışımlı. (Bu tabir, ekseriyetle arslanlar hakkında kullanılır.)
JÖN TÜRK
Fr. Genç Türk. 1868’den sonra, Avrupa’daki gibi, güya yenilik ve terakki isteyen Genç Osmanlılara Avrupalılarca takılan isim.
JUN
f. Sanem, put.
JURNAL
Fr. İlk önce gazete ve rapor mânasına kullanılırken sonradan “hükümete ihbar” gibi olan hâdiselere denilmeğe başlandı. İhbar, şikâyet, polis raporu. İnsanı kötüleyerek verilen haber veya rapor.
JÜGAL
f. Kömür. Maden kömürü.
JÜLİDE
f. Dağınık, perişan, karma karışık.
JÜRİ
ing. Herhangi bir mes’ele için hüküm vermek üzere toplanan hey’et, cemaat.

K Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
K
Osmanlı alfabesinin yirmidördüncü harfi olan kaf ile, yirmibeşinci harfi olan kef harfini karşılar.
KA’
(C.: Akva’) Düz yer.
KAA
Ev avlusu.
KAA’
Acı su.
KAAKI’
Birbiri ardınca meydana gelen gök gürlemesi.
KAAN
Hükümdar, hâkan.
KAARET
Derinlik.
KAARET-İ DERYÂ
Denizin derinliği.
KAAS
Boynu göğüse girmek.
KAAT
Gadap, hiddet, öfke. * Darlık. * Yaşlı koyun. * Davar memesi. * Bağırma ve çığlık şiddeti.
KAB
Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her “yay” da “iki kab” olan miktar.
KA’B
(Ölm: Hi: 32) Yahudi âlimlerinden olup İsrailiyatı İslâmiyet’e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebubekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa’lebi ve Kisai gibi İslâm tarihçileri ondan çok rivayetlerde bulunmuşlardır.
KA’B
Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği. * Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük. * Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim.
KA’B
Yemek yemek. Su içmek.
KA’B
(C.: Kıâb) Ağaç çanak.
KAB’
Seyahat edip gezmek. * Nefesi tutulmak. * Atın burnu içinden çıkan hırıltı.
KABA’
(C.: Akbiye) Üste giyilen elbise. Kaftan, cübbe.
KABAÇE
f. Entari. Hafif giyecek.
KABADAYI
Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.
KABAHAT
Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.
KABAHÂT
(Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.
KABAİH
(Kabayih) (Kabiha. C.) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller.
KABAİL
(Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.
KABAİL-İ ARAB
Arap kabileleri.
KABAKULAK
Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.
KABALE
Kadı’nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.
KABAS
Ciğer hastalığı. * Yüksek ve kalın. * Hafiflik. * Neşat, sevinç.
KABA’SER
(C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu. * Deniz canavarlarından bir canavar.
KABATÎ
(Kıbtî. C.) Çingeneler.
KABA-YI ÂHENİN
Demirden yapılmış elbise. Zırh.
KABAZA
Hız. Sür’at.
KABB
İnce belli olmak. * Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi. * Makara ortasındaki ağaç.
KABBA
İnce belli, zayıf kadın. (Müz : Akbeb)
KABBAN
Büyük terazi, baskül.
KABBE
Yağmur damlası. * Gök gürlemesi.
KÂBBE
Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak.
KABCE
(C.: Kubec-Kibâc) Keklik kuşu.
KABE
Yumurta.
KABE
Usanmak, bıkmak. * Kırılmak.
KÂ’BE
(Kâbe) Dünyanın en kudsi ma’bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma’mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü’minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhisselâm’ın Kâbe’yi bina ederken, yahut insanları hacca davet ederken, üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. Tavaf namazı burada kılınır. Kâbe’nin ilk inşası Hz. Âdem (A.S.) tarafından olduğuna dair rivayetler vardır. Bedahetle malûm olan ise; Sahih-i Buharî Tercümesine ve çok kıymetli delillere binaen İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar inşa etmişlerdir. Bu husus âyet-i kerime ile de sâbittir.(Beyt-ül Muazzam’ın âmir-i inşası: Allah-ü Zülcelil; mübelliği ve mühendisi: Cibril; ilk bânisi: İbrahim Halil, muavini de İsmail olduğu en sahih rivayet olarak kabul edilmek icabeder… diye Sahih-i Buharî Tercümesinde Hâfız İbn-u Kesir’den nakledilmiştir.) Kâbe kıblegâhtır. Üzerine farz olan müslümanların, hacc zamanında gidip ziyaret etmeleri icabeden en mühim ve en büyük mabedimiz.
KÂ’BE-İ KEMALÂT
Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi.
KABELE
(C.: Kıbel) Göz boncuğu.
KA’BERÎ
Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi.
KABES
Ateş parçası. * Ateş şulesi. * Öğretmek. * Öğrenmek.
KABET
Kederli ve ıztırablı olma.
KÂ’BETEYN
İki Kâbe. Mekke-i Mükerreme’deki Kâbe-i Muazzama ile, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ.
KÂ’BET-ÜL ÂMÂL
İsteklerin ve emellerin yönelmiş olduğu yer.
KÂ’BET-ÜL ULYÂ
şerefi ve kudsiyyeti pek yüksek Kâbe.
KAB-I KAVSEYN
İmkân ve vücub ortasında bir makam. * İki yay uzaklığı mesafesi.(… İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat; ve zihayat içinde en eşref olan zişuur; ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan; ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât, elbette o mi’rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn’e çıkacak, Saadet-i Ebediye kapısını çalacak, hazine-i Rahmetini açacak, imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır. S.)
KABINA SIĞMAMAK
t. Sabırsızlık, acelecilik. * Şişmanlamak.
KABIZ
Kabzeden, tutan.
KABIZ-I ERVAH
Ruhları kabzeden Hz. Azrail.
KABIZ-I MÂL
Tahsildar.
KÂBİ’
Dolu kap.
KABİA
Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir.
KABİH
(Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.
KABİHA
(C.: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele.
KABİH-ÜL VECH
Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan.
KABİL
Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan.
KABİL
Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden. * Sınıf, nevi, soy. * Kefil. * Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi.
KABİLE
Kadın ebe. * Kabul edici. * Ses alıcı.
KABİLE
Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar.
KABİL-İ EMÂNET
İnsan.
KABİL-İ GAYR-İ TELAKKUH
Gebeliği mümkün olmayan.
KABİL-İ HİTAB
Sözden anlar. Kendisi ile konuşulabilir olan kimse.
KABİL-İ İNKİSAR
Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.
KABİL-İ KIYAS
Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan.
KABİL-İ NESH
Kaldırılması, iptal edilmesi mümkün olan.
KABİL-İ TEMYİZ
Huk: Temyiz mahkemesinde görülebilecek olan dâvalar.
KABİLİYET
Dıştan gelen te’sirleri alabilme gücü. * İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik.
KABİN
f. Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para.
KABİNE
Fr. Vekiller hey’eti. Bakanlar kurulu. * Küçük oda. * Doktorun muâyene yeri.
KABİR
(Bak: Kabr)
KABİR
Büyük, ulu.
KABİS
Yusuf Aleyhisselâm’ın rüyasında gördüğü yıldızlardan birisi.
KABİS
Hızlı giden at. Süratli at.
KABİSA
Parmak ucuyla yenen şey.
KABİSE
Üveyik kuşu.
KÂBİSE
Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.
KABKAB
Karın, batn.
KABKABA
Haykırma, kükreme. (Deve ve arslan hakkında kullanılan bir tâbirdir.)
KABKABA-İ İBİL
Devenin bağırması.
KABKABA-İ ŞİR
Arslanın kükremesi.
KABL
Önce. Evvel. İleride. Evvelki.
KABL-EL BÜLUĞ
Büluğdan evvel.
KABL-EL MİLÂD
İsa’dan (A.S.) önce, milâddan evvel.
KABL-EL VUKU’
Vuku’dan evvel. Olmadan evvel.
KABL-EL VÜCUD
Gelmeden önce.
KABL-ET TAAM
Yemekten önce.
KABL-ET TELAKİ
Buluşmazdan önce.
KABL-EZ ZEVAL
Öğleden önce.
KABL-EZ ZUHR
Öğleden evvel.
KABL-EZ ZUHUR
Zuhurundan ve meydana çıkmadan evvel.
KABLÎ
İlke ve önceliğe âit. Hiçbir tecrübeye dayanmadan. Yalnız akıl ile.
KABLO
Fr. : Telgraf, telefon hatlarında veya elektrik akımı iletmede kullanılan izole edilmiş tellerin bütünü.
KABOTAJ
Fr. Bir ülkenin kendi limanları arasında gemi işletme işi.
KABR
(Kabir) Mezar. Merkad. Ölünün toprağa gömüldüğü yer. (Bak: Âlem-i berzah)
KABR-İ HÂMUŞ
Sessiz mezar.
KABRİSTAN
f. Mezarlık.
KABS
Her şeyin esası, aslı. * Tâlim etmek.
KABS
Parmak ucuyla yemek.
KABSA
Başı büyük ve sivri olan kadın.
KABT
El ile bir şey toplamak.
KABTARÎ
Yünden dokunan bir elbise.
KABUK
Bir şeyin dışındaki sert örtü, kışır. * Bazı hayvanların katı mahfazaları.
KÂBUK
f. Yuva. Kuş yuvası.
KABUL
Bir malı satın almak için kabul ettiğini bildiren sözdür. (Bak: İcab)
KÂBUL
Avcıların kemendi.
KABULGÂH
f. Kabul yeri.
KABUL-İ ADEM
Kalben ademi kabul etmektir. Hakkı inkâr etmek, hatalı bir hüküm ve itikattır. Hak mesleği kabul etmeyip indi ve şahsi görüşünü ileri sürerek başka bir yolda gitmektir, bir iltizamdır. İmânın zıddına şahsi görüşüne tâbi olmak, bâtılı kabul etmektir.
KABURGA
Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü. * Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.
KABUS
Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.
KABZ
Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak. * Tahsil etmek. Teslim almak. * Amelde zorluk çekmek. * Kuşun süratle uçması. * Mülk.
KABZ U BAST
Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık. * Birini diğeri üzerine tercih etme. * Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek. * Beyan ve ifâde etmek. * Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.
KABZA
Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap. * El, pençe. * Bir tutam, bir avuç şey.
KABZA-İ TÎG
Kılıncın kabzası, sapı.
KABZ-I RUH
Ruhun alınması. Ölmek.
KABZIMAL
Meyve ve sebze yetiştiricileriyle, satıcı arasındaki aracı.
KÂC
f. Küçük bir çeşit çam.
KAD
Gr : İsmiyye veya harfiyye olan bir kelimedir. İsmiyye olduğunda iki vecihle kullanılır. yerine muzari olur. Yetişir, kifayet eder mânasınadır. Yahut kelimesine müradif isim olur. Harfiyye olduğunda dâhil olduğu fiil, tahkik, ümid, rica, intizar, yakınlık, azlık veya çokluk ifade edebilir.
KA’D
Çuval.
KAD’
Men etmek, engel olmak.
KÂD
f. Hırs, tamahkârlık.
KÂD
Mahzun olma, hüzünlü ve kederli olma.
KADAH
Küçük toprak çanak.
KADAH
Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu.
KADANA
Forsaların ayağına vurulan zincir.
KADASTRO
Fr. Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi.
KADD
Boy, bos.
KADD Ü KAMET
Boy bos.
KADDA’
şiddetli.
KADDAH
Kadeh yapan. Kadeh yapıcı. * Zemmeden. Gıybet eden. Hicveden, yeren.
KADDAHE
Çakmak taşı.
KADDESALLAH
Allah mübarek ve mukaddes eylesin.
KADDESE
Takdis etti, takdis eder, takdis etsin, mutlu olsun (gibi mânada en mübarek bir şeyin kudsiliğini, kusur ve noksanlıktan uzaklığını, müberra olduğunu bildirir fiil.)
KADD-İ BÂLÂ
f. Yüksek, uzun boy.
KADD-İ BÜLEND
f. Uzun, yüksek boy.
KADD-İ MEVZUN
Mevzun boy, biçimli boy.
KADD-İ MÜSTESNA
Müstesna boy. Güzellikte emsalsiz ve benzeri olmayan endam.
KADE
Gr: Yardımcı fiillerdendir. Cümlede ifade edilen hükmün yaklaştığını bildirmek için söylenir. Mübtedâ ile haberin başına gelerek, birincisini isim adı ile merfu’ kılar, haberini de mansub eder. Bu gibi fiillerin haberi muzâri olur.
KA’DE
Bir defa oturuş. Oturma. * Ist: Namazdaki bir defa oturuş. Teşehhüd için, Ettahiyyâtü duâsını okumak maksadı ile olan oturuş. Birinci oturuşa Ka’de-i ulâ, ikinciye de Ka’de-i âhire denir.
KA’DEL
Yağhane sepeti.
KADEM
Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. * Uğur.
KADEM-BUS
f. Ayak öpen.
KADEME
Derece, sıra. * Merdiven basamağı.
KADEME KADEME
Basamak basamak, derece derece.
KADEME-İ ULÂDA
İlk basamakta. Başlangıçta.
KADEMÎ
Ayakla alâkalı. Ayağa mensub.
KADEMİYYE
Ayak bastı parası. * Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret.
KADEMKEŞ
f. Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen.
KADEMNİH
f. Ayak basıcı.
KADEMNİHADE
f. Gelmiş, ayak basmış olan.
KADEMRAN
f. Adım atan, ilerliyen.
KADEMRENCE
f. Lütfen kabul, tenezzül.
KADER
Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali’. Baht. Şans.(Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yâni, mü’min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk’a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için “cüz-i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona: “Mes’ul ve mükellefsin” der. Sonra ondan sudur eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için “kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.” S.)(… Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise; kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk’a verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü, madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak’tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes’uliyeti deruhde eder, seyyiata merciiyyeti kabul edip, Rabbini takdis eder, daire-i ubudiyyette kalıp teklif-i İlâhiyyeyi zimmetine alır. S.)(İrade-i cüz’iye-i insaniye ve cüz’-i ihtiyariyesi; çendan zaiftir, bir emr-i itibarîdir, fakat, Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaif, cüz’î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni, mânen der: “Ey abdim; ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes’uliyet sana aittir!” Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. O’nu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim” desen. O Çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette “Sen istedin” diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini, bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder. S.)
KADERÎ
Kader ile alâkalı. Kader, tali’ nev’inden olan.
KADER-İ İLÂHÎ
Allah’ın takdiri.
KADERİYE
Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası. (Bak: mu’tezile)
KADH
Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme. * Men’etmek, engel olmak. * Çakmak taşını çakmak. * Bir kimsenin işine halel vermek.
KADIM(A)
Kemirici hayvan.
KADIRGA
Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi. (O.T.D.S.)
KADIZ
Hep olduğu yerde kalan büyük fıçı.
KADÎ
Hâkim. Peygamber (A.S.M.) nâmına suçluyu ve suçsuzu ayırıp şeriatla hükmeden hâkim. * Kaza eden.
KADÎ İYAZ
Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî’dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba’da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şehrinde kadılık yapıp, son ömrünü geçirdiği Merakiş şehrine gidip hicri 544 tarihinde vefat etmiştir. Te’lifatı pek çoktur. Kitab-ül İkmâl, Envâr-ül Meşârik, Ettenbihat kitapları hadis ilminde meşhurdur.
KADÎ NAİBİ
Kadıların (hâkimlerin), gitmedikleri yerlere gönderdikleri vekiller.
KADÎB
(C.: Kıdbân) İnce ve düz fidan, dal veya çubuk. * Erkeklik âleti.
KADÎD
Kurutulmuş et. * Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan. * Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet.
KADÎH
Tencere dibinde arta kalan.
KADİH(A)
(Kadh. dan) Bir kimse hakkında kötü söz söyleyen. Zemmedici, çekiştirici, kötüleyici.
KADİ-L KUDAT
Kadıların kadısı. En büyük kadı. Kazasker veya şeyhül islâm makamında bulunan kimse.
KADİM
(A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan. * Azanın mukaddemesi olan insanın başı.
KADÎM
Eski zaman. * Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. * Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet.
KADİME
Ordunun ileri karakolu. * Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri.
KADÎMEN
Eskiden beri. Kadim olarak.
KADÎMÎ
Eskiden beri var olan. Eski.
KADİR
Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.)
KADÎR
Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi. (Allah C.C.)(İnsan kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelâli de görmeğe müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyâret etmek için o menzilin kapısını açmağa muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyâret etmek ve firak-ı ebediden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadir-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana Hakiki Ma’bud olacak; yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakim-i Zülkemâl olabilir. S.)
KADİR ALAYI
Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim.
KADİR GECESİ
(Bak: Leyle-i Kadir)
KADİR-AŞİNA
Değer ve kadir bilen.
KADİRDAN
f. Kadirbilir. Değerbilir.
KADİR-DANLIK
Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen.
KADİR-ENDAZ
f. İyi ok atan ve attığı her oku hedefe isâbet ettiren kimse.
KADİRÎ
Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin yolunda olan, onun tarikatına mensub. olan. (Bak: Geylanî)
KADİR-ŞİNAS
f. Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen.
KADÎ-ÜL HÂCÂT
Bütün ihtiyaçları yerine getiren Hâkim. Allah (C.C.)
KADİYE
Azlık. Az cemaat.
KÂDİYE
Soğuk. * Afet, belâ.
KADKEŞİDE
f. Boy atmış, uzamış. Boyu uzamış.
KADR
İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına.
KADR SURESİ
Kur’an-ı Kerim’de 97. sure olup İnna Enzelna diye de söylenir.
KADRO
ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa insanların tamamı veya bütünü.
KADR-ŞİNAS
(Bak: Kadir-şinas)
KADUM
(C.: Kudm) Keser. * Şam yakınında bir köyün adı.
KADV
Yemeğin kokusu iyi olmak.
KADY
Yemeğin kokusu güzel olmak.
KAF
Ufuk. * karfinin ismi. * Bir dağ adı.
KA’F
(C.: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak. * Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek. * Kap içindeki suyun tamamını içmek. * Koparmak.
KAF SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir.
KAFA
(C.: Akfâ) Baş. Kafa. * Ense, arka. * Akıl, zekâ, anlayış.
KAF’A
Yağcılar tokmağı. * Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne.
KAF’A
Yumuşak kuru ot. * Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.
KAFADAR
f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.
KAFAR
Katıksız ekmek.
KAFAVE
Sütten yapılan azık.
KAFAVÎ
Kafa ile alâkalı.
KAFD
Bileğin eğri olması.
KAFDER
Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFEDAN
Attarların eczâ koydukları kese veya torba.
KAFENDER
Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFER
Zayıf ve etsiz olmak.
KAFES
Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey. * Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper, * Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.
KAFF
Parmak arasına birşey gizlemek. * Ot kurutmak.
KAFFAF
Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse.
KAFFAL
Çilingir. Anahtarcı.
KAFFAN
Büyük terazi.
KÂFFE
Hep. Bütün. Cümle.
KÂFFE-İ EF’AL
Bütün işler.
KÂFFE-İ EFRÂD
Bütün fertler.
KÂFFETEN
Bütünü. Hepsi birden.
KAFH (KIFÂH)
Başa vurmak. * İçi boş olan şeyi vurmak.
KAFÎ
Birine uyup peşinden giden.
KÂFİ
Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.
KAFÎL
Kuru ağaç. * Parça parça olmuş ot. * Kamçı. Bir otun adı.
KÂFİL
Birinin yerine ödemeyi kabul eden. Kefil olan.
KAFİLE
(A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan.
KAFİLE-SÂLÂR
f. Kafile reisi. Kafile başı.
KAFÎNE
Kafasından kesilen koyun.
KAFÎR
Hayvan tersi.
KÂFİR
Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah’ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.(Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını te’sis eder.Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmaniyle bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü’min ise, seyyiatının cezasını görür.Bunun için dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü’mine Cehennemdir. (Yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü’min yüz derece ziyade mes’uttur, denilmiştir.Ve keza iman, insanı ebediyyete, Cennet’e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür. Zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki “lübb”ü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen “lübb” bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir. M.N.)
KÂFİRANE
f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi.
KÂFİR-İ Nİ’MET
Nankör. Nimeti inkâr eden.
KÂFİRÛN
Kâfirler.
KÂFİRÛN SURESİ
Kur’an-ı Kerim’de 109. sure olup El-Kâfirûn da denilir.
KAFİYE
Tâbi olan şey. * Herşeyin son tarafı. *Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman… gibi.)
KAFİYEPERDÂZ
f. Kafiye uyduran. Şair, nâzım.
KAFİYEPERESTLİK
Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.
KAFİYESENC
f. Kafiye dizen. Nâzım, şair.
KAFİZ
(C: Kufzân-Akfize) Ölçek.
KAFKAF
şarap, hamr.
KAFKAF
şahtere otu.
KAFKAFE
Titremek, titretmek.
KAFN
Kafa.
KÂF-NUN TEZGÂHI
(Risale-i Nur Külliyatında geçen bir tabirdir) Allah’ın Kün emriyle her işin olması. (Kün ) “Ol” emri olan bu kelime “Kâf” ve “Nun” harfleri ile yazıldığından böyle denilmiştir.
KAFR
Arz. Çöl. Beyâban.
KAFS
Sıçramak. * Hafiflik. * Sevinç, neşat. * Hayvanın ayaklarını bağlamak.
KAFS
Zorla birşey almak. * Gadap, hiddet. * Mevt, ölüm.
KAFSAL
Arslan.
KAFŞ
Yemekten lezzet alma, fazla yemek yemek. * Pabuç. * Cem’etmek, toplamak.
KAFŞELİL
Kepçe.
KAFTA
Cima etmek.
KAFTAN
Ekseriya mükâfat ve taltif olarak giydirilen süslü üstlük elbise. Hil’at, esvab.
KÂFUR
Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde. * Cennette bir kaynak ismi.
KAFUR (KUFUR)
Hurma çiçeğinin kılıfı.
KAFV
Bir kimsenin ardına düşüp ittibâ etmek, ona tâbi olup uyma.KAFY : Uymak. * Kafasına vurmak.
KAFZ (KAFAZÂN)
Sıçramak.
KAFZEA
(C: Kafâzi) Başın çevre yanlarının saçı.
KÂGAZ
f. Kâğıt.
KAGŞAR
Yıkılmak üzere. Yıkılıp harabolmaya yüz tutmuş.
KAĞITHANE
Kâğıt fabrikası. * İstanbul’da vaktiyle böyle bir fabrikanın bulunduğu yerdeki mesire.
KAĞNI
(Kağlı) İki tekerleri dingille sâbit öküz arabası.
KAH
Sultan.
KÂH
f. Köşk, kasır. * Tek oda. Bir gözlü oda. * Yüksek binâ.
KÂH
f. Saman. Saman çöpü.
KAHA
Ev ortası, saha.
KAHAL
Koyunların derisini kurutan bir hastalık.
KAHAME
İlerlemiş yaşlılık.
KAHB
Yaşlı, ihtiyar. * Büyük dağ.
KAHBA (KAHBE-KUHBE)
Kırmızısı çok olan beyaz nesne.
KÂHBAN
f. Harman bekçisi.
KAHBE
Namussuz kadın. Fâhişe. * Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam.
KAHD
Koyunun beyaz kuzusu. * Açılmamış nergis.
KÂHDAN
f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda.
KAHDE
(C.: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.
KAHF
Kap içindeki suyun tamamını içme.
KÂHGİL
f. Samanlı sıva çamuru.
KAHHAR
Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A’lâ’nın esmâ ve sıfâtındandır.
KAHHARANE
Kahharcasına. Kahredercesine.
KAHİF
Şiddetli yağmur.
KÂHİL
Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.
KÂHİLANE
f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.
KÂHİN
Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz’i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz’i hadiseler için, o cüz’i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur’aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz’i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur’ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu’cizane ilân etmek ve göstermektir… L.)
KÂHİNANE
f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.
KÂHİNE
Kadın kâhin.
KAHİR
(A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen. * Zorlayan. Mecbur eden.
KAHİR-ÜL EŞRÂR
Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.
KAHİR-ÜS SÜMUM
Panzehir.
KAHİT
Şiddetli kıtlık olan sene.
KAHİZ
Müşkil, zor nesne.
KAHKAHA
Yüksek sesle ve çokça gülme.
KAHKAHA’
Öldürücü bir yılan.
KAHKAHAZEN
f. Kahkaha atan, fazlaca yüksek sesle gülen.
KAHKAR
Katı, sert, sağlam taş.
KAHKAR
Taş.
KAHKARA
Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.
KAHKARÎ
Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme. * Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.
KAHKARİYE
Geri dönme. Rücu’.
KAHL
Göze sürme çekmek.
KAHL
Zemmetmek. * Nimete nankörlük etmek.
KAHL (KUHUL)
Kurumak.
KAHLESE
Yuvarlak baş.
KAHM
(Kuhum) : Düşünmeden kendini bir iş içine atmak.
KAHPE
(Bak: Kahbe)
KAHR
Zorlama. Cebir. * Ezme. Mahvetme. * Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. * Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.) (Bak: Celal)
KAHR
Yaşlı, ihtiyar kişi. * Yaşlı at. * Yaşlı deve.
KAHRAMAN
(C.: Kahramanan) f. Yiğit, cesur, bahadır. * Fars mitolojisinde Rüstem’in yendiği kişi. * İş buyuran, hüküm sâhibi.
KAHRAMANAN
(Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler.
KAHRAMANANE
f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane.
KAHRAMANÎ
f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk.
KAHREBAN
Kehribar.
KAHRENÎ
Kahr ile, zorla. Ezerek, cebren.
KAHR-I DEHR
Dünyânın ve zamanın kahrı.
KAHR-I HİDDET
Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi.
KAHT
Kıtlık. Kuraklık. Kuraklıktan dolayı mahsulün yetişmemesi.
KAHT Ü GALÂ
Yokluk. Kıtlık. Fakirlik. * Pahalılık.
KAHT-I RECUL
(Kaht-ı rical) Adam kıtlığı. Değerli devlet ve siyaset adamlarının yokluğu.
KAHUS
Uzun boylu erkek.
KAHVALTI
t. Sabah ve ikindi vakitleri yenilen hafif yemek.
KAHVE
şarap. * Hâlis süt. * Kahve. * Güzel koku. * Bolluk, bereket. * Kahvehane.
KÂHYA
Büyük konaklarda ev işlerini idare eden kimselerle san’at ve ticaret sahiplerinin işlerine bakmak üzere hükümet tarafından seçilen kimselere eskiden verilen addır.
KAHZ
(Ok atmak. * Sıçramak. * Yarmak.
KAHZ (KIHZ)
İbrişim karışıklı beyaz bez.
KAIF
Yeri kazıp götüren, toprağı sürükleyen yağmur.
KAILE
(C.: Kavâil) Dağ başı.
KAİB
(C.: Kevâib) Tomurcuk memeli kız.
KAİBE
Hüzün ve gamdan perişan olmak.
KAİD
(Kuud. dan) Oturan, oturucu, oturmuş.
KAİD
(A, uzun okunur) Süren. Sevkeden. * Koyunların önünden giden ve “Küsem” denilen koyun. * Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan. * Sıradağ. * Geniş ark.
KAÎD
(C.: Kavayid) Çekirge. * Ulu, yüce kişi.
KAİDAN
(Kaid. C.) Kumandanlar, komutanlar, seraskerler.
KAİDE
Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık. * Dip taraf. * Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus. * Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri. * Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın.
KAİDE-İ KÜLLİYE
Açık ve sarih olan kaide ve hüküm. Herşey hakkında tatbik edilebilen, umumi kaide.
KAİDE-İ RABT
Bağlama kaidesi, bağlama cümlesi.
KAİDEN
Oturarak, oturduğu hâlde.
KAİDEŞİKEN
f. Kaide ve usullere uymayarak. Kuralları çiğniyerek.
KAİDEŞİKENÂNE
f. Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak.
KAİDETEN
Kaide ve hükümlere göre. Kurala uygun olarak.
KAİDEVÎ
Kaide ve kural ile alâkalı. * Mat: Tabana ait.
KAİD-ÜL CEBEL
Dağın çıkıntısı, burnu.
KAİD-ÜL CEYŞ
Orduyu, askeri idare ve sevkeden. Kumandan. Serasker.
KAİL
Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış. * Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş.
KAİM
Ayakta duran. Mevcut. Baki. * Vaktini ibadetle geçiren.
KAİME
Uzun bir kâğıda yazılan ferman. * Kitap yaprağı. * Kâğıt para.
KAİMEN
Ayakta durarak. Yıkılmamış. * Canlı olarak.
KAİM-MAKAM
Birinin yerine geçen. Kaymakam. Bir kazayı (İlçe) idâre eden memur. Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe. Yarbay.
KÂİN
Olan. Var olan. Bulunan. Mevcut.
KÂİNAT
Var edilen şeylerin hepsi. Yaratılanlar. Mevcudat. Âlemler.
KÂİNAT-EFRUZ
f. Kâinatı süsleyen, cihanı donatan.
KÂİNAT-I NÂİME
Uyuyan kâinat.
KAÎR
Daha derin, çok derin.
KAÎS
Çok yağmur.
KÂJ
f. Eğri, bükülmüş. * Şaşı.
KAK
Uzun, tavil. * Alaca karga.
KA’K
Kuru ekmek. Peksimet.
KA’KA
Kuru, yâbis. Meşakkatli yol. * Yemame’den Kûfe’ye giden geniş yol.
KA’KA’
Korkak, zayıf kişi.
KA’KAA
Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses.
KA’KEA
Men’etmek, engel olmak. * Hapsetmek.
KAKUM
Kürkü makbul bir cins kedi.
KAKUNC
Kanbel otu. (İt üzümünün bir nevidir.)
KAKUZE
(C.: Kavâkiz) Boş maşrapa.
KAKÜL
(Kâgül) f. Alnın üzerine sarkıtılan kısa kesilmiş saç.
KAL
(A, uzun okunur) Söz.
KAL’
Bir şeyi kökünden çekip koparmak. * Kendisinden iyi kalay çıkan maden. * Azletmek. Bir tarafa ayırmak.(… İşte bak: şu cezire-i vasiada vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inadcı muhtelif akvamı ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-yi vahşiyanelerini def’aten kal’ u ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme üstad eyledi… M.N.)
KAL U KÎL
Dedi denildi şeklindeki nakiller.
KALA
Buğz, adâvet.
KAL’A
Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı. * Çobanın çantası. * Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan.
KÂLA
f. Kumaş. * Ev eşyası, giyim eşyası. * Sermaye, anamal.
KAL’A-BEND
f. Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. Kal’aya bağlanmış.
KAL’A-DÂR
f. Kale koruyucusu, kal’a muhafızı. Dizdar.
KALAFAT
Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık.
KALAFAT
Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi. * Sahte süs, düzen.
KAL’A-GİR
f. Kale tutan.
KALAH
Diş sarılığı. * Sarık uzunluğu.
KALAİD
(Kılâde. C.) Gerdanlıklar. * Akarsular.
KALAİL
(Kalil. C.) Az şeyler, kaliller.
KALAK
Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık. * Zahmet. Meşakkat.
KAL’A-KÜŞA
f. Kale zapteden.
KALALİB
(Kullâb. C.) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.
KALÂNİS
Takkeler, külâhlar.
KALÂNİSÎ
Takkeci.
KAL’A-NİŞİN
f. Kalede oturan.
KALANSUVE (KULENSİYE)
(C.: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk. (Bak: Kalensüve)
KALANTOR
Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.
KALAR
f. Büyük sel yarıntısı.
KALAVRA
Eskimiş meşin eşya veya yamalı ayakkabı.
KALAYE
Kilise odası.
KALB
Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek. * Gönül. * Herşeyin ortası. * Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme. *İmanın mahalli. * Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb ismi verilmiştir.) Bir şeyi geri döndürmek ve çevirmek. * Yüreğe vurmak veya dokunmak. Gönüle dokunmak. * Bir şeyin içini dışına ve dışını içine çevirmek. * Aks ve tahvil.(Ehl-i tahkik indinde; çam kozalağı şeklindeki cismanî et parçasına taalluk eden letaif-i Rabbaniyedir. Bütün kuvvetin mebdeidir. Dimağ ise; bütün hislerin mebdeidir.)(Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni’i arayan ve isteyen ve Sâni’in vücudunu delâili ile ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze mâruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramağa başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem’ ve basara hakk-ı takaddümü vardır.Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latife-i Rabbaniyyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh, o latife-i Rabbaniyyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâ-ül hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latife-i Rabbaniye a’mâl ve ahvâl ve mâneviyatın hey’et-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesi ile mâhiyeti, meyyit-i gayr-i müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır. İ.İ.) (Bak: Hiss-i sâdis)
KALBEN
İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine.
KALBGÂH
f. Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. * Canevi.
KALBÎ
İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca.
KALB-İ ÂHENİN
Demir gibi metin ve sağlam olan kalb.
KALB-İ HABİDE
Uyumuş kalb.
KALB-İ HARÂB
Harab olmuş gönül.
KALB-İ MECRUH
Yaralı kalb.
KALB-İ METRUK
Terkedilmiş kalb, bırakılmış gönül.
KALB-İ MUNTAZAM
Edb: Harfleri ters okunduğu zamanda da bir mâna çıkan kelimedir. Meselâ: “Reşat, taşer” gibi.
KALB-İ MUZTARİB
Iztırab çeken kalb.
KALB-İ NÂ-ŞÂD
Hüzünlü gönül, kederli kalb.
KALB-İ SELİM
Temiz gönül.
KALBOLMA
t. Başka hâle gelme. Değişme.
KÂLBÜD
f. Kalıp, şekil. * Gövde, beden, insan veya hayvan cesedi.
KALBZEN
f. Kalpazan. Sahte para basan. * Yalancı.
KALD
Gümüş bilezik.
KALE
Söz söylemek.
KALE
f. Kumaş. * Ham kavun, kelek.
KALE
(Bak: Kal’a)
KALE
(A, uzun okunur) Dedi. O söyledi.
KALEB
(C.: Kavâlib) Kalıp.
KALEB
Dudak dışarıya sarkmak.
KALEBE
Hastalık. İllet.
KALEHZEM
Yeyni, hafif. * Suyu çok olan büyük deniz.
KALE-KÎLE
Dedi-denildi şeklindeki nakiller.
KALEM
(C.: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış. * Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet. * İfâde. Üslub. * Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet. * İnce boya, fırçası. * Yazı enva’ı. * Resim. Nakış. * Resmi dâirelerde kâtiplerin çalıştıkları oda. * Ağacı aşılamak için kullanılan ucu kalem gibi yontulmuş ince çöp. * Çiçek ve sâir hastalıklara karşı kullanılan aşıyı hâvi ufak şişe. * Ok.
KALEM SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 68. suresinin ismidir. Mekkîdir.
KALEMDAN
f. Kalem kutusu, kalemlik.
KALEMEN
Yazı ile, kalem ile. * Sayıca, sayı bakımından.
KALEMGİR
f. Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması.
KALEMÎ
(Kalemiyye) Kalemle alâkalı. Kalemle münâsebet ve alâkası olan.
KALEMİYYE
Eskiden kalemlerde yazı karşılığı olarak alınan para.
KALEMKÂR
f. Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. * Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. * Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş.
KALEMKÂRÎ
f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış.
KALEMKEŞ
f. Yazan, yazıcı, yazar, müellif. * Çizen. * Yazıda silinti yapan.
KALEMREV
f. Bir hükümdar veya hükümetin hükmünün geçtiği yer.
KALEMZEDE
f. Yazılmış, kaleme alınmış.
KALEMZEN
f. Yazan, yazıcı, kâtib.
KALEN
(A, uzun okunur) Söylemek suretiyle. Söyleyerek.
KALENDER
f. Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. * Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. * Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof.
KALENDERÂNE
f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette.
KALENDERÎ
f. Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. * Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri “mef’ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün” vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler.
KALENSÜVE
Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh. * Mantarın başlığı, tablası.
KALES
Kusuntu.
KALET
(C.: Kılât) Helâk olmak. * Dağlarda, içinde su biriken çukur. * Göz çukuru. * Baş parmağın dibinde olan çukur.
KALFA
Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine “kız” denilir ve adlarıyla çağrılırlardı. * Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı. * Bir san’atta usta ile çırak arasındaki işçi.
KALGAY
Eskiden Kırım Hanlığı’nın veliahtlerine verilen ünvan.
KALH
Ferc.
KALH
Eşek anırtısı. Aygır kişnemesi.
KALHEBAN
Uzun, tavil.
KALHEBE
Beyaz bulut.
KALIB
(Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi) * Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf. * Beden, vücut, gövde. * Şekil ve suret nümunesi, örnek. * Bir kalıba dökülmüş veya kalıptan çıkmış şey.
KALİ
f. Halı.
KALİ’
(Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran.
KALÎ
Dedikoducu, gıybet eden, çekiştirici. * Söylemekle. Söylenmiş. Söz olarak. Söze dair ve müteallik.
KÂLÎ
Veresiye satmak.
KAL’-İ EŞCAR
Ağaçların sökülmesi.
KALÎB
Kuyu, çok eski zamandan kalmış kuyu.
KÂLİB (KELİB)
İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim ettiren kimse.
KALİÇE
f. Küçük halı.
KALİF
Sünnet olmamış kimse.
KALÎF
Hurma kabuğu.
KALİFİYE
Fr. Yetişmiş usta, işçi vs.
KÂLİH
Katı, şiddetli, şedid.
KALİL
Az. * Bodur kimse.
KALİLEN
Az olarak.
KALİL-ÜL BİDÂA
Sermayesi az.
KALİTA
ing. Eskiden kalyon cinsinden yük gemisi.
KALİTE
Fr. Vasıf.
KALİYYE
Tava kebabı. * Kavrulmuş.
KALİZEM
Kuyu. * Suyu çok olan deniz.
KALKADİS
Siyah boya.
KALKAL
Deprenmiş, hareket etmiş.
KALKALE
Bir şeyi titretmek. * Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. (Hakk kelimesinde okunduğu gibi)
KALLA’
Beylere koğuculuk yapan yalancı. * Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse.
KALLAB
(Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr. * Kalpazan. Sahte para basan kimse.
KALLAS
Takke dikici, takke diken.
KALLAŞ
Kalleş. Hileci, dönek.
KALLAVÎ
Vaktiyle vezirlerin giydikleri bir cins kavuk.
KALLE
Az olmak.
KALLEYS
San’a şehrinde bir kilise.
KALLİ
t. Sözlü. Dil ile.
KALLİDNÂ
Boynumuza geçir, tak (manâsındadır).
KALM
Kesmek.
KALMES
Ulu kişi, seyyid.
KALORİ
Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı. * Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.
KALP
t. Hileli. Sahte. Taklit. * Yalandan cesaret satan korkak adam. * Yalancı. Kendisine güvenilmez olan.
KALTABAN
f. Namussuz. Pezevenk.
KALÛ
(A, uzun okunur) Dediler. Onlar söylediler (meâlinde fiil).
KALÛ BELÂ
Cenab-ı Hak ruhları yaratıp, onlara Rabbiniz değil miyim, meâlinde: “Elestü Bi-Rabbiküm” buyurduğunda, ruhlar: “Evet Rabbimizsin” meâlindeki Kalu Belâ diye cevap verdiklerini bildiren Kur’andaki bir tâbirdir. (Bak: Bezm-i elest)
KÂLUC
f. Küçük parmak. * Güvercin kuşu.
KALUS
(C.: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve. * Yüksek. * Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak.
KÂLUS
f. (BibBiiiiiib Kafa) , ebleh, akılsız.
KÂLUSANE
f. Akılsızcasına, (BibBiiiiiib Kafa) çasına.
KALUŞE
f. Çömlek. * Tencere.
KALY
Et ve buğday kavurmak. * Buğz, adavet, düşmanlık.
KALYAN
f. Nargile.
KALYON
Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan yelkenli ve kürekli harp gemilerinden biri.
KA’M
(C.: Kiâm) Devenin ağzını bağladıkları şey. * İçinde silah saklanan kap. * Bağlamak. * Öpmek.
KAM’
Kahretmek. Zelil etmek. * Zabtetmek. Ezmek. Kırmak. * Hasta etmek. * Başına vurmak. * Bir sese kulak verip dinlemek. * Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak. * Huni.
KÂM
f. İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. * Ağzın üstü. Damak. * Koyun, sığır ağılı. * Ağaç kilit.
KÂM NA KÂM
f. İster istemez.
KÂM U NÂKÂM
Elbette, ister istemez.
KAMA
İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak. * Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi. * Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz.
KAMAKIM
(Kumkuma. C.) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler.
KAMAME
Süprüntülük.
KAMARA
Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar. * Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar. * Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme. * Avrupa devletlerinde millet meclisi.
KAMARÎ
(Kumriye. C.) Dişi kumrular.
KAMAROT
Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.
KAMATIR (KAMTARİR)
Katı, sağlam.
KÂMBAHŞ
f. Herkesin isteğini yerine getiren. * Bağışçı, ihsan edici.
KAMBER
(Bak: Kanber)
KÂMBİN
f. Merâmına erdiren. İsteğine kavuşturan.
KÂM-BİNAN
(Kâm-bin. C.) f. Bahtiyarlar, mesutlar, mutlu kimseler.
KÂM-BİNÎ
f. Bahtiyarlık, saadet, mutluluk.
KAMCERE
Islah etmek.
KÂMCU
f. İsteğini ve meramını arıyan. Maksadına ve gayesine ulaşmak isteyen.
KAME
(C.: Kumme) Başını sudan kaldıran davar.
KÂME
f. Arzu, istek, meram, gaye, maksad.KAM’E $ (Kumu’) : Hakaret.
KAMEA
(C.: Kamâ) Büyük gök sinek. * Gözün kirpikleri diplerinde çıkan sivilceler.
KAMED
Binanın temeli.
KAMEL
Bitli kişi. * Karnın büyük olması.
KAMEN
Lâyık.
KAMENCER
Yaycı, kavvas.
KAMER
Gökteki ay. Hilâl. * Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.
KAMER SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 54. Suresinin ismi olup İktarabet Suresi de denir. Mekkîdir.
KAMERÎ
Ay ile alâkalı.
KAMERÎ SENE
Arabi aylara göre olan yıl. Senesi 360 gün olan yıl. (Bak: Hicret)
KAMERİYYE
Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.
KAMERVARİ
f. Ay gibi, kamere benzercesine.
KAMES
Suya daldırmak ve batırmak. * Hareket edip acı çekmek.
KAMET
(A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan. * Boy. Boy-bos. Endam.
KAMET ALMAK
Namaza başlamak için, hususen farz namazından önce ezan okumak.
KAMET-İ BÂLÂ
Uzun boy.
KAMET-İ KIYMET
Kıymet ve değerinin mertebesi. Manevî büyüklük.
KAMET-İ MEVZUN
Düzgün ve yakışıklı boy.
KAMET-İ NÂMİYE
Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy.
KAMET-İ ÖMR
Ömür boyu. Bütün hayat müddetince.
KAMEZ
Menfaatsiz, hor hakir nesne.
KÂMGÜZAR
f. İsteğini elde edebilen. Arzusuna kavuşabilen.
KAMH
Yemeğe iştihâsı az olmak. * Suya dalmak. * Davarın başını sudan kaldırması.
KAMH
Buğday. * Yukarı kaldırmak.
KAMHA
Kasap merhemi adı verilen ilaç.
KAMIH
Suyu içmeyip, başını kaldırıp duran davar.
KAMIH
Tarhana. * Kokutup ekşitilmiş şey.
KAMIH
Kam’ eden, ezip kıran, mahveden, perişan eden. Kahreden, yok eden. Alçaltan, zelil eden.
KÂMİL
(Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi. * Resul-i Ekrem’in de (A.S.M.) bir vasfıdır. * Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. * Âlim, bilgin kişi. * Bir aruz kalıbı ismi.(Büyük görünme küçülürsün…Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük, Nâkıslarda küçüklük mizanıdır büyüklük. S.)
KÂMİLEN
Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen.
KÂMİL-İ UKALÂ
Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili.
KAMİM
Tere otunun kurusu.
KÂMİN(E)
Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran.
KÂMİNUN
(Kâmin. C.) Saklı ve gizli olanlar.
KAMİS
Gömlek. * Döl yatağını kaplayan ince deri. * Bâzı nebatlardaki ince zar.
KAMİT
Bağlanmış. * Tam olgun, kâmil.
KAMKAM
(C.: Kumâkım) Ulu, şerif kimse. *İyi, keskin kılıç. * Büyük deniz. * Çok adet. * Saç dibine düşen yavşak. * Küçük kene.
KAMKAME
(C.: Kamkâm) Büyük, derin deniz.
KÂMKÂR
f. İsteğine ulaşmış. Matlubunu elde etmiş. Hedef ve gayesine varmış. * Mutlu, bahtiyar, mes’ud.
KÂMKÂRANE
f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla.
KÂMKÂRÎ
f. Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik.
KAML(E)
Bit, kehle.
KAMLUL
Yabâni hıyar.
KAMM
Evi süpürmek.
KAMMAS
Suya dalan.
KAMMAŞ
Külhancı.
KAMME
Süpürmek.
KAMP
Karargâh. Kırda asker, izci veya talebelerin kurdukları karargâh. * Esirler karargâhı.
KAMPANYA
Sıkı bir iş ve çalışma devresi. * Maksatlı uğraşma. Bir maksad için faaliyete geçme.
KÂM-PERVER
(C.: Kâmperverân) Emel besleyici.
KAMR
Göz kamaşmak.
KAMRA
Ay ışığı olan gece.
KÂMRAN
f. Arzusuna nâil olan, bahtiyar, mes’ud.
KÂMRANÎ
f. Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma.
KÂMREVA
f. İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan.
KAMS (KIMÂS)
Hareket ettirmek. * Davar önüne sıçramak.
KAMŞ
Bir şeyi şundan bundan toplamak.
KAMT
Kuş, dişisine cima etmek. * Doğan çocuğu beze sarmak.
KAMTARİR
Çatık suratlı.
KAMU
(Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen.
KAMUFLAJ
Fr. Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri.
KÂMURAN
(Bak: Kâmran)
KAMUS
Deniz. Derya. * Denizin ortası, derin yeri. * Büyük Lügat Kitabı.
KAMUS
Arslan, esed.
KAMUS-İ ARABÎ
Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük.
KAMUS-İ OSMANÎ
Osmanlıca sözlük.
KAMUS-İ TÜRKÎ
Türkçe lügat kitabı, Türkçe sözlük. * Şemseddin Sâmi’nin yayınladığı Türkçe lügat.
KÂMVER
f. İsteğine kavuşmuş. Gaye ve maksadına vâsıl olmuş. Mutlu, bahtiyar.
KÂMVERÂN
(Kâmver. C.) f. Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar.
KÂMYAB
İsteğine kavuşmuş. Murâdına ermiş olan.
KÂN
f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.
KÂN
f. (BibBiiiiiib Kafa) , ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz.
KANA
Süngüler.
KANAAT
Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa’yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet)
KANAATBAHŞ
f. Kanaat verici, inandırıcı.
KANAATKÂR
f. Kanaat sâhibi. Kanaat edip az şeyle iktifâ eden.
KANAATKÂRANE
f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.
KANADİL
(Kandil. C.) Kandiller.
KANAFİZ
(Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri.
KANAH
(C.: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu. * Kendir ağacı.
KAN’AR
Büyük, kaba budaklı ağaç.
KANAS
Av yeri.
KANAT
(C.: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu. * Sopa, mızrak.
KANATA
ing. Bol ağızlı su testisi. * Sıvı koymaya mahsus kap. * Bazan ölçü gibi de kullanılır.
KANATİR
(Kantara. C.) Taştan yapılan kemerli büyük köprüler. Kantarlar.
KANATİR
(Kantar. C.) Kantarlar.
KANAVAT
(Kanât. C.) Yeraltına döşenmiş olan künkler. Su yolları. * Mızraklar, sopalar.
KANAZI’
(Kunzua. C.) Uzamış saç. * Baş traş edilirken yer yer bırakılan saç.
KANBER
Hz. Ali’nin (R.A.) sâdık, vefakâr ve sevgili kölesinin adı. * Mc: Bir evin gediklisi. * Herşeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan bir adamdan kinâye olarak kullanılır.
KAND
Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.
KANDAL
Büyük başlı.
KANDAVE
Yaramaz huylu. * Gıdası olmayan taam. * Büyük iri.
KANDEFİR
Yaşlı kimse, acuz.
KANDÎ
şekerimsi, şekerle ilgili, şekerden.
KÂNE
(Kevn. den) İdi, oldu…mânasında, fiilin geçmiş zamanı.
KANEF
Kulağın küçük ve kalın olması.
KANEME
Kir. * Yağdan gelen pis koku.
KANEŞVERE
Hayız görmez kadın.
KANFA
Kulakları küçük ve kaba olan kadın. (Müz: Aknef)
KANFAŞ
Yaşlı, ihtiyar.
KANFESE
Tesbih böceği.
KANGREN
Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık.
KANH
Suyu içip kandıktan sonra başını kaldırmak.
KÂN-I KEREM
Kerem, lütuf ve ihsan menbaı.
KÂN-I MERHAMET
Merhamet kaynağı.
KANIS
Avcı.
KANIT
(Bak: Delil)
KANIT
Ümidi tamamen sönmüş. Ye’se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü.
KANİ’
(A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen. * Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş.
KÂNİ
(Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan.
KANİB
İnsan topluluğu.
KANİF
İnsan cemaati. * Çok yağmur ve bulut. * Geceden bir parça.
KÂNİF
Udul eden, dönen, yoldan çıkan.
KANİSA
(C.: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ.
KANİT
(A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden. * İtaatlı. * Sükût eden.
KANİTÎN
Kunut ve duâ edenler. Allah’a itaat ve ibadet edenler.
KÂNİZ
Defneden, gömen.
KANKAL
Büyük kile.
KANKANE
Yol göstermek.
KANKARİS
Börek.
KÂNKEN
f. Madenci. Maden kazıcısı.
KANNAD
şeker yapan, şekerci.
KANNAS
Avcı, seyyad.
KANNİS
Avcı, av.
KANNUR
Başı büyük kişi.
KANS
Av. Av avlama.
KANSA
(Kuşlarda) Kursak.
KANTAR
Ağırlık ölçüsü âleti. * Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir. * Kırk okka.
KANTARA
Taştan yapılan, kemerli büyük köprü.
KANTARİYYE
Kantar ücreti. Tartma parası.
KANTİN
Fr. Kışla, fabrika, mekteb gibi yerlerde bakkal veya aşcı dükkânı.
KANU’
Kanaat sâhibi. Kanaatkâr, kanaatli. Hakkına razı olan.
KANUN
(C.: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar. * Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah’ın koyduğu değişmez nizam.
KÂNUN
Ocak. Ateş yanan yer. Zaman. * Kış mevsimi. * Sakil, ağır adam. * Kış mevsiminin ilk iki ayı. * Mangal. Soba.
KANUNEN
Kanuna göre. Kanunca. Kanuna uyarak. Kanun yolu ile.
KANUNİ
Kanuna dâir. Kanuna ait. * Avrupavâri kanuna vesile olan Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman’ın bir nâmı. (Bak: Sultan Süleyman Han)
KANUNİYET
Kanunluluk. Kanun haline gelmek.
KANUNNAME
f. Kanun kitabı. Anayasa.
KANUNŞİNAS
f. Kanun ve nizam koyan, kanunun inceliklerini bilen.
KANUN-U ASKERÎ
Askerlik kanunu.
KÂNUN-U DEHA
Dehâ kaynağı. Dehâ ocağı, akıl, zekâ kaynağı.
KANUN-U ESASÎ
Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun. (Bak: Teşkilât-ı esasiye)
KÂNUN-U EVVEL, KÂNUN-U SÂNİ
Aralık, Ocak.
KANUN-U KADİM
Eski âdet.
KANVA’
Büyük burunlu kadın.
KANZAA
İbik.
KAPASİTE
Fr. İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. * Kabiliyet, bilgi.
KAPÇAK
Tar: Eski zaman muharebelerinde muhasara edilen kalelerin duvarlarına tırmanmak için kullanılan büyük çengel.
KAPIKULU
Osmanlı devletinin daimi ordusunu teşkil eden yaya ve atlı askerlerin bütününe verilen addır.
KAPLICA
Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.
KAPORA
(Kaparo) Pey olarak verilen para.
KAPRİS
Geçici heves. Maymun iştahlılık. İnsanın zayıf tarafı. Evham.
KAPTAN-I DERYA
Vaktiyle bahriye nâzırı. Deniz kuvvetleri komutanı.
KAPUT
Fr. Askerlerin üstlük elbisesi, yağmurluğu. * Otomobillerin motor kısmını örten kapak.
KAR
(C.: Kur-Kirân) Zift, kara boya. * Deve. Dağ keçisi. * Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek. * Küçük tepe. * Kara taşlı yer. * Kara büyük taş.
KA’R
Derinlik. Dip. Her şeyin dibi. Nihâyet. * Yemeği dipten yemek. * Çalmak. koparmak.
KA’R
Karnı yemekten dolmak. * Arkası yağlı olmak.
KAR’
Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak. * Savt. Avâz. Ses. * Kabak. * Gülsuyu kabı. * Eti soyulmuş kemik.
KÂR
f. (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr…gibi.
KÂR
f. İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü’. * Kazanç.
KAR’ (KUR’)
(C.: Ekrâ) Cem’etmek, toplamak. * Okumak, kıraat.
KARA
(C.: Ekrâ) Arka.
KARA
(C.: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı. * Su ile karışmış süt.
KARA’
Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık. * Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.
KARA’
(Kar’. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları.
KARABASAN
t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARABE
Kırba. Büyük testi.
KARA’BELANE
Karnı büyük, yassı bir böcek.
KARABET
Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
KARABET-İ KALB
Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.
KARABET-İ NESEBİYYE
Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.
KARABET-İ SIHRİYYE
Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.
KARABİN
(Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.
KARABORSA
Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar.
KARAFİ
(Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi’nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.
KÂR-ÂGÂH
f. İşbilir, uyanık.
KÂR-ÂGÂHÎ
f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KARAH
(C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.
KARAİB
(Karib. C.) Yakınlar, hısımlar. Akraba.
KARAİN
(Karine. C.) Karineler, ip uçları.
KARAKTER
yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet.
KARAMİL
Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı.
KARAN
Mekke arzı.
KARANFUL (KARANFÜL)
Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.
KARANİTIS
Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.
KARANTİNA
İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir. * Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer. * Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hasta olup olmadığı bilinmeyen insan ve hayvanlarla temasın menedilmesi.
KARAR
Değişmez hâle gelmek. * Sabit ve sakin olmak. * Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük. * Gitmeyip kalmak. * Oturaklı yer. Sâkin olacak yer. * Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü. * Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama. * Dolanmak. * Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
KARARDÂDE
f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş.
KARARET
Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer.
KARARGÂH
f. Karar verilen yer. Karar yeri. * Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez.
KARARGİR
f. Karara bağlanmış. Kararı verilmiş.
KARAR-I KAT’Î
Dâvâyı neticelendiren kesin karar.
KARAR-I SERİ
Acele karar, seri karar.
KARARİT
(Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.
KARARNAME
f. Bakanlar Kurulu’ndan çıkan resmî emirler. * Verilen karârı bildiren yazı.
KARARYAB
f. Karar bulan. * Bir yerde oturup dinlenen.
KARAŞİME
Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.
KÂR-AŞİNA
İş bilir. İşten anlar.
KARATİS
(Kırtâs. C.) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları.
KARAVANA
Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama.
KARAVOL
f. Karakol.
KÂRAZMA
f. Görgülü, tecrübeli.
KÂR-ÂZMAYÎ
f. Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş.
KÂR-AZMUDE
f. Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş.
KÂRBAN
f. Kervan.
KÂRBAN-SARAY
f. Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han.
KARBON
Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim.
KARBONİK
Fr. Bir karbonla, iki oksijenin birleşmesi ile meydana gelen gaz.
KARBUS
(C.: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı. * Saç.
KÂRD
f. Bıçak.
KÂRDAN
f. İşten anlar, iş bilir.
KÂR-DANÎ
f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KÂRDAR
f. İşi elinde tutan.
KÂR-DARAN
(Kârdar. C.) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar.
KARDED
Kaba mekan. Düz arz.
KÂRDİDE
(C.: Kâr-didegân) f. Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü.
KARDİNAL
Fr. Katolik mezhebinde en büyük pâye.
KARE
Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. * Koyun sürüsü.
KARE
(C.: Kâr-Kur) Dişi ayı. * Meşe. * Yüksek yer. * Kabile ismi.
KÂRE
Arka yükü.
KAREF
Hastalara yakın olmak.
KAREH
Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği.
KAREM
Et arzu etmek. * Deniz içinde biten çınar ağacına benzer bir ağaç.
KAREN
(C.: Akrân) Ok mahfazası. * Kılıç. * Ok. * İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve. * Çatık kaşlı olmak. * “Yakınlık” mânâsına mastar. * Necid ahâlisinin mikâtı olan mevzi.
KARENBA
Ayakları uzun bir böcek.
KARF
Töhmet etmek, ayıplamak. * Ayıp isnad etmek. * Dibâgat olunmuş deriden yapılan dağarcık gibi bir kap.
KÂRFERMA
f. Amir, iş buyuran.
KÂRGÂH
f. Fabrika, iş yeri. Atölye.
KÂRGER
f. İş yapan, işleyen. * Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu.
KÂRGİL
f. Kerpiçten yapılmış bina.
KÂRGİR
f. Taş veya harçla yapılmış olan. * İş tutan, iş yapan.
KARGÜZAR
f. Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen.
KARH
Yaralama. * Hasta olmak. * Bedende çıkan yara. * Su olmayan yerde kuyu kazmak. * Yanlış ve yalanla hakkı değiştirmek ve battal etmek.
KARHA
(C.: Kuruh) Yara, ceriha. Ülser.
KARHA-İ ÂKİLE
Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara.
KÂRHANE
f. İş yeri, iş yapılan yer. * Süt satılan yer. Süt fabrikası.
KARHEB
Yaşlı, ihtiyar. * Yaşlı öküz. * Çok kıllı keçi. * Ulu ve şerefli kişi.
KÂR-I AKIL
Aklın kabul edeceği iş. Akıllıca iş.
KÂR-I KADİM
Eski zaman işi.
KA’R-I NÂ-YÂB
Dibi bulunmayacak derecede derin olan.
KÂR-I REVÂ
İşe yarar, kullanılabilir.
KARIK
Düz yer.
KARIS
Ekşi yoğurt.
KARISA
(C. Kavâris) İncitici söz.
KARİ
(A, uzun okunur) Köyde sâkin olan, köylü.
KARİ’
Ulu kişi, seyyid.
KARİ’
(Kari’e) (A, uzun okunur) Okuyucu. Okuyan. * Âbid ve zâhid olan. * Kur’anı tecvide göre okuyan.
KARİA
(A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet. * Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler. * Peygamberimiz’in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu. * Pek şiddetli rüzgâr.
KARİA SURESİ
Kur’an-ı Kerim’ in 101. Suresidir ve Mekkîdir.
KARİAT
(Karie. C.) Okuyan kadınlar. Kıraat eden kadınlar.
KARİB
Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak olmayan. * Yakın hısım.
KARİB (KAREB)
(C.: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı.
KÂRİBAN
f. Kervan.
KARİBEN
Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden. * Sülâlece ve soyca yakın olan.
KARİB-ÜL AHD
Yakın zamanda.
KARİE
(C.: Kariât) Okuyan kadın. Kırâat eden kadın.
KARİH
(C: Kuruh-Kavârih) Kesbedici, kazanan. * Dişleri tam olan davar.
KARİH
Yaralı, cerihalı. * Çıbanlı.
KARİHA
Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı. * Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli. * Kuyudan çıkarılan ilk su.
KARİHA-ZÂD
f. Karihadan doğan, karihadan meydana gelen.
KARİKATÜR
Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi. * Kaba, âdi ve mizahi resim.
KARİN
Yakın. Hısım. Akraba. * Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu. * Bir şeyi elde eden, nâil olan. * Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci.
KARİN
Kılıcı ve oku olan. * Hacla umreyi birlikte yapan.
KARİNE
Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz’i delil olan şey. İşaret.
KARİNE-İ MÂNİA
(Bak: Karine-i mecaz)
KARİNE-İ MECAZ
Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.
KARİNE-İ TAAYYÜN
Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil.
KARİN-İ EVVEL
Baş mâbeynci.
KARİR
Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.
KARİR-ÜL AYN
Memnun, mesrur, gözü aydın.
KARİS
Donmuş, câmid. * Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık.
KARİYE
(C: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş. * Süngü demirinin keskin yeri. * Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.
KARİYER
Fr. Bir insanın kendisini hasretmiş olduğu meslek. * Bir meslekte alınan merhalelerin bütünü.
KARK
Tavuk gıdaklaması.
KARKAF
şarap, hamr.
KARKAL
(C: Karâkıl) Kadın gömleği. * Yeleksiz elbise.
KARKAR
(C: Karâkır) Düz açık yer.
KARKAR
Kilim veya halı ucu. * Hışımla gürleyerek çağır demek.
KARKARA
Karın gurultusu. * Kumru kuşunun ötmesi. * Kahkaha ile gülmek. * Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.
KARKİSYUN (KARKİSYA)
Kebâbe dedikleri devâ.
KARLAYL
(Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya’da doğmuş, Londra’da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes’elelerde istikrar elde edebilmiştir.Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:Kur’anı bir kere dikkatle okursanız, Onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur’anın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur’anın başlıca hususiyetlerinden biri, Onun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur’an, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattır.(Karlayl)
KARM
(C.: Kurum) Değerli insan. Kıymetli insan.
KARMELE
Yapraksız küçük ağaç.
KARMEŞE
Cem’etmek, toplamak.
KARN
Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç.(Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey’et-i içtimaiye ki, “hayrul kuruni karni” hadis-i şerifi bu mânayadır. Bunda sivrilmek veya mukarenet etmek manası vardır. Bu mukarenet veya efradın yekdiğerine mukareneti veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete mukareneti mülâhaza olunur.Diğeri de müddet-i zamanın kendisine denir ki, asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir.) (E.T.)
KARNABİT
Karnıbahar.
KÂRNAME
f. Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği.
KÂRNEDAŞTE
f. İş bilmez, acemi, işten anlamaz.
KARNESA
Doğan kuşunun, avının ardına düşmesi.
KARNEYN
İki boynuz.
KARN-I EVVEL
Hicretin birinci asrı.
KARN-I ZABY
Geyiğin başındaki çatal boynuz.
KÂR-NÜMA
f. Menfaat gösteren. * Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş.
KÂRPERDAZ
f. İş düzenliyen. * Konsolos, şehbender.
KÂRPERVERD
f. Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen.
KARR
Durma. * Karar verme. * Su dökmek. * Kulağına söylemek. * Mahfe.
KARRA
Bir kimsenin kulağına söylemek. * Soğuk su dökmek.
KARRA’
Ağaçkakan kuşu.
KARRA’
(C.: Karrâun) Güzel okuyan.
KARRAUN
(Karrâ. C.) Güzel okuyanlar.
KARRE
Soğukluk, soğuk.
KARS
Küçük ibrik.
KARS
Şiddetli soğuk.
KARS
İki parmağıyla çimdiklemek. * Karıncanın ısırması.
KARSA’
Deve kuşunun erkeği.
KARSA (KARİSÂ)
Bir hurma cinsi.
KARSAA
Buruşup büzülmek. * Yazıyı sık yazmak.
KÂRSAZ
f. Becerikli, elinden iş gelen.
KARSEL
Kısa boylu adam. (Müe: Karsele)
KARŞ
Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem’etmek.
KARŞAME
Atmaca kuşu.
KÂRŞİNAS
f. İşten anlar, iş bilir.
KART
Tazeliği geçmiş, katılaşmış. * Gençliği geçmiş, geçkin, yaşça büyük.
KARTA’
Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın.
KARTABAN
Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen.
KARTABUS
Zahmet, meşakkat.
KARTAK
(C: Karâtit) Kadife. * Terlik. * Etekli kaftan.
KARTALE
Eşek yükünün dengi.
KAR’-UL ASÂ
Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi. * Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.
KARUN
İki şeyi bir araya getiren. * Tez terleyen hayvan. * Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan. *İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.
KARUN
(A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa’nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.
KARUR
Duş yapılacak soğuk su.
KARURE
(C.: Kavârir) Göz bebeği. Gözün siyah kısmı. * Şişe.
KAR’UŞ
İki hörgüçlü deve. * Arslan eniği.
KARV
Ağaç kadeh. * Köpek yalağı. * Hurma ağacının kökü. * Uzun havuz. * Hayanın derisi inip büyümek. * Kast. * Etraflıca araştırmak, tetebbu. * Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.
KARVA
Uzun hörgüçlü deve.
KARVAH
Uzun ağaç. * Uzun deve.
KÂRVAN
f. (Bak: Kervan)
KARYA
Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı.
KARYE
Köy. Nâhiyeden küçük olan, insanlarla meskun yer.
KARYETEYN
Mekke ile Taif şehirleri.
KARYET-ÜL ENSÂR
Medine-i Münevvere şehri.
KARYET-ÜN NAHL
Kovan. Arı yuvası.
KARZ
Borç, ödünç. Kesmek, kat’etmek. * şiir söylemek.
KARZ
Selem ağacının yaprağı.
KÂR-ZÂR
(Kâr ü zâr) f. Kavga, cenk, savaş, harp, muharebe.
KÂR-ZÂRGÂH
f. Savaş meydanı. Harp alanı. Muharebe sahası.
KARZEN
Borç, ödünç olarak.
KARZ-I HASEN
Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç.
KA’S
Çirkin kokulu toprak.
KA’S
(C: Kiâs) Parmak kemiği.
KA’S
Ölüm, mevt.
KAS’
Bir şeye el ayası ile vurmak. * Gidermek. * Tahkir etmek, küçümsemek.
KASA
Kabalık. * Şiddet. * Katılık.
KA’SA
Devamlı olarak yerinde sabit olan kadın. * Arkası içerisine girdiğinden arkasını yere koyamayan kadın.
KAS’A
(C.: Kısâ’) Çanak, kâse. * Yemek kabı.
KASAB
Saz, kamış. * Parmak kemikleri. * Nefes borusu, bronş. * İnce keten bezi.
KASABA
(C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.
KASABAT
(Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar.
KASABE
Kötü hurma.
KASAB-I MISRÎ
Mısırda dokunmuş keten bezi.
KASAB-ÜL ENF
Burun kemiği.
KASAB-ÜL FÂRİS
Kalem kamışı.
KASAB-ÜL HABİB
Şeker kamışı.
KASAH
Sırtlan.
KASAİD
(Kaside. C.) Kasideler.
KASAL
Buğday içinde olan siyah taneler.
KAS’A-LİS
Dalkavuk. Çanak yalayıcı.
KASAM
Şiddetli sıcaklık. * Güzellik.
KASAME
(Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme.
KASA’NİNE
Katı olmak. * Büyük olmak.
KASAR
Üşenme, tembellik etme. * Güç ve kuvvetin son sınırı. * Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.
KASARA
(C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.
KASARET
Kısalık. Kısa olma.
KASAS
Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak. * Tetebbu’ etmek. * Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası.
KASAS
Arslan.
KASAS SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 28. Suresidir. Mekkîdir. (Kısas da denir.)
KASAT
Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması.
KÂSAT
(Ke’s. C.) Kadehler, ke’sler.
KASATURA
Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç.
KASAVET
Kalb katılığı, gaflet. * Kaygı, tasa, üzüntü, keder. (Bak: Kasvet)
KASAVİSE
(Kıssis. C.) Papazlar, ruhbânlar, keşişler.
KASB
Ağızda tez dağılan ve çekirdeği katı olan kuru hurma. * Sağlam, sert.
KASB
Kat’etmek, kesmek.
KASBA
Kamış. Kamışlık.
KASD
Bir işi bile bile yapmak. * İsteyerek. Niyet ederek. * Niyet. Tasavvur. * İstikamet. Yolu doğru olmak.
KASDEN
Bile bile, isteyerek.
KASDÎ
İstiyerek, kastederek, niyetle ve bile bile yapılan.
KÂSE
f. Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. * Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik.
KA’SEB
Büyük karınlı, kalın.
KÂSE-BEND
f. Çatlamış, kırılmış. * Kâse gibi şeyleri tamir eden kimse.
KASED
şahyar dedikleri nesne.
KÂSE-GER
f. Kâseci, kâse yapan.
KÂSEHA
(Kâse. C.) Kâseler.
KÂSE-İ ÇEŞM
Göz çukuru.
KÂSE-İ FAĞFUR
f. Çin porseleni. Çin porseleninden yapılan kâse.
KÂSE-İ SER
Kafatası.
KA’SELE
Yürürken bir ayağını yere sürüyüp tozutmak.
KÂSE-LİS
(Kâselis) f. Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. * Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. * Dilenci.
KÂSE-LİSAN
(Kâselis. C.) Dalkavuklar, çanak yalayıcılar.
KASEM
Yemin. Ahdetme.
KASEMÂT
Ahdler, yeminler.
KASEMÂT-I KUR’ANİYE
Kur’andaki ahitler, yeminler.
KA’SERE (KA’SERÂ)
Yoğun, sağlam, kalın, katı.
KASES
Hidayet edici delil.
KASF
Kırmak. * Oyun, eğlence. * Devenin diş gıcırdatması.
KASFE
(C.: Kasf-Kasefât) Deve sesi. * Merdiven ayağı. * Bir parça kum yığını.
KASH
Kuruluk, katılık.
KASHAB
Kalın, yoğun, büyük.
KASI’A
Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir. (Bak: Nâfıka)
KASIB
Düdük çalan.
KASID
Kasd eden, niyet eden, isteyen.
KASIF
Deve avazı. * Ağacın ince ve kuru olması. * Kırılması kolay olan şey.
KASIF
Kasırga. Rastladığı şeyi kıran şiddetli rüzgâr. * Şiddetle seslenen. Çok gürleyen.
KASIK
t. Karnın alt tarafı.
KASIM
(A, uzun okunur) Kırıcı, ezici, ufaltan.
KASIM
(A, uzun okunur) Taksim eden, ayıran, bölen.
KASIR
(A, uzun okunur) Kısa, eksik. * Kusur işleyen. Kusurlu.
KASIR
(A, uzun okunur) Zorla işleten, yaptıran.
KASIRANE
Âcizane, beceriksizcesine.
KASIRAT-ÜT TARF
Kocasından başkasına aslâ bakmayan. (Cennet kadınlarının bir vasfı) Huriler.
KASIRGA
Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.
KASIR-UL AKL
Düşüncesi noksan, kısa akıllı.
KASIR-ÜL BASAR
Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli.
KASIR-ÜL FEHM
Anlayışı noksan, kısa anlayışlı. Anlayışsız.
KASIR-ÜL YED
Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz.
KASITÎN
(A, uzun okunur) Zulmeden ve haktan sapanlar. * Haklı olanlar. * Kısımlara bölenler.
KASİ’
Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse.
KASÎ
(Kasiye) Duygusuz. Katı, hissiz, taş gibi katı.
KASİB
(C.: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül.
KÂSİB
Kazanç sahibi. Kazanmak için çalışan. Kesbeden. Marifet için çalışan.
KASİD
Kaside.
KASİD
(C.: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden. * Haberci, postacı.
KÂSİD
Kesat olan, eksik olan, verimsiz olan.
KASİDE
(C.: Kasâid) Onbeş beyitten az olmamak üzere, her beyit kafiyeli olarak, büyük kimseleri veya herhangi bir şeyi medh ü senâ eden, öven manzume şekli. Büyük zatları ve daha çok Cenâb-ı Hakk’ı veya Peygamberi (A.S.M.) medheden manzume.
KASİDE-GÛ
f. Kaside yazan, kaside söyliyen.
KASİDE-İ BÜRDE
Hazret-i Peygamber (A.S.M.) önünde meşhur Arab Şâiri Ka’b bin Züheyr’in okuduğu kasidenin adı olup, bu kasideyi Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm beğenmiş, mükâfat ve iltifat eseri olarak da kendi hırkasını ona giydirdiğinden bu isimle meşhur olmuştur.
KASİDE-İ ERCUZE
(Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.(Mecmuat-ül Ahzab’ın 582. sahifesinden 597. sahifesine kadar o Ercuzedir. O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A’zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te’sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah’dan (A.S.M.) aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor… L.)
KASİDE-PERDAZ
f. Kaside yazan, kaside düzenliyen.
KASİDE-SERÂ
f. Kaside söyliyen, kaside yazan.
KASÎF
Kuru ince ağaç. * Gök gürültüsü. * Deniz sesi, dalga sesi.
KASÎL
Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot. * Kesilmiş nesne.
KASÎM
Güzel kimse. * Taksim eden, bölen.
KASÎME
(C.: Kasim) Dikenden başka ot bitmeyen kumlu yer.
KASÎR
(Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu.
KÂSİR
Çok olan, kesir, bol olan.
KÂSİR
(Kesr. den) Kıran, kırıcı. * Tavşancıl kuşu.
KASİRE
Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın.
KASÎR-ÜL AKL
Aklı kısa, aklı ermez.
KASÎR-ÜL BÂ’
Kısa boylu, beceriksiz, zavallı.
KASÎR-ÜL BASAR
Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop.
KÂSİR-ÜL ESNAM
Putları kıran. (Hz. İbrahim’in A.S. lâkabıdır)
KASÎR-ÜL HİMME
Himmeti az veya kısa olan.
KASÎR-ÜL KAME
Kısa boylu. Boyu kısa olan.
KASİS
Fr. Bir yolu, bir tarafından diğer tarafına kadar kesen su arkı.
KASİSA
(C.: Kasis) Devecilerin, azıklarını ve elbiselerini yüklettikleri deve. * Bir ot.
KASİYY
Uzak, baid. Irak.
KASİYY (KISİYY)
Soğuk gece. * Kas adı verilen mahâlde yapılan ibrişimli bir elbise.
KASKAS
Açlık. * Sür’at yapan, hızla giden. * Yol gösterici. * Devenin yediği bir ot.
KASKASE
Yol göstermek. * Köpeği “kuçu kuçu” diye çağırmak.
KASKASE
Çok karanlık gece. * Asâ, sopa, baston.
KASL
Kesmek.
KASM
Kapa kapa yemek, bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Cem’etmek, toplamak. * İ’tâ etmek, vermek.
KASM
Bölmek. * Ayırmak. * Bahsetmek. * Kesmek.
KASMA
Ufak boynuzlu dişi koyun.
KASME
Merdiven ayağı.
KASME
Yüz, çehre, vech.
KASMEL
Arslan, esed.
KASR
Men’etmek. * Zorla bir şeyi yaptırmak. * Galip olmak.
KASR
Kısa olmak. Kısa kesmek. * Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek. * Bir işte tembellik etmek. * Akşamlamak. * Hapseylemek. * Yekpâre taş. * Beyazlatmak. * Gevşetmek. * Noksanlaştırmak.
KASR
Köşk. Yüksek ve ferah bina. Taştan veya kârgir küçük saray.
KASR-I CENNET
Cennet köşkü.
KASR-I MÜŞEYYED
Tahkim edilmiş, sağlam yapılmış büyük bina. Büyük apartman.
KASR-I SALÂT
Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.
KASR-I YED
El çekmek, ferâgat etme, vazgeçme.
KASRÎ
Zorla, cebren.
KASRİYYET
Zorlama hâli.
KASR-ÜL KELÂM
Sözü az etmek. Kısa konuşmak.
KASS
Göğüs. * Saç kesmek. * Kırkmak. * Koyundan kırkılmış yün.
KASS
Talep etmek, istemek. * Nemime, söz götürmek, lâf taşımak.
KASS
Cem’etmek, toplamak, biriktirmek.
KASSA
Kireç.
KASSAB
Düdükçü. * Kesici. * Parçalayıcı.
KASSABİYYE
Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti.
KASSAM
Hayrı çok olan kimse. * Yorulmuş, kendini bırakmış, mahzun kişi. * Büyük hurma salkımı. * Büyük et parçası.
KASSAM
Huk: Vârisler arasında miras malını taksim eden ve küçüklerin hakkını koruyan şeriat memuru. * Taksim eden.
KASSAR
Leke çıkaran. * Çırpıcı, yıkayıcı.
KASSÎ
Göğüsle alâkalı. Sadrî.
KAST
f. Noksan, eksik, kusur.
KASTA’
Ayaklarının siniri büzülüp kurumuş olan deve.
KASTAL
Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz.
KASTAL
şeker tozu.
KASTALANÎ
Ok atmak. * Şafak kızıllığı.
KASTALANÎ
(Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye’dir. Mısır’da vefat etmiştir.
KASTAR
(C.: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse. * Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse.
KÂSTAR
f. Yalancı, hilekâr.
KÂSTE
f. Eksik, noksan, eksilmiş, azalmış.KASUB : Mestler.KASUS : Yalnız otlayan deve.KASV : Deve kulağının kenarı.
KASVA
Kulağının dörtte biri kesik olan koyun veya deve.
KASVERE
Yaşça büyük olmak. * şecaatli, kuvvetli. * Aslan. * Bir nebat ismi.
KASVET
Katılık. * Sıkıntı. İç sıkıntısı. * Kalb katılığı. (Bak: Kasavet)
KASVET-BAHŞ
f. Kasvet ve sıkıntı veren.
KASVET-EFZA
f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.
KASVET-ENGİZ
f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.
KASVET-NÂK
f. İç sıkan, sıkıntı veren.
KA’Ş
(C.: Kuuş) Ağacın başını çekip eğmek. * Cem etmek, toplamak. * Kadınların bindiği merkep.
KAŞ’
(Kış’) Şaşkın ve(BibBiiiiiib Kafa)adam. Zayıf adam. * Açmak. * Gidermek. Dağıtmak. * Kuru deri. Deriden olan çadır. * Hamam pisliği. * Deriden yapılmış döşek. * Balgam.
KÂŞ
f. Çok istek, arzu, özleme.
KAŞAĞI
Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet. * İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.
KÂŞÂNE
f. Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda.
KÂŞÂNE-İ MÜRGÂN
Kuş yuvası.
KAŞ’ARİRE
Ürpermek, titremek.
KAŞB
Karıştırmak. * Zehir içirmek. * Yaramazlıkla hatırlamak. * İncitmek.
KAŞBE
Hasis kişi. * Maymunun dişisi.
KAŞE
Mühür, imza. * Bir nevi kumaş.
KAŞEM
Yetişmeden yenen beyaz hurma koruğu.
KAŞER
Çok fazla kırmızılık. Ziyâde kızıllık.
KAŞİ’
Kararı ve sebâtı olmayan kişi. * Dağılmış, müteferrik.
KAŞÎ
f. İran’ın Kâş şehrinde yapılan bir çeşit çini.
KAŞİB
(C.: Kuşbâ) Yeni veya eski.
KÂŞİF
Keşfedici. Keşfeden. Gizli bir şeyi meydana çıkarıp, izah eden. Açıklayan. * Mısır’da nâhiye veya kaza idarecilerine verilen ad.
KÂŞİGER
f. Çinici, çini yapan san’atkâr.
KÂŞİH
Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen. * Dağılıp uzaklaşan kimse.
KAŞİRE
Derisi yarılmış olan baş yarığı. * Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.
KAŞKAŞA
Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak.
KAŞKİ
f. “Keşke, ne olurdu” gibi, özleme veya pişmanlık ifade eder.
KAŞM
Yemek. * Açlık. * Cem’etmek, toplamak.
KAŞMEŞ
Kuş üzümü.
KAŞR
Bir şeyin kabuğunu soyma.
KAŞŞ
Yaranın iyileşmesi. * Hasta iyi olmak. * Evmek.
KAŞT
Deri yüzmek. * Açmak. * Koparmak.
KAŞUR
(C.: Kaşurât) Yarış atlarının en sonra geleni.
KAŞV
Kabuğu soyulmuş olan.
KAŞVAN
Zayıf erkek.
KA’T
Kısa boylu kimse.
KAT’
Kesme, ayırma. * Geçme. Yol almak. Yüzerek geçmek. * Delil ve bürhan ile ilzam etmek. * Edb: Sözün te’sirini arttırmak ve dinleyenin anlayışına bırakmak için söz bitmeden kesivermek.”İmtihan geliyor. Çalışın, yoksa…”Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz Size rehberlik eden haydudu artık koğunuz.Bunu benden duyunuz, ben ki, evet Arnavud’um!..Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!…Mehmed Akif
KAT’A
Aslâ, hiçbir zaman.
KATADE
(C.: Kutad) Dikenli ot. Mugaylan dikeni.
KATAİF
(Katife. C.) Saçaklı, tüylü havlular; ehramlar. * Kadayıf tatlısı.
KATALOG
Fr. Kitaplık halinde, yahut neşriyata tabi bulunan bir şeye ait etraflı geniş liste, eşya listesi.
KATAM
Cimâ arzulamak. * Et arzulamak.
KATAM
Toz, gubar.
KATAN
Kuşların kuyruğu dibi. * Dağ ismi.
KAT’AN
Hiçbir zaman, aslâ, katiyyen.
KATANE
Az yemeklik.
KATAR
Arabistan yarımadasında müstakil bir devlettir. İstiklâlini 1/1/1971 de ilân etmiştir. Hükümet merkezi Doha şehridir. Üç yanı denizle çevrilidir. Halkı müslümandır. Resmi lisanı Arapçadır.
KATAR
Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü. * Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.
KATARAT
(Katre. C.) Katreler, su damlaları.
KATARAT-I BÂRÂN
Yağmur damlaları. Yağmur katreleri.
KATARAT-I SEMİNE
Kıymetli damlalar.
KATARAT-I ŞADÎ
Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları.
KATARAT-I UYUN
Göz yaşları.
KATARE
Kuyudan veya başka bir yerden damlayan su.
KATAT
Kısa, kıvırcık saç.
KATB
(Katub) Daim çatık çehreli, ekşi yüz. * Bir kimseyi darıltmak, gücendirmek. * Birikmek, biriktirmek, doldurmak. * Dolu çuval taşımak, götürmek için hazırlamak. * Arslan.
KATEA
(C.: Kutâ) Güve. *Ağaç kurdu.
KATEB
(C.: Aktâb) Deve palanı.
KATED
(C.: Aktâd-Kutud) Semer ağacı.
KATEDRAL
Piskoposluk kilisesi. Bir şehrin büyük kilisesi.
KATEGORİ
Aralarında herhangi bir bakımdan alâka veya benzerlik bulunan şeylerin hepsi. * Zümre, grup.
KATEL
Nefs. Cismin bakiyyesi.
KATELE
(Katil. C.) Katiller. İnsan öldürmüş kimseler.
KATER
(Katre. C.) Katreler, damlalar.
KATERE
Bir şey üzerine çökmüş toz. * İs gibi bir karanlık. * Toz. * Kebap yapmak. * Pişmiş şeyin kokması.
KATF
Atın veya diğer davarın adımını geç atması. * Tırmalamak. * Üzüm kesmek. * Ağaçtan meyve devşirme. * Devşirme mevsimi.
KATI’
(Kat’. dan) Kesen, Kat’ eden. Durduran, mâni olan. * Keskin ve iyi bileylenmiş kılıç.
KAT’-I ALÂKA
Alâkayı kesme.
KAT’-I DA’VÂ
Dâvâyı halletme.
KAT’-I HAYÂT
Hayatın kesilmesi. Ölüm, mevt.
KAT’-I MERÂHİL
Merhaleleri, durak yerlerini geçme. Yol alma, ilerleme.
KAT’-I MERATİB
Mertebeleri aşıp geçme.
KAT’-I MÜNÂSEBET
Münasebeti ve ahbaplığı kesme.
KAT’-I NAZAR
Bakmamak. İtibar etmemek. * Alâkayı kesmek.
KAT’-I TARİK
Yol kesicilik.
KATI’A
Kesen, kesici.
KATIBE
(A, uzun okunur) Hepsi, tamamı. Cümleten. * Bütün hâllerde.
KATIBETEN
Tamamıyla, bütünüyle, cümleten, hepsi. * Hiçbir zaman, aslâ.
KATIN
(C.: Kuttân) Oturan, yerli. Ev halkı.
KATI-UT TARİK
Yol kesen, eşkiya.
KATİ’
(C.: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı. * Deve ve koyun sürüleri.
KAT’Î
Mutlak. şüphesiz. Tereddütsüz.
KAT’Î DELALET
şüphesiz, kat’i delil.
KATİA
(C.: Katâi’) Kesme, kat etme. * Kırılma. * Alâkayı kesme. Ahbaplığı kesme. * Vergi. * Arazi.
KÂTİB
Yazan, yazıcı, kitâbet eden. Usta yazıcı.
KÂTİBANE
Kitâbet kaidesine göre, kâtipcesine.
KÂTİB-İ ADL
Noter.
KÂTİB-İ EZELÎ
Her şeyin hayatının mukadderatını ezelden bilip yazan Cenab-ı Hak (C.C.)
KÂTİB-İ HUSUSÎ
Büyük bir kimsenin kullandığı özel kâtip, hususi kâtib.
KÂTİB-İ SIRR
Gizli şeyler yazdırılan kâtip, sır kâtibi.
KÂTİB-İ VAHY
Kur’an-ı Kerim âyetlerini yazan. Vahy kâtibi.
KATİFE
(C.: Katâif) Kadife.
KATİL
Öldürülmüş, vurulmuş. Maktul.
KATİL
(A, uzun okunur) Öldüren. İnsanın ölümüne sebep olan insan.
KATİLE
Su silmede kullanılan bez parçası.
KATİL-İ MA’FUV
Can ve ırzını korumak için, tecavüze kalkanı öldüren kimse.
KATİL-İ MÜTEAMMİD
Her ne sebeple olursa olsun, birini öldürmeyi evvelce zihninde tasavvur ederek öldüren kimse.
KATİM
Toz çokluğundan karanlık olan.
KÂTİM
(Ketm. den) Ketmeden, saklıyan, tutan. Sır saklayan.
KÂTİM-İ ESRAR
Sır saklıyan.
KATİN
Kene. * Az yiyen kimse. * Testi.
KATİR
İhtiyarlık, saç ağarmak. * Perçin yapılan çivi uçları.
KAT’İYYEN
Kat’i ve kesin olarak. * Aslâ, hiçbir zaman.
KAT’İYYET
Kesinlik, kat’ilik.
KAT’İYY-ÜD DELALE
Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat’i ve şeksiz olması. Delilin kat’i, şüphesiz oluşu.
KAT’İYY-ÜL METİN
Metnin, ibârenin kat’i ve şüphesiz oluşu. (Ayet gibi)
KATL
Öldürmek.
KATL
(C.: Mekâtıl) Kesmek.
KATLÂ
(Katîl. C.) Öldürülmüş kimseler.
KATLGÂH
f. Öldürme yeri. Cinayet mahalli.
KATL-İ ÂM
Bir yerde çoklarının öldürülmesi. Herkesi kılıçtan geçirme. Toptan imha.
KATL-İ AMD
Huk: Kasden ve bile bile öldürme.
KATL-İ NEFS
İntihar. Kendi kendini öldürme.
KATL-İ NÜFUS
Adam öldürme.
KATM
Kesmek. Isırmak. * Tatmak, zevk. * Devenin kükremesi.
KATMER
t. Bir şeyin kat kat olması. * Çok yapraklı oluşu. (Gülün, çiçeğin, böreğin, elbisenin kat kat olduğu gibi.)
KATNE
Kırkbayır. * Boş.
KATOLİK
Fr: Hıristiyanlardan bazılarınca Hz. İsa’nın (A.S.) vekili telâkki ettikleri papanın reisliği altında Hıristiyanlıkta bir mezheb ve bu mezhabe bağlı olanlar.(Ehl-i bid’a, dinsizliklerine ve ilhadlarına şöyle bir bahane buluyorlar. Diyorlar ki: “Alem-i insaniyetin müteselsil hadisâtına sebep olan Fransız ihtilâl-i kebirinde, papazlara ve rüesa-yı ruhaniyeye ve onların mezheb-i hassı olan Katolik mezhebine hücum edildi ve tahrib edildi. Sonra çoklar tarafından tasvib edildi. Frenkler dahi, ondan sonra daha ziyade terakki ettiler?..”Elcevap: Bu kıyasın dahi, evvelki kıyaslar gibi farkı zâhirdir. Çünkü: Fransızlarda, havas ve hükümet adamları elinde çok zaman din-i hıristiyani, bahusus Katolik mezhebi bir vasıta-i tahakküm ve istibdat olmuştu. Havas, o vasıta ile nüfuzlarını avam üzerinde idame ediyorlardı. Ve “serseri” tabir ettikleri avam tabakasında intibaha gelen hamiyet-perverlerini ve havas zalimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyet-perverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dörtyüz seneye yakın Frengistanda ihtilâller ile istirahat-ı beşeriyeyi bozmağa ve hayat-ı içtimaiyeyi zir ü zeber etmeğe bir sebep telâkki edildiğinden; o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki Hristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi. Ve tabaka-i avamda ve feylesoflarda bir küsmek, bir adavet hasıl olmuştu ki; mâlum hâdise-i tarihiye vukua gelmiştir. Halbuki: Din-i Muhammedi (A.S.M.) ve Şeriat-ı İslâmiyeye karşı; hiçbir mazlumun, hiçbir mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekva etsin. Çünkü onları küstürmüyor, onları himaye ediyor. Tarih-i İslâm meydandadır. İslâmlar içinde bir iki vukuattan başka dahili muharebe-i diniye olmamış. Katolik mezhebi ise, dörtyüz sene ihtilâlât-ı dâhiliyeye sebep olmuş. M.)
KATR
Darlık.
KATR
Damlamak. Damlatmak. Damlayan şey. * Develeri katarlamak. * Birisini şiddet ve hiddetle yere çalmak. * Yağmur.
KATRAN
(Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde.
KATRE
Damla. Su damlası. * Bir damla olan şey.
KATRECU
f. Bir damla arıyan.
KATRED (KATÂRİD)
Koyunu ve kuzusu çok olan kişi.
KATREFEŞAN
f. Damla saçan.
KATRE-İ BÂRÂN
Yağmur damlası.
KATRE-İ GEVHER
Cevher damlası. İnci tanesi. * Pek kıymetli şey.
KATT
Kuru yonca. * Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak. * Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak.
KATT
Katı bir cismi yontma, enine kesme. * Saçın kıvırcık olması. * Narhın, fiatın fazla olması.
KATTA’
Çok kat’eden, adah çok kesen.
KATTAL
(Katl. den) Çok öldüren, çok katleden.
KATTAN
Pamuk satan.
KATTAT
Hokkalar yapan, çıkrıkçı.
KATUB
(Bak: Katb)
KATUBE
Arkasında semeri olan deve.
KATUF
Tenbel. * Yavaş yürüyüşlü davar, yavaş olan hayvan.
KATV
Sürur ve neşeyle ağır ağır yürümek. * Adımını biribirine yakın atmak.
KATV
Hizmet.
KAUD
Yavaş giden at.
KAUD
Binilmeğe kabil deve (en az iki yaşında olur.)
KAUR
Çok derin. * Çöllerde, rüzgârların esmeleri sebebiyle yığılan kum tepeleri. Kumullar.
KAUS
Yaşlı, koca, ihtiyar.
KAV’
(C.: Akvâ) Erkek dişiye aşmak. * Üstüne hurma ve buğday döktükleri düz yer.
KA’VA’
İncikleri ince olan kadın.
KAVA’
Kimse olmalan ıssız yer. * İki tarafına yağmur yağıp ona yağmayan yer.
KAVABİL
(Kabile. C.) Ebeler. * (Kabiliyet. C.) Kabiliyetler veya kabiliyetliler.
KAVAD
Katili maktul yerine kısas etmek.
KAVAD
Kaltaban. Arsız, gayretsiz.
KAVADİH
(Kadiha. C.) Çekiştirenler, zemmediciler, kötüleyiciler. * Çekiştirilecek ve zemmedilecek şeyler.
KAVADİM
(Kadime. C.) Kuyruklar. * Kuşların kanatlarının ön tüyleri.
KAVAF
Kundura ve terlik gibi ayakkabıları hazır olarak satan.
KAVAFÎ
(Kafiye. C.) Kafiyeler.
KAVAFİL
(Kafile. C.) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar. * Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.
KAVAİD
(Kaide. C.) Kaideler. Hareket porgaramları. Dil öğreten bir kitaptaki kaideler. Arab lisanındaki kaidelerin dercedildiği gramer kitabı.
KAVAİD-İ ESASİYE
Esası teşkil eden temel kaideler.
KAVAİM
(Kaime. C.) Kaimeler.
KAVAKİZ
(Kakuze. C.) Boş maşrapalar.
KAVALİB
(Kalıb. C.) Kalıplar.
KAVAM
Adâlet. * Güzel ve uzun boy.
KAVANİN
(Kanun. C.) Kanunlar. Devlet idare kaideleri. Şeriatın her bir mes’elesi.
KAVANİN-İ ASKERİYE
Askeri kanunlar.
KAVANİN-İ CEZAİYE
Ceza kanunları.
KAVANİN-İ HADSİYE
Hadse âit düstur ve kanunlar. (Bak: Desâtir)
KAVANİN-İ İLÂHİYE
İlâhî kanunlar. Şeriat. (Bak: Şeriat)
KAVARİ’
(Karia. C.) İnsan öleceği zaman, halet-i nezi’de okunan âyet-i kerime. * Şiddetli esen rüzgârlar. * Ansızın Allah tarafından gönderilen belâ ve musibetler.
KAVARİR
(Karure. C.) Gözbebekleri. * Şişeler.KAVAS : Eskiden vezirlerin maiyetlerinde kullandıkları silâhlı adamlar.
KAVASIF
(Kasıf. C.) Şiddetli esen rüzgârlar. Fırtınalar.
KAVASIM
(Kasım. C.) Ezici, kırıcı ve ufaltıcı şeyler.
KAVAYİM
Davarın ayakları. * Evin direkleri.
KAVB
Kesmek. * Çukur kazmak.
KAVD
Boy uzunluğu. * At sürüsü.
KAVDA
(C.: Kud) Uzun boyunlu kadın.* Alt dişlerin uzun başlısı.
KA’VE
Evin ortası.
KAVEME
(Kavme) Namazda, rükudan kıyama kalkıp, bir kere “Sübhâne Rabbiyel Azim” diyecek kadar durmak.
KAVF
Bir kimsenin peşinden gitmek. * Ense saçı.
KAVİ
Sağlam, metin, zorlu, kuvvetli, güçlü. * Varlıklı, zengin, sâlih, emin, mutemed.
KÂVÎ
(Key. den) f. Yakan, yakıcı. Dağlayan. Demirci.
KAVİM
Doğru, dik, ayakta. * Dürüst. * İsabetli. * Boyu düzgün ve güzel.
KAVİM
(Bak: Kavm)
KAVİSNAME
f. Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser.
KÂVİŞ
f. Eşme, kazma.
KÂVİŞGER
f. Kazıcı, eşici, kazan.
KAVİYYEN
Kuvvetle, kat’i olarak. Şüphesiz olarak.
KAVİYYEN ME’MUL
Çok kuvvetle ümid edilen.
KÂVİYYET
Yakıcılık, dağlayıcılık.
KAVİYY-ÜL BÜNYE
Bünyesi sağlam olan. Sağlam vücutlu.
KAVİYY-ÜL İKTİDAR
İktidarı kuvvetli.
KAVKAA
Salyangoz, midye gibi hayvanların sert kabuğu.
KAVKAH
Tavuk gıdaklaması, tavuk sesi.
KAVKAL
Bağırtlak kuşunun erkeği. * Keklik. * Turaç kuşu.
KAVL
Anlaşma. Sözleşme. * Konuşulan söz. Söz cümlesi. * İtikad, delâlet. * Tarif. * İlham.
KAVLEN
Söyleyerek. Söz ile. Anlaşarak.
KAVLÎ
Sözle alâkalı. Söz niteliğinde.
KAVL-İ LEYYİN
Yumuşak söz. Sert olmayan söz. Enâniyetli olmayan söz.
KAVL-İ MÜCERRED
Delilsiz söz.
KAVL-İ RÂCİH
Daha makbul ve daha önde olan söz, kanaat, fikir.
KAVL-İ RESUL
Hadis.
KAVL-İ ŞÂRİH
Mânasını açıklayan söz. Şerheden söz. Tarif. Şerhedenin sözü.
KAVLİYYAT
Kaviller, kuru lâflar, boş sözler.
KAVM
(Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak. * Pazar kurmak. * Müşteri ile anlaşmak.
KAVMÎ
Kavme âit, kavimle alâkalı.
KAVM-İ MAHSUR
Nüfusu yüz kişiden az olan köy halkı.
KAVMİYET
Kavimcilik. Milliyetçilik. Bir kavmin hususiyetleri.
KAVMİYETÇİLİK
İslâmiyetin âyet-i kerime ve hadis-i şerifle men’ettiği, soy sop üstünlüğü ileri sürerek, kendi kavminden olmayanlardan ayrılmak ve onları hakir görmek. (Bak: Asabiyet-i câhiliye)
KAVNES
(C.: Kavânis) Atın iki kulağı arası. * Başa giyilen miğferin tepesi.
KAVRA
Geniş yer.
KAVS
Yay. * Eğri, yay biçiminde olan şey. * Dokuzuncu burcun adı.
KAVSAF
Kadife.
KAVSARRA
Kamıştan yapılan hurma sepeti. * Şeker yükü.
KAVSEYN
İki yay.
KAVS-I KUZAH
(Kavs-i kuzeh) Gök kuşağı. Alâim-i semâ. Ebem kuşağı.
KAVSÎ
Yay biçiminde olan, yay gibi olan.
KAVS-PARE
f. Küçük yay, küçük kavs.
KAVT
İhtiyaç miktarı yemek vermek.
KAVT
(C.: Akvât) Koyun sürüsü.
KAVVAD
Arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, gayretsiz.
KAVVAL
(Kavl. den) Geveze, çok konuşan, çok söyliyen. * Sözü yerinde söyliyen. Lâf ebesi.
KAVVAM
Nezaret ve muhafaza eden kimse. İşlerin mes’uliyetini üzerine alıp iyi idare eden.
KAVVAS
(Kavs. dan) Oklu asker. * Ok imâl eden kimse. Okçu.
KAVZ
Bozmak. Yıkmak.
KAVZ
(C.: Akvâz-Akâviz-Kızân) Küçük kum tepesi. * Düşmek. * Bağlamak.
KAY
Yağmurlu hava.
KAY
Kusma, istifrağ. Hastalıktan dolayı ağızdan çıkan hazmolmamış gıdâ maddesi.(Âlim-i mürşid koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.)
KAY’
Kedi, sinnevr.
KAY’AM
(C.: Kayâım) Kedi.
KAYANE
Demircilik.
KAYASİRE
(Kayser. C.) Kayserler. Eski Bizans ve Roma İmparatorlarının lâkapları.
KAYD
Kelepçe, bağ. * Bağlamak. * Bir şeyi bir yere yazmak. * Deftere geçirmek. * Sınırlamak. * Şart.
KAYDAHR
Halkın her işine karşı gelen. * İri gövdeli deve.
KAYDEHUR
Yaramaz huylu.
KAYDETMEK
Yazmak. * Bağlamak. * İlgilenmek, alâkalanmak.
KAYD-I HAYAT
Ömür boyunca, yaşadığı müddetçe.
KAYDİYYE
Deftere kaydetme ücreti.
KAYDUM
Her nesnenin önü.
KAYH
(C.: Kuyuh) İrin.
KAYID
(C.: Kıvâd-Kâde-Kavâyid) Çekici, çeken. * Çavuş. * Koyunların önünde yürüyen “kösem” dedikleri koyun.
KAYIF
Ferasetle bir kimsenin nesebini bilen kişi.
KAYIM
Durucu, duran. * Kılıç kabzası.
KAYIN
Kadının veya kocanın erkek kardeşi.
KAYINÇO
Kayın. Kayınbirader.
KAYISA
(C.: Kavâsi) Derenin son bulduğu yer.
KAYİLE
(Bak: Kaylule)
KAYKA’
Tavuk avazı, tavuk sesi.
KAYKABAN
İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç.
KAYL
(C.: Akyâl) Ulu şerif kimse. * Öğle vakti şarap içmek.
KAYLULE
Kerâhet vakti olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu.(Re’fet, $ âyet-i celilesindeki $ kelimesinin mânasını merak edip sorması münasebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sairler gibi yatmasından gelen rehavet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır. Uyku üç nevidir:Birincisi: Gayluledir ki, “fecirden sonra tâ vakt-i kerahet bitinceye kadardır.” Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine Hadisçe sebebiyet verdiği için, hilâf-ı Sünnettir. Çünkü; Rızk için sa’yetmenin mukaddematını ihzar etmenin en münasip zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehavet ârız olur. O günkü sa’ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabit olmuştur.İkincisi : Feyluledir ki, “İkindi namazından sonra mağribe kadardır.” Bu uyku ömrün noksaniyetine, yâni uykudan gelen sersemlik cihetiyle o günkü ömrü nevm-âlud, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından maddi bir noksaniyet gösterdiği gibi, mânevi cihetiyle de o gün hayatının maddi ve manevî neticesi ekseriya ikindiden sonra tezahür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.Üçüncüsü: Kayluledir ki, bu uyku Sünnet-i Seniyyedir. Duha vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için Sünnet olmakla beraber, Ceziret-ül-Arabta vakt-üz-zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir tâtil-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o Sünnet-i Seniyyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku, hem ömrü, hem rızkı tezyide medardır. Çünkü: Yarım saat kaylule, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek, ömrüne hergün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızk için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor. L.)
KAYN
(C.: Kuyun) Demirci, haddad, * Kul, köle.
KAYNAN
At ve deve ayaklarının ip bağlanacak ve bukağı vuracak yeri.
KAYNATA
Karı ve kocaya göre birbirlerinin babası. * Kayınpeder.
KAYS
Düşmek, sukut.
KAYS
Leylâ ile Mecnun hikâyesinin erkek kahramanı olan Amirinin adı. * Süngü miktarı.
KAYSER
Eski Roma ve Bizans İmparatorlarının lâkabı.
KAYSERÎ
(C.: Kayâsir, Kayâsire) Büyük şeyh. * Büyük deve.
KAYSERÎ
f. Hükümdarlık, imparatorluk, kayserlik.
KAYSUM
Marsama denilen ot.
KAYTAS
Balina balığı. * Kadırga balığı.
KAYTUN
(C.: Kayâtin) Hazine. Kiler. Ziyâfethâne.
KAYTUS
Bir yıldız kümesi.
KAYY
Fakirlik.
KAYYIM
İnsanları birbirine kardeşlikte ve sevgide bir araya toplayıp dünya ve âhirette necat ve iyilikler yolunda cem’ edici olduğundan; bütün iyilikleri haseneleri toplayıcı ve muhtaçlara çok ihsan edici mânasında Peygamberimiz Resul-i Ekrem’e (A.S.M.) verilen bir isim.
KAYYİME
Müstakim, âdil. Çok değerli.
KAYYUM
(Kıyâm. dan) Camilerde iş gören kimse. Cami hademesi.
KAYYUM
Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, dâim ve var olan Allah (C.C.). Bütün eşyanın ancak kendisi ile kaim olduğu Cenab-ı Hak.(… Sırr-ı kayyumiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki; bütün mevcudatı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihayetsiz fezada $ sırrıyla durdurup, kıyam ve beka verip, umumunu böyle sırr-ı kayyumiyetin tecellisine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinad olmazsa; hiçbir şey kendi başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukut edecek.Hem nasıl ki bütün mevcudat, vücudları ve kıyamları ve bekaları cihetinde Kayyum-u Zülcelâl’e dayanıyorlar; kıyamları onunladır… Öyle de, mevcudatın keyfiyat ve ahvalinde binler silsilelerin; (temsilde hata olmasın) telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı kayyumiyette $ sırriyle, uçları bağlıdır. Eğer o nurani nokta-i istinada dayanmazlarsa, ehl-i akılca muhâl ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek; belki, mevcudat adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ: Bu şey (hıfz veya nur veya vücud veya rızık gibi) bir cihette buna dayanır; bu da ötekine; o da ona… gitgide herhalde nihayetsiz olamaz, bir nihayeti bulunacak.İşte bütün böyle silsilelerin müntehâları; elbette sırr-ı kayyumiyettir. Sırr-ı kayyumiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhum silsilelerde birbirine dayanmak rabıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı kayyumiyete bakar. L.)
KAYYUMİYET
Allah’ın ezelî ve ebedî oluşu, dâimî mevcudiyeti, bâkiliği. (Bak: Kayyum)
KAYZ
Yaz mevsiminin en sıcak zamanları.
KA’Z
Keçi ve sığırın, ağacın başını çekip kendine eğmesi.
KAZ’
Kesmek. * Kahretmek. * Çiğnemek. * Fuhşiyat söylemek. Sövmek.
KÂZ
(Gâz) f. Makas.
KAZA
Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ. * Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak. * Allah’ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi. * Hâkimlik, hâkimin hükmü. * İstemeden yapılan zarar. * Hükmeylemek, hüküm. * Bir şeyi birbirine lâzım kılmak. * Beyan eylemek. * Ahdini yerine getirmek. * Ödemek, edâ etmek. * İcab. * Ölüm. (L.R.) * Şeriat hâkimi olan Kadı’nın hükümetinin hududu olan memleket. (Yâni, eskiden bir hâkimin şeriat şeriat namına da’valara baktığı memlekete “kaza merkezi” denirdi.)Fık: İnsanlar arasında vuku bulan dâva ve muhasamayı şer’î hükümler dairesinde fasletmek, halletmek.(Fetvanın kazadan farkı, mevzuu âmdır; gayr-i muayyendir, hem mülzim değil. Kaza ise; muayyen ve mülzimdir.)
KAZA’
Çocukların başını traş edip, bazı yerlerinde kısım kısım saç bırakmak.
KAZAA
Bulut parçası.
KAZAB
Katılık, şiddet.
KAZABE
Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.
KAZAEN
Kaza olarak, tesadüfen. İstemiyerek. Bilerek değil. Beklenmedik halde.
KAZAET
Ayıp, âr. * Fesad.
KAZAHA
(Kazâ. dan) Kazalar. İlçeler. Kaymakamlık idareleri.
KAZAÎ
Kaza ile alâkalı. Hüküm vermeğe ait.
KAZA-İ HÂCET
İhtiyacını gidermek. * Büyük abdest bozmak.
KAZA-İ ŞEHVET
Şehvet ihtiyacını gidermek. Cinsî münasebet (ki, insanlar arasında nikâh olmadıkça haramdır.)
KAZAK
Her kavmin askerliğe, akın ve çapula ayrılmış efradı. * Çarlık Rusyasında ayrıca bir sınıf teşkil eden sipahiye benzer süvari askeri.
KAZAL
(C: Kuzul-Akzile) Başın arka tarafı.
KAZAM
şey.
KAZAN (KEVZÂN)
Semiz şişman kimse.
KAZAN KALDIRMAK
t. Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı’na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (O.T.D.S.)
KAZANFER
(Bak: Gazanfer)
KAZAR
Kirlenme, pislenme.
KAZARA
f. Kazâ olarak. Rastlayarak.
KAZARET
Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli.
KAZASKER
İlmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri. Lügat mânası asker kadısı, ordu kadısı demektir. Osmanlılarda Kazaskerliğin ihdası Sultan I.Murat zamanındadır. İlk Kazasker de “Çandarlı Kara Halil”dir.
KAZAYA
(Kaziye. C.) Kaziyeler. Hükümler.
KAZAYA-YI MAKBULE
(Bak: Kaziye-i makbule)
KAZAZ
Ufak taş. * Döşek üstünde olan toprak. * Toz toprak bulaşmaz nesne.
KAZA-ZEDE
Kazaya uğramış, başına felâket gelmiş.
KAZB
Çok nikâh.
KAZB
Kesmek. * Yonca otu.
KAZBE
(C: Kuzub) Yonca otu.
KÂZE
Uyluk dibi.
KAZEF
Irak, baid, uzak.
KAZEİN
Fr. Sütte bulunan albüminli maddeler.
KAZEL
Çok fazla aksaklık. (Müe: Kazlân)
KAZEM
Bütün bütün yutmak. * Asılsızlık.
KAZEM
Tez, seri, acele.
KAZER
Nezafetsizlik, temiz olmamak.
KAZEZ
Pire.
KAZF
Atmak. İftira atmak. Ehl-i namus bir kadına zina isnad etmek. Buna “kazf-ı muhsenat” da denir. (Bak: Kebair)
KAZF (KAZÂFE)
(C.: Kızâf) İncelik, zayıflık.
KAZH
Atmak, saçmak.
KAZIB
(C.: Kavâzıb-Kızâb) Kesici, kesen.
KÂZIM
Öfkesini yenen, meydana vurmayan.
KAZIM(A)
Kemirici hayvan.
KÂZIME
(C.: Kezâyim) Yanında bir kuyu daha olup bundan ona, ondan buna su geçen kuyu. * Büyük şehir.
KÂZIMÎN-EL GAYZ
Öfkesini yenenler.
KÂZIMÛN (KÂZIMÎN)
Öfkesini yenenler. Hırsını yenenler.
KAZIYE
Ölüm.
KAZİ
(A, uzun okunur) Dâvalara hüküm ve kaza eden. Şeriat kanunlarına göre dâvalara bakan hâkim. Kadı. * Yapan, yerine getiren.
KAZİB
Karada ve denizde ticarete hırslı olan kimse.
KAZİB
(C.: Kuzıbân) Ağaç dalı.
KÂZİB(E)
Yalancı. Yalan söyleyen.
KAZİFE
Sövdükleri söz. * Attıkları nesne.
KAZİM
(C.: Kazmân-Kazam) Gümüş. * Yazı yazmada kullanılan beyaz deri. * Davara verdikleri arpa.
KAZİME
(Bak: Kâzıme)
KAZİYE (KAZİYYE)
Man: Hüküm. Bir hükmü ifâde eden kelâm. * Karar. Fikir. İfâde. * Hak veya bâtıl mâna ifade eden söz. * Hükmeylemek. * Hükümet.
KAZİYE-İ BEDİHİYYE
Man: Delil ile isbata muhtaç olmaksızın, aklın cezmen hüküm ve tasdik eylediği hüküm. Bu iki kısma ayrılır:1- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye: Aklın hârice danışmayarak ve havassın (hislerin) tavassut ve yardımına muhtaç olmayarak tasdik eylediği kaziyeye denilir ki; akıl mücerret mevzu ve mahmulünü tasavvur edince beyinlerindeki nisbet-i hükmiyeyi cezmen tasdik ediverir ve bunlara Ulum-u müteârife denir. Bu da ya evveliye veya fıtriyye olur.2- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye-i evveliye: Aklın mücerret tarafeyni tasavvur ile beynindeki nisbet-i hükmiyeyi cezmen tasdik ettiği kaziyyeye denir. (L.R.)
KAZİYE-İ BEDİHİYYE-İ FITRİYYE
Man: Aklın tarafeyni tasavvur ederken zihinde hâzır olan bir hadd-ı vasat vâsıtası ile nisbet-i hükmiyyeyi cezmen tasdik eylemesinden ibaret olan kaziyyeye denir.
KAZİYE-İ CEHLİYYE
Man: Esası cehl üzere mebni olan bâtıl kaziyyedir. (L.R.)
KAZİYE-İ CÜZİYYE
Man: Hükmü, mevzuun bazı efradına şamil olan kaziye. “Bazı şeyler serttir.” gibi.
KAZİYE-İ HAMLİYYE
Man : Mahmulün (yâni, haberin), mevzua (yani mübtedaya) sübut veya nef’i ile hükmü hâvi olan kaziyye. Tabir-i diğerle: Mahmulün mevzua kayıtsız ve şartsız olarak isnad olunduğu kaziyyeye denir. “Dünya fânidir” gibi.
KAZİYE-İ İHTİMALİYYE
Man: Bir şeyin olması veya olmaması mümkün olmak ihtimâli üzerine bina olunan kaziyye.
KAZİYE-İ KÜLLİYE
Man: Hüküm mevzuunun cemi efradına şâmil olan kaziyye. “İnsanların cümlesi nâtıktır” gibi.
KAZİYE-İ MA’DULE
Man: Selb, ya mevzuundan ya mahmülünden ikisinden cüz’ olan, yâni kendinde hem isbat ve hem de nefiy kaziyyelerdir. “Nefs-i nâtıka gayr-i mürekkebdir” gibi.
KAZİYE-İ MAHKÛMUN BİHÂ
(Bak: Kaziye-i muhkeme)
KAZİYE-İ MAHSUSA
Man: Mevzuu yalnız bir fertten ibaret olup da hüküm onun üzerine olan kaziyyedir. Buna Kaziye-i şahsiyye dahi denir. “İstanbul en büyük şehirlerin birincisidir” gibi.
KAZİYE-İ MAKBULE
Kabule mazhar olmuş hüküm ve iddia. İtimad edilir zâtların söyledikleri ve bu itimada binâen kabul edilen kaziyye.
KAZİYE-İ MEŞHURE
Man: Herkesce sâbit olduğu hasebiyle hükmolunan kaziyye.
KAZİYE-İ MEVHUME
Man: Mâkul işler üzerine kuvve-i vâhimenin hükmeylediği kâzib kaziyyedir.
KAZİYE-İ MUHAYYELE
Man: Kizb olduğu mâlum iken nefsin ya münbasit ya münkabız olduğu kaziyye. Hayali olan hüküm.
KAZİYE-İ MUHKEME
Tam, sağlam hüküm. Temyizin tasdikinden geçmiş, değişmez hâle gelmiş mahkeme kararı ki, böyle bir karara mazhar olan herhangi birşey hakkında tekrar dava açılamaz; dâva mevzuu yapılamaz. Aksi takdirde kanun namına kanunsuzluk yapılmış olur. Buna “Kaziye-i mahkumun bihâ” da denir. (Bak: Muhkem kaziyye)
KAZİYE-İ MUTLAKA
Man: Hiçbir ihtimâl gösterilmeyip, bir şeyin şöyle olduğuna veya olmadığına açıktan açığa hükmolunan kaziyye’dir.
KAZİYE-İ MÜMKİNE
Mümkün olan hüküm, kaziyye.(Meselâ: Kim iki rekât namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır. İşte iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır. Herbir iki rekât namazda bu mâna külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivayetler vukuu bilfiil dâimi ve külli değil, zira kabulün madem şartları vardır. Külliyet ve daimilikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır, veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehadisteki külliyet ise, imkân itibariyledir… S.)
KAZİYE-İ NAZARİYYE
Man: Aklın bir delil ile tasdik eylediği kaziyye. Delilinin mukaddematı yakiniyyattan ise, yakiniyye’dir ve illâ zanniye olur.
KAZİYE-İ SÂLİBE
Man: Mevzuun mahmulünden selbiyle hükmolunan, yâni; bir şeye nefi ile hükmeyleyen kaziyye’dir. “Kamerin ziyası kendinden değildir” gibi.
KAZİYE-İ ŞARTİYYE
Man: İki cümleden ibâret, fakat bunlardan birinde olan hüküm diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan, yâni; aralarında mülâzemet ve irtibat bulunan kaziyedir.
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MUTTASILA
Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MÜNFASILA
Man: Mahmulü birden fazla olmakla bu mahmulllerin biri elbette mevzua isnad olunmak lâzım geldiğine hükmolunan kaziyyedir. (Adet ya tektir, ya çifttir) gibi.
KAZİYE-İ TAKLİDİYYE
Man: Mücerred. Başkasından duymakla hükmolunan kaziyye.
KAZİYE-İ YAKÎNİYYE
Man: Yakîni ifade eden kaziyyeye denir. Ya bedihiyye veya nazariyye olur.
KAZİYE-İ ZANNİYE
Man: Karineler ve emârelerden alınmış olan kaziyyeye denir ki; akıl galip zan ile hüküm eylerse de, onun nakzını dahi tecviz eder, bu cihetle zanniyatın cümlesi nazaridir.
KAZİYE-İ ZARURİYYE
Man: Tasdikat-ı akliyyeden olmakla zıddı mümkün olamıyacak surette kat’i olan bir nevi kaziyyedir.
KAZİ-YÜL HÂCÂT
Bütün ihtiyaçları yerine getiren Allah (C.C.)
KAZİZ
Ufak taşlar, taş parçaları. * Topluluk, cemaat.
KAZKAZ
Arslanın, kemiği parça parça etmesi. * Yavuz arslan.
KAZKAZA
Kemiği parçalamak.
KAZM
Kuru şeyler yemek. * Dişlerin etrafıyla bir şeyi ısırıp yemek.
KAZR
Bir kimsenin peşinden gitmek.
KAZUF (KAZİF)
Irak, uzak, baid.
KAZULET
Kocaman.
KAZUR
Temiz olmayan şeylerden sakınan kimse.
KAZURAT
Pislikler, süprüntüler, insan pisliği.
KAZURE
(C.: Kazurât) Pislik. * Mezbele, süprüntülük.
KAZUZE
Maşrapa.
KAZZ
Okun yeleğini kesmek. * Yalnız, tek, ferd.
KAZZ
Bükülmüş ibrişim. Ham ipek. * Sıçramak. * Irak olmak, uzak olmak.
KAZZ
Büyük taş. * Topraklı olan. * Topluluk, cemaat.
KAZZABE
Çok keskin.
KAZZAFE
Sapan.
KAZZAN
Pire.
KAZZAZ
İpekçi. İpek yapan veya satan kimse.
KAZZE
(C.: Kuzâ) Su üstündeki çörçöp. * Göze düşen çöp. * Gözün çapağı.
KE
f. Farsçada küçültme edatıdır. Kelimelerin sonlarına gelir. (Meselâ: “Merdüm: Adam; merdümek: Adamcağız” gibi.)
KE
Gibi mânasındadır. (Arapça teşbih edâtı) Kelimenin başına getirilir. Meselâ: (Kezâlike: Bunun gibi) * Harfin ve kelimenin sonuna gelirse sen zamiri yerindedir. Meselâ (Kitâbü-ke: Senin kitabın)
KEB’
Men’etmek, mâni olmak, engellemek. * Dinar. Dirhem.
KEBAB
Ateşte pişirilen et. * Ateşte kavrularak veya alazlanarak pişirilen her türlü yiyecek.
KEBABE
Bir ot ismi.
KEBAD
İri limon.
KEBADE
f. Tâlim yayı.
KEBADE-KEŞ
f. Ok atma tâlimi yapan veya ok atmaya hevesli olan. Tâlim yayını çeken.
KEBADE-KEŞÎ
f. Ok atmaya hevesli olma, tâlim yayını çekme.
KEBAİR
(Kebire. C.) Büyük şeyler, büyük günahlar. Kebairin sıralanışı:-Allah’ı inkâr etmek.-Allah’a şirk koşmak.-Kat’iyyen sâbit olan dini bir hükme inanmamak.-Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek.-Allah’ın cezasından, mekrinden ve azabından emin olmak.-Günah üzerinde ısrar etmek. Yâni, herhangi bir günahı devamlı işleyip durmak.-Namazı, orucu terketmek. Allah yolunda cihaddan kaçmak.-Anaya, babaya âsi olmak. Yalan yere şehadet veya yemin etmek.-Bir kimseyi haksız yere öldürmek. Bir kimsenin bir uzvunu haksız yere kesmek veya muattal bir hale koymak.-İffetli kadınlara fuhuş isnad etmek. Nemmamlık etmek.-Ribâda (fâizde) ve hırsızlıkta bulunmak. Rüşvet almak.-Yetim malı yemek.-Zina ve livata denilen günahları işlemek. Bu sayılan günahlar hülâsa edilse, “yedi kebair”i ifade eder. Başta üçü el-iyâzü billah küfürdür. Sonrakiler ise, üzerine İlâhî ceza terettüb edip, hadd-i şer’îyi icab ettiren, açıkça ve kat’i olarak nehyedilmiş bulunan büyük günahlardır. (Bak: Mubikat-ı seb’a)
KEBAS (KEBES)
Misvak ağacının yemişi. * Bir şeyin kokup bozulması.
KEBB
Hor ve zelil etmek, yüzü üstüne bırakmak, helâk etmek.
KEBBAH
Gönden bardak ve matara diken kimse.
KEBBAN
Büyük terâzi. Kantar.
KEBBE
İzdihamlık, kalabalık. * Cenk ve kıtal içinde sür’at etmek. Savaşta acele hareket etmek.
KEBC
Davarı durdurmak için dizginini çekmek.
KEBE
Çobanların ve köylülerin giydikleri yünden bir nevi aba.
KEBED
Ciğer ağrısı. * Kara ciğer. * Meşakkat. Şiddet. Mihnet. * Karnın şişmesi.
KEBEL
Kısa.
KEBG
f. Keklik.
KEBİB
Darı.
KEBİCEK
Kış otu.
KEBİR
Büyük, âli, yüce.
KEBİRE
(Müe.) Büyükler. Büyük günahlar. (Bak: Kebair)
KEBİSE
Dört senede bir takarrur eden ve bir gün fazlası olan sene. Şubatın 29 gün olduğu sene.
KEBİT
Deve avazı. Sığır avazı.
KEBKEB(E)
f. Ayak patırtısı.
KEBKEBE
Yüz üstüne düşürme. * Çukur bir yere döne döne düşme.
KEBL
Bağlamak. * Kovanın ağzını iki kat edip dikmek.
KEBN
Kova ağzını iki kat edip dikmek. * Udul etmek, dönmek, vazgeçmek. * Besili ve semiz olmak. * Kaybetmek.
KEBS
Çukur bir yeri doldurup düzeltme. * Bir cins hurma. * Misk hokkası.
KEBSE
Beraberlik, eşitlik, müsavat. * Ebucehil karpuzu.
KEBŞ
(C.: Kibâş) Erkek koyun. Koç.
KEBT
Zelil etmek, hor hakir etmek. * Sarfetmek, harcamak.
KEBUD
f. Mavi. Gök rengi.
KEBUDFÂM
f. Gök renginde olan. Mavi renkli.
KEBUDÎ
f. Mâvilik.
KEBUTER
f. Güvercin.
KEBUTERÂN
(Kebuter. C.) Güvercinler.
KEBUTER-BÂZ
f. Güvercin besleyen, yetiştiren, satan kimse.
KEBUTER-İ NAME-BER
Posta güvercini. Mektup götüren güvercin.
KEBV (KEBVE)
Davarın, başını vücuduna sürçmesi. * Çakmak çöngelip ateşi çıkmaz olmak. * Görmek. * Kabın içindekini dökmek. * Ateşi kül bürüyüp örtmek.
KEC
f. Eğri, çarpık.
KECABE
f. Devenin üstüne konan oturulacak bir çeşit tahtırevan.
KECAVE
f. Deve üstüne konulan bir cins tahtlrevan.
KECBAZ
f. Oyunda hile yapan.
KECBİN
f. Şaşı. * Eğri gören. * Yanlış ve ters düşüren.
KECÇEŞM
f. Şaşı gözlü. Gözü şaşı olan.
KECFEHM
f. Yanlış anlıyan.
KECHULK
Kötü huylu kimse. Huyu kötü olan kişi.
KECKÜLAH
f. Eğri külâhlı, külâhı eğri olan. * Mc: Hoppa.
KECMİZAC
f. Mizaç ve tabiatı hoş olmıyan. Huysuz.
KECNAZAR
f. Kıskanç, hasetci. * Eğri bakışlı.
KECNİGÂH
f. Eğri bakışlı. Bakışları eğri olan kimse.
KECNİHAD
f. Aksi ve ters huylu olan.
KECREFTAR
f. Ters yürüyen. Gidişi eğri.KECREV : f. Eğri giden. * Tuttuğu yol sakat ve yanlış olan.
KECRE’Y
f. Reyi, sakat, düşüncesi ters olan.
KECTAB’
f. Mizacı, tabiatı ters olan kimse, aksi.
KEÇEL
f. Başı kel olan kişi. Başında saç olmayan kimse.
KEÇELİ
Tar: Yeniçerilerden keçekülâh giyenler.
KED
f. Ev, hâne, mesken.
KEDA
Mekke-i Mükerreme üstünde, Mekâbir yakınında bir yolun adı.
KEDA’
Defetmek, kovmak.
KEDAD
Araplar arasında mâruf bir erkek eşeğin adı. (Ona nisbet edip “benat-ul kedad” derler.)
KEDB
Tâze kan.
KED-BANU
f. Bir daireyi idare eden kâhya kadın.
KEDD
Emek. İş. Çalışma, uğraşma, çabalama.
KEDDERE
Bulandırdı (meâlinde fiil).
KEDD-İ YEMİN
El emeği.
KEDE
f. “Mahal, ev, yer” anlamına gelir ve birleşik isimler şeklinde kullanılır. Meselâ: Ateşkede, bütkede, meykede… gibi.
KEDEME
Hareket.
KEDEN
Toprak suyu çekip, yerinde bulanıklık kalmak.
KEDER
Tasa, kaygı, can sıkıntısı. Bulantı. Gam.
KEDEREFZÂ
f. Keder ve sıkıntı veren. Keder verici.
KEDERENGİZ
f. Üzüntü, keder ve sıkıntı meydana getiren.
KEDERNÂK
Keder verici, kederli.
KEDEVEN
Palan atı.
KEDH
Amel, cehd. Sa’y. * Isırma veya yırtma ile hasıl olan iz.
KEDHÜDA
f. Kâhya.
KEDİD
Davar tırnağıyla didilmiş ve yumuşamış olan yumuşak yer.
KEDİN
Etli ve yağlı kişi.
KEDİR (KEDİRÂ)
İçinde hurma ıslanmış süt.
KEDKEDE
Ağır ağır seğirtmek. * Katı bir cisme dokunmaktan çıkan ses.
KEDM
Isırma.
KEDME
Yara izi, bere.
KEDS
Tez tez yürütmek.
KEDŞ
şiddetle sürmek. * Yırtmak. * Kazanmak.
KEDU
f. Kabak. * Mc: Kafatası.
KEDUH
Amel ve sa’yedici, çalışan.
KEDUM
Adam ısıran eşek.
KEDURET
Bulanıklık. * Gam, tasa, keder.
KE-EN LEM YEKÜN
Güyâ olmadı. Sanki olmadı.
KE-ENNE
(Ke-ennehu) (Teşbih edatıdır) Sanki, güyâ, öyle gibi. (Bak: İnne)
KEF
f. Köpük.
KEF
Elin iç tarafı. Avuç. * Ayağın altı, tabanı. * Avuç dolusu.
KEFA
f. Sıkıntı, meşakkat, mihnet.
KEFA’
Kabı başaşağı etmek, ters çevirmek.
KEFAET
Denklik. Denk olmak. Beraberlik. Bir şeye yeterlik. Küfüv oluş. * Fık: Evlenen erkeğin, alacağı kadına neseb, diyanet, hürriyet ve mal hususlarında müsâvi ve daha üstün olması hususu. (Bunun en mühimmi de diyânet noktasındadır.)
KEFAF
Ancak yaşayabilecek kadar olan rızık. * Misil, miktar. * Berâberlik.
KEFAF-I NEFS
Bir kimsenin ölmeyecek kadar olan nafakası.KEFALET : Kefillik. Bir kimse kendine âid bir işi yapamadığı veya borcunu ödeyemediği takdirde, yerine onun işini göreceğini kabul etmek. * Birine kefil olmak. İşini üzerine almak.
KEFALET-BİT-TESLİM
Bir malın teslimine kefil olma.
KEFALETEN
Kefil olarak. Kefillik suretiyle.
KEFALET-İ BİL-MAL
Fık: Bir mal için kefil olma.
KEFALET-İ BİNNEFS
Birinin şahsına kefil olma.
KEFALET-İ MUTLAKA
Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.
KEFALET-İ MUVAKKATA
Geçici bir zaman için kefil olma.
KEFALET-İ NAKDİYE
Bir hususu te’min için depozite yatırmak suretiyle kefil olma.
KEFALETNAME
f. Kefillik kâğıdı, kefalet senedi.
KEFARET
(Bak: Keffaret)
KEFC
f. Ağızdan gelen köpük.
KEFÇE
f. Kepçe.
KEFE
(Keffe) Terazinin bir gözü.
KEFEF
(Keffe. C.) Kefeler. Terazinin tablaları.
KEFEL
Dip, ard, kıç.
KEFENBEDUŞ
(Kefenberduş) f. Kefeni sırtında. Ölümü göze almış.
KEFENPUŞ
f. Kefene sarılmış. Kefenlenmiş.
KEFERE
(Kâfir. C.) Kâfirler.
KEFEŞ
(Bak: Kafş)
KEFETEYN
Terâzinin iki tarafı.
KEFF
Vaz geçme, el çekme, çekinmek, men’etme, imtinâ etmek, sâkit olmak. * Avuç, el, avuç içi. * Nimet.
KEFFARET
(Masdar gibi kullanılıyorsa da “keffâr” mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç. * Günahtan arınma.
KEFFARET-İ HALK
Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir.
KEFFARET-İ KATL
Bir müslümanı veya bir zımmiyi amden değil de bir hata neticesi olarak öldüren bir müslümana lâzım gelen keffârettir ki; muktedir ise, bir mü’min köle âzad etmekten; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ SAVM
Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.
KEFFARET-İ YEMİN
Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir olamayana da üç gün muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ ZIHAR
Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir. (Bak: Zıhâr)
KEFFARET-ÜZ ZÜNUB
Günahların keffareti. Mü’min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.)
KEFFE
(C.: Kifef) Terazi kefesi. * Her yuvarlak cisim. * (C.: Ükef) El ayası.
KEFF-İ YED
El çekme. Karışmama.
KEFGİR
f. Köpük tutan. * Kevgir, delikli kap.
KEFH
Karşı karşıya savaşma.
KEFİ
Nazir, misil, benzer, denk, eş.
KEFİL
(Kefâlet. den) Birisinin bir borcu ifâsı lâzım gelirken, ifâ etmediği takdirde, o borcu ifâyı kendi üzerine alan kimse. Kefâlet eden kimse.
KEFİL Bİ-T-TESLİM
Bir malın teslimine kefil olan kimse.
KEFİT
Seri yürüyüş, hızlı yürüyüş. * Kuvvet.
KEFİYE
Başa sarılan ve omuzların üzerine kadar gelen, uçları püsküllü ince ipek örtülü kumaş.
KEFKEFE
Men’etmek, engel olmak.
KEFL
Okşamak. * Kefil olmak. * Yaramaz gönüllü olan.
KEFN
Yün eğirmek.
KEFR
(C.: Küfur) Örtme, sarma, * Köy, karye.
KEFŞ
(Bak: Kafş)
KEFT
Cem’etmek, toplamak. * Sarfetmek, harcamak. * Evmek. * Katı katı sürmek.
KEFTAR
f. Sırtlan.
KEFTER
f. Güvercin, kebuter.
KEFUR
Hakkı gizleyici, doğruyu gizleyen.
KEH
f. Saman. Saman çöpü.
KEHA
f. Mahcub, utangaç.
KEHAİL
(Kehil. C.) Sürmeli gözler. Sürme çekilmiş gözler.
KEHAM (KİHÂM)
Yaşlı, ihtiyar. (Kesmez kılıca “seyf-i kihâm”; peltek lisana “lisan-ı kihâm”; ağır yürüyüşlü ata “feres-i kihâm” derler.)
KEHANET
Gaibden haber vermek. Falcılık. Kâhinlik etmek. (İlâhi ihbârât-ı gaybiyyeye istinad etmeden, gaybdan haber vermek ve falcılık ve kâhinlik etmek dinen kat’iyyetle haramdır.)
KEHAT
Büyük, semiz dişi deve.
KEHB
Koruk.
KEHD
Ayağı yere vurmak.
KEHDEL
Genç hâtun. * Yaşlı hâtun, acuze. (Ezdattandır)
KEHENE
(Kâhin. C.) Kâhinler, falcılar.
KEHF
Mağara, in. Sığınacak yer altı. * Tıb: Verem hastalığında akciğerde açılan oyuk.
KEHF SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 18. suresidir. Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur.
KEHF-MİSAL
Mağaraya benzer şekilde, mağara gibi sesi aksettiren.
KEHHAL
Gözlere sürme süren. * Göz doktoru.
KEHİB
Patlıcan.
KEHİL
(Kehile) Sürme çekilmiş göz. Sürmeli göz.
KEHİLA
Gözleri yaradılıştan sürmeli olan kadın.
KEHİRE
Kısa boylu kadın.
KEHKAH
Zayıf erkek.
KEHKEŞAN
f. Samanyolu. Saman uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara.)
KEHL
Göze sürme çekme. * Kıtlık yılı. (Bak: Kahl)
KEHL(E)
Otuz yaşını geçmiş, saçına aklık karışmış kimse. (Bak: Kühulet) * Bit.
KEHLÂ’
Sürmeli kadın. * Sığırdili dedikleri ot.
KEHM
Men’etmek, engel olmak. * Kaldırmak.
KEHMEL
Ağır ve kaba.
KEHMES
Boyu kısa olan.
KEHR (KÜHRÜRE)
Yüz pörtürmek. * Men’etmek, engel olmak.
KEHREBA
Bir şeffaf zamk ismi.
KEHRİBAR
Cevher saçan. * Güzel sözler söyleyen.
KEHRÜBA
f. Saman kapan. * Bir yere hızlıca sürüldüğü zaman, hafif şeyleri kendine çeken bergâmi taş. (Türkçede tahrif edilerek “Kehribâr” denilir.)
KEHRÜBAÎ
Kehribar gibi, cezbedici, elektrikli olan.
KEHS
Bir şeyi eliyle almak.
KEHULET
(Bak: Kühulet)
KEHVARE
f. Beşik.
KEİB
Mahzun, hüzünlü, münkesir ve kötü halli olan kişi. (Müe: Keibe)
KEJ
f. Çarpık, eğri. Kumral. Tüylü keçi.
KEJÇEŞM
f. Şaşı, eğri bakışlı.
KEJDÜM
f. Akrep.
KEJDÜMÎ
f. Akrep gibi, akreple ilgili.
KE’KEE
Zorla reddetmek, def’etmek.
KEKEME
t. Harfleri serbest söyliyemeyip tekrarlayan. Dilinde tutukluk olan.
KEKRE
t. Ekşi, acımtırak.
KELA
Yeşil ot.
KELAB
Tıb: Kudurma. Kuduz hastalığı.
KELACU
f. Kadeh.
KE-L-ADEM
Yok. Yokmuş gibi.
KELAET
(Bak: Kilaet)
KELAH
Kıtlık olan yıl, kıtlık yılı.
KELÂL
Yorgunluk. Bitkinlik. Usanç. * Göz nuru zayıf olmak, yorgun olmak.
KELÂL-ÂVER
f. Yorgunluk ve bıkkınlık veren. Sıkıcı, yorucu.
KELÂL-BAHŞ
f. Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren.
KELÂLET
Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık. * Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması. * Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi). * Kör ve kesmez olan.
KELÂL-İ DİL
Gönül yorgunluğu.
KELÂLİB
(Küllâb. C.) Çengeller, kancalar, uçları eğri olan demirler.
KELÂM
Söz. Bir mânayı ifâde eden, bir maksadı anlatan ifâde. * Allah’a mahsus bir sıfat. * Fık: Allah (C.C.) Kelâm sıfatını da hâizdir. Onun kelâmı harften ve savttan (sesden) münezzehtir, ezelidir, ebedidir. * Ist: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allah’ın (C.C.) varlığı, birliği, İslâmiyetin doğruluğu ve hakkaniyetinden bahseden ilim. (Bak: İlm-i kelâm ve Kelâmullâh)
KELÂM-I AHSAR
En kısa ve veciz söz.
KELÂM-I KADİM
Kur’an-ı Kerim, Kadim kelâm.
KELÂM-I KİBÂR
Büyük, akıllı, veli ve meşhur zâtların güzel, veciz ve çok kıymetdâr olan sözleri ve kelâmı.
KELÂM-I MAHREM
Gizli kelâm. Mahrem söz.
KELÂM-I MENSUR
Nesir söz.
KELÂM-I MUDARÎ
Arab kabilelerinden Mudar Kabilesinin konuştuğu Arapça. Kur’an-ı Kerim bu lehçe üzerine nâzil olmuştur. En fasih Arapça’dır.
KELÂM-I NEFSÎ
Cenab-ı Hakk’ın lâfz, harf ve ses olmayan zâtî kelâmı. İçten konuşma.
KELÂM-I RESUL
Hadis. Peygamberimizin sözü.
KELÂM-I TÜND
f. Sert söz.
KELÂMIN KUYUDAT VE KEYFİYATI
Kelâmın küllünü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla, bunların sarf ve nahiv yönünden hususiyetleri. Meselâ: Müzekkerlik – müenneslik, mârifelik – nekrelik, mübtedâ – haber, sıfat – mevsuf gibi.
KELÂMÎ
Söz ve kelâma ait. Sözle alâkalı.
KELÂMİYYUN
Kelâmcılar. İlm-i kelâm âlimleri. (Bak: Mütekellimîn)
KELÂMULLAH
Allah kelâmı, Kur’ân-ı Kerim. (Bak: Kur’ân)(Kur’ân başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var. Biri mütekellim, biri muhâtab, biri maksad, biri makamdır. Ediblerin yanlış olarak, yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?” ise bak. Yalnız söze bakıp durma.Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menba’dan alır. Kur’ânın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belagatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm mütekellime bakıyor; eğer o kelâm emir ve nehiy ise; mütekellimin derecesine göre irâde ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddi elektrik gibi te’sir eder. Kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezâyüd eder. S.)
KELAN
f. İri, cüsseli, büyük. Heybetli.* Geniş, enli. * Baş.
KELÂNÎ
(Kilâet. den) Sakladı ve beni muhafaza etti veya eder, (meâlinde).
KELANTER
f. Çok iri. Daha büyük.
KELASENG
f. Sapan.
KELAVE
İpek veya iplik saracak çark.
KELB
(C.: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it. * Meşhur bir yıldız. * İki adım arasına koyarak dikilen kayış. * Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel. * Şiddet. * Hırs.
KELBETAN
f. Kerpeten.
KELBÎ
Köpeğe ait, köpekle alâkalı. Köpek cinsinden olan ve köpeğe müteallik.
KELB-İ AKUR
Azgın, saldırgan köpek.
KELBİYYUN
Kalenderane yaşamayı alışkanlık haline getiren meşhur Diyojenin de içinde bulunduğu bir fırka. Bunlara Kelbiye tâifesi veya Melâmiyyun da denir.
KELB-ÜL MÂ’
f. Köpek balığı. * Kunduz.
KELCE
Kile, mikyâl.
KELDE
(C.: Külud) Bir parça kaba yer.
KELE
f. Yanak.
KELE’
Ayakta olan yarıklar. * Kir.
KELEB
(C.: Kelâlib) İt sürüsü. * İncitip eza etmek.
KELEBÇE
Yakalanan suçluların iki bileğine birden takılan demir halka. Demir bilezik.
KELEF
Yüzdeki benek. * şiddetli sevgi.
KELENDİ
Bir para. * Sağlam ve sert yer.
KELEPÇE
(Bak: Kelebçe)
KELEPİR
Çok ucuz ele geçen. Zahmetsiz, ücretsiz. * Üvey evlât. Evlâtlık.
KELFA
Yüzünde çiğitli olan kadın. (Müz: Eklef)
KELH
Söğüt ağacına benzer, uzunca, dik bir ot. (İçi kamış gibi boş ve gâyet hafif olur; ondan hasıl olan zamka “eşk” derler, kokusu cündübâdester kokusu gibi olur, tadı acıdır.)
KELH
Katı yüzlülük.
KELİF
Haris kimse.
KELİL(E)
Körleşmiş. * Az gören, donuk gören göz. Uzağı veya yakını iyi göremiyen göz. Miyop veya hipermetrop göz. * Kesmez olan âlet. * Çakal. * Yorulmuş kişi, yorgun kimse.
KELİM
Yaralı kimse. * Konuşulan kimse.
KELİM
Kendine söz söylenilen, kendine hitab olunan. * Hz. Musa’nın (A.S.) bir ünvanı. * Söz söyleyen, konuşan. İkinci şahıs. * Yaralı kimse.
KELİM
(Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, lâkırdılar.
KELİMAT
(Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, sözler.
KELİMAT-I NAHVİYE
Nahv ilmine âit kelimeler. Cümle teşkilinde mânâya tesir eden harfler ve kelimeler.
KELİMAT-I TAKDİRİYYE
Takdir edici sözler.
KELİM-DEST
f. Olgun kimse.
KELİME
Gr: Mânası olan en küçük söz veya cümlenin yapısını teşkil eden unsurlardan birisidir. Kelime, isim, fiil ve harf olmak üzere dilbilgisinde üç kısma ayrılmıştır. “Bir tek söze” kelime denir.
KELİME-İ HAMKA
(BibBiiiiiib Kafa) ça söz.
KELİME-İ MENHUTE
Aslı iki kelime olan bir tâbirin bir kelime ile söylenişi: “El Hamdüllilâh” yerine “Hamdele” söylenmesi gibi. “Bismillâh” yerine “Besmele” denmesi gibi.
KELİME-İ ŞEHÂDET
şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi.
KELİME-İ TAYYİBE
Allah ve Resulullah kelâmı. Dua, niyaz ve salâvatlar gibi kelâmlar. Meselâ (Sübhânallah velhamdülillah ve Lâilâhe illâllah vallahü Ekber) kelime-i tayyibedir.
KELİME-İ TEVHİD
Tevhid-i İlahîyi ifade eden “Lâilahe illallah Muhammedür Resulullah” cümle-i kudsiyesidir. (Bak: Tevhid)(Bütün esmâ-i hüsnânın ifâde ettiği mânalar ile bütün sıfât-ı kemaliyeye, Lâfza-i Celâl olan “Allah” bil’iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünki sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil’mutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliyye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil’iltizam delâlet eder. Ve keza, Uluhiyet ünvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi ism-i has olan “Allah”ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza, “Allah” kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binaenaleyh “Lâilâhe illâllah” kelâmı, esmâ-i hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bin kelâm iken bir kelâm oluyor. “Lâ Hâlika İllallah”, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume İllâllah” gibi… Binaenaleyh, terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor. M.N.)
KELİMULLAH
Cenab-ı Hakk’ın hitab eylediği zat (meâlindedir). Hazret-i Musa’nın (A.S.) bir ünvanıdır. Çünkü O, Tur-u Sina’da Cenab-ı Hakk’ın kelâmını, hitabını duymak mazhariyetine erişmiştir. * Resul-i Ekrem (A.S.M.) mi’rac-ı şerifinde Cenab-ı Hak ile tekellüme mazhar olduğundan bir ismi de Kelimullah’tır.
KELİNG
f. Şaşı.
KELK
f. Koltuk (insanda).
KELKÂHYA
Mc: Vazifesi olmayan şeylerle alâkadar olan. Her şeye karışan.
KELKEL (KELKÂL)
(C.: Kelâkil) Göğüs, sadr.
KELL
(C.: Külul) Ağırlık. * Yorgunluk. * Ufak taneli yağmur. * Yetim. * Semizlik, besililik. * Cibinlik dedikleri ince örtü.
KELLA
Geminin durup demirlediği yer.
KELLÂ
Öyle değil. Aslâ.
KELLAB
İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim eden kimse.
KELLE
f. Kafa, baş. * Ekinlerde başak. * Baş gibi yuvarlak olan nesne.
KELLEPUŞ
f. Başa giyilen şey. * Bir cins başörtüsü.
KELLİT (KİLLİT)
Sırtlanın yataklandığı inin ağzını kapattıkları taş.
KELLUB
(C.: Kelâlib) Kerpeten. * Çengel.
KELM
(C.: Külum-Kilâm) Cerâhat.
KELS
Hamle etmek. Cür’et etmek.
KELSEME
Cem’olmak, toplanmak.
KELT
Ahmaklık. * Toplamak.
KELUL (KELÂL-KELÂLE)
Kütelip kesmez olmak. * Göz nuru zayıf olmak. * Çocuğu ve anası olmayan şahıs.
KELZ
Cem’etmek, toplamak.
KEM
f. Az, noksan, eksik. * Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk. * Fakir, hakir.
KEM
Gr: Ne kadar? Kaç? (Mikdar için soru ifâdesinde kullanılır.) (Farsçada: Çend)
KEM GÖZ
Kötü niyetle bakan göz.
KEMÂ
(Ke ile Mâ edatlarından mürekkebdir) “Gibi” mânâsına gelir.
KEMÂ BİŞ
f. Aşağı yukarı. Takriben.
KEMÂ Fİ-L-EVVEL
Evvelki gibi.
KEMÂ Fİ-S-SÂBIK
Eskisi gibi.
KEMÂ HİYE
(Kemâ hüve) Onun gibi, nitekim, olduğu gibi.
KEMÂ HİYE HAKKUHÂ
Gereği gibi.
KEMÂ HÜVE-L-MUTAD
Mutad olduğu ve alışıldığı üzere.
KEMÂ KÂNE
Eskiden olduğu gibi, eski tarzda.
KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK
Eskisi gibi, eskisindeki gibi.
KEMA YENBAGÎ
İcabettiği gibi, uygun olduğu üzere, lâyıkı gibi.
KEMÂ-HÜVE
(Bak: Kemâ hiye)
KEMAİN
(Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş adamlar.
KEMAKL
(Kem-akl) Aklı kıt. (BibBiiiiiib Kafa) , ebleh.
KEMAL
Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet. * Değer, baha. * Fazlalık. * Sıdk ile yapılan güzel iş.
KEMALÂT
(Kemal. C.) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.(Mâdem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi, kemalâtın lem’alariyle parlar geçer; o nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudât dahi, hüsün ve cemal ve kemalin lem’alarıyla muvakkaten parlar gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem’aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehasin ve kemalât, bir Şems-i Sermedî’nin lemaat-ı cemal-i esmasıdır… S.)
KEMALÂT-PERVER
f. Kâmil ve olgun insan. Kemalât sahibi.
KEMAL-İ DİRAYET
Dirayetin son derecesi.
KEMAL-İ İHTİMAM
Son derece dikkat ve ihtimâm.
KEMAL-İ METANET
Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.
KEMAL-İ RAHMET
Rahmet ve merhametin nihayet kemalde olması.
KEMAL-İ VÜSUK
Tam bir itimad ve inanç.
KEMAN
f. Yay. Kavis. * Yayı andırır her şey. * Keman.
KEMAN-DÂR
f. Yay tutan, yay tutucu.
KEMANE
f. Keman veya kemençe yayı. * Güreşte bir çeşit oyun.
KEMAN-EBRU
Kaşları yay gibi olan. Keman kaşlı.
KEMAN-GER
f. Yay yapan san’atkâr.
KEMANÎ
f. Kemancı. Keman çalan çalgıcı.
KEMAN-KEŞ
f. Keman çalan. * Ok atmakta usta olan. Yay çeken.
KEM-ASL
f. Aslı ve nesli bozuk.
KEM-AYAR
f. Ayârı doğru olmayıp bozuk olan. Hileli, kalp.
KEM-BAHA
f. Kıymetsiz, değersiz, âdi.
KEM-BAHT
f. Tâlihsiz, bahtsız, şansız.
KEM-BİDAA
f. Sermayesi az. * Bilgisi zayıf, câhil. Az okumuş.
KEMC (KEMH)
Atı dizgini ile durdurmak.
KEM’E
Yer mantarı.
KEMED
Gam, tasa.
KEMENAN
(Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş askerler. * Pusular.
KEMENÇE
f. Çiftçilerin tarlalara kimyevi gübre atmak için kullandıkları bir nevi âlet. * Tırnağı tellerine değdirmekle ses çıkaran kemana benzer küçük bir çalgı âleti.
KEMEND
f. Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. * Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. * Geyik ve benzeri hayvanların yuları. * Güzelin saçı.
KEMER
f. Yay gibi eğik olan yapı. * Bele bağlanan kuşak. * İç çamaşırın bele rastlayan kısmı.
KEMERBEND
f. Kemer bağı. * Kemeri takılmış. Belinde kemer olan. * Mc: Derviş.
KEMERBESTE
f. Kuşak bağlamış, hazır olmuş. Hazır olup emri bekler hâlde olan.
KEMERBESTE-İ UBUDİYET
Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)
KEMERDECE
Yab yab yürümek.
KEMERGÂH
f. Kemer takılan yer. Bel.
KEM-FEHM
Anlayışı kıt. İdrâki az.
KEMGÛ
f. Az konuşan. Az söyleyen.
KEM-GÜFTAR
f. Az konuşan. Az söyliyen.
KEMH
Gözsüzlük.
KEMHA
f. Bir cins ipek kumaş.
KEM-HARF
f. Az söyliyen kimse, az konuşan kişi.
KEM-HAVSALA
f. Tahammülü az olan kişi, tahammülsüz kimse.
KEMİ’
Bir yerde ve bir döşekte beraber yatan kişi. * Düz yer.
KEMÎ
(C.: Kümât) Yiğit, kahraman, bahadır. Savaşçı, cengâver.
KEMİN
(C.: Kemâin) Pusuya saklanmış adam. * Pusu. * Belirsiz. Gizli yer.
KEMİN
f. Pek küçük, çok ufak. Çok az.
KEMİNE
Hakir. Aşağı. Dûn. Âciz. Noksan. Eksik.
KEMİNGÂH
f. Pusu yeri. Tuzak kurulan yer.
KEMİNGÜŞA
Pusu kuran. Tuzak kuran.
KEMİNSAZ
f. Pusu tutmuş olan. Tuzak kurmuş olan.
KEMİŞ
Tez yürüyüşlü at. * Zekeri küçük at. * Memesi küçük koyun.
KEMİŞE
Küçük emzikli deve.
KEM-İYAR
f. Ayarı bozuk. Hileli. Kalp altun veya gümüş.
KEMİYET
(Bak: Kemmiyet)
KEMİYY
Bahadır kişi. * Kahraman, şucâ.
KEMKADR
f. İtibar ve kıymeti düşük. Adi, bayağı.
KEMKAİM
f. Anlayışsız. İdrakten âciz.
KEMKÂM
Katı yüzlü, kaba ve tıknaz kimse. * Pelit ağacına benzer bir ağacın zamkı veya kabuğu.
KEMKIYMET
f. Değersiz, kıymetsiz.
KEMLUL
Yabâni hıyar.
KEMMEN
Sayıca azlık veya çokluk cihetiyle. Sayıca.
KEMMÎ
Azlık veya çokluğa dair. Kemmiyete âit ve müteallik. Cesur. Yiğit. Silâhlı.
KEMMİYAT
(Kemmiyet. C.) Kemiyetler.
KEMMİYET
(Kemiyet) Miktar, sayı, nice oluş. Az veya çok oluş.
KEMMUN
Kimyon.
KEMN
Gizlemek, gizlenmek.
KEMNAM
f. Adı sanı belirsiz. Namsız, şöhretsiz.
KEMNE
Tıb: Karasu adı verilen bir göz hastalığı.
KEMPAYE
f. Rütbe ve derecesi düşük. Pâyesi düşük olan.
KEMRA
f. Mandıra, ağıl.
KEMRE
Gübre. * Pul pul kalkmış deri.
KEMSAL
f. Genç. Yaşı küçük.
KEMSERE
Cem’olmak, toplanmak. * Bazısı bazısına girmek. * Yab yab yürümek.
KEMSUHAN
f. Az konuşan. Az söyleyen.
KEMŞ
Kesmek.
KEMTER
f. Aciz. Fakir. İtibarsız. * Başka şeylere göre daha az olan. Pek aşağı. * Noksan, eksik.
KEMTERANE
f. Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette.
KEMTERÎN
f. Pek âciz ve güçsüz. Çok hakir. * En küçük, en âşağı. Pek çok noksan veya eksik.
KEMY
Gizlemek, ketmetmek.
KEMYAB
Az bulunan. Nâdir. Bulunmayacak kadar az olan.
KEMZEBAN
f. Az konuşan kimse. Az söyleyen kişi.
KEMZEDE
f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız.
KEMZEN
f. Tâlihsiz, şanssız.
KEN
f. “Kazan, kazıcı, koparan, yıkan, söken.” anlamlarına gelir ve kelimelere katılır. Meselâ: (Kuh-ken: Dağ deviren, tünel açan) gibi.
KEN’
(C.: Kün’ân) Tilki eniği. * Cem’etmek, toplamak. * Yakın olmak. * Mülâyemet. * Alçaklık yapmak. * Firar, kaçmak.
KENA’
Parmakların sinirleri çekilip yumulmak.
KEN’AD
(C.: Kenâıd) Balık kılçığı.
KENAİN
(Kinâne. C.) Ok kılıfları, okluklar, sadaklar.
KENAİS
Keniseler, kiliseler.
KENAK
f. Karın ağrısı. Buruntu.
KEN’AN
Filistin. Hz. Yâkub’un (A.S.) memleketi.
KENANE (KİNÂNE)
(C.: Kenâyin) İçine ok ve yay konulan ve beylik adı verilen kap.
KENAR
f. Çevre, kıyı, Sâhil, deniz kıyısı. * Köşe, uç. * Son, nihâyet. * Çember. * Etrâfı çevrilen şey. * Kucaklama. Kucağa alma.
KENARE
f. Kıyı, kenar. * Kucak. * Kasap çengeli. Kayış asılan çengel.
KENAR-GİR
f. Fıçı çemberi.
KENAR-I ÂSMÂN
Ufuk.
KEN’AT
Bir balık cinsi.
KENAZ
Zahire vakti.
KENB
İş yapmaktan ellerin iri iri olması.
KENBUR
(Kenbure) f. Yalan, hile.
KEND
Kesmek, kat’etmek. * Bir kimsenin nimetini ve iyiliğini bilmeyip inkâr etmek.
KENDE
f. Hendek, çukur. * Biçilmiş, kesilmiş. * Kokmuş, ağır kokulu.
KENDE-HÂYE
f. “Hayası kesilmiş: Hadım ağası.
KENDEŞ
Bir nevi devâ.
KENDİDE
f. Kokmuş.
KENDU
f. Epey genişçe toprak.
KENDUC
Yer altında giyecek eşya koymak için yapılan oda.
KENDURE
f. Peşkir. * Deriden yapılmış büyük sofra.
KENDÜM
f. Buğday.
KENE
Hayvanın etine yapışıp kanını emen küçük bir böcek.
KENEF
(C.: Eknâf) Yön, taraf. * Sığınılacak yer. Korunulacak mekân. * Tuvâlet, helâ, ayakyolu.
KENEHBÜL
Bir cins ağaç.
KENEHVER
Büyük beyaz bulut.
KENET
(Esâsı: Kinet) İki sert cismi birbirine bağlamak için çakılan iki ucu kıvrık madeni parça.
KENF
Hıfzetmek. * Örtmek, setretmek.
KENFİLE (KENFELİK)
Kaba ve uzun sakal.
KENİF
(C.: Künüf) Hıfzedici, koruyan. * Örtücü. * Kalkan. * Deve ağılı. * Ayakyolu, tuvalet.
KENİN
Örtülü, gizli, mahfuz.
KENİSA
(Kenise) (C.: Kenâis) Kilise.
KENİZ
f. Esir kadın. Hayalık, câriye.
KENİZEK
f. Küçük cariye.
KENKER
Enginar.
KENN
Örtülüp gizlenme.
KENNAS
Süpürgeci.
KENNE
(C.: Kınât-Kenâyin-Kenânin) Bir kimsenin gelini, oğlunun hanımı.
KENNÎ
(C.: Ekniyâ) Lâkabdaş kimse, isimleri aynı olan.
KENS
Süpürge ile süpürme.
KENTA
Bir ot cinsi.
KENTAL
Fr. Yüz kilogram ağırlığında bir tartı birimi.
KENUD
Çok küfran-ı nimet eden kimse. Çok levm ve küfreden cahud. * Birşey yetiştirilemiyen verimsiz arazi. * Kocasının hukukuna ve iyiliklerine küfran eden nankör kadın. * Yemeğini misafirden sakınarak yalnızca yiyen cimri. * Kölesini, uşağını çok döven kimse. (E.T.)
KENZ
Define, hazine. Yer altında saklı kalmış kıymetli eşya, para veya altın gibi şeyler.
KENZ
şiddet, zorluk, meşakkat.
KENZ SURESİ
Fâtiha Suresi.
KENZ-İ MAHFÎ
Gizli hazine.
KEPADE-KEŞ
f. Okçuluğa yeni başlıyan.
KEPAN
f. Büyük terazi.
KEPAZE
İtibarsız, âdi, mübtezel, kıymetsiz kimse. Haysiyetsiz, şerefsiz, rezil. Hürmet ve saygıya müstahak olmıyan. * Tâlim için kullanılır yay.
KEPENEK
f. Çobanların giydiği kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılan giyecek.
KER
f. Sağır, işitmez. * Kudret, kuvvet. * Maksad ve meram.KERA’ : Baldırları ince olmak. * Yağmur suyu.
KER’
(C.: Küru’) Suyu yerinden ağız ile içmek. * Yağmur suyu. * (Kız) erkek istemek.
KERA
Turna kuşunun erkeği. * Hafif uyku.
KERA
Uyku, nevm.
KER’A
Çocuk seven kadın.
KERABİS
(Kirbâs. C.) Kumaşlar. Bezler.
KERAD(E)
f. Yırtık ve eski elbise.
KERAHE
(Kerâhiye) Meşakkat, zahmet, şiddet.
KERAHET
İğrenme, iğrençlik, mekruh oluş. İslâmiyetçe iyi sayılmayan şey. * İstenmiyerek, zorla. *Fık: Şer’an yapılmaması sevablı ve hayırlı olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. (Bak: Mekruh)
KERAHET VAKTİ
Güneşin doğuş, batış ve zeval vakti.
KERAHETEN
Kerahet olarak, makbul olmayarak, istenmiyerek.
KERAHİYYET
Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli.
KERAİH
(Kerihe. C.) Nefret edilecek ve iğrenç şeyler.
KERAKER
f. Kuzgun. * Karga.
KERAMAT
(Keramet. C.) Kerametler.
KERAME
İzzet, şeref. Küp ağzına koydukları tabak.
KERAMEND
f. Münasib, muvafık, lâyık, uygun, şayeste.
KERAMET
Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli. * Bağış, kerem. * İkram, ağırlama.
KERAMET-İ ALEVİYE (R.A.)
Hz. Ali Efendimize âid keramet. (Bak: Kaside-i Ercuze)
KERAMET-İ İLMİYE
İktisab suretiyle olmayıp, vehbi yani Cenab-ı Hakk’ın atiyyesi olarak geniş bir ilme mazhariyyetten hâsıl olan ilmi keramet. *İlim tahsili ile çok büyük ilim sâhibi olan bir allâmeden çok daha yüksek vâsi’ ve hârikulâde bir ilme mazhar bulunan, hem ilmî dehâsı ve fart-ı zekâsı tecrübelerle ve harika eserleri ile sâbit ve müsellem olarak bir ferd-i ferid-i zaman hâlinde zuhur ve iştihar eden ender evliyâullahtan vücuda gelen ve zuhur eden, nur-efşân, hikmetfeşan ilmi kerâmet, ilmî harika. (Z. Gündüzalp)(Velilerde zuhur eden kerametler de Peygamber’in (A.S.M.) Hak olduğuna bir delildir. Çünkü bu veliler ona tabi’ olmakla böyle harika hâllere mazhar olurlar. Ş.)
KERAMET-İ KEVNİYE
Kudret-i Rabbaniyenin ihsanı ile letâfet kesbedip havada uçmak, uzun yolu kısa zamanda gitmek, bir mü’minin bir sıkıntısı hâlinde Cenab-ı Hakk’a dua edip ind-i İlâhîde makbul bir zâttan yardım istemekle, o zatın, izn-i İlâhi ile o muztar kimsenin imdadına yetişmesi, kale gibi muhkem bir yerde üzerinden kilitli muhkem bir hücresinde hapis olan bir zatın, orada ibadet ve taatla meşgul olduğu bir zamanda görüldüğü halde, aynı zat aynı zamanda çarşıda halk arasında veya câmide görülmesi ve bir zâta şiddetli ve kesretli zehirlemelerle su-i kasdlar yapıldığı halde, ona zehir tesir etmemesi ve ona düşmanları tarafından kurşun isâbet ettirilememesi ve tayy-ı mekân ve bast-ı zaman gibi hârika hallere mazhar olması gibi hadiselere o zatın “keramet-i kevniyesi” denilmektedir. Bu gibi hârika haller Cenab-ı Hak indinde ve Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanında makbul ve mahbub olan ender velilerde zuhur eder. (Z. Gündüzalp)
KERAN
f. Kenar, uç, âhir, son, nihayet.
KERAN
Sabah.
KERAN TÂ KERAN
Bir uçtan bir uca.
KERAR
Arap kadınlarının takındıkları boncuk.
KERARİS
(Kürrâse. C.) El yazması kitapların sekiz sahifeden ibâret olan formaları.
KERAS
Hilyon ve marulca dedikleri ot.
KERASTE
f. Kereste.
KERB
(C.: Kurub-Küreb) Yeri sürüp aktarmak. * Dar etmek. * Yakın olmak. * Gam, tasa, keder, endişe.
KERBE (KÜRBE)
Gam, tasa, endişe.
KERBELA
Irakta Seyyid-üş şühedâ Hz. İmam-ı Hüseyin Efendimizin (R.A.) meşhed-i mübârekleri olan yer.(Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâya.Düşdü Hüseyin atından sahra-yı Kerbelâya) (Kâzım)
KERBELE
Ayaklarda olan gevşeklik. Yürüdüğünde balçık içinde yürür gibi yürümek. * Buğday ve arpa gibi hububatın kalburlanması.
KERD
Sürmek. * Def’etmek, kovmak. * Boyun.
KERDEM
Şişman ve kısa boylu olan adam.
KERDEME
Kısa düşman.
KERDESE
Bağ, kayd. * Ayağı bağlı olan kimsenin yürüyüşü.
KEREB
Kova bağladıkları ip. * Suyu yatıp ağızla içmek. * Hurma ağacının kökü.
KEREBBE
Yaz günlerinde kumlu yerlerde biten bir ağaç adı.
KEREBE
(C.: Kirâb) Suyun aktığı yer.
KEREFS
Kereviz otu.
KEREM
Nefaset, izzet, şeref. Al-i-cenâbâne ihsan, inâyet. * Kıymetli şeyleri kemal-i rıza-i nefisle verme. * Mecd ve şeref. *Cenab-ı Hakk’a atfolunursa eltaf ve ihsan-ı İlâhî kasdedilmiş olur. * İnsan hakkında vasıf sureti ile zikrolunursa; mehasin-i ahlâk ve ef’âl kasdolunur.
KEREM ETMEK
Müsâade etmek, lutfetmek. Razı olmak.
KEREMGÜSTER
f. Cömert, mükrim, kerem sâhibi.
KEREMKÂR
f. Kerem eden, ikram eden. Cömert, eli açık olan, bağışlayan.
KEREMPE
Yun. Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı. * Dağın en yüksek yeri, tepesi. * Geminin baş tarafı.
KEREMPE BURNU
Batı Karadeniz kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı.
KEREMPERVER
f. Kerem sâhibi. Eli açık, cömert. Mükrim.
KEREV
f. Örümcek, ankebut.
KEREVET
Tahtadan yapılan ve üzerine yatak veya minder konularak yatmağa ve oturmağa yarayan yüksekçe yer.
KERF
Hımarın, bevlini koklayıp başını yukarı kaldırması.
KERH
İğrenme, hoşlanmayıp tiksinme. * Zorlama. * Bir şey sonradan nâ-hoş ve kerih olmak.
KERH
Bağdat şehrinde bir mevziin adı.
KERHEN
İstemiyerek, tiksinerek, zoraki.
KERÎ
Kazmak.
KERÎ
f. Örümcek ağı. * Sağırlık, duymazlık, işitmezlik.
KERİBE
(C.: Kerâyib) Katı, sert.
KERİH
İğrenç, tiksindirici. * Muharebe ve cenkte olan şiddet. * Pis, çirkin, fena şey. * Nefse kerahetlik vercek kabahat.
KERİHE
(C.: Kerâih) Nefret edilecek, iğrenç şey.
KERİHET
Harpte şiddet. * Zahmetli ve meşakkatli olan.
KERİH-ÜL MANZAR
Görünüşü ve manzarası çirkin ve iğrenç.
KERİH-ÜN NEFES
Nefesi ve ağzı pis kokan.
KERİM
Her şeyin iyisi, faydalısı. Kerem ile muttasıf olan, ihsan ve inayet sâhibi. Şerefli ve izzetli. Muhterem, cömert, müsamahakâr. (Kur’an-ı Kerim tâbirindeki kerim; muazzez, mükerrem mânâsınadır. Kur’an-ı Kerim’de bu kelime 27 defa geçer ve ancak iki defa Cenab-ı Hak hakkında kullanılmıştır.)
KERİMANE
f. Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde.
KERİME
Kız evlâd. * Kendine ikram edilmiş kimse. Şerefli. * Güzide, seçkin, kıymetli şey. * Vücudun kıymettar yerlerinden her biri.
KERİR
Boğulmuş ses gibi bir ses.
KERİŞ
(C.: Küruş) İşkembe.
KERİYY
Kiraya veren veya kiraya alan. (ikisine de ıtlak olunur.)
KERİZ
Yoğurtan yapılan keş.
KERKEÇ
Eskiden muhasara olunan kaleleri tazyik etmek ve top ve tüfekle dövmek için dışarısına yapılan kule ve tabyalar.
KERKER
Karındaş sığır.
KERKERE
Tavuğa çağırmak. * Rüzgârın bulutu toplayıp dağıtması.
KERKES
f. Akbaba (kuş).
KERKESE
Tereddüt etmek, karar verememek.
KERKÜZ
f. Delil, işâret, alâmet.
KERM
(C.: Kürum) Bağ kütüğü. Asma, üzüm çubuğu.
KERMARİK
Ilgın ağacının koruğu.
KERME
Etli ve yuvarlak olan uyluk başı.
KERNAF
(C.: Kerânif) Hurma ağacının budaklarının aslı. (Kesildikten sonra ağacında bâki kalır.)
KERNAFE
(C.: Kürnüf) Dibinden kesilmiş olan hurma ağacının budakları.
KERNEBE
Zengin kadın.KERR : Çekilerek yeniden hücum etmek. * Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek. * Devlet. * Gemi halatı. * Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan.
KERR U FERR
Muharebede geri çekilerek tekrar hücum etmek.
KERRAM
Bağcı.
KERRAR
Harpte, çekilip tekrar saldırmak. Döne döne saldırmak.
KERRAT
Kerreler. Defalar. Çarpım cetveli.
KERRAZ
Çobanın torbasını veya dağarcığını taşıyan kuvvetli boynuzsuz koç.
KERRE
Bir defa. Bir adet. Bir.
KERREMALLAHU-VECHEHU
Allah vechini mükerrem kılsın, meâlinde dua olup Hz. Ali (R.A.) hiç putlara secde ve ibadet etmediği ve çocukluktan beri Allah’a secde ettiğinden, onun ismi anıldığında hürmeten söylenir. (Bak: Aliyy-ül Murtaza)
KERRETAN
Sabah ve akşam.
KERRUBÎ
Meleklerin büyüğü.
KERRUBİYYUN
(Mukarrebûn) Sadece ibadetle meşgul olan melekler. Allah’a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de olmuştur. Aslı Kerubiyun’dur.
KERRUS
Büyük başlı.
KERS
Kadının hayız görmesi. * Cebretmek, zorlamak.
KERŞ
Karın. * İşkembe. * Topluluk, cemaat. * Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.
KERŞA
Karnı büyük kadın. * Parmakları kısa düz taban.
KERŞEB
Yaşlı, ihtiyar. * Hali kötü olan kimse. * Kalın ve uzun nesne. * Arslan. * Çok yiyen, obur.
KERUB
Allah’a en yakın olan melekler.
KERUBİYYUN
(Bak: Kerrubiyyun)
KERV
Top oynamak. * Kapı içini taş ile örmek.
KERVAN
(C: Kirvân-Kerâvin) Balıkçıl kuşu.
KERVAN
f. Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey’etle giden yolcular takımı.
KERVANSARAY
Büyük yollarda kervanların konaklamalarına mahsus büyük hanlar. (Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.)
KERY
Kazmak.
KERYAN
Uyuyan kişi, nâim.
KERYE
Tam olmak, tamam olmak.
KES
f. İnsan. Kişi.
KE’S
Çanak. * Kadeh. Dolu kadeh.
KES’
El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak. * İttibâ etmek, tâbi olmak. * Yemen’de bir kabile adı.
KES’
Uzun olmak. * Çok olmak.
KESAD
Alış veriş durgunluğu. Kıtlık. Eksiklik. Verimsizlik.
KESAFET
Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak. * Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.
KESAFET-İ NÜFUS
Nüfus çokluğu, nüfus yoğunluğu, nüfus kalabalığı.
KESALET
Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet.
KES’AM
Pars (canavar).
KESAN
f. Adamlar. İnsanlar. Kişiler.
KESANE
f. İnsan gibi. İnsana yakışır şekil ve surette.
KESB
Kazanç. Çalışmak. Sa’y ve amel ile kazanmak. Elde etmek. Edinmek. Kazanç yolu. * Fık: Bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarfetmesi.
KESBÎ
Çalışmakla kazanılan. Sonradan elde edilen. Doğuştan olmayan. Vehbî olmayan.
KESB-İ KUDRET
Kudret ve kuvvet kazanma.
KESB-İ MUÂREFE
Bir mevzuda çalışarak ihtisas sahibi olmak. Birbinini tanımak ve alışmak.
KESB-İ SERVET
Para kazanma.
KESB-İ ŞER
şerli bir işi işlemek veya o işe âlet olmak yahut da tarafdar olmak.
KESB-İ VUKUF
Haberi olma. Vukuf sahibi olma. Bilgi edinme.
KESD
Davarı üç parmakla sağmak. * Bir şeyi dişiyle kesmek.
KESE
Kısa yol, kestirme yol. * Mc: Mali iktidar, servet. (Para kesesi manasında olan kelime için Bak: Kise)
KES’E
Bitmek. * Yüksek olmak.
KESEB
Yakınlık, kurbiyet.
KESEL
Tembellik. Uyuşukluk. * Yorgunluk. * Ağırlık.
KESELAN
Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk.
KE’SEN DİHAK
(Kulpsuz) dolu kadehler.
KESER
Hurma çiçeği.
KESES
Alt dişleri çenesiyle çıkmak. * Dişleri kısa olmak.
KESF
(Güneş veya Ay) ışığını kesme. * Görünmez olma. * Kesmek. * Yaramaz olmak.
KESH
Aksaklık.
KESÎ
f. Bir kimse.
KES-İ BÎKESAN
Kimsesizlerin yardımcısı.
KESİB
Kum tepesi.
KESİD
Sürümsüz, geçmez, aranmaz. Bayağı, aşağı.
KESİF
Koyu. Çok sık ve sert. Şeffaf olmayan.
KESİL (KESLÂN)
(C.: Küsâlâ) Tenbel kimse.
KESİR
Çok. Bol. Kesret üzere olan. * Türlü. Çeşitli.
KESİR
(C: Kesrâ) Parçalanmış, dağıtılmış. Kırılmış.
KESİR-ÜL AHBÂB
Tanıdıkları, bildikleri çok olan.
KESİR-ÜL EVLÂD
Çocukları çok olan. Evlâdı kesir olan.
KESİR-ÜL MÂL
Malı mülkü çok olan. Serveti fazla olan. Zengin.
KESİR-ÜL VUKU’
Sık sık olan, çok vuku bulan.
KESİS
Titremek. Deprenmek. * Eğrilik.
KESİS
Hurma şarabı. * Darı bozası. * Arapların taş üstünde kurutup ve dövüp azık edip yedikleri et.
KESİSA
Avcıların tuzağı.
KESKESE
Söylerken sin’i kef’e tebdil edip sin yerine kef okumak. * Çabuk kesmek.
KESLAN
Uyuşuk, tembel, gevşek. Yorgun.
KESM
(C: Ekâsim) Bir şeyi eliyle parmaklamak. * Çok miktar atlar.
KESM
Doldurmak. * Ağzına alıp kırmak.
KESR
Kırmak. Parçalamak. Parçalara ayırmak. * Mat: Bir bütünün parçalarından her biri.
KESRA
(C: Ekâsire) Acem meliklerinin lâkabı.
KESRE
Kur’an-ı Kerim yazısında harfin altına konarak, o harfi “İ” veya “I” diye okutan ve bir adı da “esre” olan işâret.
KESRE-İ HAFİFE
İ diye okunan kesre.
KESRE-İ SAKİLE
I diye okunan kesre.
KESRET
Çokluk, sıklık. * Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk. (Bunun zıddı kıllettir)(Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi her şeye mâlik eder. M.)(…Hem bütün âlemlerin Rabbi kesret tabakatında vahdaniyeti ilân etmek istemesine mukabil; en azamî bir derecede bütün merâtib-i tevhidi ilân eden, yine bizzarure O Zâttır. S.) (Bak: Tefekkür)
KESRET-İ ETBA’
Tâbi olanların çokluğu. Tarafdarların kesretli oluşu.
KESRET-İ NUKUD
Para çokluğu.
KESR-İ ÂDİ
Ondalık olmayan kesir. Bayağı kesir. Meselâ: 3/8, 7/20 gibi.
KESR-İ ÂŞÂRİ
Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10’un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 – 0,007 gibi.
KESR-İ HÂTIR
Hatır kırma.
KESS
Alt dişleri çenesiyle çıkmak.
KESS
Sakal kıllarının sık ve kıvırcık olması.
KESSARE
Çoğaltan. Artıran.
KESTEL
itl. Küçük kale. Hisarcık.
KESUB
Çok kazanan ve kesbeden.
KEŞ
Akılsız, kolay aldanır. (BibBiiiiiib Kafa) .
KEŞ
Yoğurt peyniri, yağsız âdi peynir.
KEŞ
f. (Keşiden) Çekmek fiilinin emir kökü. Birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Cefâ-keş $ : Cefâ çeken. Esrar-keş $ : Esrar çeken, esrar içen serseri.
KEŞ’
Kalb sıkıntısına uğrayıp huzursuz olmak.
KEŞAH
Bir hastalık. (İnsanın böğrüne vâki olur da dağlarlar.)
KEŞAKEŞ
f. Münâkaşa, çekişme. * Keder, hüzün, tasa, gam.* Sıkıntı, felâket, ıztırab. * Tereddüt, kararsızlık. * Pehlivanların birbirleriyle mücâdeleleri. * İki kişinin, bir şeyi birer uçlarından tutup, her birinin kendine doğru çekmesi.
KEŞAN
Zincirden yular.
KEŞAN
(Keş. C.) f. Çekenler, çekiciler. * Çeken, çekerek. Çeke çeke.
KEŞAN BER KEŞAN
Çeke çeke, zorla sürükleye sürükleye götürerek.
KEŞAN KEŞAN
f. Sürükleye sürükleye, zorla çekerek götürerek.
KEŞAVERZ
f. Ekinci, çiftçi. Ekinlik.
KEŞE’
Kebap yapmak. * Yemek. * Çok dolu olmak.
KEŞEF
Alın saçının ve kâkülün dâire şeklinde yukarı doğru devrik olması.
KEŞEF
f. Kaplumbağa.
KEŞENDE
f. “Çeken, çekici” mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapmakta kullanılır. Meselâ: (Mihnet-keşende: Mihnet çeken.) * Dayanan, tahammül eden, mütehammil.
KEŞF
Açmak. * Olacak bir şeyi evvelden anlamak. Gizli kalmış bir şeyin Cenab-ı Hak tarafından birisine ilham olunması ile o gizli şeyin meydana çıkarılması.
KEŞFÎ
Keşifle alâkalı.
KEŞF-İ RÂZ
f. Gizli bir şeyi meydana çıkarmak, açıklamak. * Sır toplamak, casusluk etmek.
KEŞFİYAT
(Keşf. C.) Keşifler. Bulup meydana çıkarılan şeyler. * Cenâb-ı Hakkın ihsan ve ilhamı ile evliyâullahın, hususan evliya-ı izâm hazeratının ve hasseten Kur’ân-ı Hakimin irşadı ile ve feyzi ile Rüesâ-i Evliyâ ve Server-i Kâinat olan Peygamberimiz Resul-i Ekrem (A.S.M.) Efendimizin dersi ile ferd-i ferid-i a’zam makamının zirve-i âlisine yükselen büyük hâdinin vâkıf oldukları mâziye, hâle, istikbale müteallik, kevni, mânevi sırlar, keşifler. (Z. Gündüzalp)(S – “Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hâzıra eski insanlara meçhul ve gayr-i me’luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır.” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahval gibi müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-i me’lufdurlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?C – Müstakbeldeki nazariyat, bilhassa âhirete ait ahvale hiç bir cihetle hiss-i zâhiri taalluk etmemiştir ki, o hissin hilâfını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh, o gibi şeyler, dâire-i imkândadırlar. Öyle ise, onlara itikad ve onlar ile itmi’nan peyda etmek mümkündür. Öyle ise, o gibi şeylerin hakk-ı sarihi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp, muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilâfı onlarca muhaldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes’elelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın. Fakat Kur’ân-ı Kerim, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emareleri vaz’iyle, hakikatlara işaretler yapmıştır.Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kere $ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlariyle muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telâhuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki; Kur’an-ı Kerim’in o gibi meselelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi, yüksek i’cazını da isbata âşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin. İ.İ.)
KEŞFİYAT-I FENNİYE
Fen ve ilmin keşifleri. (Telefon, radyo, uçak gibi.)
KEŞF-ÜL KUBUR
Kabirdeki ölünün hâlinden anlamak. Ölünün azab çekip çekmediği ve sair bazı hususların bâzı veli kimselerce bilinmesi.
KEŞHAN (KİŞHÂN)
Deyyus.
KEŞİDE
f. Çekilen, çekilmiş. Çekmek. * Tartılmış. Dizilmiş. Tertibedilmiş. Yazılmış.
KEŞİDE-KAMET
f. Uzun boylu.
KEŞİH
(C: Küşuh) Perâkende olmak, parça parça dağılmak. * Böğür. * Cânip, taraf.
KEŞİŞ
f. Papaz. Manastır rahibi. (Arabçası: Kıssis)
KEŞİŞ
Ayı avazı. * Deve avazı.
KEŞİŞÂN
(Keşiş. C.) Papazlar, manastır rahibleri.
KEŞİŞÂNE
f. Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette.
KEŞİŞHÂNE
f. Kilise, manastır.
KEŞK
Kavi, kuvvetli, sağlam. * Kabuğu çıkmış arpa. * Arpa suyu. * Yoğurt keşi.
KEŞKEK
Haşlandıktan sonra kurutulmuş buğday.
KEŞKEŞE
Şin harfini kef gibi okumak. * Yılan ötüşü.
KEŞMEKEŞ
f. Kararsızlık. Karışıklık. Tereddüd. Kavga. Çekişme.
KEŞNİ
f. Koruluk, orman.
KEŞR
Gülünce dişlerin görünmesi.
KEŞŞAF
Keşfeden. Gizli şeyleri bulup meydana çıkaran. * Meşhur bir tefsir ismi. * İzci.
KEŞT
Soymak. * Keşfetmek. * Fazlalığı kesmek. Koparmak. * Açmak. Deriyi yüzmek. * Yüzden perdeyi kaldırmak.
KEŞT
Seyir ve temâşâ etmek. Gezmek. * Hanzale.
KEŞTÎ
f. Gemi, sefine.
KEŞTÎBAN
f. Gemici, kaptan.
KEŞTÎGÂH
f. Liman. Gemilerin barındığı yer.
KEŞTÎGER
f. Gemi yapan veya tamir eden kimse.
KEŞTÎ-İ GAM
Gam gemisi. * Mc: Bu dünya.
KEŞTÎNİŞİN
f. Gemide oturan. Gemide bulunan kimse.
KEŞTİTE
Yuvarlak karpuz.
KETAİB
(Ketibe. C.) Askerler, neferler, erler. Alaylar, birlikler.
KETB
Yazma. * Toplama, cem’etme. * Dikme.
KETD (KİTD)
Bir yıldız adı. * Omuzlar ile sırt arası.
KETEBE
Kâtibler. Yazıcılar. * Bir hattatın yazdığı eserinde imza yerinde “Ketebehu; Onu yazdı” mânasında kulllanılır.
KETER
(C: Ektâr) Kadr, mertebe, derece.
KETF
Omuz. Omuz kemiği. * Parça parça kesmek ve bağlamak.
KETH
Kesbetmek. Çalışmak, kazanmak. Amel ve sa’yetmek.
KETİB
Dikici, diken.
KETİBE
Asker bölüğü. Ordudan ayrılmış toplu alay. Düşmana çapul eden birkaçyüz kişilik süvari kolu.
KETİBEPERVER
f. Askeri koruyan ve seven. Asker yetiştiren.
KETİF
(Kitf-Ketef) (C.: Ektâf) Omuz. * Kürek kemiği, omuz küreği.
KETİFE
Hased. * Kapıya çakılan yassı büyük demir kilit.
KETİT
Deve avazı. * Sığır avazı.
KETİTE
Sinir.
KETİZ
Yemeği çok yeyip karnını iyice dolduran kişi.
KETKAT
Kelâmı çok olan, sözü çok olan, fazla konuşan.
KETKETE
Kahkaha derecesinden azca gülmek. * Toy kuşunun sesi.
KETM
Saklamak. Gizlemek. Sır tutmak. Söylememek.
KETM-İ ESRÂR
Sırları saklama.
KETM-İ NÜFUS
Kendini göstermeme. Saklama.
KETN
Kir, pas.
KETT
Zayıf vücutlu kimse. * Mal kazanıp yığan.
KETTAN
Keten.
KETUM
Sır saklayan. Herkese her şeyi konuşmayıp sırrını belli etmiyen. * Her şeyi gizleyen.
KETUMANE
f. Ketum olup ağzı sıkı olan, herşeyi söylemiyen kimseye yakışır surette.
KETUMİYYET
Ketumluk. Ağız sıkılığı. Sır vermemeklik.
KEU’
Korkak olmak.
KEÛD
Meşakkatli sarp yokuş.
KEV’
Vurmak. * Korkmak.
KEV’A
Eli bileğinden eğri olan kadın. (Müz: Ekvâ)
KEVA’
Bileğin çıkması. * Bilek kemiği.
KEVAHİL
(Kâhil. C.) Sırtlar, arkalar. * Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller.
KEVAHİN
(Kâhin. C.) Kâhinler. Falcılar. Gaibten haber verenler. * Alimler.
KEVAİB
(Kâib. C.) Yeni yetişmiş turunç memeli kızlar.
KEVAKİB
(Kevkeb. C.) Yıldızlar.
KEVAKİB-ŞİNÂS
f. Müneccim.
KEVALİK
Kısa boylu.
KEVAR(E)
f. Meyve veya üzüm küfesi. * Bal arısı gömeci, petek. * Geceleri havada peyda olan bulut. Sis.
KEVD
Yakın olmak.
KEVDEN
(C.: Kevâdân) Semerli at. * Akılsız, (BibBiiiiiib Kafa) , düşüncesiz.
KEVH
Gâlip olmak.
KEVKEB
Yıldız. * Parıldamak.
KEVKEBE
Necim, yıldız. * İnsan cemaatı. Süvari alayı.
KEVKEBE
f. Fevkalâde tantana. İhtişam, debdebe, şöhret.
KEVKEBÎ
Yıldıza ait, yıldızla ilgili.
KEVKEB-İ DERRÎ
Parlak yıldız.
KEVLAN
Kandıra adı verilen ot.
KEVLEM
Fülfül denilen karabiber cinsi.
KEVMA
Büyük ökçeli dişi deve.
KEVMAH
Dübürü büyük kimse.
KEVME
Küme.
KEVN
Hudus. Varlık, var olmak. Vücud, âlem, kâinat. Mevcudiyet.
KEVN Ü FESÂD
Var olup sonra bozulmak.
KEVN Ü MEKÂN
Kâinat, âlem, dünya.
KEVNEYN
İki âlem. Dünya ve Ahiret.
KEVNÎ
Oluşa ait ve müteallik. Kâinat ilmine dair. Varlıkla alâkalı.
KEVNİYYAT
Kâinat ilmi, kozmoloji. * Mevcudat, varlıklar. Vücuda gelmeler.
KEVR
Devretmek, dönmek. * Sarık sarmak. Tülbend sarmak. * Bir yerde toplanmış olan develer. * Çokluk, bolluk, ziyadelik. * Mukül dedikleri darı cinsi.
KEVS
(C.: Ekvâs) Pabuç.
KEVSEC
Köse kişi. * Testere gibi hortumu olan bir balık cinsi.
KEVSEL
Geminin kıç tarafı.
KEVSER
Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ’ ve onların iyilikleri, hayırları. * Bereket. * Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey. * Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur’an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma’rifetullah. * Cennet ırmaklarının kaynakları. * Cennet’te bir havuz veya nehir.
KEVSER SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 108. Suresi.
KEVTER
Fülfül dedikleri karabiber cinsi.
KEY
Arapçada muzari fiilini nasbeden (son harfini üstün okutan) ve “İçin, tâ ki, hangi, nasıl?” yerinde kullanılan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)
KEY
f. Ne vakit, ne zaman? (Soru için kullanılır.)
KEY
Eski Acem pâdişahlarının nâmıdır.
KEY’
Yaramaz gönüllü olmak.
KEYAN
(Key. C.) f. şahlar, hükümdarlar, keyler, hakanlar.
KEYANÎ
f. Şaha ait. Hükümdarla alâkalı.
KEYD
Tuzak. Kötülük, hile. * Men’etmek. * Kusmak. * Çakmağın tezce ateşi çıkmayıp geçmek. * Cenk etmek, dövüşmek. * Karganın ötmesi.
KEYF
Afiyet, sağlık, sıhhat. * Memnunluk, hoşlanma. * Neş’e, sevinç, sürur. * Mizaç, tabiat. * İstek, taleb, arzu, heves.* Gönül açıklığı.
KEYFE
Arabçada sual cümlesinin başına gelir. “Nasıl? Nice?” mânalarınadır.
KEYFE HÂLÜK
Hâlin nasıl? Nasılsın?
KEYFE METTEFAK
Hangisi olursa. Nasıl rast gelirse.
KEYFEMÂ
Her nasıl?
KEYFEMÂ YEŞÂ’
Nasıl isterse, istediği gibi.
KEYFER
f. Karşılık, mukabil. * Mükâfat veya ceza.
KEYFÎ (KEYFİYYE)
Keyfe, arzuya bağlı. İsteğe âid ve müteallik.
KEYFİYYET
Bir şeyin esâsı ve iç yüzü. Nasıl olduğu ciheti. * Kalite. Madde. (Kemmiyetin zıddıdır.)
KEYHAN
f. Dünya, arz.
KEYL
Ölçme. * Kile. Hububat ölçüsü. Ölçek.
KEYLEKAN
Bir pırasa cinsi.
KEYLÎ
Kile ile ölçülen şeyler.
KEYLUS
Hazmı kolay olan gıda.
KEYMUS
yun. Yiyecek ve içecek maddelerin midede hazmolunup erimesinden hâsıl olan bir sıvıdır ve kana karışır.
KEYNUNET
Varlık, var olma.
KEYS
Yaramaz huylu kişi.
KEYS
Zekâ, kavrayış, anlayış, idrâk.
KEYSAN
Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak. * Özür, mâzeret.
KEYSANİYYE
Revâfiz tâifesinden bir sınıf.
KEYSUM
Çok miktar olan kuru ot.
KEYT
(Keyte) şöyle, şöylece, kezâ.
KEYUL
Muharebe gününde dizilen safların son safı.
KEYVAN
f. Satürn (Zuhal) gezegeni.
KEYY (KEYYE)
Adama veya davara yapılan nişan. * Yarayı dağlama.
KEYYAL
Kile ile ölçen kimse. Kileci.
KEYYEFE
(Tekyif. den mâzi fiili) İnceleyip iç yüzünü bildi, idrak etti manasınadır.
KEYYİS
(Keyyise) Akıllı, anlayışlı, kiyasetli, idrakli, zeki. * Zarif.
KEZA
Böyle, böylece. Bu dahi öyle.
KEZALİK
Bunun gibi. Böylece. Bu da böyle.
KEZAME
(C.: Kezâyim) İki kuyu arasındaki yarıklar ve delikler. (Su birinden birene akar). * Terazi iplerinin kendinde toplandığı halka.
KEZAN
Küfeki taşı.
KEZAZ
(Kezazet) Hadden tecavüz etmek, haddini aşmak. * Tıb: Nefes alamıyacak derecede mide dolgunluğu.
KEZAZE
Kuruluk, münkabız olmak, kabızlık.
KEZB
Tırnakta görünen beyazca yer.
KEZBERE
Kanbel otu. * Baldırıkara otu.
KEZEB
(Kezub. C.) Yalancılar.
KEZÎM
Öfke ve kızgınlığını yenen.
KEZKAZ
Tez tez yürümek, hızlı hızlı gitmek.
KEZKEZ
Kenger otu zamkı.
KEZKEZA
Kırbanın dolu olması.
KEZKEZE
Çok fazla kırmızılık.
KEZM
Bir şeyi ağzına alıp ön dişiyle kırmak. * Burnun kısa ve yüksek olması. * Parmakları kısacık olmak. * Atın dudaklarının kaba ve kısa olması.
KEZM
Kızgınlığı yenme. Öfke ve hiddeti meydana çıkarmama. * Men’etmek, engel olmak. * Hapsetmek. * Nefesin çıktığı yer.
KEZMA
Parmakları kısacık olan kadın.
KEZMAZİC (KEZMÂZİL)
İlgın ağacının koruğu.
KEZUB
Çok yalancı, aldatıcı. Daima yalan söyleyen.
KEZUM
Sükut etmek. Susmak.
KEZV
Çokluk, kesret, fazlalık.
KEZV
Çok olmak.
KEZZ
Dar. * Münkabız, katı.
KEZZ
Boğazına çıkana kadar yemek. * Çok yemekten dolayı ağırlaşmak.
KEZZAB
Yalancı. Çok yalan söyleyen.
KEZZAB-I BÎ-HİCAB
Utanmaz ve hayâ etmez yalancı.
KEZZE
Katı sesli. * Kısa.
KIBAB
(Kubbe. C.) Kubbeler. Tepesi yarım küre şeklinde olan binâ damları.
KIBAH
(Kabih. C.) Çirkinler, kabihler.
KIBAL
(Bir yazıyı) karşılaştırma, mukabele etme. * Pabucun ayak üstüne gelen yeri.
KIBAL(E)
Ebelik bilgisi ve işi.
KIBB
Kişinin arkasında yumrulanan kemik.
KIBBE
(C.: Kıbbât) Kırkbayır adı verilen karın.
KIBEL
Yan, taraf, yön, cihet, cânib.
KIBLE
Kâbe-i Muazzamanın bulunduğu Mekke-i Mükerreme ciheti. Kıble tarafı, güney. * Cenubdan esen rüzgâr.
KIBLEGÂH
f. Kıble tarafı. Kıblenin bulunduğu yer.
KIBLENÜMA
(Kıblenâme) f. Kıblenin tâyinine yarayan pusula. Cihet ve yön gösteren âlet.
KIBS
Çok adet, çok miktar.
KIBT
Mısır’ın eski yerli halkı.
KIBTÎ
(C.: Kabâti) Kıbt soyundan olan. Çingene. * Çingene ile alâkalı.
KIBTİYAN
(Kıbti. C.) Kıbtiler, çingeneler.
KIDAD
Perâkende olup dağılmak.
KIDAH
Temrensiz ok.
KIDD
Kayış.
KIDDE
Tarikat. * Bölük.
KI’DE
Halı. * Bir oturma tarzı.
KIDEM
Öncelik ve eskilik. * Evveli bulunmamak. Ezeli olmak. * Başkasından daha önce olmak. Zamanca daha evvelki olmak. Rütbece daha yüksek olmak. * Cenab-ı Hakkın “Kıdem” sıfatı, yâni; ebedî ve ezelî oluşu.
KIDEMEN
Kıdemce, kıdem yoluyla.
KIDN
Havan. * Kadının mahfe içinde kendisi için koyup sakladığı giyim eşyası.
KIDR
(C.: Kudur) Çömlek, tencere ve kazan gibi, yemek pişirmeye mahsus kaplar.
KIDVE
İlimde ileri olup kendisine uyulan. Kendine itimad edilip ardınca gidilecek olan.
KIFAR
Çöller. Susuz, otsuz yerler.
KIFVE
Kuyruk. * Fuhuş sözle iftira etmek.
KIHF
(C.: Akhâf) Kafatası. Beynin, içinde bulunduğu kafa kemiği.
KIL’
(C.: Kılâ) Gemi kanadı. * Eyerde oturmayan kimse.
KIL Ü KAL
(I ve A, uzun okunur) Dedikodu.
KILA’
(Kal’a. C.) Surlar, kaleler, hisarlar.
KILAA
Yelken.
KILADE
Gerdanlık. Boyna takılan kıymetli şey. * Akarsu.
KILAFET
Gemi ziftleme san’atı. Kalafatlık.
KILÂ-İ RASİNE
Sağlam kaleler. Muhkem surlar.
KILAVUZ
Yol gösteren, rehber. * Vapurlara yol gösteren. * Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan. * Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar. * Düşman hakkında mâlumât edinmek için ordu hizmetinde kullanılan kişiler. * Okçuluk müsabakalarında ilk atılan ok.
KILDE
Yağ tortusu.
KILEVB
Kurt, zi’b.
KILHIM
Yaşlı hayvan.
KILIBIK
Karısının sözünden çıkmayan erkek. Karısının baskısı altında olan adam.
KILKAL
Hareket ettirmek.
KILKIL
Siyah tohumlu bir ot.
KILLE(T)
Titremeğe benzer bir hâlet ki hiddet vaktinde ârız olur. * Azlık. Nâdirlik. Kıtlık.
KILLET-İ NUKUD
Para darlığı. Para sıkıntısı.
KILLÎB
Eski kuyu. * Kurt.
KILS
(C.: Kulus) İftira etmek. * Atmak. * Liften yapılmış kalın ip. * Kusmak. * Kap dolup dökülmek.
KILV
Yeyni eşek. * Çelik oyunu oynamak.
KILYAN
Beyaz nohut.
KIMAH
Sudan başını kaldırmak.
KIMAR
Kumâr.
KIMAT
Örtü, sargı. Sarılacak bez. Beşik bağırdağı. * Keserken koyunun ayağını bağlamada kullanılan ip.
KIMATR
Eşya veya kitab saklanan yer. Kitaplık.
KIMCAR
Bıçak kını.
KIMIZ
Ekşimiş kısrak sütü.
KIMKIM
İyi cins olmıyan kuru hurma.
KIMME
(C.: Kumem) Boy, kamet. * Beden. * Başın tepesi. * Dağ tepesi. * Her şeyin yükseği. * İnsan cemaati, topluluk.
KIMT
Kamıştan yapılan evlerin kamışlarını bağladıkları ip.
KINA
Râzı olmak, kabul etmek.
KINA
Burnun ortası yumru olmak. * Hurma salkımı.
KINA’
Başörtüsü, eşarp. Örtü, yaşmak, peçe, nikâb. * İçinde hediye gönderilen tabak.
KINAF
Büyük burunlu kişi.
KIN’AR
Dağ keçisinin semiz ve büyük olanı.
KIN’AS
Büyük deve.
KINDÎD
şarap, hamr.
KINKIN
Yol gösterici, kılavuz. * Bir cins çekirge. * Yer altındaki suyun miktarını bilip kazan kimse.
KINN
(C.: Aknân-Akınne) Köle.
KINNARE
Mezbaha.
KINNE
(C.: Kinen) Hurma lifinden yapılan urganın sağlam ve dayanıklı olması. * Dâne çadırı dedikleri ot. * Bir nevi devâ.
KINNEB
Kendir otu. * Kınnap. İnce sicim.
KINNESRİN
Şam diyârında bir mekân adı.
KINNÎNE
Büyük şişe. * Şarap kabı.
KINS
Her nesnenin aslı ve bitecek yeri.
KINTAR
Belâ, meşakkat, zahmet.
KINTAR
(C.: Kanâtir) Yüzyirmi rıtıl veya yetmiş bin dinar. * Çok mal. * Bir sığır derisi dolu altın ve gümüş.
KINVE (KUNVE)
Koyunu döl için saklamak.
KIPTİ
Avrupanın bazı cihetlerine Hintten gelerek yerleşen çingenelere verilmiş isim. Çingene.
KIRA
Konaklık etmek. * İhsan etmek.
KIRA’
Cimâ etmek. * Sağlam, muhkem. * Şiddetli.
KIRAAT (KIRAET)
Okuma. Düzgün ve çabuk okuma. * Okuma kitabı. * Fık: Namazda Kur’an-ı Kerim’den bir miktar okumak.İnsan bir yazıyı ya kendi kendine yahut başkasına dinletmek üzere okur. Hususi mütâlaa nasıl olsa olur. Fakat dinletmekten maksad, anlatmak olduğu için o yolda okumanın dikkat edilecek bâzı noktaları vardır.Bir eser mensur ise onu okumağa Kırâet, manzum ise inşâd denir. Gerek kırâet, gerek inşâd: Mihânikî, mantıkî, bediî diye üçe ayrılır. (Bak: Bediî kıraet, İnşad, Mantıkî kıraet, Mihanikî kıraet)
KIRAATHANE
Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.
KIRAAT-I SEB’A
Kur’an-ı Kerim’i yedi türlü okuma tarzı. Mâna değişmemek üzere Kur’an-ı Kerim Kureyş, Huzeyl, Havâzin, Kinane, Sakif, Temim ve Yemen lehçeleriyle “sırat, mâlik, cibril” gibi kelimelerin yedi türlü okunmasına denir. * Yedi türlü okuma.
KIRAB
Kılıç veya bıçak kını.
KIRAF
Cima etmek. * Karışmak.
KIRAĞI
(Bak: Şebnem)
KIRAM
Nakışlı perde. * Duvara tutulan örtü. * Çarşaf.
KIRAN
(C.: Kırânât) Yakınlık, mukarenet. * Ayrı iki şeyin birleşmesi. * İki gezegenin bir burçta bulunması.
KIRAR
Davarın yaşını anlamak için dişine bakmak.
KIRAT
Dirhemin onaltıda birini ifade eden eski bir ağırlık ölçüsü.
KIR’AV
Çorak tarla.
KIRBA
(C.: Kıreb-Kırebat) Saka tulumu. Deriden su kabı. * Tıb: Çocuklarda karın şişmesi. * Süt tulumuna da kırba denir. * 13 bin dirhemlik veya 32 okıyyelik bir kab.
KIRBAN
Yakınlık. * Cimadan kinâye olur.
KIRD
Atılmış yünü andıran bulut. * Maymun.
KIRF
Kabuk.
KIRFE
Töhmet. * Ağaç kabuğu. * Darçın.
KIRGIZ
Türk Milletlerinden büyük bedevi bir kavim olup Asyanın kuzeybatısında ve Türkistanla Sibirya arasında, başka bir deyimle Türkistanın kuzey taraflarında ve Doğu Türkistanın kuzeyinde olarak Rusya ile Çin hududunda bulunuyorlar. Batı tarafındakilere Kırgız ve Kazak; Çin hududundakilere ise Kara Kırgız ismi verilmiştir. Kırgız ismi, kır kelimesinden mürekkeb olup; kır adamı yani göçebe demektir. Kırgız ve Kazaklar, Rusya’daki Volga Nehrinden Doğu Türkistan hududuna kadar geniş ve uzun bir mıntıkada bulunup cevelângâhları yaklaşık olarak 2,5 milyon kilometrekare genişliğindedir.Kırgız ve Kazaklar cinsiyet ve simaca Türklerden sayılıp; konuştukları dil, esasında Türkçe olduğu halde Moğolca bazı kelimeleri ve İslâm lisanı olan Arabî ve Farisîden alınmış tabirleri de vardır.
KIRİTİK
(Bak: Kritik)
KIRKANBAR
İçinde çok çeşitli şeyler bulunan yer veya kap. * Çok şeyler bilen kişi.
KIRKBAYIR
Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü.
KIRKIS
Küçük üvez.* Köpeği çağırmak. * Yüzük yapılan özlü balçık.
KIRLA
Bir kuş cinsidir ve sulardan balık avlar; derler ki su içine girdiğinde bir gözüyle üstünü gözler, bir gözüyle su içinde avını gözler. Gayet korkak bir kuştur.
KIRM
(C.: Kurum) Ulu şerif, şerefli kişi.
KIRMAZ
Beyaz ekmek.
KIRMETA
Kitapla satırların veya yürürken adımların birbirine yakınlığı.
KIRMÎD
(C.: Karâmid) Pişmiş kiremit.
KIRMİL
(C.: Karâmil) Azgın devenin yavrusu. * İki hörgüçlü deve.
KIRN
Korkak.
KIRNAK
Halayık, cariye, esir kadın.
KIRNAS
Doğan kuşunun, avının ardınca gitmesi.
KIRRA
Soğuk, berd. * Çok fazla susuzluk. * Akıllılık.
KIRRÎS
Sazan balığı.
KIRŞİB
Yaşlı davar. * Arslan. Çok yiyen, obur. * Uzun boylu kimse. * Kötü ahlâklı.
KIRTAB
Kafası üstüne yıkmak.
KIRTA’BE
Bez parçası.
KIRTALE
(C.: Kırtâl) Yemiş toplamakta kullanılan sepet.
KIRTAS
(C.: Karâtis) Kâğıt. Kâğıt tabakası, sahife. * Kâğıtçı.
KIRTASİYE
Kâğıt işleri. Kâğıtla alâkalı. Onunla yapılan muâmeleler.
KIRTIBİYY
Bir nevi oyun.
KIRTÎT
Zahmet meşakkat.
KIRVAN
Kafile, kervan. * Dünyanın her tarafı. Doğu ve batı.
KIRZAB
(C.: Karâzıbe) Keskin kılıç. * Hırsız.
KIRZAM
Saçma sapan şeyler konuşan. Manâsız sözler söyliyen kimse.
KIRZÎN (KİRZİN)
(C.: Kerâzin) Büyük balta.
KIS
Kıyas et, buna benzet, bununla ölç! mânalarına gelir ve bazı tâbirlerde geçer. Meselâ: (Ve kıs ala hâzâ: Bunun üzerine kıyas et.)
KISA’
(Kas’a. C.) Tabaklar, çanaklar, çömlekler.
KISABE
Kesicilik, kasaplık.
KISAR
(Kasir. C.) Kısalar. Kasr olanlar.
KISAR-I MUFASSAL
Kur’an-ı Kerim’de 99. sure olan Zilzal suresinden 114. olan Nas suresine kadar olan surelerdir.
KISAS
Cinayette ödeşmek. Bir suç işliyenin aynı şekilde cezalandırılması. Öldürme veya yaralanmada suçlu olana aynı şeyin yapılması. Suçsuz yere adam öldürene veya yaralayana şeriatın aynı cezayı tatbik etmesi.
KISAS
Kıssalar. Fıkralar. Hikâyeler.
KISASEN
Kısas yoluyla. Öldüren veya yaralayanı eşit şekilde cezalandırarak.
KISDE
(C.: Kusad) Bir şey kırıldığında herbir parçası.
KISIM
(Kısm) Bir parça, bölük, takım, kesim. * Kapalı avucunun alabildiği miktar.
KISIR
Çocuğu olmaz, doğurmaz. * Münbit olmayan ve mahsul alınamayan verimsiz toprak.
KISL
Zayıf kişi.
KISLAM
Isırıcı hayvan.
KISMAL
Kesmek.
KISME
Kırık parçası. * Misvak parçası.
KISMEN
Bir kısım olarak. Bir parça olarak.
KISMET
Bölmek ve ayırmak. Bahşetmek. Taksim etmek. * Fık: Hisse-i şâyiayı, yani, taksim olunmamış maldaki hisseleri sahiplerine tahsis etmektir.
KISM-I SÂNİ
İkinci kısım.
KISMÎ
Bir kısmı, bir parça, bir bölüm.
KISRA (KUSÂRE)
Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları.
KISS
Nasâra tâifesinin ulusu, reisi ve danişmendi. * Bir yerin adı.
KISSA
Fıkra. Hikâye. İbret verici hikâye. Vak’a. Mâcerâ. Rivâyet.
KISSAGÛ
f. Hikâye ve kıssa anlatan.
KISSAGÜZÂR
f. Hikâye anlatan kimse, masal söyliyen kişi.
KISSAHÂN
f. Hikâye söyliyen, kıssa ve masal anlatan.
KISSAPERDÂZ
f. Hikâye düzen kişi. Kıssacı, masalcı.
KISSÂT
(Kıssa. C.) Kıssalar. Hikâyeler.
KISSİS
Keşiş. Papaz. Hristiyan din adamı.
KIST
Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek.
KISTAS
Mizan, ölçü. Büyük terazi. Kıyamet günündeki büyük terazi. * Mânevi değer ve kıymet ölçüsü. * En doğru tartan. * Taksit. Taksit ile ödenen şey.
KIST-EL YEVM
Bir aylık maaşın bir güne isâbet eden miktârı. * Çalışılmayan günler için kesilen para.
KISTEYN
İki hisse, iki pay. İki ölçü, iki parça.
KISVED
Kuvvetli, boynu kalın olan kişi.
KIŞ’
(Bak: Kaş’)
KIŞ’A
Bulut açılıp dağıldıktan sonra havada geri kalan parça.
KIŞA’
(C.: Kuşu) Hamam süprüntüsü. * Kuru deri. * Deriden olan ev.
KIŞ’AME
Fak dedikleri nesne. * Küçük arı. * Kene.
KIŞBAR
Ağaç parçası.
KIŞDE
Yağın tortusu. * Maymunun dişisi.
KIŞLA
Askerlerin barınmalarına mahsus bina veya yer.
KIŞLAK
Kışın, otundan ve suyundan istifade edilen arazi.
KIŞM
Et. * İç yağı.
KIŞR (KIŞIR)
Kabuk. Dış taraf. * Libâs.
KIŞR-I ARZ
Yer kabuğu.
KIŞR-I ŞECER
Ağaç kabuğu.
KIŞRÎ
Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan.
KIŞŞEBE
Dişi maymun eniği. * Cüssesi küçük olan kız.
KIT’
(C.: Aktâ-Aktu) Deve palası. * Yük üstüne örttükleri palas. * Gecenin bir miktarı. * Yassı ve büyük olan ok temreni.
KIT’A
(C.: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri. * Memleket. Ülke. * Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım. * Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası. * Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet. * Edb: En az iki beyitten yapılmış manzume parçası. * Bir dönüm araziden az olan yer. * Parça, cüz. Bölük, kısım. * Taraf.
KITA’
Kesme, parçalama, kat etme. * Haram olan şey.
KITAAT
(Kıt’a. C.) Bölümler, cüzler, parçalar. * Büyük kara parçaları. * Askeri birlikler. * Ülkeler, memleketler.
KITAB (KUTUB)
Karıştırmak. * Yüzünü pörtürmek. * Kaşlarını bir yere toplayan.
KITADE
Geven, dikenli ot.
KITAF
Bağdan üzüm kesecek ve ağaçtan yemiş devşirecek vakit.
KIT’A-İ CESİME
Büyük parça.
KITAL
Muharebe. Kavga. Öldüresiye yapılan karşılıklı harp.
KITAR
(C.: Kutur-Kuturât) Deve katarı.
KITB (KITBE)
(C.: Aktâb) Bağırsak.
KITF
Üzüm salkımı. Salkım. * Toplanmış yemiş.
KITFİR
Zeliha’nın kocası olan Mısır azizinin ismi.
KITKIT
Ufak taneli yağmur.
KITL
(C.: Aktâl) Düşman, adüvv. * Misil, benzer, eş.
KITLIK
Kahtlık. (Bak: Kaht)
KITMİR
Ashab-ı Kehf’in köpeğinin adı. * Hurma ile çekirdeğinin arasındaki ince zar. Çekirdeğin arasındaki ince pürüz. * Hakir ve küçük olan şeylerde mesel olmuştur.
KITR
Erimiş bakır.
KITT
(C.: Kutut) Nasib, hisse. * Kitab ve kâğıt. * Erkek kedi.
KITTA
Dişi kedi.
KITTAVŞ
Kedi.
KIVAM
Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali. * Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali. * Tav. * Durma. * Çağ. * Bir şeyin nizamı. * Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.
KIVAM-I DİN
Dinin direği.
KIVRA’
Horozların birbiriyle döğüşmesi.
KIY’A
Düz yer, arz-ı müstevi.
KIYA’
Erkek dişiye aşmak. * Hurma ve buğday döktükleri düz yer.
KIYAD (KIYÂDE)
Çekmek.
KIYADET
Kumandanlık, seraskerlik. Kumanda.
KIYAFET
Bir şeyin dış görünüşü, zâhiri. * Bir kimsenin giydiklerinin bütünü. * Heyet, şekil, suret. * Feraset. * Bir kimsenin ardınca olmak.
KIYAM
Ayakta durmak. Ayağa kalkmak. * Ayaklanmak. İsyan. * Ölümden sonra tekrar dirilmek. * Bir işe başlamak, devam etmek. * Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma. * Canlanmak. * Kıyâmet günü (mânâsına da gelir). * Namazın iftitah tekbiriyle rüku arasındaki ayakta durma kısmı.
KIYAMET
Dünyanın yıkılıp harab olması. Her şeyin mahvolması. Dünyanın sonu ve mahşer meydanına bütün insanların dirilip toplanacağı zaman. * Mc: Büyük belâ. * Fazla sıkıntı. (Bak: Haşr)(Yevm ve sene vesâire gibi her nevde bir kıyamet-i mükerrere vardır. Ve keza beşerdeki istidad kıyamete bir remizdir. İ.İ.)(Mevt-i dünyanın vuku bulmasıdır. Şu mes’eleye delil: Bütün Edyan-ı Semâviyyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir ve şu kâinatın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tagayyürâtının işaretidir. Hem asırlar, seneler adedince zihayat dünyaların ve seyyar âlemlerin, şu dünya misafirhanesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehadetleridir.Şu dünyanın sekeratını, âyât-ı Kur’aniyyenin işaret ettiği surette tahayyül etmek istersen, bak, şu kâinatın eczaları, dakik, ulvi bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafi, nâzik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; eğer ecram-ı ulviyyeden tek bir cirm, “Kün” emrine veya “Mihverinden çık” hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerata başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak, nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri küreler gibi büyük topların müthiş sadaları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekerat ile Kadir-i Ezeli, kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip, cehennem ve cehennemin maddeleri bir tarafa, cennet ve cennetin mevadd-ı münasibeleri başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezâhür eder. S.)(Kıyametin hâdisatından ervâh-ı bâkiye müteesir olacaklar mı?Elcevab: Derecatlarına göre müteessir olacaklar. Melâikelerin tecelliyat-ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasılki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titriyenleri görse akıl ve vicdan itibariyle müteessir olur. Öyle de; zişuur olan ervâh-ı bâkiye, kâinatla alâkadar oldukları için, kâinatın hâdisat-ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azâb ise, elemkârâne, ehl-i saadet ise, hayretkârane, istiğrabkârane belki bir cihette istibşarkârâne teessüratları bulunmasını, işarat-ı Kur’aniye gösteriyor. Zira Kur’an-ı Hakim, her zaman kıyametin acâibini tehdit suretinde zikrediyor. “Göreceksiniz…” diyor. Halbuki cism-i insani ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesetleri çürüyen ervahların da o tehdid-i Kur’aniyeden hisseleri var. M.)
KIYAMET SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 75. Suresi olup “Lâ Uksimu” Suresi de denir. Mekkidir.
KIYAM-I BİNEFSİHÎ
(Kıyâm-ı bizâtihî) : Fık: Varlığı, durması kendi zâtı ile olmak mânasında bir sıfat-ı İlâhîdir. Şöyle ki: Hak Teâlâ’nın ezelî ve ebedî olan varlığı kendi zâtı ile kaimdir. Kendi varlığı, kendi hüviyetinin, kendi mukaddes zâtının muktezasıdır. Aslâ başkasının değildir. Bunun için, Allah Teâlâ’ya “Vâcib-ül Vücud” denir. (Bak: Vücud)
KIYAS
Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek. * Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak. * Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid illetten dolayı, diğerinde de ictihad ile izhâr etmektir.
KIYASEN
Kıyas yoluyla, benzeterek, kaideye tatbik ederek.
KIYAS-I AKÎM
Man: Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas.
KIYAS-I BİNNEFS
Nefsini misal alarak, nefsine kıyaslayarak. Bir şeyin bizzat kendini kıyas ederek yapılan kıyas.
KIYAS-I FUKAHA
Hakkında açıkça âyet ve hadis bulunmayan mes’elelere dâir; ilim ve irfanda allâme ve mütebahhir, ilmi ile amelde ve Sünnet-i Seniyyeye ittiba ve imtisalde, ibadet ve taatta, takva ve verada, züht, azimet ve riyazetle, terakki ve taâli eden müctehid fukaha tarafından kıyas ile verilen hüküm.
KIYAS-I HÂDİ’
Man: Aldatıcı kıyas.
KIYAS-I HAFİYYE
Man: Sebebi gizli olan,zihne birden gelmeyen kıyas. * Fık: Te’siri kavi olan kıyastır. Veyahut sıhhati zâhir, fesadı gizli olan kıyastır.
KIYAS-I İSTİSNAÎ
Bir hükmün neticesinin aynı veya nakzı, mukaddemelerinden birinde bilfiil zikredilirse, ona kıyâs-ı istisnâi denilir. Başka bir tâbirle: Neticesi veya zıddı bizzat kendisinde zikredilen kıyas. “Eğer bu cisim ise, mutlaka bir yer tutar” gibi. Veya “Güneş doğmuş ise, gündüz olmuştur” gibi.
KIYAS-I MAALFÂRIK
Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.
KIYAS-I MUKASSİM
Man: İki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyas. (Sultan Mehmed Fatihin, babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir numunedir. “Padişan sen isen ordunun başına geç; yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç.”)
KIYAS-I MÜREKKEB
Man: İkiden fazla mukaddemeden mürekkeb kıyas.
KIYAS-I TEMSİLÎ
Temsil tarzında yapılan mukayese.(Diyorsunuz ki: “Sen sözlerde kıyâs-ı temsili çok istimal ediyorsun. Halbuki fenn-i mantıkça, kıyas-ı temsili, yakini ifade etmiyor. Mesâil-i yakiniyede bürhan-ı mantıki lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, usul-i fıkıh ulemasınca zann-ı galib kâfi olan metalibde istimal edilir. Hem de sen, temsilâtı bazı hikâyeler suretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakiki olmaz. Vâkıa muhalif olur?”Elcevab: İlm-i Mantıkça, çendan “Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat’i ifade etmiyor.” denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev’i var ki, mantıkın yakînî bürhanından çok kuvvetlidir. Ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakındır. O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz’î vasıtasıyla bir hakikat-ı küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikate bina ediyor. O hakikatın kanununu, bir hususî maddede gösteriyor. Tâ o hakikat-ı uzma bilinsin ve cüz’î maddeler, ona irca’ edilsin. Meselâ: “Güneş, nuraniyyet vasıtasıyla, birtek zât iken; her parlak şey’in yanında bulunuyor temsiliyle bir kanun-u hakikat gösteriliyor ki, nur ve nurani için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekân onu zaptedemez.Hem meselâ: “Ağacın meyveleri, yaprakları; bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak birtek merkezde, bir kanun-u emrî ile teşkili ve tasviri” bir temsildir ki, muazzam bir hakikatın ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatın kanununu gayet kat’i bir surette isbat eder ki, o koca kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatın ve o sırr-ı Ehadiyyetin bir mazharıdır, bir meydan-ı cevelanıdır.İşte bütün Sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyyeler bu çeşittirler ki bürhan-ı kat’i-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler. S.)
KIYASÎ
(Kıyâsiyye) Benzetme ile olan. * Genel kaideye uygun ve muvafık olan.
KIYASİYYAT
(Kıyâsi. C.) Benzetme veya tatbik ile olanlar. * Umumi kurallara uygun olanlar.
KIYATE
Azık vermek.
KIYEM
(Kıymet. C.) Kıymetler, değerler.
KIYEMÎ
(C.: Kıyemiyyât) Az bulunan pahalı şey.
KIYEMİYYAT
(Kıyemî. C.) Değerli nesneler, az bulunan pahalı şeyler.
KIYFAL
Baş damarı.
KIYMET
Değer, baha, semen, bedel.
KIYMET-AGÂH
f. Kıymetten anlar, değer bilir.
KIYMET-DÂR
f. Değerli, kıymetli, pahalı.
KIYMET-İ HAKİKİYE
Hakiki ve gerçek değer.
KIYMET-NÂ-ŞİNÂS
f. Değer takdir edemiyen, kıymet bilemiyen.
KIYMET-ŞİNAS
f. Kıymet bilir. İnsaniyetli, değer bilir.
KIYTAS
Balina balığı, kadırga balığı.
KIYYE
Okka. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Kıyye-i atika da denir. Şimdiki 1282 gram. (Bak: Okıyye)
KIYYE-İ ÂŞÂRİ
Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü.
KIYYE-İ ATİKA
Okka.
KIZA
Yumuşak yerlerde biten bir ot cinsi.
KIZAF
Sür’atle gitmek, hızla gitmek.
KIZAN
Oğlan, erkek çocuk. * Delikanlı, cesur ve silâhlı köylü genç.
KIZBAN
(Kadib. C.) İnce düz fidanlar, çubuklar, dallar.
KIZIL
t. Kırmızı, alrenk. * Kıldan yapılan ip. * Aşırı, müfrit.
KIZIL TEHLİKE
Dinsizlik, anarşistlik ve komünistlik tehlikesi.
KIZILBAŞ
Râfizîlere verilen bir isim.
KIZILELMA
Tar: Osmanlı Türkleri tarafından Roma’ya verilen addır. (O.T.D.S.)
KIZILHAÇ
Hristiyan ülkelerde Kızılay karşılığı olan yardım teşkilâtı.
KIZM
Katı, şiddetli, şedit.
KIZR
Pak olmayan nesne. * Temiz olmayan şey.
KIZZE
Ufak taş. * Taşlı çukur yer. * Kızlık dedikleri hâlet.
KİBA
Süprüntü.
KİBAR
(Kebir. C.) İnce ve nârin yapılı. Terbiyeli ve nezaket sahibi. Hassas. * Kebirler. Büyük rütbeliler. Büyükler.
KİBARANE
f. Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette.
KİBARE
Ululuk, büyüklük.
KİBASE
Bütün olan hurma salkımı.
KİBAŞ
(Kebş. C.) Erkek koyunlar, koçlar.
KİBER
Ululuk. Büyüklük. Yaşlılık.
KİBER-İ SİNN
Yaşlılık, ihtiyar olmak, yaş büyüklüğü.
KİBİR
(Kibr) Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı. * Şeref ve şan. * Bir şeyin muazzamı. Büyük.
KİBRİT
Kükürt. * Kırmızı, yakut, altun. * Ucu kibritlenmiş yakacak madde.
KİBRİTÎ
Kükürtle alâkalı. * Kükürt renginde olan. Açık sarı rengi.
KİBRİT-İ AHMER
Kırmızı kibrit. * Cisimleri altun hâline koyacak derecede te’sirli olduğu söylenen şey. İksir. * Tas: Mürşid. Kıymeti çok yüksek olan.
KİBRİTİYET
Kükürt niteliği.
KİBRİYA
Azamet. Cenab-ı Allah’ın azameti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü.
KİBS
Menzil, mekân.
KİBT
f. Bal arısı, nahl.
KİC
Dağın yüksek ve yüce yeri.
KİDNE
Et. * Yağ.
KİFA
Bir parça veya iki bez (ki birbirine dikip çadır eteğini yaparlar.) * Eşitlik, beraberlik, müsâvât.
KİFAF
(Aslı: Kefaf) Yetecek kadar olma. İhtiyaca yetecek kadar azık. * Bir şeyin güzide ve hayırlısı. * (Keffe. C.) Terazi kefeleri.
KİFAF-I NEFS
(Aslı: kefaf-ı nefs) Yalnız kendisi için yetecek kadar. * Ölmeyecek kadar olan rızık, gıda.
KİFAH
Din için muharebe.
KİFAT
Cem’olmuş, toplanmış, biriktirilmiş. * İçinde birşey toplanıp biriktirilen yer. * Hızlı uçmak, gitmek. * (Küfv. C.) Küfüvler, benzerler, eşler, denkler.
KİFAYET
Lüzumlu kadar olmak. Yetişmek. Bir işe yetecek kadar olmak. İktidar. Liyâkat. Yararlık.
KİFFE
(C.: Kifef) Ağ. Tuzak. * Terazi kefesi. * Her yuvarlak nesne.
KİFL
Nazir, benzer. * Nasib, ecir. * Oturma yeri.
KİFR
Büyük dağ.
KİFT
(C.: Kifât) Küçük çömlek. * Çuval ve buna benzer kap.
KİG
f. Göz çapağı.
KİH
(C.: Kihân) f. Küçük, sagir.
KİH
İrin, cerahat.
KİHAL
(Kehl. C.) Kemâlini bulmuş kimseler. Kâmil insanlar. Olgunluk çağında bulunanlar.
KİHALET
Göz için sürme yapma. Sürmecilik. * Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi.
KİHAN
(Kih. C.) Küçükler.
KİHAN Ü MİHAN
Küçükler ve büyükler.
KİHANET
(Bak: Kehânet)
KİHİN
f. Küçük, sagir.
KİHTER
f. Yaşça en küçük olan.
KİHTERÎ
f. Yaşça küçüklük.
KİK
Uzun ve dar sandal.
KÎL
Söz, kelâm, denilen.
KÎL U KAL
Dedikodu.
KİLÂ
Her ikisi, her iki (mânalarında olup dâima izâfet olur).
KİLÂ’
Saklamak, korumak.
KİLÂB
(Kelb. C.) Köpekler.
KİLÂB-I EHLİYE
Ehlî köpekler. Ev, çoban ve av köpekleri.
KİLAET
Korumak. Gözlemek. Muhafaza.
KİLAR
f. Kiler.
KİLAZ
Bodur, tıknaz kimse.
KİLE
(C.: Kilel) İnce tülbendden yapılan cibinlik.
KİLE
40 litrelik hububat ölçüsü. Eski bir ağırlık ölçüsü.
KİLECE
(C.: Kilecât-Keyalic) Arpa. * Kile, mikyal.
KİLEM
(Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, sözler.
KİLER
Erzak koymağa mahsus dolap. Yiyecek, içecek şeyler koyulan mahzen, anbar veya oda. (Bak: Kilar)
KİLİSA
f. Kilise.
KİLİSE
Hıristiyanların mâbedi. Hıristiyan mezhebi.
KİLK
f. Kalem. Kamış kalem. * Kamıştan ok.
KİLLE
Kesmez olmak. * Yorulmak. Müsterâh.
KİLS
Kireç, kireçtaşı.
KİLSÎ
Kireçtaşı yapısında olan.
KİLTE
Deste, demet.
KİLVAZ
Tevrat’ın mukaddes sandığı.
KİLYE
Böbrek.
KİLYETEYN
İki böbrek.
KİLYEVÎ
Böbrek şeklinde olan. Böbrekle ilgili.
KİMAD
Sıcak bez ile âzâyı kızdırmak.
KİMAM
(Kimm. C.) Tomurcuklar. * Hayvan ağızlığı. Boyunduruk.
KİMN
Saman.
KİMYA
Basit cisimlerin hususiyetlerini, bu cisimlerin birbirlerine olan tesirlerini ve bundan ileri gelen birleşmeyi inceleyen ilim. Basit maddelerdeki değişikliği anlamağa çalışan ilim kolu. * Edb: Aşk. * İlâç. * Tas: Mevcud olana kanaat ve elde edilmesi mümkün olmayana ait arzuyu terk etmek.
KİMYAGER
Kimyacı.
KİMYA-YI AVAM
Dünyanın kıymetsiz ve fâni olan şeylerini âhiret metalarına feda etmek.
KİMYA-YI HAVAS
Kendinden geçip Allaha tam teslim olmak ve dönmek.
KİMYA-YI SAADET
Rezaletlerden sakınıp nefsi tehzib ve tezkiye ve faziletleri kazanmak sureti ile nefsi tahliye etmek, süslemek, tezyin etmek. * İmâm-ı Gazalinin bir eserinin ismi.
KİMYEVÎ
Kimyâ ile alâkalı
KİN
f. Gizli düşmanlık. Garaz. Buğz. Adâvet.
KİNAİYYAT
(Kinâye. C.) Temsillerle anlatılan imalı ve dokunaklı sözler.(Mâlumdur ki, fenn-i belagatta bir lâfzın, bir kelâmın mânâ-yı hakikisi, başka bir maksud mânaya sırf bir âlet-i mülahaza olsa, ona “lâfz-ı kinâi” denilir. Ve “kinâi” tabir edilen bir kelâmın mânâ-yı aslisi, medar-ı sıdk ve kizb değildir. belki kinâi mânasıdır ki, medar-ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinâi mâna doğru ise; o kelâm, sadıktır. Mâna-yı asli kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mâna-yı kinâi, doğru değilse, mâna-yı aslisi doğru olsa, o kelâm kâzibdir. Meselâ: Kinâi misâllerinden: (filânun tavil-ün-necad) denilir. Yâni: “Kılıcının kayışı, bendi uzundur.” Şu kelâm, o adamın kametinin uzunluğuna kinayedir. Eğer o adam uzun ise, kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa da,yine bu kelâm sâdıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa; çendan, uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünki, mâna-yı aslisi maksud değil. S.)
KİNAN
(C.: Eknan-Ekinne) Perde, örtü.
KİNANE
(C.: Kenâin) Okluk, sadak, ok kuburu.
KİNAS
(C.: Künüs) Geyik yatağı.
KİNAYE
Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.
KİNCER
f. Büyük fil.
KİNCER
f. Büyük fil.
KİNDAR
f. Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün.
KİNDARANE
f. Kinci olarak, kindarcasına.
KİNDARE
Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.
KİNDİR
Kaba eşek.
KİNE
f. Kin, garaz. Kalbde beslenen düşmanlık.
KİNECU
f. Öc almağa uğraşan, intikam almak için çalışan.
KİNEDÂR
f. Kindâr, kin güden, düşmanlık besliyen.
KİNEGÂH
f. Savaş meydanı, muharebe alanı, harp sahası.
KİNEHÂH
f. İntikam ve öc almak istiyen. Müntakim, kinci.
KİNE-İ PELENG
Kaplan kini : Kolay kolay sükunet bulmayan kin.
KİNEKEŞ
f. Düşmandan öc ve intikam alan.
KİNEMEŞHUN
f. Kinle, intikamla dolu.
KİNETİK
Fr. Hareketle alâkalı. Hareket dolayısıyla meydana gelen, hareketli.
KİNEVER
f. Kin besleyen, hased eden, kinci.
KİNF
Zenbil. * Çoban dağarcığı.
KİNFİRE
Burun ucu.
KİN-İ MUZMER
Gizli kin.
KİNN
(C.: Eknân) Perde, örtü.
KİNNAR
Bez ve keten parçası.
KİNNARAT
Bir nevi elbise. * Çalgılar, defler.
KİNNE
Erkek görmüş kadın.
KÎR
Katran, zift.
KİRA’
Kirâ. Bir eşya veya yerin, geçici bir zaman kullanılmak üzere para ile bir kimseye verilmesi. * Böyle bir şey karşılığı alınan para.
KİRAB
(Kerübe. C.) Yeri sürüp aktarmak. * Yeri süpürmek. * Suyun aktığı yerler.
KİRABE
Yeri sürüp aktarmak.
KİRAM
Benzetmeli, kinâyeli. * (Kerim. C.) Kerimler, şerefliler. * Eli açık cömert kimseler.
KİRAMEN KÂTİBÎN
İnsanların iki tarafında bulunup, sevablarını ve günahlarını yazan meleklerin adı.
KİRAR
Bir daha, tekrar. Tekerrür.
KİRAREN
Tekrar tekrar, çok sefer, tekrar suretiyle.
KİRAZ
Evmek, acele.
KİRAZ
Rahmin, kabul ettikten sonra yine dışarı döktüğü meni.
KİRBAL
(C.: Kerâbil) Hallaç yayı. * Kalbur.
KİRBAN
Dolu kap.
KİRBAS
(C.: Kerâbis) Bez. Kumaş, keten veya pamuk bez.
KİRBASÎ
Bez satıcı kimse.
KİRDAR
Bir kimse, tasarruf ettiği yerin bir zirâ veya iki zirâ toprağını almak için başkasına satmak. * Bina. * Ağaç.
KİRDİDE
(C.: Kerâdid) Bir miktar toplanmış hurma. * Sepet dibinde geri kalan hurma.
KİRDİKÂR
f. Sâni. Yapan Allah (C.C.).
KÎRFAM
f. Simsiyah, katran renginde.
KİRFÎ
Bazısı bazısının üstüne yağılmış olan yüksek bulutlar. * Yumurtanın dış kabuğu.
KİRİS
f. Yaltaklanma. * Aldatma, kandırma, hile yapma.
KİRİŞEK
f. Savaşçı, cengâver, muharib.
KİRİŞTE
f. Çerçöp.
KİRKİRE
(C.: Kerâkir) Şecaat. * Deve göğsü.
KİRM
f. Böcek kurdu.
KİRM-İ EBRİŞİM
İpekböceği.
KİRPAS
f. Padişah veya vezir konaklarındaki divanhâne.
KİRPİK
Göz kapağının kenarındaki kıllar. * Bir nevi taş. * Hayvan ve nebatların beden yapısında bâzı küçük ve ince uzantılar.
KİRPİK-İ AKIL
Mc: Akıl gözünün kirpiği. Aklın, hakikatleri anlamasına engel olan şey.(Meşhurdur ki: Îdin hilâline bakardı cemaat-i kesire. Kimse bir şey görmedi.Zevâli bir ihtiyar yemin etti ki; “Gördüm”. Hâlbuki gördüğü kirpiğinin takavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş kamer nerede? Ger anladın şu remzi:Zerrattaki harekât, kirpik-i aklın olmuş birer kıl-ı zulmettar, kör etmiş maddi gözü.Teşkil-i cümle envâ fâilini göremez, düşer başına dalâl.O hareket nerede? Nazzam-ı kevn nerede? Onu ona vehm etmek muhal-ender muhal. S.)
KİRS
(C.: Ekrâs-Ekâris) Her nesnenin aslı. * Bir araya getirilmiş beytler. * Biri biri üstüne yığılmış kalmış davar tersi.
KİRŞ
İşkembe. Geviş getiren hayvanların midesi. * Karın, mide.
KİRZİM
(C.: Kerâzim) Yüksek burunlu kimse. * Büyük balta.
KİS
(C.: Ekyâs) Cepte taşınır küçük para kesesi. * Rahimde döl yatağı. * Bedendeki bâzı sıvıların toplandığı kese biçimindeki oyuklar.
KİSA
Halı, seccâde. Yünden yapılan elbise.
KİSAL
Bir yerde oturup kalan ve gideceği yere geç giden.
KİSB
(Bak: Kesb)
KİSB Ü KÂR
Kazanç, iş güç.
KİSBÎ
Kazanılmış, kesbedilmiş. Kesb ile alâkalı.
KİSE
(Kis-Kese) f. Küçük-büyük torba kab. * Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab. * Yoğurt kesesi. * Para. Para hesabı. Öz para. * Kestirme yol.
KİSEBÜR
f.Yankesici, hırsız.
KİSEDAR
f. Parayı toplıyan, para hesabını tutan kimse. Vekilharç.
KİSEF
(Kisf. C.) Kıt’alar, parçalar, kısımlar.
KİSFE
(C.: Kisef) Kısım, cüz, parça, bölüm.
KİSKİS
Taşın ve toprağın ufağı.
KİSR
Üstünde eti çok olmayan kemik. * Çadır eteği.
KİSRA
Husrevden muarreb veya galat olan bu isim Sa’sâniler sülâlesinden olan Eski İran padişahlarına ve bilhassa Nevşirvan’den sonrakilere verilmiş olup, Rum imparatorlarına Kayser, Çin hükümdarlarına Fağfur ve Hakan denildiği gibi, bunlara da Kisra denilirdi.
KİSRE
(C: Kiser) Ekmek parçası. * Parçalanmış olan şeyin bir parçası.
KİST
f. Kimdir? (mânâsına soru edâtı)
KİSVE
Elbise. Kılık. Hususi kıyafet. Küsve. Kisbet.
KİSVE-İ İLMİYE
İlim adamlarına, hocalara âit elbise.
KİSVET
Elbise. * Özel kıyâfet. * Yağlı güreş yapan pehlivanların giydikleri, meşinden ve dar paçalı olan pantolon. Kisbet.
KİŞ
f. Din, mezheb. * Keten kumaş. * Ok kuburu, sadak. * şimşir.
KİŞAF (KÜŞÂF)
Bir kaç yıl üstüne yük vurulmayan deve yavrusu. * Dişi deve hâmile iken erkek devenin ona cimâ etmesi.
KİŞAH
Davarın böğrüne yapılan işaret.
KİŞMİŞ
f. Çekirdeksiz çok küçük tâneli üzüm.
KİŞNİŞ
Güzel kokulu bir tohum olan karakimyon.
KİŞRE
Yüzüne gülmek.
KİŞT
f. Ekin. * Tarla.
KİŞTKÂR
f. Çiftçi, ekinci.
KİŞTZAR
f. Ekinlik, ekin tarlası, tarla.
KİŞVER
f. Memleket, ülke. * İklim.
KİŞVERGİR
f. Ülke tutan. Pâdişah, hükümdar.
KİŞVERGÜŞA
f. Ülke açan, cihangir.
KİŞVERHÜDA
f. Hükümdar, pâdişah.
KİŞVERKÜŞA
Memleket fetheden.
KİTAB
Kitab. * Levh-i mahfuz. * Kur’ân.
KİTABE
Kabartılarak veya oyularak sert levhalar üzerine yazılan yazı. Levha olarak yazılan manzum olmayan nesir halinde levha yazma ilmi. * Mezartaşı yazısı.
KİTABE-İ SENG-İ MEZAR
Mezar taşı yazısı.
KİTABET
Yazmak. Kâtiblik. Usulüne göre bir şeyi yazmak.
KİTABET-İ FITRİYE
Fıtri olan yazılmış şeyler. * Kâinat sahifelerinin kitab gibi oluşu.
KİTAB-HANE
f. Kitabevi, kütüphane. Kitap okunan veya satılan yer.
KİTAB-I MÜBİN
(Bak: İmam-ı Mübin)
KİTABÎ
Kitaba dair ve müteallik. Kitaba tabi olan. Kitaba uygun. Kur’an, İncil, Tevrat kitablarından birine inanan. Semavî kitaplardan birine inanan.
KİTAF
İp.
KİTBE
Kitabe yazmak. Zam ve cem’etmek. Artırmak ve biriktirmek.
KÎTE
Bir gün veya bir gece yenecek yemek.
KİTFEYN
İki omuz küreği.
KİTİ
(Giti) f. Dünya. Yer. Cihan. Âlem.
KİTLE
Kütle. Yığın. Küme. * Mâden, taş gibi şeylerden toplu şey.
KİTMAN
Sır saklama. Kimseye sır açmama hâli.
KİTR
Nişan oku. * İblisin ismi.
KİTR
Her nesnenin ortası. * Deve hörgücü.
KİVARE
Petek.
KİYAE
Zayıflık. * Korkaklık.
KİYAH
f. Ot.
KİYAHBESTE
f. Ot bitmiş, ot yetişmiş.
KİYAN
Tabiat.
KİYAN
f. Merkez. * Yıldız, seyyâre.
KİYANE
Kefâlet, kefil olma.
KİYASET
Zeki. * Uyanıklık. Zekâ. Ferâset. Zeyreklik.
KİYFE (KİFE)
Bez parçası.
KİYR
Demirciler körüğü. * Dağ, cebel.
KİYYA
Sakız.
KİYYE
Sakız.
KÎZ
Küçük kap.
KİZA
Yemeği çok yemekten dolayı basan ağırlık.
KİZB
Yalan. Yalan söyleme. (Sıdkın zıddı)(Kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifâkın birinci alâmetidir. Kizb, Kudret-i İlâhiyyeye bir iftiradır. Kizb, Hikmet-i Rabbaniyyeye zıddır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrib eden kizbtir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbtir. Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbtir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan, kizbtir. Müseylime-i kezzab ile emsalini âlemde rezil ve rüsva eden, kizbdir. İşte bu sebeblerden dolayıdır ki; bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir…Sual: Bir maslahata binaen kizbin câiz olduğu söylenilmektedir…Öyle midir?Cevab : Evet, kat’i ve zaruri bir maslahat için bir mesağ-ı şer’i vardır. Fakat hakikate bakılırsa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zira usul-ü şeriatta tekarrur ettiği vechile, mazbut ve miktarı muayyen olmıyan bir şey hükümlere illet ve medar olamaz; çünki, mikdarı bir had altına alınmadığından su-i istimale uğrar. Maahâza, bir şeyin zararı menfaatına galebe ederse, o şey mensuh ve gayr-i muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur. Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâblar ve karışıklıklar, zararın özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şâhiddir. Fakat kinaye veya ta’riz suretiyle yani gayr-i sarih bir kelime ile söylenilen yalan, kizbden sayılmaz. İ.İ.)
KİZBERE
Baldırıkara adı verilen ot.
KİZİR
Köy muhtarının yamağı hükmünde olan adam. Köy kâhyası.
KİZYUN
Toprak parçası.
KLASİK
Fr. Çok eskiden yazıldığı hâlde değerini kaybetmeyen eser veya san’at eseri. * Âdet hâline gelmiş usul.
KLASÖR
Fr. Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrılmış dolap veya çekmece. * Geniş mukavva dosya.
KLİNİK
yun. Hastaya bakılan yer. * Ders gösterilen hastahane koğuşu.
KLİŞE
Fr. Matbaada tipografik baskıda kullanılan kabartma resim veya yazılar çıkarılmış madeni levha.
KLÜP
ing. Eğlenerek boş olarak vakit geçirmek yahut okumak, konuşmak üzere üyelere mahsus toplantı veya eğlence yeri.
KOALİSYON
ing. Bir maksad için birleşen kuvvetler yahut partiler topluluğu.
KOÇ YİĞİT
Güçlü kuvvetli, bahadır, gözünü budaktan sakınmaz, cengâver.
KOÇKAR
Dövüş için terbiye olunmuş iri koç.
KODAMAN
İleri gelen. Servet veya mevki sahibi kimseler hakkında alay yollu söylenir.
KODES
Tavuk yeri, kümes. * Hapishane.
KOF
İçi boş. Kovuk. * Aklı ve ilmi olmayan. Câhil.
KOKONA
Yaşlı rum kadını.
KOLAĞASI
t. Eskiden mevcud olan yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe.
KOLON
Fr. Sütun. * Matbaacılıkta, dizilen yazı sütunu.
KOLONİ
Fr. Bir ülkenin, sınırları dışında işgal ettiği ve yönettiği ülkeye sıkı bağlarla bağlı arazi. * Başka bir memlekete yerleşmeğe giden göçmen topluluğu veya bir topluluğun yerleştiği yer. * Bir memlekette bulunan yabancılar topluluğu.
KOLORDU
t. Ekseriyetle üç tümen ve diğer tamamlayıcı birliklerden kurulan askeri birlik.
KOMANDO
(Portekizce) Ask: Müstakil olarak çalışan ve baskın, sabotaj v.b. gibi özel vazifeler yapan, az sayıda askerlerden kurulu birlik, çete.
KOMBİNEZON
Fr. Tertib, düzenlemek. * Çare. * Kadın iç gömleği.
KOMEDİ
yun. Cemiyetin gülünç ve kusurlu hâllerini ortaya koyan tiyatro eseri. * Uydurma, yapmacık hareket veya söz. * Gülünecek hareketler.
KOMEDİYEN
İki yüzlü, riyakârlık gösteren. * Komedi oynayan tiyatro oyuncusu. Maskara.
KOMİSER
Fr. Emniyet teşkilâtının meslek dereceleri içinde yer alan ve en az lise tahsilini yapmış, polis enstitüsünün orta ve yüksek kısmını tamamlamış üniformalı veya sivil memur.
KOMİSYON
Fr. Meclis şubesi. Hususi surette teşkil olunan meclis. * Ticarette vasıtalık etme, dellâllık ücreti.
KOMİTA
(Slavca) Maksadına ulaşmak için ekserî silah kullanan, siyasî, gizli ihtilaki cemiyet. Eşkiya.
KOMİTACI
Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.
KOMİTE
Fr. Bir komisyon arasından seçilmiş âzası bulunan, bir iş için toplanan hey’et. Meclis şubesi. Hey’et.
KOMPARTIMAN
Fr. Yolcu trenlerinde vagonların bölümlerle ayrılmış kısımlarından her biri.
KOMPETAN
Fr. Bir işi iyi bilen. Bir şey hakkında yerinde kararlar alabilen kimse.
KOMPLEKS
Fr. Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. * Basit olmayan. Mürekkep. * İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bütünü.
KOMPLO
Fr. Bir kişiye karşı toplu olarak alınan karar. Tuzak. Suikast.
KOMPRİME
Fr. Toz halinde iken sıkıştırılıp ufak hap haline getirilmiş ilaç.
KOMÜNİZM
Fr. Cemiyet içinde fertlerin her türlü mülkiyet haklarını ve aile hayatını ve dini kaldırıp materyalizmi esas alan ve bütün mülkiyeti devlete mal eden bâtıl bir nazariye.(Şimalde koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünki: Akibeti görmiyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ibahe eder. Belki hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmeleri ve izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki: Bütün beşer, bu musibete karşı titriyor. S.)(Evet hariçte iki cereyana karşı bu kahraman millet, Kur’an kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa küfr-ü mutlakı, istibdad-ı mutlakı, sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibahe etmesini âlet ederek, dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak, ancak, İslâmiyet hakikatıyla mezcolmuş, ittihad etmiş ve bütün mâzideki şerefini İslâmiyette bulmuş olan bu milletteki din kuvveti ve iman bütünlüğüdür…Şimâldeki dehşetli anarşilik tohumunu saçan ve nesil ve milleti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karabet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün bozmağa yol açan kızıl tehlike… R.N.) (Bak: Anarşizm)
KONAK
Menzil, yolculukta gece vakti inilen yer. * Yolculukta bir yerde durma, dinlenme. İki menzil arasındaki yol. * Büyük ev, zengin ve mükellef ikâmetgâh. * Resmi dâire.
KONDÜKTÖR
Fr. Kılavuz, memur, müdür. * Trenlerde vagon ve bilet işlerine bakan vazifeli kimse.
KONFERANS
Fr. Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma.
KONGRE
Fr. Çeşitli memleketlerden yöneticilerin, elçilerin ve delegelerin katılmasıyla yapılan toplantı.
KONSEY
Fr. İdare vazifesi yüklenmiş kişilerin topluluğu. * Müzakere hâlinde bulunan kimselerin meydana getirdiği kurul. * Bu tarz bir toplantının yapıldığı yer.
KONSOLİT
(Konsolide) Fr. Ana sermayenin ödeme tarihi belli olmayan ve yalnız faizi ödenen devlet tahvili.
KONSOLOS
İtl. Yabancı ülkelerde yurttaşlarının haklarını korumak ve bağlı bulunduğu hükümete siyasî ve ticarî bilgileri vermekle vazifeli hariciye memuru.
KONTENJAN
Fr. Alâkalıların her birine düşen miktar veya yer. Pay miktarı.
KONVOY
ing. Aynı yere giden nakil vasıtaları topluluğu. * Aynı yere nakledilen insan grubu. * Harb gemilerinin himayesinde sefer yapan yük gemileri katarı.
KOPİL
Küçük Rum çocuğu. * Çapkın, külhani.
KOR
t. Her tarafı iyice yanıp içine kadar ateş hâline gelmiş kömür veya odun parçası. * Askeriyede kolordu.
KORSAN
itl. Deniz haydutu. Deniz eşkiyası. * Başkaların haklarını zor kullanarak yiyen kimse. * Bir hakkı izinsiz olarak kullanan.
KORSAN GEMİSİ
Deniz hırsızlığı ve korsanlık yapan gemiler. Düşman gemilerini basarak mallarını alan bir devletin donanma gemilerine de aynı ad verilirdi.
KOSTANTINİYYE
İslâm dünyasında İstanbul için kullanılmış isimlerden biri.
KOTRA
ing. Tek direkli, yelkenli, narin küçük gemi.
KOY
Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak.
KOZMOĞRAFYA
yun. Yıldızların yerlerinden ve hareketlerinden bahseden ilim. Felekiyyat. İlm-i hey’et.
KOZMOPOLİT
Fr. Her yabancı şeye karşı alâka gösteren, milliyet duygularından mahrum kimse. * Çeşitli milletlerden insanları içine alan.
KOZMOZ
(Kozmos) yun. Kâinat. Bütün gökler.
KÖFTEHOR
(Bak: Kuftehar)
KÖHNE
f. Eski, eskimiş. * Zamanı geçmiş. Demode olmuş.
KÖHNEBAHAR
Sonbahar.
KÖLE
t. Bütün tarihî devirlerde başka milletlerden, yabancılardan zorla kaçırılıp hürriyetten mahrum hale getirilerek hizmette kullanılan erkek. (İslâmiyet köleliği en âdil usullerle kaldırmağa çalışmış ve Resul-i Ekrem (A.S.M.), insanları kölelikten kurtarmayı ibadet olarak ilân etmiştir.)
KÖRÜK
Ateşi havalandırmak için yapılmış bir âlet. * Hava ile çalışan bazı çalgıların hava vermeğe mahsus kısmı.
KÖŞE
(Bak: Kuşe)
KÖŞELİ PARANTEZ
t. Cümleden tamamıyla ayrı “haşiye” gibi bir sözü içine alır.
KRAMP
Fr. Adalenin kasılması.
KRATER
(Bak: Atmiye)
KRİTİK
yun. Tenkid. Sıkışık durum, sıkıntılı. * Tıb: Hastalığın en kötü zamanı.KRUVAZÖR : Fr. Daha ziyade toplarla mücehhez açık denizlerde emniyeti te’min etmek ve konvoyları korumakla vazifeli süratli harp gemisi.
KUAL
Üzüm çiçeği.
KUAS
Bir hastalık (ki göğüsü tutar.)
KUAS
Boynun içine geçik olması.
KUAS
Koyunun burnunda olan bir hastalık.
KUB
f. “Vuran, vurucu, döven” mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: (Leked-kub: Tekme vuran)
KUBA’
Hınzır avazı. * Büyük ölçek.
KUBAA
Serçe gibi küçük bir alaca kuşun adı. * Avcıların giydiği hırka.
KUBAKIB
Acele eden kimse, aceleci.* Bir yıldan sonra olan yıl.
KUBALE
Mukabele. * Kapı önü.
KUBAN
(Kub. C.) f. Vurucular, dövücüler. * Vurarak, döverek mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
KUBB
Kürk.
KUBBE
Yarım küre şeklinde yapılan bina damı.
KUBBE ALTI
Tar: Topkapı Sarayı’nda başta sadrazam olmak üzere devlet adamlarının ve vezirlerin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer.
KUBBE-İ ÂLİYE
Yüksek kubbe.
KUBBE-İ HADRÂ
Yeşil kubbe.
KUBBE-İ KANEK
Ağzın tavanı. Damak.
KUBBE-İ MİNA
Gökyüzü. Gök kubbesi.
KUBBE-İ ULYÂ
Sema, gökyüzü.
KUBBE-İ ZERRİN
Güneş, şems.
KUBBE-NİŞİN
f. İstanbulda Topkapı Sarayı’nda Kubbealtı denen yerde toplanan kabine üyeleri denebilecek toplantıya katılan vezirlerin herbiri.
KUBBERE
(C: Kubber-Kabbere) Turgay dedikleri küçük kuş. * Bacaksız, kısa boylu kimse.
KUBBET-ÜL İSLÂM
İslâmın kubbesi. * Belh şehrinin başka bir adı.
KUBBİTÎ
Beyaz helva satan kimse.
KUBEB
(Kubbe. C.) Kubbeler, kemerler. Tepesi yuvarlak, yarım küre şeklinde yapılan binâ damları.
KU’BERE
Bileği meydana getiren iki kemiğin küçüğü.
KUBH
Günah ve çirkin hareket. Kabahat. Suç. * Fık: Aklen ve şer’an müstehcen olup dünyada zemme, âhirette azaba ve itaba mahal olan şey.
KUBHİYYAT
(Kubh. C.) Çirkin hareketler ve işler. Günah ve çirkin şeyler.
KUBKUBA
Acele etmek.
KUBLE
Öpme.
KUBTİYYE (KIBTIYYE)
(C: Kubâti) Mısırda yapılır parlak ince keten bezi.
KUBU’
Kirpinin büzülüp başını derisine çekmesi. * Bir kimsenin başını yakasına çekmesi.
KUBUB
Kuruluk.
KUBUL
Erlerin ve kadınların önü. * Evvel, önce, ilk.
KUBUN
Gitmek.
KUBUR
(Kabr. C.) Kabirler, mezarlar, türbeler.
KUBUS
Sür’atle yürüdüğünden yere tırnağının ucundan başka yeri değmeyen at.
KUBZA (KABZA)
(C: Kubzât) Bir tutam nesne.
KUÇE
f. Dar sokak, küçük sokak. * Pazar, çarşı.
KUDAHİS
Bahâdır, kahraman, şucâ.
KUDAM
f. Hangisi? Hangileri? (mânasına sorudur)
KUDAR
Büyük yılan. * Aşçı, tabbah. Deve boğazlayıcı, deve kasabı.
KUDAS
Gümüş boncuk.
KUDAT
(Kadı. C.) Kadılar. Şeriat kanunlarıyla hâkimlik edenler.
KUDDAM
Ön taraf. İleri taraf.
KUDDAMÎ
Ön.
KUDDİSE
Mübarek, kudsi ve mukaddes olsun. anlamına gelen bir kelimedir.
KUDDİSE SIRRUHU
Sırrı ve hakikatı muazzez ve müşerref olsun meâlinde bir hürmet ifadesidir.(S- Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvafık mıdır?Elcevap: Evet, denilir. Çünkü Resul-i Ekrem’in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, sahabeye mahsus bir şiar değil, belki sahabe gibi Veraset-i Nübüvvet denilen Velâyet-i Kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylâni, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemada Sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiin ve Tebe-i Tâbiine, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)
KUDDUS
Kusur ve noksanlıklardan müberrâ olan, en mukaddes. Hiç eksiği olmayan, pâk, temiz. Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarındandır. * Mübarekliğin hadsiz derecesini ifâde eder. “En mukaddes” gibi.
KUDDUSÎ
Cenab-ı Hakk’ın Kuddus sıfatına dair ve müteallik. Kusursuz olan Cenab-ı Hakk’a ait. * Kudsi ve temiz olana ait ve ona müteallik.
KUDEGÎ
f. Çocukluk.
KUDEK
(C.: Kudegân) f. Çocuk, sabi.
KUDEK-MENİŞ
f. Çocuk tabiatlı. Çocuk mizaclı.
KUDEMA
(Kadim. C.) Kadimler. Eski büyükler. Eski adamlar. İleri gelen büyükler. Eski zamanda gelmiş olanlar.
KUDEYH
Küçük kadeh, kadehcik.
KUDMUS
Kadim nesne, eski.
KUDRET
Güç. Takat. * Her yeri kaplayan kudretullah. * Varlık. Ehliyet. Becerebilme. * Zenginlik. * Kabiliyet. * İlm-i kelâmda: Allah Teâlâ’ya mahsus ezelî ve ebedî ve bütün kâinatta tasarruf eden sıfattır.(Arkadaş bir kelime-i vâhidenin işitilmesinde; bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da Kudret-i Ezeliyeye nisbeten bir şey, bin şey birdir. Nev ile fert arasında fark yoktur. M.N.)
KUDRET-İ İLÂHİYE
Allah’ın kudreti.(Cenab-ı Hakk’ın kudret, ilim, iradesi; şemsin ziyâsı gibi bütün mevcudata âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle müvazene edilemez; Arş-ı Azama taalluk ettikleri gibi, zerrelere de taalluk ederler. Cenab-ı Hak, şems ve kameri halkettiği gibi, sineğin gözünü de O halketmiştir. Cenab-ı Hak; kâinatta vaz’ettiği yüksek mizan gibi, hurdebinî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve lâtif bir nizam vaz’etmiştir. Semadaki ecramı birbiriyle rabteden câzibe-i umumî kanunu gibi, cevahir-i ferdi de, yani zerratı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir. Hülâsa, aczin müdahalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni’ olan kudretçe; büyük, küçük birdir.Kudret-i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. bu yüz ise, alelumum güzel ve şeffaftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç yüzleri ziyadardır. İ.İ.)
KUDRET-İ KÜLLİYE
Cenab-ı Hakk’ın küllî ve mutlak olan kudreti.
KUDRETYÂB
f. Gücü yetebilen, yapabilen, kuvvet ve kudreti olan.
KUDS
Mübareklik. Kudsilik. Nezafet. Pâk olmak. Noksanlardan uzak olmak.
KUDSÎ
(Kuds. dan) Mukaddes, kutsal, muazzez.
KUDSİYAN
Kudsiler. * Melekler. Melâike taifesi.
KUDSİYET
Kudsilik, mukaddeslik, azizlik. * Temizlik, paklık.
KUDSÜMAN
Erkek örümcek.
KUDUM
Uzak ve uzun bir yoldan gelmek. * Ayak basmak. * İleri geçmek. İlerilik.
KUDUMİYYE
Uzak yoldan gelen bir büyük zâta, oranın halkı tarafından takdim edilen hediye. * Edb: Böyle bir vaziyetten dolayı yazılan kaside.
KUDUR
(Kıdr. C.) Çömlekler, tencereler. Yemek pişirilen kaplar.
KUDURÎ
(Hi: 362 – 428) Bağdadlıdır. Ahmed İbn-i Muhammed Bağdâdi diye de anılır. Hanefi fıkıh âlimlerindendir. Bu zatın, fıkha dâir meşhur kitabının ismi de Kudurî’dir.
KUDVE
Halkın uyup tâbi oldukları kimse.
KUF
f. Baykuş denen bir kuş cinsi.
KUFAHİR (KUFÂHİRÎ)
Büyük ve iri cüsseli kimse.
KUFAÎ
Burnu sıcaktan kavlar kızıl kimse.
KUFAN
Zahmet, meşakkat. * Kufe dedikleri beldenin adı.
KUFAR
(Kafr. C.) Issız ve susuz yerler. Çöller, sahralar.
KÛFE
Kızıl kum. * Kızıl kumlu bir yerin adı ki o sebebten “Kûfe” diye isim verilmiştir.
KÛFE
f. Küfe. Dayanıklı ve kaba büyükçe sepet.
KUFF
Yüksek yer.
KUFFAZ
Kadınların ellerine ve ayaklarına taktıkları bir süs eşyası. * Eldiven.
KUFFE
(C: Kıfâf) Pamuk sepeti. * İçine kumaş konan nesne. * Yüksek yer. * Kurumuş. * Çürük ağaç.
KUFÎ
Kûfe şehrine mensub. Bu şehirle alâkalı.
KUFL
(C.: Akfâl) Kilit, sürgü.
KÛFTE
f. Kıyılıp ezilmiş veya dövülmüş et, köfte.
KUFTEHAR
f. Köfte yiyen. * Geveze, çenesi düşük. * Şarlatan. Kendini beğenmiş. * Çapkın.
KUFUF
Kişinin korkudan tüyü ürperip kalkmak.
KUFUL
(Kufl. C.) Kilitler. * Seferden veya yolculuktan dönme.
KÛH
f. Dağ.
KUHAB
At ve deve öksürüğü.
KUHAMUN
f. Tepesi düz olan dağ.
KUHAN
f. Kambur. * Eyer, at eyeri. * Sığır veya deve hörgücü.
KUHARİYE
Yaşlı kadın. * Yaşlı hayvan.
KUHAZ
Koyunlara ârız olan bir hastalık.
KUHBEDEN
f. Dağ gibi iri vücutlu kimse. İri yarı kişi.
KUHCİĞER
f. Dağ yürekli, kahraman, bahâdır, yiğit.
KUHE
f. Dağ. * Hücum, saldırma. * Dağ tepesi gibi kubbeli ve sivri olan şey. * Deve hörgücü. * At eyeri.
KUHH
Halis, saf, katıksız.
KUHÎ
f. Dağa mensub. * Dağla alâkalı. * Dağlı.
KUHİSTAN
f. Dağlık bölge, dağlık yer.
KUHKEN
f. Dağ kazan, dağ deviren.
KUHKUB
f. Dağ vurucu. Dağı yerinden oynatan. * Kuvvetli at veya katır. * Kale veya sur döven top.
KUHL
Göz ilâcı. * Göze çekilen sürme.
KUHLÎ
Sürme gibi siyah olan.
KUHME
Düşünmeden bir işe girişme. * Şiddet. * Kıtlık senesi. * Zor iş.
KUHNÜMUN
f. Heybetli, azametli. Dağ gibi görünen.
KUHPARE
f. Kuvvetli at. * Dağ parçası.
KUHPAYE
f. Dağlık arazi.
KUHPÜŞT
f. Kanbur.
KUHSAR
f. Dağ tepesi. * Dağlık yer.
KÛH-U KAF
Efsânelerde geçen Kafdağı.
KÛH-U TUR
Tur dağı, Sina dağı.
KUHUT
Kıtlıktan sıkıntı ve eziyet çekme.
KUKNAS
Hindistan’da olan bir cins beyaz kuş.
KU’KU’
Alaca renkli, uzun gagalı bir büyük kuş.
KUL
De, söyle, bildir (meâlinde emirdir)(“Kul” kelimesi Kur’anın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. “Kul” emri risalet ve nübüvvete işarettir. İ.İ.)Türkçede “Kul”, emir dinleyen hizmetkâr, Allah’ın mahlûku, Allah’a itaat ve ibadet eden veya köle mânasındadır.
KULA’
Ağız ağrısı.
KUL’A(T)
(C: Kulu’) Ödünç mal. Yurt edinmeye müsait olmayan yer.
KULAA
Suyu emip yarılmış ve yerden koparılmış balçık. * Büyük taş.
KULAB
Bir çeşit deve hastalığı.
KULAB
f. Büyük dalga. * Göl, büyük havuz.
KULAFE
Kılıf, kın, kabuk. Zarf.
KULAKIL
İhlâs ve Muavvezeteyn sureleri.
KULAL
Az, kalil.
KULAME
Tırnak kesintisi. Kesinti.
KULAMETEYN
İki tırnak kesintisi. Parantez. ( )
KULB
Bilezik. * Bir yılan cinsi.
KULE
(C: Kulul-Kılâl) Çocukların oynadıkları bir oyun.
KULEL
(Kulle. C.) Kuleler. * Dağ tepeleri.
KULEL-İ SEB’A
İstanbul’daki yedi tepe.
KULFE
Zeker ucundaki sünnet edilecek deri.
KULİS FAALİYETİ
Toplantı yapılan yerlerde, toplantı haricinde çeşitli grupların yaptığı gizli çalışma.
KULKALAN
Bir nevi ot.
KULKUL
Şen, çevik, atik. * Bir şeyin deprenmesiyle çıkan ses. * Büyük, derin deniz. * Hızlı giden at.
KULKULANİ
Üveyik kuşuna benzer bir kuş.
KULLAB
(C.: Kalalib) Çengel, kanca. Ucu eğri nesne.
KULLAM
Çöğene benzer bir otun adı.
KULLE
(C.: Kulel) Doruk, dağ tepesi, zirve. * Kule. * Bazı harp gemilerinin güvertelerinde bulunan ve makine ile hareket eden ağır top.
KULMUH
Bir ot.
KULUB
(Kalb. C.) Kalbler, gönüller.
KULUCE
Ekin ekmek için yeri ıslah etmek.
KULUNÇ
Tıb: Şiddetli bağırsak ağrısı. Omuzlarda ve vücutta bir ağrı.
KULZÜM
Deniz, bahr. * Kızıldeniz.
KUM (KUMİ)
(Kavm. den) Kalk (mânasına emir).
KUMAME
(C: Kumâm) Cemaat, topluluk. * Süprüntü.
KUMANYA
ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi. * Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık. * Gemi kileri. Geminin erzak koymağa mahsus yeri.
KUMAR
Para vs. karşılığında oynanılan oyun. Meşru bir ihtiyacın karşılanması için bir çalışma sonucu olmadan piyango ve şans oyunları gibi haram yollarla kazanç elde etmektir. Dinimizde böyle oyunların her türlüsü haramdır. Bir müslüman kendi menfaatini isteyip zararını istemediği gibi; diğer bir müslümanın da çıkarını gözetip kötülüğünü isteyemez. Halbuki kumara katılan herkes, karşı tarafın zarariyle kendi çıkarlarını düşünmektedir.Eğer böyle bir menfaat ve zarar oyunda konulmamışsa ve dince yasaklanan maksadlar da yoksa, yine de her insan için en kıymetli mal olan zamanını boş yere harcamak olur ki bu da zarardır.Maksatsız, fikirsiz ve dünyaya ne için geldiğini bilmeyen basit bir insan böyle yollara düşer ve gittikçe perişan olur. Halbuki insan, sonsuz ve yüksek gâye sahibi, yüksek şahsiyetli ve nizamlı bir hayat yaşamalıdır. (Bak: Meysir)
KUMARBAZ
Kumar oynayan. Kumarcı.
KUMAR-HANE
f. Devamlı olarak kumar oynanan yer.
KUME
Bir yere toplanmış olan şeyler. * Yüksek, yüce yer.
KUMİSTAN
f. Kumluk çöl veya arâzi.
KUMKUMA
(C: Kamâkım) İçine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testi. * Bakır şişe, bakır ibrik.
KUMME
Arslanın, ağzı ile aldığı şey.
KUMMEHAN
Za’ferân. * Şarap köpüğü.
KUMMELE
(C: Kummel) Kene cinsinden bir böcek.
KUMPANYA
Fr. şirket. * Mc: Cemaat, zümre.
KUMRÎ
(C: Kamâri) Kumru. Dişisine “kumriye”, erkeğine “sakhar” derler.
KUMUDD
Sağlamak, sert, katı. * Uzun, tavil.
KUMUS
Suya batıp kaybolmak.
KUMZE
Toplanmış hurma.
KÛN
Kuyruk sokumu bölgesi. Arka, mak’ad, kıç.
KUNABE
Toplu yapraklar (Buğdayın başı onun içinde olur.)
KUNAH
Çomak.
KUNAİS
(C: Kanâıs) Büyük cüsseli, iri vücutlu kişi.
KUNAN
Koltuk kokusu. * Gömlek yeni.
KUNBUA
(C: Kanâbi) Kestikten sonra yine içinde kalan nesne (Ot kökü gibi)
KUNBUL(E)
(C.: Kanâbil) Kalın vücudlu kimse. Sinirli ve hiddetli olan. * 30 ilâ 40 yaş arasındaki kimse. * At. * Bomba.
KUNBURA
(C: Kanâbir) Çökük kuşu.
KUNBUZA
(C: Kunbuzât) Kısa boylu kadın. (Müz: Kunbuz)
KUNDAK
Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı. * Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı.
KUNDAK SOKMAK
Mc: Ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir harekette bulunmak. * Yangın çıkarmak.
KUNEFHAR
Büyük cüsseli, iri vücutlu.
KUNFUZ(E)
(C: Kanâfiz) Kirpi. * Fare. * Devenin, kulakları ardında terleyen ve teri akan yerleri. * Otları dolaşık yer.
KUNN
Gömlek yeni.
KUNNE(T)
(C.: Kanan-Kunen-Kınan) Dağ başı.
KUNNEB
Kendir. Kenevir.
KUNNEBİT
(C.: Kannâbit) Lahana cinsinden bir bitki.
KUNTA
Karalık.
KUNU’
Kanaat etme, kâfi bulma. * Suâl ve tezellül.
KUNUT
Ümidsizlik. Ye’se kapılma.
KUNUT
Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek. * Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.(Kunut, birşeye o suretle devam ve mülâzemet edip durmaktır ki, taat, huşu, sükut, kıyam mânalarını tazammun eder ve lisanımızda, divan durmak tâbir edilir. Bunun için kunut taattir, kunut tul-i kıyamdır, kunut sükuttur, kunut huşu ve hafd-ı cenah ve sükun-ı etraftır diye çeşitli nokta-i nazardan târif edilmiştir. Bir hadis-i şerifte “Efdal-üs salâti tul-ül kunut” buyurulmuştur ki, kıyam demektir. Binaenaleyh namazda kıyam ve kıraeti, duayı veya huşu ve sükutu uzatmağa da kunut denilir. E.T.)
KUNV
(C: Kınân-Kınyân-Aknâ) Üzerinde hurması olan hurma salkımının çöpü.
KUNYAN (KINYÂN)
Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.
KUNYE (KINYE)
Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.
KUNZUA
(C: Kanâzı’) Çakıl taşı. * Tıraş edilmiş başın üstünde bırakılan bir tutam saç.
KÛPAL
f. Gürz. Demir topuz.
KÛR
(C.: Kûrân) f. Kör, âmâ.
KURA
(Karye. C.) Karyeler, köyler, kasabalar.
KUR’A
Talih denemek maksadı ile çekilen kapalı pusla veya fal açma.
KURA’
İbâdet eden.
KURAA
Kalem kesintisi. Kalem yongası.
KURAB
(Kurbet. C.) Yakınlar, akrabalar.
KÛRABE
f. Kubbeli mezar, türbe.
KURAD
(C: Kırdân-Ekride) Kene adı verilen böcek.
KURAKIR
Güzel sesli kimse.
KUR’AN
Allah (C.C.) tarafından Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtası ile (yâni vahiyle) gönderilen ve beşeriyetin bütün saadet düsturlarını hâvi en mukaddes ve en son kitâb-ı semâvidir. Din ve dünyanın nizâmını en iyi şekilde bildirir, kâinatın neden ve niçin yaratıldığını ve hikmetlerini beyan eder. Başıboşluk ve serserilikten kurtarıp ibâdet ve taata, emniyet ve nizâma ve saadete sevkeder ve insanın ebedi selametine vesile olur. * Lugat mânasına göre Kur’ân: Tilâvet, okumak, cem’ ve zammolunmuş, okunmuş mânâlarına gelir. Fürkan, Zikir, Hüdâ, Hitab, Kitab, Mushaf, Nur, Necm, Hüdâ, Mev’iza, Aziz, Besâir, Bürhan…gibi elli beş kadar isimle de anılır. (Bak: Kelâmullah)
KÛRÂN
(Kur. C.) f. Körler. âmâlar.
KÛRÂNE
f. Körcesine.
KUR’AN-I HAKÎM
Hakim olan Kur’an-ı Kerim. Hakim: Hikmetli, hikmet sâhibi, yahut çok hâkim ve muhkem mânalarına gelir.
KUR’AN-I MU’CİZ-ÜL BEYAN
Beyan ve ifadesi mu’cize olan Kur’an.(Kur’an: Şu kitâb-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedisi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri… ve zeminde ve gökde gizli Esmâ-i İlâhiyenin mânevi hazinelerinin keşşâfı.. ve sutur-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftahı.. ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisanı… S.)(-Kur’an-ı Kerim-, bütün mebâhis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki, o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyâyı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan; ve zemin bir bahçe; ve semâ, misbahlariyle süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden; ve mâzi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden; ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş bir surette, bir zaman-ı hâzır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyandır.Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder, proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar; Kur’an dahi, şu kâinatı yapan ve idâre eden ve işlerinin listesini ve fihristesini tabir câiz ise, proğramını yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiç bir cihetle eser-i tasannu ve tekellüf görünmüyor. Hiç bir şâibe-i taklid veyâ başkasının hesâbına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud’anın emaresi olmadığı gibi, bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulusiyle sâfi, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı, “Güneşten geldim” der. Kur’ân dahi,” Ben Hâlık-ı Âlem’in beyanıyım ve kelâmıyım” der. Evet şu dünyâyı antika san’atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san’atperverâne ve nimetperverane şu derece san’atının acibeleriyle şu derece kıymettar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni’, bir Mün’imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ve şükranla dünyâyı dolduran ve zemini bir zikirhâne, bir mescid, bir temaşagâh-ı san’at-ı İlâhiyeye çeviren Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sâhib çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur’an, Şems-i Ezelî’den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin? Onun taklidini yapsın?Elhak, bu dünyayı san’atlarıyla zinetlendiren bir san’atkârın, san’atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldır. Mâdem ki, yapar ve bilir, elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur’andır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi? S.)(Kur’an-ı Hakim yirmi üç sene mütemadiyen damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek bir tarzda meydan okudu ve der idi ki: “Şu Kur’anın Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden nazirini yapınız ve gösteriniz. Haydi bunu yapamıyorsunuz, o zât ümmi olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zât olmasın, bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin, hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin. Haydi bununla da yapamıyacaksınız, eskiden yazılmış beliğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur’anın nazirini gösteriniz, yapınız. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur’anın mecmuuna olmasın da, yalnız on Suresinin nazirini getiriniz. Haydi on Suresine mukabil hakiki doğru olarak bir nazire getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden asılsız kıssalardan terkib ediniz. Yalnız nazmına ve belâgatına nazire olsun getiriniz. Haydi bunu da yapamıyorsunuz, bir tek suresinin nazirini getiriniz. Haydi Sure uzun olmasın, kısa bir Sure olsun, nazirini getiriniz. Yoksa, din, can, mal, iyalleriniz; dünyada da âhirette de tehlikeye düşecektir…” M.)(Amerikalı Filozof Karlayl (Carlyle) şöyle diyor: Kur’anı bir kerre dikkatle okursanız, O’nun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur’anın güzelliği diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur’anın başlıca hususiyyetlerinden biri, (O’nun asliyyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur’an serâpa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hz. Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattır. İ.İ.)
KURARE
Çömlek içindeki yemek piştikten sonra yanmasın diye içine konulan su.
KURAT
Fitil ucundan yanmış yer.
KURÂ-YI MÜTECÂVİRE
Komşu köyler.
KURAZ (KARİZA)
Isırgan otu.
KURAZE
Altun ve gümüş kırıntısı. * Kumaş parçaları.
KURB
Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak. (Zamanda, mekânda, nisbette, hatvede ve kuvvette kullanılır.) * Tıb: Böğür. Karnın yumuşaklığına kadar olan yer.
KURBAN
Allah’ın rızasını kazanmağa sebep olan şey. * Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan. * Bir maksad uğrunda feda olma. * Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse.
KURBET
Yakınlık. * Fık: Allah’a manevî yakınlığa sebeb olan amel-i sâlih.
KURB-İ DERECE
Ölen bir kimseye yakınlık derecesi.
KURB-İ HÜDÂ
Allah’a manevî yakınlık.
KURB-İ MESÂFE
Yer, mekân yakınlığı.
KURBİYYET
Yakınlık kazanmak. Yakınlık. Bir şeye kendi gayretiyle yakınlaşmak. (Bak: Akrebiyyet)(Sahabelerin kurbiyet-i İlâhiyye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünki: Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve herşeyden daha ziyade yakındır. Biz ise, ondan nihayetsiz uzağız. O’nun kurbiyetini kazanmak iki surette olur.Birisi: Akrebiyetin inkişafiyledir ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardırlar.İkinci Suret: Bu’diyetimiz noktasında kat-ı meratib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr-i sülûk-u velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor. İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kesbî değil, incizabdır, cezb-i Rahmânidir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaib hârikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyyetçe evvelkisine yetişemez. Meselâ: Nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var. Birincisi: Zamanın cereyanına tâbi olmıyarak, bir kuvvet-i kudsiye ile, fevkaz-zaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi: Bir sene kat’-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp, düne gelmektir; fakat, yine dünü elde tutamıyor; onu bırakıp gidiyor. Öyle de, zâhirden hakikata geçmek iki suretledir. Biri: Doğrudan doğruya hakikatın incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikatı, ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi: Çok merâtibden seyr-i süluk suretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendan fena-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmareyi öldürürler. Yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki, sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden; nefsin mahiyetindeki cihazat-ı kesire ile, ubudiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fena-i nefisten sonra, ubudiyet-i evliya besatet peyda eder. S.)
KÛR-BOĞAZ
f. Obur, körboğaz.
KURBUK
Mevzi ismi. * Yardım. * Dükkân.
KURDAH
Maymun.
KÛRDİL
f. Câhil. Gönlü kör.
KURDUH
Maymun. * Küçük karınca.
KÛRE
f. Demirci ocağı. Kuyumcu ocağı. * Küre.
KURENA
Bir padişâhın yakınında bulunan ve onun sohbetine iştirak edenler. Yakınlar. Arkadaşlar.
KURENG
f. Al at.
KUREVÎ
(Kurâ. dan) Köylü. Köye âit, köye dâir.
KUREYŞ
Kökü Hz. İbrahim’e (A.S.) dayanan, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in de (A.S.M.) mensub olduğu Arab kabilesi.
KUREYŞ SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 106. Suresidir. Liilâfi Suresi de denir. Mekkîdir.
KUREYŞÎ
Kureyş kabilesinden olan. Kureyş’e mensub.
KUREYZA
Medine-i Münevvere yakınında Yahudi taifesinden bir kavim.
KURFUSA (KARFESA)
Mak’adı üstüne oturup dizlerini karnına yapıştırıp iki kolunu baldırları üstüne kavuşturmak.
KURHA
(C: Kuruh) Silâh yarası. * Çıban.
KURHANE
(C: Kurhân) Bir cins mantar.
KÛRÎ
f. Körlük, âmâlık.
KURKUBE
Et, lahm.
KURKUL
Çekirge.
KURKUR
Büyük gemi.
KURKUS
Geniş, bol, vâsi.
KURMAY
Ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için hususi tarzda yetiştirilmiş subay. * Mc: Becerikli.
KURME
İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak.
KURMUD
Dağ keçisinin erkeği.
KURMUS
(C: Karâmıs) Avcıların dağda olan kulübesi veya soğuktan sakındıkları küçük çukur yer.
KURNAS
Dağın burnu.
KURNE
Sivri veya tümsek şey. * Hamam kurnası. Kurna.
KURNEVE
Boya otu.
KURNUK
Yumuşak bedenli delikanlı.
KURR
Karar. * Soğukluk.
KURRA
(Kari’. C.) Okuyucular. Kur’ân-ı Kerimi usul ve tecvidine göre okuyanlar. Dindar ve sâlih kimse.
KURRASA
(C: Kırâs) Papatya çiçeği.
KURRE
Parlaklık. Tâzelik. Gözün parlak ve nurlu olması. * Ağlamaktan sonraki serinlik. * Dilşâd olmak. * Bir atımlık şey. * Kurbağa.
KURRET-ÜL A’YUN
Gözlerin nuru. * Çok sevilen ve göz aydınlığına sebeb olanlar.
KURS (KURSA)
Kelepçe. * Çevrik nesne. * Yuvarlak. Tekerlek şeklinde olan.
KURS-U ŞEMS
Güneş yuvarlağı.
KURŞUM (KIRŞÂM)
Büyük kene.
KURT(A)
(C.: Kırta-Kırat) Küpe.
KURTAN
At’ın arkasına vurdukları keçe.
KURTAT
Eyer altına konan bir nesne. * Boyun.
KURTUBÎ
Kılıç. Halid bin Velid’in kılıcı.
KURTUM
Mestin burnu.
KURTUM
(C: Karâtım) Usfur otunun tohumu.
KURUH
(Kurha. C.) Yaralar.
KURULTAY
(Bak: Meclis)
KURUM
(Karm. C.) Değerli insanlar. Kıymetli ve değeri büyük kişiler.
KURUN
(Karn. C.) Asırlar. Devirler. Çağlar.
KURUNE
Nefis.
KURUN-U ÂHİRE
Son asırlar. İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından zaptedildiğinden sonraki zaman. Hicri 857, Mi. 1453 yılından sonraki devir.
KURUN-U SÂLİFE
Geçmiş asırlar.
KURUN-U ULÂ
Eski Roma Devleti’nin ikiye ayrılması zamanına kadar olan eski devir. İlk çağ.
KURUN-U VUSTÂ
Eski Roma Devleti’nin ikiye ayrılmasından, İstanbul’un Müslümanlar tarafından zabtedildiği tarihe kadar olan zamandır. Orta asırlar.
KURUR
Gözün parlak olması.
KURUT
Kuruluk.
KURUT
Küpeler. Kadınların kulaklarına taktıkları mücevherler.
KURUZ
(Karz. C.) Borçlar. Ödünç olarak verilen paralar.
KURZUB
Fakir kimse.
KURZUM
Kavafların ve kunduracıların üzerinde gön ve sahtiyan kesip düzelttikleri yuvarlak tahtalar.
KURZÜL
Kadınların başına örttükleri nesne. * Kayıt. * Kötü kimse. * At ismi. * Bel, sulb.
KÛS
f. Kös. Eskiden muharebelerde deve veya araba üstünde taşınarak çalınan büyük davul.
KUSA
Zayıflık. * Nâhiye.
KUSAKIS
Çok acı olan sarmısak.
KUSALE
Buğday ve arpa kesmiği.
KUSAME
Kassamlara verilen taksim ücreti.
KUSARA
İsteğin ve arzunun son derecesi.
KUSARE
Hususi hücre. * Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte.
KUSAS
Saçın önünde ve ardında nihayeti.
KUSASA
Tırnak kırpıntısı. * Az miktar, az şey.
KUSB
(C: Aksâb) Göden bağırsak denilen büyük bağırsak.
KUSBE
(C: Kuseb) Göden bağırsak.
KUSE
f. Köse.
KUSEC
f. Köse.
KUSEYBE
Bronşcuk.
KUSEYRA
İyeği kemiklerinin altındaki kemik.
KUSFEND
f. Koyun.
KÛS-İ GAZA
Savaş davulu. Muharebe kös’ü.
KUSKUS (KUSKUSA)
(C: Kusâs) Kaba, kısa boylu erkek.
KUSLUB
Kuvvetli, dayanıklı, sağlam.
KUSRE
Yakın, karib.
KUSS İBN-İ SAİDE
İslâmiyetten önce Arabistan’da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir din üzere olacağını müjdelemiştir. (K. En. Sh. 61)
KUSSA
Alın saçı.
KUSSABE
(C: Kısâb) Kamış boğumu. * Düdük.
KUSSAS
Bir demir madeninin adı.
KUST
Topalak dedikleri ot.
KUSTAR (KISTÂR)
Kesedar. Sarraf. * Tüccar, tâcir. * Mizan, ölçü. * Bir şehre veya bir beldeye vâli olan kimse.
KUSTAS
Büyük terazi.
KUSU
Uzaklık, ırak olmaklık. * Son olmaklık.
KUS’UL
Yaramaz, leim, lânet edilen kimse. * Kurt eniği.
KUSUR
Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik. * Cem’ olmalar. * Pahalanmak. *Eksilmek. * Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması. * Bereketlenmek. * İmtina’, âciz olmak. * Bir hesabın üstü. Artan kısım. * (Kasr. C.) Kasırlar. Saraylar. Köşkler.(Şeytanın mühim bir desisesi : İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksiratdan takdis etsin. Evet şeytanı dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz te’vil ile te’vil ettirir. $ sırriyle, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan , $ dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir. Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstahak olur. L.)
KUSURE
Acizlik, güçsüzlük.
KUSUR-İ CİNAN
Cennet’teki köşkler.
KUSUT
Haktan sapmakla cevr ve zulmetmek. * Birşeyi kısımlara ayırmak, tefrik etmek.
KUSVA
Son derecede bulunan. * Son, nihayet. * Son sınır. Erişilecek olan en son nokta.
KUŞ’AM
(C: Kaşâım) Yaşlı ihtiyar, koca kimse. * Belâ. * Arslan. * Sırtlan. * Örümcek. * Karınca yuvası.
KUŞAM (KUŞÂME)
Sofrada artan yemekler.
KUŞ’AMAN
Büyük erkek akbaba.
KUŞ’AR
Hıyar.
KUŞA’RİRE
Titreme. * Tavuk derisi gibi ürperip kabarmış deri.
KUŞE
Köşe.
KUŞE-İ FERAG
İnsanın, herşeyden feragat edip çekildiği köşe.
KUŞE-İ NİSYAN
Unutma köşesi, nisyan köşesi.
KUŞİŞ
f. Çalışma, çabalama, gayret sarfetme, uğraşma.
KUŞUR
(Kışr. C.) Kabuklar, kışırlar.
KUŞUR-İ EŞCAR
Ağaç kabukları.
KUŞUTA
Burnun çökük ve yassı olması.
KUT
Yaşatacak gıda, rızık. * Kuvvetlendirmek.
KUT’A
Bir hurma cinsi.
KUTA’
(C: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri. * Bağırtlak kuşu.
KUTA’ (KUTU’)
Düş yormak, rüya tâbir etme. * Su kesilmek.* Başka yere gitmek.
KUTAA
Bir şeyin kesintisi ve kırıntısı.
KUTAFE
Toplarken düşüp dökülen üzüm ve yemiş döküntüsü.
KÛTAH
(Kuteh) Kısa, boysuz.
KÛTAH-ÂSTİN
f. Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse.
KÛTAH-BÎN
f. Neticeyi göremiyen, basiretsiz, kısa görüşlü.
KÛTAHTER
f. Pek kısa, çok ufak.
KÛTAH-TERİN
f. En çok kısa.
KUTAR
Kebap kokusu. Ot kokusu.
KUTB
(Kutub) Dünyanın şimâl veya cenub uçları. (Güney ve kuzey taraflarının son kısımları.) * Elektrik cereyânını meydana getiren veya mıknatısın uçlarından her biri. * Dini bir meslek veya grubun başı. Bir çok müslümanların kendisine bağlandıkları azim ve büyük evliyaullahtan zamanın en büyük mürşidi.
KUTBE
Nişan okunun temreni. * Erkek ismi. * Nişanlara atılan ufak ok.
KUTBEYN
İki kutub. Şimal ve cenub kutbu. Kuzey ve güney kutubları.
KUTBÎ
(Kutbiye) Dünya kutuplarına ait. Onlarla alâkalı.
KUTBİYE
Deve ve koyun sütünün birbirine karışması.
KUTBİYET
(Bak: Kutb-ul aktab)
KUTB-U CENUBÎ
Güney kutbu.
KUTB-U DEVRAN
Halife ve bu sıfatı alan Osmanlı padişahı.
KUTB-U RİSALET
Risaletin başı. * Hz. Muhammed (A.S.M.)
KUTB-U ŞİMALÎ
Kuzey kutbu.
KUTB-UD DİN
Dinin kutbu.
KUTB-UL AKTAB
Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (A.S.M.). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mazharı ve Esmâ-i İlâhiyenin câmi’idir. Her asırda bir tane bulunan bu zatların sonuncusu mezkur sıfatların en ekmeline mazhardır. Bu makam hakkında Gavs ve Kutbiyyet-i Kübrâ tâbirleri de kullanılır.
KUTB-UL ÂRİFÎN
Ariflerin en ileri geleni, en büyüğü. Maddi, mânevi ve İlâhi ilim sahiblerinin başı. Ariflerin kutbu. (Bak: Aktâb)
KUTB-UZ ZAMAN
Zamanın en ileri gelen ve en büyük ârif ve mürşidi. (Bak: Aktâb)
KÛTEH
(Kutâh) f. Kısa, boysuz.
KÛTEHBÂL
f. Kısa boylu.
KÛTEHBÎN
f. Kısa görüşlü. İleriyi göremez.
KÛTEHDEST
f. Kısa elli. Elli kısa olan. * Mc: Hasis, cimri, tamahkâr, keremsiz.
KÛTEHENDİŞ
f. Sonunu ve istikbali düşünmeyen. Kısa görüşlü.
KUTELA’
(Katil. C.) Öldürülmüş kimseler, maktuller.
KUT-I LÂ-YEMUT
Ölmeyecek kadar olan rızık, yiyecek.
KUT-I MESİH
Hurma. * Şarap.
KÛTÎ
Kısa boylu adam.
KUTİLE
(Katil. den) Katledildi, kahroldu veya kahrolası meâlindedir.
KUTME
Bozluk ve kızıllık olan renk. (O renkte olana “aktem” derler.) (Müe: Katmâ)
KUTN
(C: Aktân) Pamuk.
KUTNE
Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü. Şirden.
KUTNİYE
Aşure tatlısı.
KUTR (KUTUR)
Taraf. Canib. * Nahiye. Mahal. Arzın veya semânın bir ciheti. * Çap. * Bölük. Bölge. * Geo: Dairenin merkezinden geçip onu iki müsavi kısma bölen doğru parçası, çap.
KUTRE
Avcılar kümesi.
KUTRENÎ
Kutur itibariyle, çap olarak.
KUTR-U DÂİRE
Geo: Dairenin kutru. Çap.
KUTRUB
Bir kuş.
KUTRUTÎ
Kısa boylu küçük adam.
KUTTA’
(Katı’. C.) Kesiciler, kat’ ediciler, kesenler.
KUTTA-İ TARİK
Yol kesenler, eşkiyalar, haydutlar.
KUTTAL
(Katil. C.) Katiller, öldürücüler, öldürenler. Katledenler.
KUTTAN
(Katın. C.) Yerliler, oturanlar, sâkinler.
KUTU’
Zelil olmak. Hakarete uğramak.
KUTU’
Sudan veya bir yoldan geçme. * (Kuşlar) göç etme. * (Kat’. C.) Kesintiler.
KUTUB
(Kutb. C.) Kutublar.
KUTUR
Pintiliğinden dolayı ailesini sıkıntı içinde bırakan adam.
KÛTVAL
f. Kale muhafızı. Dizdar. * Belediye reisi. Şehir ağası.
KUUD
Cülus. Oturmak. * Namazın oturarak kılınan kısmı. Secdede iken kalkıp oturmak.
KUULE
Ayağının arkasıyla yerden toprak saçmak.
KUUR
(Ka’r. C.) Dipler, derinlikler. Nihâyetler.
KUVA’
Erkek tavşan.
KUVÂ
(Kuvvet. C.) Güçler. Kuvvetler. * Hisler. Hasseler. Takatler. * Şeriatın birer hükmü.
KUVÂ-İ DİNİYE
Dinî kuvvetler.
KUVÂ-İ HAMSE
Beş duygu.
KUVAM
Koyunun ayaklarını tutan bir hastalık.
KUVARE
Yuvarlak parça (ki gömlek yakasından veya kavun, karpuz başından keserler.)
KUVÂ-YI MİLLİYE
Milli kuvvetler. Bir milletin sahib olduğu kuvvetleri. * İstiklâl harbinde Anadoluda kurulan hükümet ve bu hükümetin askeri kuvvetleri.
KUVÂ-YI SELÂSE
Üç kuvvet. (Kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye.)
KUVÂ-YI UMUMİYE
Umumi kuvvetler.
KUVB
Yavru.
KUVVAD
Kumandanlar, seraskerler, komutanlar.
KUVVE
Kuvvet. Güç. * Salâhiyyet. İktidar. * Fikir. Niyet. * Hasse. His. Duygu. Meleke. * Kabiliyyet. (Za’fiyyetin zıddı)
KUVVE-İ AN-İL-MERKEZİYE
Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.
KUVVE-İ AZM
f. Azim kuvveti. Emele muvaffak olmak için gösterilen azim, cehd kuvveti.
KUVVE-İ BÂSIRA
f. Görme duygusu, görme kuvveti.
KUVVE-İ CÂZİBE
Kendine çekici kuvvet. Dünyanın câzibe, yani çekme kuvveti.
KUVVE-İ DÂFİA
Zararlı şeyleri men’etme ve onlardan korunma hissi. İtme kuvveti.
KUVVE-İ GALİBE
Üstün ve ezici kuvvet.
KUVVE-İ HÂFIZA
f. Zihinde hıfzetme, belleme kuvveti.
KUVVE-İ HAMSE-İ BÂTINA
İçteki beş his, beş duygu. (Bak: Havâs)
KUVVE-İ İLE-L MERKEZİYE
Muhitten (etraftan) merkeze doğru gelen çekme kuvveti. (Kuvve-i anil-merkeziyenin zıddıdır.)
KUVVE-İ İSTİNAD
Dayanma ve istinad etme kuvveti.
KUVVE-İ KUDSİYE
Evliyâ kuvveti. Cenab-ı Hakk’ın yardımına mazhar olan kuvvet. Hakaik-ı imâniye ve Kur’aniyeyi gayet ince ve derin bir firaset ve dirayetle anlayabilme kuvveti.
KUVVE-İ LÂMİSE
Dokunma ve hissetme duygusu. Sertliği ve yumuşaklığı anlama duygusu.
KUVVE-İ MUHASSALA
Muhtelif kuvvetlerin ağırlık merkezi.
KUVVE-İ MUSAVVİRE
Cenâb-ı Hakkın izni ve kanunu ile maddiyatın şekil ve suretini alma kabiliyeti (Bak: Madde-i musavvire)
KUVVE-İ MUTASARRIFA
Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti.
KUVVE-İ MÜDRİKE
İdrak kuvveti. Beş duygunun, hissin zihinde duyulması, anlaşılması.
KUVVE-İ MÜMEYYİZE
İnsanın iç âleminde hissedilenleri birbirinden ayırdetme kudreti. * Hayır ve şerri anlayıp ayıran bir duygu ve kuvvet.
KUVVE-İ MÜTEHAYYİLE
Hissolunan şeyin gıyabında resim ve tasvir kuvveti. Hayâl kuvveti.
KUVVE-İ MÜVELLİDE
Tevlid edici kuvve, meydana getirci kuvvet.
KUVVE-İ NÂTIKA
Konuşma, güzel ifade etmek kudreti.
KUVVE-İ SEBUİYE
İnsanda başkalarına hücum ve zararları defetmek kuvvesi.
KUVVE-İ SEBUİYE-İ GADABİYE
Zararlı şeyleri def’e sevkeden his ve kuvvet.
KUVVE-İ ŞÂMME
Koku alma, koklama duygusu. Burun.
KUVVE-İ ŞEHEVİYE
Cinsi istek kudreti. Yemek, içmek, konuşmak, uyumak gibi kabiliyetler.
KUVVE-İ TEŞRİİYE
Kanun vaz’etme kuvveti. şeriata uyan düsturlar yapma kuvveti. * Büyük Millet Meclisi.
KUVVE-İ VÂHİME
Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.
KUVVE-İ ZAHRİYE
Yardımcı ve imdatçı kuvvet.
KUVVE-İ ZÂİKA
Dildeki tad alma duygusu. (Bak: Dil)(Ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idâresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev’inden ancak beş derecesi muvafık olur.. fazla olamaz. Tâ ki; kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın. İşte bu sırra binâen, şimdi iki lokma farzediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddi maddeden kırk para; diğer lokma, en âlâ baklavadan on kuruş olsa.. bu iki lokma ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsâvidirler; boğazdan geçtikten sonra, cesed beslemesinde yine müsâvidirler. Belki, bazan kırk paralık peynir, daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin. Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır, “hâkim benim” der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse; onu içeriye sokacak. İhtilâl verecek, yangın çıkaracak, “Aman doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün.” dedirmeye mecbur edecek. İşte, iktisad ve kanaat, hikmet-i İlâhiyyeye tevfik-ı harekettir. Kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise; o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştiha-yı hakikiyi kaybeder. Tenevvü-ü et’imeden gelen sun’i bir iştiha-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder. L.)
KUVVE-İ ZÂKİRE
Hafıza. Ezberleme kuvveti. Ezber edici kuvvet.
KUVVET
Sükunette bulunan cisimleri harekete, hareket ettikleri sükunete getirmeğe muktedir olan sebeb. (Kuvvet, te’sir ettiği cisimlerin hâricindedir.)
KUVVET-İ DEVLET
Devletin kuvveti.
KUVVET-ÜZ ZAHR
Arka veren kuvvet. Yardımcı, imdadcı kuvvet. Geriden gelen yardımcı. * İcabında arkadan yardımcı olacak asker kuvveti. İmdâda hazır asker.
KUY
f. Karye, mahalle, sokak. * Yol. Semt.
KUYA
Çok kusmak.
KUYDAŞ
f. Aynı köyden olanlar. Köyleri aynı olan kimseler.
KUYUD
(Kayd. C.) Kayıtlar. Resmi muâmelelerin veya her hangi bir şeyin kayıtları, deftere geçirilmeleri, yazılmaları.
KUYUDAT
Kayıtlar.
KUYUDAT-I ATİKA
Eski kayıtlar.
KUYUD-U İHTİRAZİYYE
Korunmak için ilerisine âid tedbir kayıtları. Bazı hakları kullanabilme şartı.
KUZ
f. Kambur.
KUZ
Bardak, kadeh. * Tas, çanak.
KUZA’
Ağız ağrısı.
KUZA’
Hırka parçası.
KUZAH
Mevzi ismi. * şeytan ismi. (Bak: Kuzeh)
KUZAKIZ
Yırtıcı ve paralayıcı yavuz arslan.
KUZA’MEL
Büyük şişman deve.
KUZA’MELE
Kötü huylu, kısa boylu kadın. * Şey.
KUZAT
Şeriat nâmına hükmeden hâkimler. Kadılar. (Bak: Kudât)
KUZAZAT
Ok yeleği kırpıntısı. * Altın parçaları.
KUZE
f. Su testisi.
KUZE-GER
f. Çömlekçi, bardakçı.
KUZEH
Renk renk çizgiler. * Bulutları idâreye me’mur bir melek ismi.
KUZEHİYE
Gözün renkli olan tabakası. İris.
KUZFE
(C.: Kuzuf-Kuzefât) Yüksek yer.
KUZHA
(C: Kuzeh) Yol, tarik.
KUZU’
Evmek, acele.
KUZZ
Yeleksiz oklar.
KUZZE
(C: Kuzze) Ok yeleği. * Pire, bürgus.
KÜAYT
(C: Ki’tân) Bülbül.
KÜBAB
Bir yere toplanmış kum.
KÜBAD
Tıb: Karaciğer iltihabı.
KÜBAS
Başı büyük olan erkek.
KÜBBE
(C: Kübb) At sürüsü. * İplik yumağı.
KÜBBENE
Bahil kişi.
KÜBERA
(Kebir. C.) Büyükler. Ulular.
KÜBERA-YI ÜMMET
Ümmetin uluları, büyükleri.
KÜBKÜBE
İnsan topluluğu. * At sürüsü.
KÜBR
Yakınlık.
KÜBRA
(Ekber’in müennesi) Büyük, daha büyük, en büyük. * Man: İkinci kaziye (İkinci önerme). Yâni, hadd-i ekberin bulunduğu cümle (Bak: Hadd-i ekber).
KÜBUD
(Kebed. C.) Karaciğerler.
KÜCA
f. Nereye? Nasıl?
KÜDA
Mekke-i Mükerreme’de Bâb-ı Umre’nin yolu.
KÜDADE
Çömlek dibinde kalan yemek.
KÜDAME
Her nesnenin bakiyyesi.
KÜDAS
Hayvan aksırığı.
KÜDS
Dövülmemiş harman.
KÜDU’
Soğuğun bitkilere zarar vermesi.KÜDUR : (Keder. C.) Kederler, hüzünler, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.
KÜDÛ
Yerin otu geç bitmek.
KÜDURET
(Keder. den) Bulanıklık. * Koyuluk, kesiflik. * Kaygı. Tasa. Kederlilik.
KÜDÜRR
Azâsı çok şişmiş olan yiğit.
KÜDYE
Kazılması güç olan sert yer.
KÜF
Yetiştiği satıhta kimyevî değişikliklere sebep olan küçük boylu mantarlara verilen umumi ad. * Maddelerin oksitlenme neticesinde dış tarafını kaplayan tabaka. Pas.
KÜFAE
Davarın bir yıllık dölü, sütü, yoğurdu, yünü ve yapağısı.
KÜFALE
Zammetmek, artırmak. * Boynuna almak.
KÜFAT
(Küfv. C.) Eşitler. * Denkler, müsaviler.
KÜFE
f. Taze dallardan veya kamıştan örülmüş, derin ve çeşitli boyda kaba sepet.
KÜFFAR
(Kâfir. C.) Gâvurlar. Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Kâfirler.
KÜFFE
(C: Küfât) Kaftan nigendesi, kaftan zencifi.
KÜFİYYUN
Eski arabça âlimlerinin ayrıldığı iki büyük şubeden biri olup diğerine Basriyyun denirdi. (O.L.)
KÜFNE
Ağaç, şecer.
KÜFR
Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene “kâfir” denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür. * Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık. * Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak. * Nankörlük, dinsizlik, günah, kaba ve ayıp söz. (Bak: Kebâir – Kâfir)
KÜFR Ü DALAL
Kafirlik ve sapıklık. Dinsizlik.
KÜFRAN
Nankörlük etmek. Allah’ın ihsan ve inayetine mukabil teşekkür etmeyip fiilen veya kavlen inkâr etmek.
KÜFRAN-I Nİ’MET
Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği ni’metleri bilmemek ve hürmetsizlikte bulunmak. (Bak: Tahdis-i ni’met)(Bazan tevâzu, küfrân-ı ni’meti istilzâm ediyor; belki küfrân-ı ni’met olur. Bazan da tahdis-i ni’met iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki, ne küfrân-ı ni’met çıksın ne de iftihar olsun. Meziyyet ve kemalâtları ikrâr edip, fakat temellük etmiyerek, Mün’im-i Hakikinin eser-i in’âmı olarak göstermektir. M.)
KÜFR-İ CUHUDÎ
Kalb ve dil ile ikrar etmemektir. (şeytan gibi)
KÜFR-İ İNADÎ
İnadî dinsizlik, inadî küfür. Hakikat isbat edildiği halde yine imana gelmemek. Bilip de kabul etmez olmak.
KÜFR-İ İNKÂRÎ
Aslâ Cenab-ı Hakk’ı tanımayıp, İslâmiyet hakikatlarını ikrar ve tasdik etmemektir. (Evet küfr, mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden; bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan; bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden; bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan; istidad-ı insâniyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azimdir ki: Umum mahlukatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği; küfrün adem-i afvını iktiza eder. S.)(Deniliyor : Deve kuşuna demişler : “Kanatların var, uç!” O da kanatlarını kısıp, “Ben deveyim” demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler; “Mâdem deveyim diyorsun, yük götür!” O zaman kanatlarını açıvermiş. “Ben kuşum” demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş… Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş. Aynen onun gibi; kâfir, Kur’anın semâvi ilânatına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkuk bir küfre inmiş. Ona denilse: “Madem mevt ve zevali, bir idam-ı ebedi biliyorsun; kendini asacak olan darağacı göz önünde… Ona her vakit bakan, nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?” O adam, Kur’anın umumi vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: “Mevt idam değil, ihtimal beka var.” Veyahud, deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zeval-i eşya ona ok atmasın!.Elhasıl : O meşkuk küfür vasıtasiyle deve kuşu gibi mevt ve zevali, idam mânâsında gördüğü vakit, Kur’an ve semâvi kitabların iman-ı bil’âhiret’e dair kat’i ihbaratı ona bir ihtimal verir. O kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse: “Mâdem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniyye meşakkatini çekmek gerektir!” O adam şekk-i küfri cihetiyle der: “Belki yoktur; yok için neden çalışayım.” Yâni: Vaktâ ki o hükm-ü Kur’anın verdiği ihtimal-i beka cihetiyle idam-ı ebedi âlâmından kurtulur ve meşkuk küfrün verdiği ihtimâl-i adem cihetiyle tekâlif-i diniyye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek bu nokta-i nazarda, mü’minden ziyade bu hayatta lezzet alır, zannediyor. Çünki; tekâlif-i diniyyenin zahmetinden ihtimâl-i küfri ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimâl-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü, gayet sathi ve faidesiz ve muvakkattır. L.)
KÜFR-İ MEŞKUK
Küfürde ve itikatsızlıkta şüpheli olma.
KÜFR-İ MUTLAK
Hiç bir imâni hükmü olmamak, dine âit hiç bir hakikatı, Allah’ın varlığına âit hiç bir delili kabul etmemek. İhsan ve inayet-i İlâhiyyeye karşı şükür etmiyerek fiilen ve kavlen inkâr etmek. (“Neuzü billâh” dine söğmek gibi) Küfr-ü icabettiren bazı çirkin sözlere de “küfür” denilmiştir.(Bir müslüman bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer. Çünkü başka dinlerin icmallerine mukabil İslâmiyette tam izahat verilmiş. Rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan, tasdik etmeyen bir müslüman, Allahı da (sıfatıyla) daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir müslümanın imanı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor. Adeta akıl, kabulde mecbur oluyor. S.)
KÜFR-İ NİFAKÎ
Dil ile imanı ikrar edip kalb ile itikad etmemektir.
KÜFRİYYAT
Küfre sebep olan işler ve sözler.
KÜFUF
(Keff. C.) Avuçlar, el ayaları.
KÜFÜRBAZ
f. Küfür sözü söyleyen. Ahlâksız. Küfrü âdet edinmiş olan.
KÜFÜV (KÜFV)
şerik. Nazir, akran, denk, eş, benzer, misil. Hemtâ. (Bak: Kefâet)
KÜFYE
Ancak geçinebilecek kadar olan yiyecek.
KÜH
(Bak: Kûh)
KÜHBE
Kırmızılığa yakın olan beyaz renk.
KÜHEN
f. Eski, zamanı geçmiş. Demode olmuş. Yıpranmış.
KÜHENPİR
f. Yaşı ilerlemiş. Çok yaşlı, ihtiyar.
KÜHENSÂL
f. Yaşlanmış, ihtiyarlamış, kocamış. Eskimiş.
KÜHEYLAN
Cins arab atı. (Gözü sürmelidir.)
KÜHHAN
(Kâhin. C.) Kâhinler, falcılar.
KÜHİSTAN
f. Dağlık yer, dağı çok olan mevki.
KÜHKÜM
Oturak yeri kemiği.
KÜHL
Sürme. Göz için sürme boyası.
KÜHLE
Sığırdili denilen ot.
KÜH-SAR
f. Dağ tepesi. Dağlık.
KÜHUF
(Kehf. C.) Mağaralar.
KÜHUL
(Kehl. C.) Orta yaşlı kişiler. Olgun kimseler.
KÜHULET
Orta yaşlılık. (35-40 yaş arası) Olgunluk çağı. Bazılarına göre: Yirmibir ile altmış yaşa kadar olan insanın hayat devresi. Veya otuz ile elli arası.
KÜHURE
Yüzünü pörtürmek.
KÜLA
Kuş kanadının sonunda olan dört telek.
KÜL’A
Devenin arkasında olur bir hastalık. * Koyun sürüsü.
KÜLAE
Tehir etmek, sonraya bırakmak.
KÜLAH
Takke. Kalpak. Baş örtüsü. * Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.
KÜLALE
f. Çiçek demeti. * Kıvrım kıvrım olan saç. Kıvırcık saç. Bukle.
KÜLAM
Kaba, muhkem ve sağlam yer.
KÜLBE
f. Kulübe.
KÜLBE(T)
Sıkıntı, zorluk, ıztırab. Şiddet. * İki sahtiyan arasına konup dikilen kırmızı kayış.
KÜLÇE
Eritilip tasfiye olunmamış veya topraktan çıkartıldığı gibi bulunan maden. * Büyük parça şeklinde dökülmüş maden.
KÜLEF
(Külfet. C.) Külfetler, zahmetler, sıkıntılar, zorluklar. * Merâsimler.
KÜLENG
f. Turna kuşu.
KÜLFET
Zahmet. Sıkıntı. Yorgunluk. Zahmetli iş. Adetten ve lüzumundan çok yorularak çalışmakla iş yapmak. * Merâsim.
KÜLHAN
f. Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer.
KÜLHANİ
f. Serseri, çapkın, âvâre.
KÜLİÇE
f. Külçe.
KÜLİÇE-İ NÜHAS
Bakır külçesi.
KÜLKÜL (KÜLKÂL)
Kısa boylu bodur adam.
KÜLL
Hep, tüm, bütün. Çok. Cüz’lerden meydana gelen.Bütün cüzlerin şumul ve istiğrak üzere ifadeleri. (L.R.)
KÜLLAB
(C.: Kelâlib) Çengel, kanca. Ucu eğri demir.
KÜLLE
f. Topuk. * Kâhkül.
KÜLLE YEVM
Her gün.
KÜLLÎ
Külle mensub. Cüz’iyat ve ferdlerden meydana gelmiş olan. Umumi, bütün. * Çok, ziyade, fazla. * Man: İnsan dediğimiz zaman küll’ü ve küllîyi ifade etmiş oluyoruz. İnsanın eli, ayağı, kolu, gözü dersek cüz’ ve cüz’îyi ifade etmiş oluruz. Dünya denilirse küll; dünyanın karaları, kıt’aları veyahut denizleri dediğimiz zaman küll’ün eczasını ifade etmiş oluyoruz. Küll, cüz’lerden meydana geliyor.
KÜLL-İ A’ZAM
En büyük bütün. En büyük küll.
KÜLLİYAT
(Külliyet. C.) Bütün. Hepsi. Hepsi birden. * Bir müellifin bütün eserleri.
KÜLLİYE
(Külliyet) Bütünlük, umumilik, genellik. * Bolluk, çokluk, ziyadelik. * Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında Arap vilâyetlerinde bazı medreselere, üniversite karşılığı verilen ad.
KÜLLİYEN
Kâmilen, tamamen. Cüz’î olmamak üzere. Büsbütün. Tamamıyla, toptan, kâffesi.
KÜLLÜ AMM
Her sene, bütün sene.
KÜLLÜ DAİN
Bütün hastalıklar. Bütün dertler.
KÜLS
Kireç.
KÜLSE
(C.: Ekles) Kireç renginde olmak.
KÜLSUM
Yuvarlak yüzlü. * Yanağı ve yüzü etli olan.KÜLTÜR : Fr. Her türlü fikir, san’at ve âdet varlıklarının hepsi. * Bir kimsenin umumi bilgi seviyesi. * Terbiye. * Ziraat. * Tıb: Tecrübe veya ilâç yapmak için mikrop besleme ve çoğaltma.
KÜLUH
Katı yüzlülük.
KÜLÜNG
f. Taşçı kazması.
KÜLVE
(C: Külu-Külliyât) Dağarcık altına çepeçevre diktikleri deri. * Tirşe dedikleri kayış.
KÜM’
Ev, beyt.
KÜMAHE
f. Nazarlık.
KÜMAN
f. (Bak: Gümân)
KÜMAŞE
Sürat, hız.
KÜMAT
(Kemi. C.) Yiğitler, kahramanlar, savaşçılar.
KÜMDET
Renk değiştirme.
KÜMEYT
Koyu doru at. * Kırmızı şarap.
KÜMM
(C: Ekmâm-Ekmime) Gömlek yeni.
KÜMME
Kavuk.
KÜMMEL
(Kâmil. C.) Kâmiller. Olgunlar. İlmen, dinen ve mânen kâmil olan büyük zatlar. Büyük mâneviyat ve fazilet sahibi insanlar.
KÜMMELÎN
(Kâmil ve kümmel. C.) Kâmiller.
KÜMMÎ
Konik. Koni biçiminde olan.
KÜMSERAT
(C.: Kümsereyât) Armut.
KÜMTE
Kızıllık, kırmızılık, humret.
KÜMTER
(C: Kemâtir) Kısa boylu kaba adam. * Yabani eşek. Vahşi hımar.
KÜMUN
Pusulanıp gizlenmek. * Tıb: Gözde “gümne” denilen bir dumanlı hastalık görünmesi.
KÜMZE
Bir yere toplanmış hurma.
KÜN
Ol mânasında emirdir. Allah (C.C.) bir şeye Kün dese; o şey olur.
KÜN FEYEKÛN
(Bak: Emr-i kün)
KÜNA
f. Arâzi. Tarla. Etrafı çevrilerek ekilen yer.
KÜNAM
f. Kuş yuvası. * Hayvan ini. * İnsanın rahat edip dinleneceği yer.
KÜNAN
f. “Ederek, yaparak, eden, yapan” manâlarına gelerek kelimelere eklenir. Meselâ: (Hande-künân: Gülerek)
KÜNASAT
(Künâse. C.) Künâseler, süprüntüler.
KÜNASE
Süprüntü, zibil, çöp.
KÜNAT
(Kâni. C.) Kinâyeciler. Kinâye söyliyenler.
KÜNBED
f. Kubbe.
KÜNBÜL
Sağlam, dayanıklı, sert, katı.
KÜNC
(Günc) f. Köşe. Bucak. Bodrum.
KÜNC-İ KANAAT
Kanaat köşesi.
KÜNC-İ MİHEN
Mihnet, sıkıntı ve ıztırab köşesi.
KÜNCÜD
f. Susam.
KÜND
Biçimsiz, yakışıksız, kısa. * Kesmez, kör. * Yiğit, cesaretli, cesur. * Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa.
KÜNDE
f. Suçlu bir kimsenin ayaklarına geçirilen tomruk. * Kalın ve yüksek ağaç.
KÜNDEKÂR
f. Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz.
KÜNDGÛŞ
f. Sağır, işitmez.
KÜNDÜR
(C: Kenadir) “Günlük” denilen nesne. * Şişman ve kısa boylu kimse. * Vahşi hımar, yabani eşek. * Büyük çuval.
KÜNDÜS
Saksağan kuşu.
KÜNENDE
f. “Edici, yapıcı” mânâlarına gelerek kelimelere eklenir.
KÜNGÂN
f. Toprak ve çimento gibi şeylerle yapılan su borusu, su yolu.
KÜNGÜRE
f. Kubbenin en yüksek yeri, tepesi.
KÜNH
Bir şeyin aslı, cevheri, mikdarı. Dip. Kök. Özü, nihâyeti, vechi. * Vakit, zaman.
KÜNİŞ(T)
f. Mecusi tapınağı. * Yahudi havrası.
KÜNNAŞE
(C.: Künnâşât) Kök.
KÜNNE
Ev kapısı üstüne yapılan sundurma.
KÜNNES
(Kânis. C.) Yuvasında ve yatağında olan geyikler. * Gündüzün gizlenen, gece görünen seyyar yıldızlar. (Bak: Hunnes künnes)
KÜNTAN
Kısa boylu.
KÜNU’
Yakın olmak.
KÜNUD
Nankörlük. Nimeti inkâr etmeklik.
KÜNUN
f. şimdi. El’an.
KÜNUN
Birşeyi gizleme, saklı tutma.
KÜNUZ
(Kenz. C.) Hazineler. Defineler.
KÜNUZÂT
Kenzler. Hazineler.
KÜNÜBDÜR
Kaba nesne.
KÜNYE
Bir kimsenin nereden ve kimden olduğunu bildiren ve hüviyeti yazılı olan kâğıt.
KÜPEŞTE
Geminin kenarlarındaki tahta siper. * Parmaklığın üzerindeki düz ve kalın tahta.
KÜRA’
(C: Ekru-Ekâri) İnsanda boyundan aşağısı; hayvanda topuktan aşağısı. * Koyun ve sığır baldırı.
KÜRABE
Ağaç dibine düşen hurmaları toplamak.
KÜRAIYY
Paça satan.
KÜRAN
f. Al renkli at.
KÜRAT
(Küre. C.) Küreler. Yuvarlak olan nesneler.
KÜRAZ
Ağzı dar bardak.
KÜRBAK
Dükkân.
KÜRBE
f. Dükkân.
KÜRBET
(Kerb. den) Sıkıntı. Tasa. Keder. * Belâ. Musibet.
KÜRBET-İ GURBET
Gurbetten dolayı olan keder.
KÜRDABE
Büyük su içinde olan çürüntü.
KÜRDE
(C: Kürüd) Sürülmüş tarla.
KÜRDEVS
(C: Kerâdis) Kemik başı. * At sürüsü.
KÜRDİSTAN
Kürdlerin oturdukları bölge. * İran’ın Ardelân eyaletinin eski adı.
KÜRE
(Kürre yanlıştır) Yuvarlak cisim. * Şeklin sathındaki bütün noktalar merkeze aynı uzaklıktadır. Dünya da yuvarlak olduğundan “Küre-i arz” denilmiştir. “Küre-i zemin” de denir.
KÜRE
f. Toprak ocak. Mâdenci ocağı.
KÜRE-İ ARZ
Dünya. (Yuvarlak olduğundan dolayı bu isim verilmiştir.)(Küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvata karşı gelebilir. Çünki nasılki “Dâimi bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük” denilebilir. Hem, bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zâhiren binler def’a ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvâzeneye çıkabilir. Aynen öyle de: Küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san’atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlukat âlemlerine ölçek ve mâzi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüzbin tarzda, masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok def’a dolup mâziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al; yani bütün mazisini hazır farzet; sonra yeknesak ve bir derece basit semavata karşı muvazene et. Göreceksin ki: Arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte $ sırrını anla. S.)
KÜRE-İ AYN
Tıb: Göz yuvarlağı.
KÜRE-İ HÂK
Yeryüzü. * Zemin yüzü.
KÜRE-İ HAVA
Dünyayı kaplayan hava tabakası. Atmosfer.
KÜRE-İ KAMER
Ay.
KÜRE-İ ZEMİN
Dünya, küre-i arz.
KÜREK CEZASI
Tanzimattan önce ve yelkencilik devrinde işledikleri ağır cürümden dolayı harp gemilerinden kürek çekmek üzere gemi hizmetine verilen kimseler. Bu gibiler, gemilerde kürek çektikleri için bu tâbir meydana gelmiştir.
KÜREMA
(Kerim. C.) Kerimler.
KÜREND
(Küreng) f. Al at.
KÜREVÎ
Yuvarlak. Küre şeklinde.
KÜREVİYAT
(Küreviyet. C.) Küre gibi oluşlar. Küreler. Yuvarlaklıklar.
KÜREVİYET
Yuvarlaklık. Küre gibi oluş.
KÜREYC
Dükkân.
KÜREYVAT
Kandaki küçük yuvarlak cisimler. Küçük küreler.
KÜREYVAT-I BEYZA
Kandaki beyaz renkte ve çok küçük kürecikler. Kan ve lenf gibi vücud mâyilerinde bulunan çekirdekli ve yuvarlak hücreler. Kırmızı küreciklere nisbetle azdırlar. Vazifeleri hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır. Ne zaman müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriye ile sür’atlı bir vaziyet-i acibe alırlar.
KÜREYVAT-I HAMRA
Kırmızı kan kürecikleri. Kana kırmızı rengini veren, çekirdeksiz, yuvarlak, küçük hücrecikler olup kanın her mm.küpünde beş milyon kadar bulunurlar, beden hücrelerine erzak dağıtırlar ve bir kanun-u İlâhî ile hücrelere erzak yetiştirirler. (Tüccar ve erzak memurları gibi)
KÜREYVE
(C.: Küreyvât) Küçük yuvarlak.
KÜRH
Sıkıntı, meşakkat, zahmet.
KÜRİZ
f. Hizmetkâr, hâdim, hademe.
KÜRİZÎ
f. Beli bükük ve sefil ihtiyar.
KÜRK
Kızıl, kırmızı, ahmer.
KÜRKÎ
(C: Kürâki) Turna kuşu.
KÜRMİH
f. Çivi, mıh.
KÜRNÜB
Kelem dedikleri lahana.
KÜRR
(C: Ekrâr) Yediyüz bin kırksekiz dirhem. * Ölçek.
KÜRRAS
Pırasa.
KÜRRASE
(C: Kerâris) Elyazma kitapların sekiz sahifeden meydana gelen forması.
KÜRRE
f. Hayvan yavrusu. Sıpa. Tay.
KÜRRE
Deve ve koyun terslerinin parçası.
KÜRRE
(Bak: Küre)
KÜRREC
Top.
KÜRRE-İ HAR
Eşek yavrusu. Sıpa.
KÜRREZ
İki yaşına girmiş doğan kuşu. * Kötü ve hâzık kimse.
KÜRSİ
Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer. * Taht, serir. Erike. Koltuk. * Kaide. * Merkez. * Vazife. * Saltanat, kudret ve mülk. * Başkent, hükümet merkezi. * Mânevi makam. * Arş’ın altına bir semâ tabakası. (Bak: Arş)
KÜRSİ-NİŞİN
f. Tahtta oturan hükümdar, pâdişah. * Vâli. * Câmide vaaz eden.
KÜRSU’
Bilek kemiğinin ucunun serçe parmak tarafında olan yumruca kısmı.
KÜRSÜB
Kesbetmek, kazanmak, çalışmak. * Sert ve sağlam ağaç.
KÜRSÜF
(C: Kerâsif) Pamuk.
KÜRTAJ
Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.
KÜRUB
(Kerb. C.) Kederler, tasalar, kaygılar, gamlar.
KÜRUM
(Kerm. C.) Üzüm kütükleri. Bağ kütükleri.
KÜRUR
Bir şeyin tekrarlanması. * Geri çekmek. * Menetmek, engel olmak.
KÜRUR-U A’VAM
Senelerin birbirini takib etmesi. Yılların ard arda geçmesi.
KÜRUŞ
(Keriş. C.) İşkembeler.
KÜRUZ
Dühul etmek, girmek, dâhil olmak. * Bir kimseye ilticâ etmek, sığınmak.
KÜRÜK
f. Deve yavrusu.
KÜRZ
(C: Karaze) Çan. * Dağarcık, torba.
KÜS’
Tâbi olmak, ittiba etmek, uymak.
KÜSAHA
Süprüntü.
KÜSBE
Bir parça süt ve hurma. * Taamdan veya başka şeyden az iken çoğalıp toplanan nesne.
KÜSBE
Yağı veya suyu çıkartılmış her çeşit nebâti artıklar. Yağ posası.
KÜSBÜRE
Kanbel otu.
KÜSEYRA
Bir dikenli ağacın zamkı.
KÜSEYRE
Hurma koruğu.
KÜSFÜRE
Kanbel otunun tohumu.
KÜSİSTE
(Güsiste) f. Gevşek, uyuşuk, tembel. * Kopuk, kopmuş.
KÜSR
Çok mal.
KÜSSAB
Küçük ok.
KÜSSAR(E)
Kırılan şeyin parçaları.
KÜSSE
Kaba sakal.
KÜSTERDE
f. Döşenmiş, yayılmış.
KÜSTİC
(C.: Kesticât) Mecusiler kuşağı.
KÜSUD
Çekilme, vaz geçme. Ric’at. Gayeye varmadan geri dönme.
KÜSUD
Az nesne.
KÜSUD
Kesad.
KÜSUF
Güneş tutulması. Ay’ın, dünya ile güneş arasına gelerek dünya üzerinde gölge yapması. * Mc: Birisinin felâketli hâlinde çok teessür göstermesi hâli.(Güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki ibâdet-i mahsusanın vakitleridir. Yâni gece ve gündüzün nurani âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak ibâdını o vakitte bir nevi ibâdete davet eder. Yoksa o namaz, (Açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabiyle muayyen olan) ay ve güneşin husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir. Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, dua ile, niyaz ile Kadir-i Mutlakın dergâhına iltica eder… Eğer dua, çok edildiği halde, beliyyeler def olunmazsa; denilmiyecek ki: “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki: “Duanın vakti, kaza olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref etse; nurun alâ nur.. o vakit dua vakti biter, kazâ olur. Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir. S.)
KÜSUF-U CÜZ’Î
Güneşin bir kısmının tutulması.
KÜSUF-U KÜLLÎ
Güneşin tamamının tutulması.
KÜSUL
Tembel, uyuşuk, gevşek.
KÜSUR
(Kesir. C.) Artan parçalar, geri kalan adetler. Artık.
KÜSURÂT
(Küsur. C.) Artan kısımlar, küsurlar, artıklar.
KÜSV
Bir yere yığılmış ve toplanmış nesne. * Az, kalil.
KÜSVE
Az, kalil.
KÜŞ
f. “Öldüren, öldürücü” mânalarına gelerek tamlama yapmada kullanılır. Meselâ: Düşman-küş: Düşman öldüren.
KÜŞA
f. “Açan, açıcı” mânâlarına gelerek tamlama yapımında kullanılır. Meselâ: Dil-küşâ : Gönül açan, gönül açıcı, ferahlık veren.
KÜŞAD
(Küşât) f. Açış. İlk açılış merasimi. * Açma, fethetme. * Yeni yapılan resmi bir yapının ilk defa olarak açılması.
KÜŞADE
(Küşude) Açık. Açılmış. Ferahlı.
KÜŞADETMEK
Açmak. Açış merâsimi.
KÜŞAYİŞ
f. Açıklık. Ferahlık.
KÜŞENDE
f. Öldüren, katil, öldürücü.
KÜŞİŞ
f. Öldürme, öldürüş. Katletme.
KÜŞLE
Hind vilâyetinde yetişen zehirli bir ot kökü.
KÜŞTAR
f. Kesilmiş veya kurban edilmiş koyun. * Et.
KÜŞTE
(C.: Küştegân) f. Öldürülmüş, maktul.
KÜŞTEGÂN
(Küşte. C.) Öldürülmüşler, öldürülmüş olanlar.
KÜŞTEGÂN-I ZİNDE
Şehitler. Şehid olmuş kimseler.
KÜŞTEN
f. Öldürmek.
KÜŞTERE
f. Uzun dülger rendesi.
KÜŞTÎ
f. Pehlivanlık, güreşme.
KÜŞTÎGİR
f. Pehlivan, güreşçi.
KÜŞTÎGİRÎ
f. Pehlivanlık.
KÜŞUD
Memesi küçük davar.
KÜTA’
(C.: Küt’ân) Tilki eniği. * Kötü adam. * Tamamlanmak, toplanmak.
KÜTALE
Ağırlık, sıklet.
KÜTAR
Kereviz.
KÜTBE
Dikiş.
KÜTEH
(Kutah) f. Kısa.
KÜTFANE
(C.: Kütfân-Ketâyif) Çekirgenin evvel kanatlanıp uçanı.
KÜTLE
(Kitle) Bir cismi terkib ve teşkil eden kısımların bütün hey’etine denir. Toplu şey. Deste. Yığın. Külçe.
KÜTT
Malı kazanıp yığan kimse.
KÜTTAB
(Kâtib. C.) Kâtipler. * Mektep, okul. * Başı yuvarlak küçük ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirler.)
KÜTÜB
(Kitâb. C.) Kitablar.
KÜTÜBHANE
Kitapların bulunduğu salon veya bina. * Belli bir kaideye göre tasnif edilmiş kitaplardan meydana gelen bütün. * Kitap koymağa yarayan bölmeli dolap.
KÜTÜBHANE-İ UMUMİYE
Umumi kütübhâne.
KÜTÜB-Ü MENSUHA-İ SEMAVİYYE
İslâma ve bütün beşeriyyete gönderilen Kur’an-ı Kerim’den evvel eski peygamberlere gelen -Tevrat, İncil, Zebur- namlarındaki şimdi hükmü kalkmış olan mukaddes kitablar.
KÜTÜB-Ü MUKADDESE
Mukaddes kitablar.
KÜTÜB-Ü MÜNZELE
Vahiy ile Cenâb-ı Hak tarafından indirilmiş, ihsan edilmiş mukaddes kitaplar.(… Kur’anı nâzil eden Zât-ı Zülcelâl, Mu’cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) ile, Kur’an vahiy olduğunu gösterir; isbat eder. Ve nâzil olan Kur’ân dahi üstündeki i’caz ile gösterir ki; Arştan geliyor. Ve münzel-i aleyh olan Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) bidayet-i vahiydeki telaşı ve nüzul-i vahy vaktindeki vaziyet-i bihuşu ve herkesten ziyade Kur’ana karşı ihlâs ve hürmeti gösteriyor ki; vahiy olup ezelden geliyor, O’na misafir oluyor. M.)
KÜTÜB-Ü SÂLİFE
Geçmişteki eski mukaddes kitaplar.
KÜTÜB-Ü SEMÂVİYYE
Mukaddes kitaplar. Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an.
KÜTÜB-Ü SİTTE-İ HADİSİYYE
Hadise dair altı Kitab. Bu eserler en çok tetkik edilmiş, en sahih, en doğru ve mu’teber hadis kitablarıdır.1- Sahih-i Buhâri. Müellifi: Hâfız Ebu Abdullah Muhammed İbn-i Câfii-i Buharî’dir. Sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Cumhurun telâkkisine göre Kur’an-ı Kerim’den sonra en sahih kitab ve ilim menbaıdır. Hicri 256’da vefat etmiş olup bu mezkur kitabında 7395 adet hadis nakletmiştir.2- Sahih-i Müslim. Müellifi: İmam-ı Müslim bin El-Haccac. (Hi: 204-261) Kitab-üs-sahihini yüzbin hadisten seçmiş ve onbeş senede vücuda getirmiştir. Mezkûr eserinde 2775 hadis nakletmiştir.3- İbn-u Mâce (Sünen-i İbn-i Mâce). Müellifi: Ebu Abdullah Muhammed Yezidi Kazvinî’dir. Vefatı: Hicri 273 senesidir.4- Ebu Dâvud (Sünen-i Ebu Dâvud 4800 hadisi muhtevidir) Müellifi : Ebu Davud Süleyman Es-Sicistânî’dir. Hicri 275’e kadar yaşamıştır. Câmi-üs-Sünen isimli kitabı meşhurdur. 500 bin hadis hıfzetmiştir. İslâm hukukçuları arasında çok mühim yeri vardır.5- Tirmizî: (Sünen-i Tirmizî). Müellifi: Hâfız Ebu İsa et-Tirmizî olup, hicri 275 de vefat etmiştir.6- Nesaî: (Sünen-i Nesaî) Müctebâ da denir. Müellifi Hâfız Ebu Nesaî olup Hicri 303 tarihine kadar yaşamıştır.Buharî ile Müslim Hadis Kitablarına: “Sahihân”; diğer dört Hadis kitabına da: “Sünen” tabir edilir.
KÜTÜB-Ü TEVARİH
Tarih kitabları.
KÜTÜM
Bir otun yaprağı. (Mersin yaprağına benzer; kına ile karıştırıp boya yaparlar.)
KÜUB
(Küubet) Kızın memesinin büyümesi.
KÜUL
İspirto. Alkol.
KÜUS
(Ke’s. C.) Kaplar, çanaklar, çömlekler. * kadehler. Bardaklar.
KÜV’
Bileğin başparmak tarafı.
KÜVAR
(Kivar) f. Petek, bal peteği, kiler. (Bak: Kevare)
KÜVB
(C.: Ekvâb) Kulpsuz bardak. Küp.
KÜVBE
Tavla oyunu. * Dümbelek.
KÜVET
Fr. Leğen olarak kullanılan kapların umumi adı.
KÜVH
(C.: Ekvâh) Penceresiz ev.
KÜVM
Bir yere toplanmış olan bir miktar deve. * Yükseklik, yücelik.
KÜVR
(C.: Ekvâr-Ekvür-Kirân) Deve palanı. * İz. * Ateş yakacak yer. * Arı kovanı.
KÜVRE
(C.: Küvr-Kirân) Ateş yakacak yer. * Düz nâhiye. * şehir.
KÜVS
Göç vakitlerinde çalınan meşhur bir büyük sazın adı.
KÜVSİYY
Küçük yürügen at.
KÜVVARE
(C: Küvvârât) Arı kovanı.
KÜVVE (KİVVE)
(C.: Kivâ) Evin duvarına açılan delik. Pencere.
KÜVVİRET
(Tekvir. den) Toplandı, dürüldü.
KÜVVİRET SURESİ
Kur’an-ı Kerim’de 81. Suredir. İzeşşemsü Küvviret veya Tekvir Suresi de denir. Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur.
KÜVZ
(C: Ekvâz-Kizân-Kize) Bardak.
KÜYY
Pencere.
KÜZAZ
Tıb: Tetanos. Sinir gerilmesi.
KÜZAZE
Soğuğun şiddetinden olan bir hastalık.
KÜZB
Küsbe.
KÜZEBZİB
Çok yalancı.
KÜZİNYAK
Bez yıkayanların tokmağı.
KÜZR
Yay gezi.
KÜZUM
Ağzında dişi olmayan yaşlı deve.

Sayfanın en üstüne git
Alıntı
Reklamlar
.*Karoglan*.
Misafir

3
Wednesday, August 28th 2013, 9:38pm
L Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
LA’
Korkak.

Arabçada kelimenin başında nefy edatı’dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. “Yoktur, değildir” gibi. Mâzi fiilinin evvelinde bulunan Lâ, duâiye olur. Lâ zâle sıhhatehu: “Sıhhati zâil olmasın” sözündeki gibi. * Harf-i atıf da olur. Ve mâba’dını makabline nefyen rabt eder ve irabı da ona tâbi kılar. $ “Şeref edeb iledir, neseb ile değildir” sözündeki gibi. * Vav edatıyla beraber olursa, atıf edatı vav olur, lâ da nefyi te’kid eder.
LÂ VE NEAM
Hayır ve evet. (Daha çok, hiçbir fikir beyan edilmediği zamanlar kullanılır.)
LÂ YEZALÎ
Zevalsiz olana ait, sonu olmayanla ilgili.
LAAHLÂKÎ
Ahlâk dışı. Terbiye hârici.
LAAKALL
En az. Hiç olmazsa.(Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise; senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise; hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakall günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi hakiki istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviyye olan bir mescide veya bir seccadeye at. S.) Yani beş vakit namazı kıl.
LAALETTAYİN
Gelişigüzel. Ayırd etmeksizin. Rastgele.
LAALGUN
f. Kırmızı renkte. Al renkte.
LAALİK
Doğrulukla kalkıp durmak.
LAALLE
Arabçada olması mümkün şeyler için kullanılır. Ola ki, umulur, ümid edilir, umulur ki mânâlarınadır. Ümide veya endişeye delâlet eder. (Bak: İnne)
LAANALLAH
Allah lânet etsin.
LAANE
Lânet etti. (mânâsına fiil.)
LAAS
Dudağın rengi açık siyâha yakın olmak.
LAAS
Çok yemek, çok içmek.
LA’B
Ağızdan salya akmak.
LABE
f. Yalvarma, yaltaklanma, dalkavukluk etme. Acz gösterme. * Bu yolda söylenen söz.
LA’BE
Bir kere oynamak.
LABE’S
Beis yok, zararsız.
LABİRENT
Fr. Bir defa içine girildiğinde çıkış yolu çok güçlükle bulunabilen bina. * Çok karışık ve birbirini kesen yol.
LABİS
Giyinmiş. Giyen.
LABİŞARTIN
(Lâ bişartın) Kayıtsız şartsız. Bir şarta dayanmaksızın.LABORATUVAR : Fr. İlmî ve sınaî çalışma ve araştırmalar yapmak için çeşitli cihaz ve malzemelerin bulunduğu yer.
LABÜDD
Çok lâzım. Elzem. Gerekli. * Her halde. Mutlaka. Muhakkak. * Ayrılık yok.
LAC
Dar şey. Geniş ve bol olmayan nesne.
LAC
f. Çıplak.
LA’C
(C.: Levâıc) Halecan etmek. * Acı vermek, elem vermek. * Yakmak. * Muhabbet ve aşktan dolayı yürekte hâsıl olan hararet.
LACEREM
şüphesiz, elbette, besbelli. * Nâçar, zaruri.
LACEVAB
Cevapsız. Cevapdışı.
LACEVERD
Lacivert. * Koyu mavi renkte değerli bir süs taşı.
LACEVERDÎ
f. Lacivert renkte.
LACÎ
Muslih, ıslah eden, terbiye eden.
LACİN
Ağaçtan dökülen yaprak. * Ağaçtan yaprak indirme.
LAÇ
f. Oyun etme, aldatma, hile yapma.
LAD
f. Duvar.
LADE
f. (BibBiiiiiib Kafa) , akılsız, ebleh.
LADEN
f. Çamdan çıkarılan zift gibi siyah ve kokulu zamk.
LADİNE
f. Kendir.
LADİNÎ
Dinle alâkası olmayan. Dinsiz. Din dışı. (Bak: Lâik)
LAEDRÎ
Bilmiyorum. (Eski zamanda şüpheci olup hiç bir şeye inanamıyan sofestailere Lâ edriye denirdi. Septisizm. (Bak: Sofizm)
LAF
f. Konuşma, tekellüm. * Söz, lâkırdı.
LAFAHR
Fahirsiz. İftiharsız. İftihar etmeksizin. * Fahrolmasın.
LAF-I GÜZAF
f. Boş yere söz. Boş lâkırdı.
LAFİYUN
Sütleğen cinsinden bir ot.
LAFK
İki şeyi birbirine çarpma.
LAFZ (LAFIZ)
Ağızdan çıkan söz, kelime. * Bir şeyi atmak.
LAFZA
Bir tek söz veya kelime.
LAFZA-İ CELÂL
İsm-i Celâl, Allah lâfzı.
LAFZAN
Lafız itibariyle. Söz olarak. Söyleyerek. Yazılı olmıyarak.
LAFZEN
f. Geveze, çok konuşan. * Övünen, kendini medheden.
LAFZ-I ALLAH (LAFZULLAH)
Allah isminin lâfzı.
LAFZ-I ÂM
Gayr-ı mahsur, yani sayısız müsemmaları ihata ve aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eyliyen lâfızdır. Kavim, cemaat, nisa.. gibi.
LAFZ-I HAS
Bir mânâya münferiden başlı başına vaz’ olunan lâfızdır. Hasan, Hüseyin, insan, erkek, kadın lâfızları gibi.
LAFZ-I KÜLLÎ
Man: Mânâsı umumi ve herkesçe müşterek olan lâfız. “İnsan” gibi.
LAFZ-I MUHTEMEL
Huk: İki veya daha ziyade mânâya hamli mümkün bulunan sözdür ki, hangi mânânın kast olunduğu mücerred rey ile değil; deliller ve karineler ile tayin olunur.
LAFZ-I MURAD
Mânâsı için olmayıp lafzı için söylenen kelime, söz.
LAFZ-I MÜFESSER
Huk: Tahsis ve te’vile ihtimâl bırakmıyacak derecede açık olan sözdür ki, onunla amel vâcib olur.
LAFZ-I MÜREKKEB
Man: Mürekkeb lafız. Cüzlerden biri, mânâsının cüzlerinden birine delâlet eden lafız.
LAFZ-I MÜŞEBBİ’
Doyurucu, tatmin edici söz.
LAFZ-I MÜŞTEREK
Huk: Birçok müsemması bulunan lafızdır ki, hangi mânâ kasdolunduğu taayyün etmediği surette mânasız addolunur, onunla amel olunmaz.
LAFZ-I VÂHİD
Tek söz.
LAFZ-I ZÂHİR
İbaresi işitilmekle ancak bilinen, yâni söyleyenin maksadı düşünülmeye muhtaç olmadan derhal mânâsı anlaşılan sözdür. Bunun zıddına hafi denir.
LAFZÎ
Lafza ait ve müteallik. * Gr: Kelimenin söylenişine ve yapısına aid, onlarla alâkalı.
LAFZİYE
Sözde ve yazıda görülen ve çok defa tasannua kaçan kelime süsleri.
LAFZ-PERDAZANE
f. Çeşitli ve çok söyleyerek.
LAFZULLAH
Allah lâfzı. (Bu kelime Kur’ân-ı Kerimde 2806 defa zikredilmiştir. Bu lâfız bütün “sıfat-ı kemâliyeyi” tazammun eden bir sadeftir.)
LAG
f. Lâtife, şaka. * Oyun.
LAGAR
f. Cılız ve zayıf hayvan.
LAGARÎ
f. Cılızlık, zayıflık.
LAGB (LÜGÂB)
Zahmet, meşakkat. * Güve yemiş kuş kanadı. * Zayıf adam.
LAGIB
Acıkmış ve yorulmuş kişi.
LAGİYE
Edebe aykırı ve fena söz.
LAGLAGA
(C.: Laglag) Ördekten küçük bir güzel kuştur, başında az miktar beyaz tüyü vardır. Türk diyârında yavrusunu çıkarıp kış günlerinde Mısır’a gider.
LAGM
İnanmayacak söz söylemek. * Bulaşmak.
LAGT
Hafif hafif ses çıkarma. Mırıldanma.
LAGV
Faydasız çirkin söz. * Köpeğin ürkmesi. * Deve avazı. * Rağbet olunmayan nesne. * Hükümsüz. * Kaldırmak. * Hata etmek. * İbtâl etmek.
LAGVİYYAT
(Lagv. C.) Lağvlar. Boş sözler.
LAGY
Avaz, ses, savt. * Yaramaz fuhuş sözler.
LAGZ
Kayma, sürçme.
LAGZAN
f. Kayan, sürçen.
LAGZİDE
f. Kaymış, sürçmüş.
LAGZİDE-PÂ(Y)
f. Ayağı kaymış. Ayağı sürçmüş.
LAGZİŞ
f. Sürçme, kayma. * Kayış, sürçüş.-LAH : f. Kelimenin sonuna ilâve olunarak “yer” mânâsını verir. Meselâ: (Senglâh: Taşlık yer.)
LAĞIM
Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara “lâğımcı” denilirdi. Sonradan bu türlü işlere “İstihkâm” denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır. * Kazurat ve çirkef sularının akmasına mahsus örtülü yol.
LAH’
(Gövde) sülpük ve sarkık olmak.
LAHA
Boş ve faydasız sözler konuşmak. * Ekmeği ıslatıp yemek. * Gıda. * Aldatıp kandırmak. * Karnın sarkık ve sülpük olması.
LAHA
f. Yama.
LAHAMET
Semizlik, etlilik, şişmanlık.
LAHAN
Bozulup kokmak.
LÂHAVLE
(Lâhavle ve lâkuvvete illâ billâhil-aliyyil azim” cümlesinin kısaltılmışı ki, “Kuvvet ve kudret ancak Cenab-ı Allah’tadır.” meâlinde olup bir belâ ve tehlike esnasında veya sabrın tükendiğini açıklamak için söylenir.
LÂHAYR
Uğursuz, hayırsız.
LÂHAYRE FİH
Bu işte hayır ve uğur yok.
LAHB
Sür’atle gitmek. * Eti kemikten ayırıp soymak.
LAHC
Dar olmak. * Bir nesne, kabında paslanıp çıkmamak.
LAHD (LUHD)
(C.: Lühud) Mezar. Üstü yükseltilerek yapılan mezar. * Eğilmek. * Bir tarafına meyilli olan çukur.
LAHE
f. Yama.
LAHF
şiddetli vuruş.
LAHF
Örtmek, setr etmek.
LAHH
Ulaşmak, varmak. * Yağmuru kesilmeyen bulut.
LAHH
Göz yaşının çok olması.
LAHHAM
Kaz gibi büyük, başı kızıl, kanadı kara bir kuş. Vezega dedikleri keler.
LÂHIK
Yetişen, ulaşan, erişen. Eklenen, katılan. * Fık: Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan.
LÂHIKA
Ek, ilâve, katılan şey. Zeyl. Sonradan ilâve edilen, eklenen.
LAHİ
(Bak: Lahâ’)
LAHÎ
Oyuncu. * Boşuna ve mânasız eğlenen. Oyalayan.
LAHİB
Açık yol.
LAHİF
Zulüm görmüş, ıztırab ve sıkıntı çekmiş.
LAHİK
Yetişen, vâsıl olan, ulaşan. * İlâve olan, eklenen. * Sonradan tâyin edilen, yenisi. (Bak: Lâhık)
LAHİKE
(C.: Levâhik) Gr: Ek, ilâve. (Bak: Lâhıka)
LAHİM
Et yediren. * Devamlı olarak et yiyen.
LAHÎM
Semiz, etli, şişman.
LAHİME
Et yiyen hayvan.
LAHİN
Telâffuz esnasında hususan Kur’ân okurken yanlışlık yapan.
LAHİS
Susuzluk veya sıcaktan dolayı dilini çıkararak soluyan köpek.
LAHÎS
Dar nesne.
LAHÎS
Örülmüş. Dizilmiş.
LAHİYANE TA’ZİB
f. Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek.
LAHİZ
f. Sel suyu.
LAHÎZ
Benzer, misil, nazir.
LAHK
(Lehak) Geriden yetişmek, ardından yetiştirilmek. * Alüvyon. Liğ. Akarsuların taşımasıyla gelen maddeler.
LAHLAHA
Güzel kokuların karışmasından meydana gelen koku. * Güzel kokularla yapılan bir nevi macun.
LAHLAHANİYE
Pelteklik, kekemelik.
LAHM
Et. Her şeyin içi ve üzeri. * Bir işi sağlam kılmak. * Kırık şeyi kuyumcunun yapıştırması. Lehimlemek. * Bir yerde ilişip kalmak.
LAHM Ü ŞAHM
Et ve yağ.
LAHME
Et parçası.
LAHN
Güzel ve kaideli ses. * Nağme. * Kaideye uymayan yanlış okuyuş. * Usulüne uygun okumak. * Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek. * Meyl. * Fehmeylemek. * Lisan. * Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.
LAHS
Gözün üst kapağının etli olması.
LAHS
Yalamak.
LAHS (LİHÂS)
Darlık. * Şiddet. * Meşakkat, zahmet.
LAHT
f. Bir şeyin parçası, cüz’ü.
LAHT
İri cüsseli kimse.
LAHT-I CİĞER
Ciğerden kopma.
LAHUS
Uğursuz, meş’um.
LAHUT
İlâhî âlem. Uluhiyet âlemi. Ruhanî, manevî alem.
LAHUTÎ
Uluhiyet âlemine mensub ve müteallik olan. Sır âlemi. Gaybî âleme ait. Ruhanî âlemle alâkalı.
LAHUTİYAN
Uluhiyet âlemine girebilen melekler.
LAHV
Kabuğunu soymak.
LAHVA
Abes, bâtıl sözleri çok söyleyen, boş konuşan kadın. (Müz: Elhâ)
LAHY
Sakalın bittiği yer.
LAHZ
Ahlâkı yaramaz kimse.
LAHZ
(Lahzân) Göz ucu ile bakma.
LAHZA
Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir an. En kısa zaman. Göz ucu ile bir bakış. Zaman.
LAİC(E)
(C.: Levaic) Kalbini aşk ateşi saran kimse.
LAİHA
(Bak: Lâyıha)
LAİK
Fr. Dine istinad etmeyen. Ruhanî olmayan kimse. Dini olmayan şey. Dinî olmayan fikir, dinî olmayan müessese, sistem veya prensip. Devleti dinî esas ve hükümler ile idare etmeyen sistem. Temel esasların ve kanunların menşeini ve teşri’de (kanun yapmakta) hareket noktasını ve değer ölçüsünü dine isnad etmeyip insanın ve cemiyetin sadece dünyevi menfaat ve anlayış ölçüsüne terkeden; diğer tâbirle: İlâhi kanunu terkeden, beşeri nizamla cemiyeti idareye çalışan sistem. (…Bîtaraf kalmak, yâni: Hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişilmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet… Ş.)
LÂİLAÇ
Çâresiz, dermansız, imkânsız.
LÂİM
(Lâime) Çekiştiren. Levmeden. Başkasını kötüleyen.
LÂİME
(C.: Levâim) Çekiştirme, levmetme, kınama.
LAÎN
Lânetlenmiş, kovulmuş, merdud. Allahın rahmetinden mahrum.
LÂİN
Lânet eden. Lânetleyen. * Herkesin kınadığı.
LAJVERD
f. Lâciverd.
LAK
f. Hakir, zelil, aşağı. * Tahta kadeh.
LA’K
Yalamak.
LAK’
Atmak.
LAKA’
(C.: Elkâ) Kıymetsiz hakir nesne.
LAKAB
Asıl isminden başka sonradan takılan ad. Meşhur olan birinin sonradanki adı.
LAKAF
Duvar yıkılmak.
LAKANE
Zeki ve seri anlayışlı olmak.
LAKANIK
Sucuk gibi içi doldurulmuş olan şey.
LAKAT
Yabandan toplanan nesne. * Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.
LÂKAYD
Kayıtsız. Alâkasız. Karışmayan. Kıymet ve ehemmiyet vermeyen. Aldırış etmeyen.
LÂKAYDANE
Kayıtsız ve alâkasızca. Mühimsemiyerek.
LÂKAYDÎ
Kayıtsızlık, ilgisizlik, alâkasızlık.
LÂKELÂM
Hiçbir diyecek yok.
LAKF
Yutmak, bel etmek.
LAKH (LAKÂH)
Davar yüklü olmak.
LÂKIH
(C: Levâkıh) Ağaca su yürüten rüzgâr. * Yağmur yağdıran rüzgâr. * Karnında yavrusu olan hamile deve.
LÂKIS
Kötüleyici ve ayıplayıcı kimse.
LAKÎ
(Lâkıy) İtibarsız ve değersiz, zelil kimse. * Önemsiz ve kıymetsiz şey.
LAKÎM
Yontulmuş veya yonulmuş.
LÂKİN
Amma. Fakat. Ancak. şu kadar var ki.
LÂKİNNE
İstidrak edatıdır. İdrak istemek, anlamak istemek edatıdır ve bulunduğu kelimede bir şeyin anlamak istendiğini bildirir. Evvelki sözden neş’et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanılır. (Bak: İnne)
LÂKİŞE
Tutmaç aşı.
LAKÎT(A)
Yerden kaldırıp alınmış ve sahipsiz kalmış bir şey. Sokakta bulunan mal, para. * Sokağa atılmış yeni doğmuş çocuk. (Bak: Lukata) * Üzerine ansızın gelinen kuyu.
LAKK
Vurmak.
LAKLAK
(C.: Lekâlik) Leylek.
LAKLAKA
Leylek sesi. * Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses. * Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak. * Boş ve mânasız söz.
LAKLAKIYYAT
(Laklaka. C.) Faydasız, boş lâkırdılar; mânâsız sözler.
LAKM
Çabuk çabuk yemek yemek. Yutmak. * Seddetmek.
LAKN
Anlamak. Fehmetmek. Çabuk kavramak.
LAKPÜŞTE
f. Kaplumbağa.
LAKS
Yakmak. * Almak.
LAKS
Lâkab takmak. * Ayıplamak. * Yaramaz olmak.
LAKT
Dermek, toplamak, cem’etmek. * Ansızdan bir nesneye yetişmek.
LAKVE
Ağız çarpılması.
LA’L
Kırmızı. Al renk. * Dudak. Kırmızı ve kıymetli bir süs taşı.
LÂL
f. Dilsiz. Söz söyleyemiyen.
LÂL Ü EBKEM
Şaşa kalmış. Sükuta mecbur olmuş. Susmuş.
LALA
f. Osmanlı İmparatorluğu zamanında sadrazamlar hakkında “Atabek” karşılığı olarak kullanılan bir tâbir olduğu gibi, şehzâdelerin mürebbilerine de bu ad verilirdi. * Saraya alınan acemilerin terbiyesine memur edilenler. * Eskiden büyük memurlarla zenginler de çocuklarının terbiyesine bakmak üzere “lâla” istihdam ederlerdi. Lâla, görünüşte hizmetkâr vaziyetde idiyse de, terbiyesi kendisine havale olunan çocuğa karşı âmir yerinde bulunur; esasen yaşlı ve kâmil insanlardan seçildikleri için çocuklar da kendisine bir mürebbi, bir hoca gibi tâzim ve hürmet ederlerdi.
LA’LAA
Kırmak.
LALE
Lâle denen meşhur çiçek. * Vaktiyle suçluların ve delilerin boynuna takılan halka. * İncir koparmak için ucu çatallı değnek.
LALEFAM
f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen.
LALEGUN
f. Lâle renkli. Pembe.
LALEHADD
f. Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan.
LALEK
(Lâlekâ) f. Taç. * Papuç, ayakkabı. * Horoz ibiği.
LALERENK
f. Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe.
LALERUH
f. Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan.
LALERUHSAR
f. Lâle yanaklı, al yanaklı.
LALESAR
f. Lâlelik. Lâlebahçesi. * Sığırcık kuşu.
LALEVEŞ
f. Lâleye benziyen. Lâle gibi.
LALEZAR
f. Lâle bahçesi. Lâlelik.
LA’L-FAM
f. Kırmızı renkli, al.
LA’L-GUN
f. Al renkli. Kırmızı renkli.
LA’L-RENG
f. Kırmızı renkli. Al renkte.
LA’LUS
Kurt, zi’b.
LÂM
Kur’ân alfabesinde yirmialtıncı harf olup, ebcedi değeri otuzdur.
LÂMEHALE
Hilesiz. * Çaresiz, imkânsız, ister istemez.
LÂMEŞRU
Meşru olmayan, şeriata uymayan, umumi nizam harici.
LÂM-I CER
Kelimeyi cerreden lâm harfi. Kelimenin sonunu “i” diye okutur. Lillâhi, Lieclillâhi’de olduğu gibi. İstihkak ve ihtisas, has ve müstehak ve zarfiyyet, illet mânâsını verir.
LÂM-I TA’RİF VEYA LÂM-I İSTİĞRAK
Kelimenin mânâsını umuma teşmil ettiği için, istiğrak mânâsı verilir. El-i istiğrak veya harf-i ta’rif de denir. Meselâ: Hamd kelimesi herhangi bir hamdi ifâde ettiği halde; El-Hamd dediğimiz zaman her ne kadar hamd varsa, bütün hamd ve senâlar mânâsına gelir. Bu, harf-i ta’rif ile olur. Harf-i ta’rif bir kelimeyi belirsiz halden belirli hâle koyar. Muayyeniyyet mânâsını verir. Bunlar elif ve lâm harflerinden teşekkül eder. El-Mekteb’de olduğu gibi. Mekteb herhangi bir mektebdir. El-Mekteb dendiğinde bizce muayyen, belli olan bir mekteb mânâsını ifade eder. Başına harf-i ta’rif gelen kelimeden tenvin kalkar. Nekre iken ma’rife olur.
LÂMİ’
Parlak. Parlayan.
LÂMİA
Parlak. Parlayan. Parıldayan.
LÂMİH
(Lâmiha) (Lemh. den) Parlıyan, parıldıyan. Parlak.
LÂMİS
El ile tutup yoklayan. Dokunan. Temas eden.
LÂMİSE
Dokunma hissi, duygusu. El ile olan his. Bir şeyin cesâmetini anlama duygusu.
LÂMİ-ÜN NUR
Nur saçarak parlıyan.
LAMME
Cin çarpması. Çarpıklık. * Yaramaz nesne.
LÂM-UL ÂKIBET
Neticeyi, âkibeti bildiren lâm.
LÂM-UT-TAKVİYE
Takviye lam’ı. Bu harf Arabçada ve yerine ve mânâsına da kullanılır.
LÂM-UT-TA’LİL
İllet ve sebeb bildiren lâm’dır.
LÂM-UZ-ZARFİYE
Zaman bildiren lâm.
LÂMÜDRİK
Anlamayan. İdraksiz. İdrak etmeyen.
LÂMÜSELLİM
Hayır! Hiç teslim etmem!
LÂM-ÜT-TAHSİS VE TEMELLÜK
Ait olma ve sâhib bulunmayı bildirir. (Bak: Li)
LA’N
Lânet etme. Lânetleme.
LÂN
f. Hakikatsızlık, vefasızlık.
LÂNAZÎR
Eşsiz, nazirsiz, benzersiz. Eşi ve benzeri olmıyan.
LANDO
Fr. Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında “Landon” şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi.
LÂNE
f. Yuva, ev.
LÂNEGİR
f. Yuva tutan.
LÂNE-İ HARAB
Bozulmuş yuva.
LÂNE-İ NERMİN
Sıcak ve yumuşak yuva.
LÂNE-İ PEDER
Baba yuvası. Peder evi.
LA’NET
Nefret. Tiksinti. Allah’ın rahmetinden mahrumiyyet.(Ehl-i Sünnet’in ve İlm-i Kelâm’ın azîm imamlarından meşhur “Sa’deddin-i Teftezanî”, Yezid ve Velid hakkında tel’in ve tadlile cevaz vermesine mukabil “Seyyid-i Şerif-i Cürcanî” gibi Ehl-i Sünnet Velcemaat’in allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velid, zalim ve gaddar ve fâcirdirler; fakat sekeratta imansız gittikleri gaybidir. Ve kat’i bir derecede bilinmediği için, o şahısların nass-ı kat’i ve delil-i kat’i bulunmadığı vakit, imanla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimâli olduğundan, öyle hususi şahsa lânet edilmez. Belki $ gibi umumi bir ünvan ile lânet caiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur.” diye “Sa’deddin-i Teftezanî”ye mukabele etmişler. R.N.)
LA’NETULLAH
Allah lânet eylesin mânâsında beddua.
LA’NETULLAHİ ALEYH
Allah’ın lâneti onun üzerine olsun.
LÂRAYB
şüphesiz, şeksiz, tereddütsüz.
LÂRAYBE FİH
Onda hiçbir şüphe yoktur.
LARKÎ
Keçiboynuzu.
LAS
f. Köpek, kelb. * Adi ipek. * Dişi hayvan.
LA’SA
Dudağının rengi az siyâha yakın olan kadın. (Müz: El’as)
LASAF
Bir cins hurma. * Gübre otunun diplerinde biter hıyar gibi bir nesne. * Yapışmak. * Kurumak. * Parlamak.
LASAGA
Hindibâ denilen ot.
LÂSANİ
Tek, vâhid. İkincisi olmayan.
LASB
Yapışmak. * Dar olmak.
LASG (LÜSUG)
Kemik üstündeki derinin zayıflıktan kuruması.
LASIB
(C.: Levâsıb) Yapışkan. * Dar ve derin kuyu.
LASIK
Yapışık, yapışmış olan. Yapışıcı, yapışkan.
LASÎF
Parlayan, parıldayan. Parlayıcı.
LASİYYEMA
Bâhusus. Hususan. Buna gelince. Herşeyden ziyade. Ençok.
LASK
Yapışmak. Yapışık olmak. Ulaşmak.
LASS
(C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız, sârık.
LASTA
ing. Bir geminin alabildiği yük.
LASV (LASY)
Sövmek, şetm etmek.
LAŞ
f. Hakir ve aşağılık kimse. Adi, zelil, itibarsız ve alçak kişi. * Çapul, yağma.
LAŞE
Cife. Kokmuş et parçası. * Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri. * Yenilmesi şer’an haram olan ölmüş hayvan. * Zayıf ve cılız hayvan. * Mc: Kıyıda kalmış kayık veya gemi teknesi.
LÂŞEHÂR
f. Leş yiyen.
LÂŞEK
şek ve şüphe yok. şüphesiz. Elbette.
LÂŞEY
Bir şey değil. Değersiz.
LA’T
Sakınmak, sakındırmak.
LAT’
Yalamak. * Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.
LÂT
İslâmdan önce Arapların Kâbe’de bulunan putlarından biri.
LAT’ (LUTÛ’)
Yapışmak. * Ulaşmak, varmak.
LAT’A
Dudaklarının içi beyaz olan kadın. * Çok yaşamış, ihtiyar kadın.
LATA’
Dudak içinde olan beyazlık.
LATAFE
Hediye, armağan.
LÂTAİL
Boş, faydasız, abes, mânâsız.
LÂTAKNETU
Ayet-i Kerimeden bir kısım olup: Ümidinizi kesmeyiniz (meâlindedir.)
LAT’E
Alın, cebhe.
LATENAHİ
Nihayetsiz. Sonsuz. Bitip tükenmeyen.
LATEŞBİH
Benzetmeksizin. Benzetmek olmasın.
LATH
El ayasıyla vurmak.
LATH
Her şeyin azı. * Bulaşmak ve karışmak. * Birine iftira atmak.
LATHA
Leke.
LATİF
Mülâyim. Yumuşak. Nâzik. Mütenasip. * Güzel. Şirin. Küçük ve hoşa giden. * Cisimle alâkası olmayan. Göze görünmeyen. * Çok lutf edici. * Derin, gizli.
LATİFE
Hoş söz. Şaka. Mizah. Söz ile iltifat. İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu. (Mukabili ciddiyettir) (Bak: Letâif)
LATİFEGU
f. Lâtifeci, şakacı. Lâtife söyliyen.
LATİFE-İ RABBANİYE
İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir.
LATİFEPERDAZ
f. Şakacı, lâtifeci. Lâtife yapan.
LATİFEPERDAZAN
(Lâtifeperdâz. C.) f. Şakacılar, lâtifeciler.
LATÎM
Babası ve annesi olmayan kişi. * Yüzünün bir tarafı beyaz olan at. * Yarış atlarının dokuzuncusu.
LATÎME
(C: Letâyim) Misk. * Güzel kokular konulan kap. *Attarlar pazarı. * Güzel kokulu nesneleri götüren deve.
LATİN
Eski Roma civarında iken sonradan genişleyen ve devlet kuran eski bir kavim ismidir. * Eski Roma. * Şarkta Katolik mezhebinden olanın ismi.
LATİNCE
Eski Roma’da konuşulan ve bugünkü Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dilleri doğurmuş olan ana dil ki, Hint-Avrupa dil âilesinin önemli bir kolu olan İtalik grubundandır.
LATM
Karıştırmak. Yapıştırmak. * Tokat vurmak.
LATMA
şamar, tokat.
LATMAHÂR
f. Tokat yiyen. Şamar atılan kimse.
LATS
Dövmek. * şiddetle basmak.
LATT
(C: Litât) Gerdanlık. * Lâzım olmak. * İnkâr etmek. * Sarkıtmak. * Örtmek.
LÂTUHSA
Sayısız. Sayıya gelmez. Hesaplanmaz.
LÂUBALİ
Alâkasız, kayıtsız, hürmetsiz, dikkatsiz. Senli benli. (“Lâ” harfi ile” Ubâli” muzari fiilinden müteşekkildir.)
LÂUBALİYANE
f. Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak.
LAUK
Yalanmış nesne. * Az, kalil.
LAV
Fr. Yanardağların ve volkanların ağızlarından püskürüp soğuyunca donan madde.
LA’V
Ahlâkı yaramaz kişi. * Haris adam.
LÂVALLAH
Vallahi hayır.
LAVANTA
Çeşitli çiçek ve bitkilerden alınan esanslarla yapılan güzel kokulu sıvı.
LAY
f. Söyleyen, söyleyici.
LAY
f. Tortu, posa. * Kül. * Çamur.
LÂYA’KIL
Aklı başında olmıyan, dalgın, bîhoş. Yaptığını bilmez.
LÂ-YA’Nİ
Mânasız, boş.
LÂYEBGIYAN
Biri ötekine tecavüz edip karışmaz ve hâsiyetini bozamaz (meâlinde olup, nefyedilmiş muzari fiilidir.)
LÂYECUZ
Câiz değil, olamaz, müsaade verilmez.
LÂYEFHEM
Anlayışsız, idrakten âciz.
LÂYEFNA
Bitmez, tükenmez. Fenaya gitmez. Yok olmaz.
LÂYEMUT
Ölmez. Mahvolmaz. Hayatı sona ermez.
LÂYENBAGÎ
Lâyık olmaz. Yakışmaz. Uymaz.
LÂYENFEKK
Bölünemez, ayrılamaz. Parçalanamaz.
LÂYENKATI’
Aralıksız. Kesilmeksizin.
LÂYETECEZZA
Bölünmez. Parçalanmaz. Ayrılmaz. Tecezzi kabul etmez.
LÂYETEGAYYER
Değişmez, bozulmaz.
LÂYETENAHÎ
Sonsuz. Nihayetsiz.
LÂYETENAHİYET
Lâyetenahilik, sonsuzluk, nihayetsizlik.
LAYETEZELZEL
Sarsılmaz. Tezelzül etmez.(Tahkikî iman sâhibleri, lâyetezelzel bir itikada sâhibdirler.)
LÂYEZAL
Zeval bulmaz. Yok olmaz.
LÂYIH (LÂYİH)
Parlak. Meydanda. Aşikâr. Hatıra gelen.
LÂYIHA
Düşünülen veya tasavvur edilen bir şeyin yazılması. Tasarı.
LÂYIHA-İ KANUNİYE
Huk: Henüz tasdik edilmemiş kanun tasarısı.
LÂYIK
(Liyakat. den) Yakışır ve yaraşır. Uygun, münasib ve muvafık.
LÂYİM
Azarlayan.
LÂYUAD
Adedi belli olmayan. Sayısız. Pek çok.
LÂ-YUGLEB
Yenilmez, mağlup olmaz.
LÂYUHSA
Hesaba gelmez. Hesabsız. Pek çok.
LÂYUHTÎ
Hatâsız, hatâ işlemez. Yanılmaz.
LÂYU’KAL
Anlaşılmaz, akıl ermez. Akıl ile idrak olunmaz.
LÂYU’LA
Üstüne çıkılmaz, çok yüksek. * Galip ve üstün gelinemez.
LÂYU’REF
Bilinmez. Tarif edilmez.
LÂYUTAK
Güç yetmez. Dayanılmaz. Takat yetmez. Çekilmez.
LÂYUZAL
İzale edilmez, tükenmez, zeval bulmaz.
LÂYÜFHEM
Anlaşılmaz. Fehmedilmez.
LÂYÜFNA
Tüketilmez, yok edilmez.
LÂYÜLHÎHİ
(İlhâ. dan) Ona gaflet vermez. Onu boş şeyler meşgul etmez. Boşuna iş yapmaz.
LÂYÜS’EL
Mes’uliyetsiz. Mes’ul tutulamaz. Sorumsuz.
LAZ
Doğu Karadeniz bölgesinde, bilhassa Rize dolaylarında yaşayan bir kavim. * Bu kavimden olan kimse.
LAZA
Ateş. Alev. * Cehennem’in altıncı katı.
LÂZÂLE
(Lâzâlet) Zeval bulmasın, zâil ve eksik olmasın. * Olsun!
LÂZÂLE ÂLİYEN
Yüce ve âli olsun.
LÂZEVAL
Zevalsiz. Sonu gelmez. Zeval bulmaz.
LÂZIK
Yapışkan, yapışıcı. Yapışmış olan.
LÂZIM
Lüzumlu, gerekli. * Bir şeyden aslâ ayrılmayan. Bir işte beraber bulunmasına ve vücuduna ihtiyaç olan şey. * Gr: Müteaddi olmayan.
LÂZIM FİİL (FİİL-İ LÂZIM)
Fâilin zâtında kalan fiil. (Geldi, gitti, güldü gibi)
LÂZIM-AMED
f. Lâzım gelir, lüzum eder. Lâzım geldi.
LÂZIM-ÂMED ÇÂR-ÇİZ
Dört şey lâzım geldi.
LÂZIM-I BEYYİN
Bu tabirin masdariyet şekli “Lüzum-u beyyin” olup ikisi aynı mânaya gelir. Herhangi bir şey hatıra gelince hiç bir delil ve emareye ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey. Meselâ: İnsan denildiği zaman, kabiliyet-i ilim ve san’at akla gelmesi gibi…
LÂZIM-I GAYR-I MÜFARIK
Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu.
LÂZIM-I MELZUM
Biri birisinden aslâ ayrılmaz, birisi olunca diğerinin de olması şart olan.
LÂZIM-I ZATÎ
Kendisine ait icab eden hal. Kendisine has vaziyet.
LAZÎ
(Bak: Lazâ)
LAZİB
Sâbit olan, yapışan.
LAZİSTAN
Lazlar’ın oturduğu bölge olan Rize dolayları. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rize sancağına verilen ad.
LAZLAZ
Yol gösterici, kılavuz.
LAZLAZA
Yılanın deprenmesi.
LAZUK
Yapışkan nesne. * Yapışkan balçık.
LAZUK
Yaraya yapışıp onulmayınca kopmayan devâ.
LAZZ
Devamlı yağan yağmur. * Men’etmek, engel olmak.
LEAL
İnci.
LEALİ
(Leâl. C.) İnciler. Lü’lüler.
LEALİ-FEŞAN
f. İnciler saçan.
LEALLE
(Bak: Laalle-İnne)
LEAMET
Alçaklık, âdilik, zillet, denaet, aşağılık.
LEB
f. Dudak. Şefe. * Kenar. * Sahil. Kıyı.
LEBAB
Sahralarda ve çayırlarda az miktar olan yaş ot.
LEBABE(T)
Akıllılık, zeyreklik. Akıl sahibi olma.
LEBAÇE
f. Önü açık elbise. Hırka.
LEBAD(E)
f. Yağmurluk.
LEBALEB
Ağzına kadar dopdolu. * Ağızdan ağıza.
LEBAN
Göğüs.
LEBB
Lâzım olmak. * Akıllı olmak.
LEBBAN
Sütçü.
LEBBE
Göğsün gerdanlık takılan yeri. * Devenin ve sığırın, göğsünden boğazladıkları yeri. * Evlâdını ve erkeğini seven kadın.
LEBBELEB
(Leb-beleb) f. Dudak dudağa.
LEBBESTE
(Leb-beste) f. Ağzı bağlı. Susan, konuşmayan.
LEBBEYK
Buyurunuz. Emredersiniz. * Benim muhabbet ve incizâbım dâim sanadır, başkasına değildir, sıdk ve ubudiyyetim dâim sanadır (gibi mânâlar ifâde eder.)
LEBBEYK-ZEN
f. Lebbeyk diye söyleyen. Emre hâzır olan. Râzı olan.
LEBC
Güreşmek. * Sar’a tutup düşmek.
LEBCÜNBAN
f. Dudak oynatan. Söz söyliyen, konuşan.
LEBDEĞMEZ
t. Dudak değmez. * Edb: Dudaktan çıkan harflerden olan “B-F-M-P-V” sessizlerinin içinde bulunmadığı manzumeler.
LEBEB
(C: Elbâb) Göğüste gerdanlık takılan yer. * Atın göğsüne yapılan sinebend. * Devenin ve sâir davarın göğsüne bağladıkları nesne. * Dağ eteğinde olan azıcık yumuşak kum.
LEBED
Yünden yapılan keçe. * Bir yerde mukim olmak. * Bir şeye yapışmak.
LEBEKE
Şerit parçası.
LEBEN
Süt. * Boyun ağrısı. (Bak: Libâ’)
LEBENÎ
(Lebeniyye) Sütle alâkalı. Sütlü.
LEBENİYYÂT
(Lebeniyye. C.) Sütlü nesneler.
LEBGÜŞA
f. Dudağı açık. Söyleyen, konuşan.
LEBH
Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl su içinde dursa ikisi bir olup yekpâre olur, Mısır’da yetişir. Ahter-i Kebir’den)
LEBÎ
f. Dilim. Ekmek, kavun, karpuz vs. dilimi.
LEB-İ ÂFTÂB
Gölge.
LEB-İ CUY-BÂR
Su kenarı.
LEB-İ DERYA
Denizin dudağı. Deniz kenarı, kıyı, sâhil.
LEB-İ HADRA
Ufuk.
LEBİD
Küçük çuval.
LEBİK
Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan. * Zeki, anlayışlı, akıllı.
LEBİNE (LİBNE)
(C.: Lebin) Kerpiç.
LEBK (LEBÂKA)
Akıllı olmak. * Islah etmek, terbiye etmek. * Karıştırmak. * Yumuşak etmek, yumuşatmak.
LEBKUS
Mürr denilen acı Yemen zamkının adı.
LEBKÜŞA
f. Dudağı açık. Konuşan, söyleyen.
LEBLAB
Sarmaşık denen bir bitki.
LEBLEBE
Esirgemek. * Oğula ve kıza çok fazla düşkün olmak.
LEBN
Vurmak.
LEBRİZ
f. Taşacak kadar. Ağıza kadar. Taşkın.
LEBS
Giyecek şey. * Giyme. Giyinme. * Bir mânayı diğer bir mânâ ile karıştırmak. Sözün karışık ve şüpheli olması. Sözü karıştırıp şüpheye düşmek.
LEBS
Bir yerde eğlenip durma. Vakit geçirme.
LEBSAN
Hardala benzer bir ot. * Yabani hardal.
LEBT
Güreşmek.
LEBTEŞNE
(C.: Lebteşnegân) f. Susamış.
LEBUN
Sütlü hayvan. Sütü bol olan hayvan.
LEBUS
Her giyecek ve örtünecek nesne.
LEBVE
Dişi arslan.
LEBZ
Vurmak. * Yemek.
LEC
f. Tepme.
LECA
Su boğası.
LECA’
Sığınmak. * Saklanmak, gizlenmek. * Zaruret.
LECAC
(Lecâcet) Çekişme, inad etme, ayak direme (düşmanlıkta). Taannüd.
LECC
Dar şey. * Düşmanlıkta ve husumette inad edip ayak direme.
LECCAC
İnatçılık. Muannidlik. * İnatçı, inad edip ayak direten. Muannid.
LECCE
Avaz, ses, savt.
LECEB
Avaz, ses, savt.
LECEBE
(C.: Elcâb-Licâb-Lecebât) Doğurduktan dört ay sonra sütü çekilmiş davar.
LECEM
Cemaat, topluluk.
LECEN
Bir şeye musallat olmak, ilişmek.
LECİN
Ağaçtan yaprak dökmek.
LECLAC
Sözü tutuk söyliyen. * Satranç oyununun icatçısı. * Bir harfi iki kere söyliyen.
LECLEC
Tereddüt olunan.
LECLECE
(Sözde) karasızlık, tereddüt. * Lokmayı ağızda döndürmek ve çiğnemek.
LECM
Şahmed-ül arzdan büyük bir tepenin adı.
LECN
Yalamak. * Deve için yem yapmak.
LECNE
Bir mes’ele için toplanan cemaat.
LECUN
Halsiz, yaşlı davar.
LECÜC
Pek inadçı ve hasım olan. * Suyu çok olan yer.
LECZ
Ulaşmak, varmak. * Yapışmak.
LECZ
Köpeğin kab kacak yalaması.
LEÇ
f. Yanak. * Yüz.
LEDA
Beden.
LEDA (LEDE)
Sırasında, yapıldığında (mânâsına kullanılır). * Yan, nezd. (Bak: Ledün)
LEDD
Düşmana galip olmak. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
LEDDAM
Eski elbiseleri yamalıyan.
LEDED
Katı husumet, şiddetli düşmanlık.
LEDE-L HAVALE
Havale olunduğu zaman.
LEDE-L-HÂCE
İhtiyaç görüldüğü zaman. Hacet ânında.
LEDE-L-İHTİYAÇ
İhtiyaç halinde. Hacet ânında.
LEDE-L-İKTİZA
İktiza edip gerektiği zaman.
LEDE-L-MÜTALAA
Mütâlaa edilip okunduktan sonra.
LEDE-L-MÜZAKERE
Müzakere anında, konuşma sırasında.
LEDEM
Akrabadan nikâhı haram olan.
LEDE-S-SUÂL
Soruldukta, sorulduğu anda.
LEDE-T-TAHKİK
Tahkik olundukta.
LEDEYK
Senin yanında. Senin indinde.
LEDG
(Teldag) Yılan veya akrep sokması. * Mc: Sözle birini incitmek. * Ekşilik.
LEDÎD
Derenin iki tarafı.
LEDÎG
Yılan veya akrep gibi hayvanlar tarafından sokulmuş kimse.
LEDÎM
Yamanmış eski elbise.
LEDÎS
Tenbel kimse.
LEDM
Taşı taşla vurmak. * Yere düşen taştan çıkan ses. * Kaftana yama vurmak. * Defetmek, kovmak.
LEDN
(C.: Lidân-Ledun) Taze ve yumuşak olan ağaç budağı.
LEDS
Yalamak. * Davarın ayağına nal vurmak. * Yırtık dikmek.
LEDÜD
(C.: Elidde) Hastanın ağzına dökülen ilâç. * Çok husumet, şiddetli düşmanlık.
LEDÜN
İnd kelimesi gibi, zaman ve mekân zarfıdır.Hel-i istifhâmiye mânasına geldiği de vaki’dir. Kamus Müellifine göre ledün ile leda, aynı şeydir. Başkaları ise tefrik etmişlerdir. Demişlerdir ki: Ledün kelimesi zaman ve mekânın evvel ve ibtidasından muteberdir. Onun için ekseri harf-i cer olan “min” kelimesine mukarin olur. “Ledâ” kelimesinde ise, ibtidâ mânası lâzım değildir. Ve “inde” kelimesinin “min” yerinde tasarrufu daha umumidir. “Ledün” kelimesi mâba’dını izâfetle cerr eder. (L.R.)
LEDÜNN
(İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla’ kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı izâm (A.S.) ve Ehlullâh-i Kiram Efendilerimiz Hazretleridir.
LEDÜNNÎ
Ledünn ilmine mensub ve müteallik. Ledünne dair ve ait.
LEDÜNNİYAT
(Ledünn. C.) Allah Teâlâ Hazretleri tarafından hususi vecih üzere bâtınan ihsan olunanlar. (L.R.)
LEF’
Örtmek, setr etmek. * şâmil olmak.
LEFA
Vurmak. * Soymak.
LEFAİF
(Lifafe. C.) Sargılar, örtüler. Zarflar.
LEFAZ
Dinleyenin anlayamadığı belirsiz sesler.
LEFC
(Lefce) Kalın dudak.
LEF’E
Kemiksiz et.
LEFEF
Pelteklik, kekemelik. * Yorgunluk. * Besililik, semizlik.LEFEHAN : Vurmak.
LEFF
Sarma. Dürme. İçine toplama. İliştirme. Rabtetme.
LEFF Ü NEŞR
Edb: Bir yazı veya şiirde söz simetrisi yapma san’atıdır. Önce iki veya daha fazla kelimeyi sıralamak, sonra da onlarla alâkalı şeyleri söylemek. İki çeşidi vardır;1- Leff ü Neşr-i Müretteb (Düzenli leff ü neşir) : Birinci cümlede sıralanan kelimelerle ikinci cümlede söylenen kelimelerin aynı sırayı takib etmesidir. Misâl:(Bu karışık mevcudat, dâr-ı fâniden dâr-ı bekâya akıp gidiyor. Elbette nasıl ki; hayır, lezzet, ışık, güzellik, iman gibi şeyler Cennet’e akar. Öyle de: Şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehennem’e yağar. Ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatın selleri o iki havuza girer, durur)2- Leff ü Neşr-i gayr-i Müretteb (Düzensiz leff ü neşir) : Birinci cümlede söylenen şeylerle, ikinci cümlede söylenen şeylerin ters olarak sıralanmasıdır. Misâl:(Cevr-i dilber, ta’n-ı düşman, suz-i firkat, za’f-dil Dürlü dürlü dert için halketmiş Allah’ım beni.)Avni (Fatih)
LEFFAF
Çok konuşan, çok lâf eden. Pek fazla söyliyen. Can sıkan.
LEFFAT
Yaramaz huylu, (BibBiiiiiib Kafa) adam.
LEFFEN
Beraber sararak. İliştirilmiş olarak. Rabtedilmiş olarak.
LEFH
Yakmak. * Vurmak. * Fakirlik, fakir. * İflas. * Tavşancıl kuşu. * Karga.
LEFİF
Sarılmış, dürülmüş. * Gr: Kökü üç harfli olduğunda iki harfi “elif” veya “yâ” nın yan yana olduğu kelime.
LEFİF-İ MAKRUN
Kökündeki “elif” veya “ya” nın yan yana olduğu kelime.
LEFİF-İ MEFRUK
Harf-i illetin aralarında başka bir harfin bulunduğu kelime.
LEFK
Hamâkat, ahmaklık.
LEFK
Giymek. * Örtünmek. * İki parçayı birbiri üstüne koyup dikmek.
LEFT
Yüz döndürmek.
LEFTİYE
Şalgam.
LEFÜT
Evvelki kocasından çocuğu olan ve daima çocuğuna iltifat eden evli kadın.
LEFZ
(C.: Elfâz) Atmak. * Söz.
LEGABE
Hamâkat, ahmaklık. * Zayıflık, zaaf.
LEGAT
Sesler kelâmla karışık olmak.
LEGORN
ing. Çok yumurtlayan bir tavuk cinsi.
LEGUB
Fikri, re’yi zayıf olan. (BibBiiiiiib Kafa) .
LEH (LEHU)
Hakkında, onun için, onun faydasına veya zararına.
LEHA
(Lehu. nun müennesidir) Hakkında. O kadın için.
LEHA
(Lehât. C.) Küçük diller.
LEHAA
Zayıflıktan dolayı âzâların sülpük ve sarkık olması.
LEHAK
Çok beyaz. * Öküz, sevr.
LEHAK
Çok beyaz olan.
LEHAK
Yetişmek.
LEHAME
Etlilik, semizlik.
LEHAN
Akıllılık.
LEHAS
Susuz kişi.
LEHAT
(C.: Lehâ ve Lehevat) Küçük dil.
LEHAZ
Gözucu.
LEHAZA
Gözucu ile bir şeye dikkatlice bakmak.
LEHBAN
Susuz kişi. (Müe: Lehbâ)
LEHBET
Susuzluk.
LEHC
Haris olmak.
LEHCE
Bir beldenin konuşma şekli, dil. Konuşma tarzı.
LEHCEM
Geniş yol. * Büyük kadeh.
LEHD
Def’etmek, kovmak. * Ağır etmek, ağırlaştırmak.
LEHEB
Ateşin alevlenmesi. Ateş alevi. Havaya yükselen toz.
LEHEB SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 111. suresi olup “Tebbet, Mesed” Suresi de denir. Mekkîdir.
LEHEBAN
Ateşin alevlenmesi.
LEHEB-ÜN NÂR
Ateşin alevi.
LEHEF
Kaybolan bir şeyden dolayı müteessir olup üzülme.
LEHESAN
Susuzluk.
LEHEVAT
(Lehât. C.) Küçük diller.
LEHF
Yok olan şey için hasret çekip üzülmek.
LEHFAN
Kalbi yanık, hasret çeken. Özleyen.
LEHHAN
Okurken çok yanlışlık yapan kimse.
LEHİB
Açık yol.
LEHÎB
Eti az deve, zayıf deve.
LEHÎD
Götürdüğü yük ağır olduğundan eziyet çeken deve.
LEHÎDE
Koyu olan bulamaç.
LEHÎF
(Lehfân) Mahzun, hüzünlü, üzüntülü, kederli.
LEHİNDE
t. Onun faydasına, aleyhinde olmadan. Onun için, iyiliğine.
LEHÎRE
Kısa boylu kötü huylu kadın.
LEHİV
(Lehv) Günahlı, şehevi, nefsâni meşguliyet. Kadınla yabancı erkeğin oynaması. * Eğlence, oyun.
LEHK
şiddet. * Meşakkat, zahmet. * Birbiri içine girmek.
LEHLE
Süst ve zayıf nesne. * Seyrek dokunmuş bez. * Fusaha indinde makbul olmayan şiir ve söz.
LEHM
Bir şeyi hemen yutma.
LEHS
Yalamak.
LEHS
Nefesi kesilip dili dışarı çıkarma.
LEHSAN
Susuz.
LEHT
f. Bir bütünün cüz’ü. Bir şeyin parçası.
LEHT
Bir nevi yürüyüş.
LEHT
Vurmak. * Atmak.
LEHT-İ CİĞER
Ciğerden kopma parça.
LEHU
(Bak: Leh)
LEHUM
Obur, çok yiyici.
LEHÜM
Onlar için. Onlara.
LEHÜMA
(Tesniye) O ikisi için. İkisi hakkında.LEHV : (Bak: Lehiv)
LEHVİYYAT
f. (Lehv. C.) Lehivler, kadınlı erkekli haram eğlenceler, oyunlar. Nefsanî gayr-i meşru oyun ve eğlenceler.
LEHZ
Vurmak. * Dürtmek. * Karıştırmak.
LEİM
Alçak, deni, rezil, zelil, levm edilen. Cimri. * Mayası bozuk ve kötü.
LEİMAN
(Leim. C.) Alçak, zelil ve aşağılık kimseler. Pinti ve cimri insanlar.
LEİMANE
Alçakça. Zelilane bir tarzda.
LEİN
Vallahi eğer.
LEK
f. (BibBiiiiiib Kafa) , ebleh, sersem. * Yüzbin. * Kırmızı boya çıkarmaya yarayan bir maden.
LEK’
Isırmak. * Yapışmak. * Kir.
LEK’
Vurmak.
LEK (LEKE)
Sana, senin için, senin hakkında.
LEKA’
(Lek’â) : Yaramaz, hakire kadın.
LEKALİK
Büyük, etli, şişman kadın. * Büyük deve.
LEKALİK
(Laklak. C.) Leylekler.
LEKANET
Zeki ve anlayışlı olma.
LEKE
t. Benek. Kir izi. * Kusur.
LEKED
Yapışmak. * Lâzım olmak.
LEKED
f. Çifte, tepme.
LEKEDAR
f. Lekeli, ayıplanmış. * Pislenmiş. * İttiham edilmiş.
LEKEDHAR
f. Çifte yiyen.
LEKEDKUB
f. Çifte yiyen. Hayvanların ayakları altında ezilen.
LEKEDZEDE
f. Çifte yiyen.
LEKEDZEN
f. Tepme veya çifte vuran. Çifte atan.
LEKEN
(C.: Elkân) Leğen.
LEKİ’
Hor ve hakir kimse.
LEKÎF
Dolu havuz.
LEKÎK
(C.: Likâk) Zayıf ağaç. * Kemik aralarında olan et.
LEKÎTA
(Bak: Lakita)
LEKLEKE
Yoğun gövdeli ve şişman olmak, etli olmak.
LEKM
Yumrukla vurmak.
LEKZ
Vurmak.
LEM
(Arabçada cezm harfidir) Muzari fiilinin başına getirilirse, nefyeder, cezmeder, sâkin okutur. “Gelir” fiilini “gelmedi” yaptığı gibi. (Bak: Lem-yezel)
LEM’
Parıldama, parlama. Parlayış.
LEM’
Terk etmek, bırakmak.
LEM’A
(C.: Lemâat) Parlamak. Şimşek gibi çakmak. Güneş ve yıldız gibi parlamak. * El ile veya elbise gibi bir şeyle işaret etmek.
LEM’A-NİSAR
Parlaklık saçan.
LEM’A-PAŞ
f. Parıldayan, parlayan.
LEM’A-RİZ
f. Parlayan, parıldayan.
LEMEAN
Parlama, parıldama.
LEMEAT
(Lem’a. C.) Parlayışlar, parıltılar.
LEMEAT-I İ’CAZİYE
İ’caza dair lem’alar. İ’caz, insanları âciz bırakma, hayrete düşürme parıltıları.
LEMEAT-I MÜTEFERRİKA
Muhtelif, parça parça olan parlayışlar.
LEMEAT-I ŞEMS
Güneşin parıltıları.
LEMEHAT
(Lemha. C.) Bir defa göz atmalar. * Parıltılar, çakmalar.
LEMEM
Günaha yakın olmak. * Küçük günahlar. * Delilik, cünun. * Musibete yakın olmak.
LEMH
Göz atma, bir defa bakış. * Parlama, parıltı.
LEMHA
Bir göz atmak. * Şimşeğin bir defa çakışı.
LEMHA-İ BASAR
Pek az bir zaman. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman.
LEMH-İ BASAR
(Lemhat-ül basar) Göz atma. Bakma. Çabuk bir bakış. * Çok az bir zaman.
LEMÎS
Câriye ismi.
LEMK
Yazmak. * Bozmak, mahvetmek. * Vurmak.
LEMLEME
Bir şeyi evvel yapmak.
LEMM
Parça parça şeyleri toplamak, cem’ etmek. * Islâh etmek. * Bulduğu şeyi, haram helâl demeyip yemek. * Şiddet ve meşakkat. * Az şey. * Konmak. Nâzil olmak.
LEMMA
(Harf-i cerdendir) Vaktâki, o zaman (mânâsındadır.) İstisna için: “İllâ” yerinde de olur.
LEMME
(C.: Lemmât) şiddet. Meşakkat, zorluk. * Az şey.
LEMS
Yalamak.
LEMS
Dokunmak, el ile tutmak, ellemek, yapışmak. * Beş duygudan biri, dokunma duygusu.
LEMSA
Pürüzsüz, düz.
LEMSÎ
Hissedilmeğe, dokunma ile duymağa ait ve müteallik.
LEMSİYET
Bir cisme veya bir mâdene parmakla dokunmaktan gelen his.
LEMY
Dudak içinde olan siyahlık.
LEM-YEZEL
Zâil olmaz, bâki, zeval bulmaz. Daimî olan.
LEM-YEZELÎ
Devamlılık, bâkilik, zeval bulmazlık.
LEMZ
Ağızda olan yemek artığını dil ile araştırmak.
LEMZ
Ayıplamak. Dil ile tân etmek.
LEMZE
Göz veya kaşla işaret etmek.
LEN
Gr: (Muzâri fiilini nasbeden edatlardan birisi). Bir işin aslâ olamıyacağını ifade eder: $ cümlesinde; kâfirler aslâ Cennete giremezler, derken olduğu gibi. (Bak: Huruf-u nâsibe)
LENC
f. Edâ, naz ve cilve ile salınma.
LENF
(Lenfâ) Tıb: İnce damarların içinde dolaşan beyaz kan. Kanın esasını teşkil eden sıvı. * Eski tıbba göre; ahlât-ı erbaa’dan birisi. (Bak: Hılt)
LENFİSAM
Aslâ kırılmaz, kopmaz.
LENG
f. Topal, aksak. Yolcuların bir yerde iki gün kalması. * Tenasül organı.
LENGÂNE
f. Topalcasına. Topallıyarak.
LENGER
f. Gemiyi yerinde sâbit kılmak için denize atılan zincir ucundaki büyük demir çapa. * Bakırdan yayvan ve kenarları genişçe sahan veya tepsi.
LENGER-ENDAZ
f. Lenger atan, demir atan. Demir atmış olan gemi.
LENGER-HANE
f. Lenger yapılan yer. Lenger imal edilen yer.
LENGERÎ
f. Büyük bakır sahan, lenger.
LENG-FAHTE
f. Topal güvercin.
LENGÎ
f. Aksaklık, topallık.
LEN-TERANÎ
Beni aslâ göremezsin (meâlinde).
LERZAN
f. Titrek, titreyerek.
LERZE
f. Titreme, titreyiş. Sallantı.
LERZEBAHŞ
f. Titreme veren, titreten.
LERZEDÂR
f. Titrek, titreyici.
LERZENÂK
f. Titrek, titreyici. Titremeğe tutulmuş.
LERZENDE
f. Titreyen, titrek.
LERZERESAN
f. Titreme veren, titreten.
LERZİŞ
f. Titreme, titreyiş.
LES’
Yılan ve akrep gibi hayvanların sokması.
LESA
Islak ayakla bir şeye basmak. * Yaş olmak, ıslanmak.
LESA’
Kolayca çocuk doğurmak.
LESAK
Yaşlık, ıslaklık.
LESAS
Hırsızlık yapma. Sirkat.
LESASET
Hırsızlık.
LESB
Vurmak. * Yalamak. * Yapışmak. Cem’etmek, toplamak.
LESD
Yalamak. Emmek.
LESEN
Fesâhat. Düzgün, güzel ve akıcı konuşma.
LESİN
Ülfet, alışkanlık.
LESK
Yapışmak.
LESLESE
Men’etmek, engel olmak.
LESM
Ağzını örtmek. * Öpmek. * Kırmak.
LESM
İlzam etmek, susturmak.
LESME
Yüzörtüsü, peçe.
LESS
Yemek. * Yalamak.
LESS
Dâim olan. Devamlı olan.
LEST
f. Güzel, hoş, iyi. Kuvvetli, kavi.
LESU’
(Akrep veya yılan gibi hayvanlar) sokmuş.
LESUS
(Lesusiyet) Hırsızlık, sirkat. Hırsızlık yapmak.
LEŞKER
f. Asker.
LEŞKERGÂH
f. Ordu yeri.
LEŞKERÎ
f. Askere ait. Askerle alâkalı.
LEŞKER-İ ARAMREM
Çok asker.
LEŞKERİYAN
(Leşker. C.) f. Askerler, leşkerler.
LEŞKERKEŞ
f. Asker çeken. Askerleri idare eden. Kumandan.
LEŞKERŞİKÂF
f. Düşman askerini kıran.
LEŞKERŞİKEN
f. Düşman askerini kıran.
LEŞKERŞÜKÛF
f. Düşman askerini kıran.
LET
f. Dayak, kötek. * Dövme, vurma. * şiddetle çarpma.
LET’
Atmak. * Doğurmak. * Cima etmek.
LETAC
Vahşi sığır, yabani sığır.
LETAFET
Hoşluk, lâtiflik. * Cisimden alâkayı kesip bir nevi nurâniyet kesbetmek. * Güzellik, nezaket, yumuşaklık, hafiflik.
LETAİF
Lâtif duygular. (İman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasıl ki; bir yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkisam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i imâniye dahi akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis ve hakeza.. letaif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. M.)
LETAİF-İ AŞERE
On lâtif duygu. On adet lâtifeler.(Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a’sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
LETB
Gitmek. * Devretmek. * Bir şeyden ayrılmayıp, ona bağlanmak.
LETEYYA
Büyük emir.
LETF
Sık olmak. * Bahçede ağaçların sık bitmesi. * Yaraşıklı olmak.
LETHAN
Karnı aç olan kişi.
LETHURDE
f. Dayak yemiş, dövülmüş, kötek yemiş.
LETM
Davarın boğazlanacak yerine bıçak çalmak.
LETRE
f. Parça parça. Paramparça. * Eski, yırtık.
LETT
Bağlama. * Karıştırma. * Vurma, dövme, dayak atma. * Yanaşma, yaklaşma.
LETTA
Büyük emir.
LEUS
Çok yeyici kişi, obur.
LEÜM (LEİM)
(C.: Liâm) Aslı alçak yaramaz kişi.
LEV
Gr: (Şart edâtı) Dahâ ziyade, olsa bile (manâsına gelir.) “İnne” gibi mâzi mânâsını muzariye çevirmeyip aksine muzâriyi de mâziye çevirir. Temenni edâtı ve vasıl edâtı olur. Meselâ : Lev-câe Aliyyun leraeytühu: Ali gelse idi, elbette görürdüm.
LEV’
Yanma. * Yakma.
LEVA
Bulgar parası.
LE’VA
Şiddet. * Maişet darlığı, geçim zorluğu.
LEV’A
(C.: Leveât) Gönül acısı, kalb acısı. Yürek yanıklığı.
LEVAHIK
(Lâhık. Lâhıka. C.) İlâveler, ekler. Lâhıkalar.
LEV’A-İ KALB
İç yanıklığı, gönül acısı.
LEVAİC
(Lâice. C.) Kalbleri aşk ateşiyle yananlar.
LEVAİH
(Levâyih) (Lâyiha. C.) Lâyihalar.
LEVAİM
(Lâime. C.) Bir kimsenin yüzüne karşı çekiştirmeler, levmetmeler. Zemmetmeler. Başa kakmalar.
LEVAMİ’
(Lâmia. C.) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.
LEVAZIM
İhtiyaç maddeleri. Lüzumlu madde. * Ask: Silâhlı kuvvetlerin yiyecek ve giyecek maddelerini, silâh ve cephane dışında kalan çeşitli araç ve ihtiyaçlarını ifade etmek üzere kullanılan umumi tabirdir.
LEVAZIMAT
(Levazım. C.) Lüzumlu maddeler.
LEVBAN
Siyah taşlı yer.
LEVC
Ağız içinde lokma veya başka bir şeyi döndürüp çevirme.
LEVCA’
Hâcet, ihtiyaç.
LEVEAT
(Lev’a. C.) Sevgiden ve mecazî aşktan gelen iç yanıklıkları. Yürekten gelen acılar.
LEVEND
(Levent) f. Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker. * Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse.
LEVENDÂN
(Levend. C.) f. Leventler, askerler.
LEVENDÂNE
f. Leventçesine, hızla, süratle.
LEVG
Ağızda bir cismi çiğneyip sonra dışarı tükürmek. * Yalamak.
LEVH
Görünen ibretli manzara. * Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük. * Seyredilen yerin çizili sureti. * Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey. * Şimşek çakmak. * Susamak. * Zâhir olmak. * Çalıp almak.
LEVHA
Üzerinde yazı veya resim bulunan, duvara asılacak kâğıt. * Bir sayfanın üzerindeki kalın yazı.
LEVH-İ HÂTIR
Hâfıza.
LEVH-İ KAZÂ VE KADER
Kader ve kazanın levhası, yani: Olmuş ve olacak her bir şeyin ilm-i İlâhîdeki vücudları; yani, ilmen mevcudiyyetleri.(Alem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mevcudatın dahi mânen hayatdar bir vücud-u mânevileri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, levh-i kaza ve kader vasıtası ile o mânevi hayatın eseri, mukadderât nâmı ile görünür, tezahür eder. L.)
LEVH-İ MAHFUZ
Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
LEVH-İ MAHV
Mahvolma levhası, bir şeyin harab oluşu ve yıkılışını gösteren manzara.
LEVH-İ MAHV VE İSBAT
Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz. Bu hale mahv diyoruz. Kudret-i İlâhî ile tekrar aynı eski hale gelmesi, havanın yağmurlu, bulutlu, şimşekli manzarasına dönmesi keyfiyyetine de İsbât diyoruz. Cenâb-ı Hakk’ın tekrar mahlukatı dirilteceğine bir işâret olarak bu vaziyete de İsbat deniyor, Cenab-ı Hak levhayı yazıyor, bozuyor.(…Hem zihayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi, âdetâ bir hikmete binâen “levh-i mahv ve isbat” ve yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası” suretine çevirmekle, Senin faaliyyet-i kudretine işâret ve Senin vücuduna şehadet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zihayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri, kelimeleriyle, Senin vüs’at-ı rahmetine ve geniş şefkatine şehadet eder!… Ş.)
LEV’-İ GARÂM
Aşk ile, sevgi ile yanma.
LEVİD
f. Çok büyük tencere. Kazan.
LEVÎSE
Çeşitli topluluklardan bir yere toplanmış olan kimseler.
LEVİYYE
Bir kimse için ayrılıp saklanan yiyecek.
LEVK
Çiğnemek.
LEVKA
Ceviz ağacı.
LEVLAKE
Eğer sen olmasaydın (meâlindedir).( $ beyanında “Bu hitab zâhiren Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih ise de, zımnen hayata ve zevilhayata râcidir.” fıkrası, ta’dile muhtaçtır. Çünkü: Küllî hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem ism-i âzamın tecelli-i âzamının mazharı ve bütün ziruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitab, doğrudan doğruya ona bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete onun hesabına nazar eder. R.N.)
LEVLEB
Makara deliğine soktukları ip.
LEVM
Çekiştirmek. Birisinin yüzüne karşı kötü söz söylemek. Zemmetmek. Paylamak. Başa kakmak.
LEVMA
(C.: Levâyim) Azarlama.
LEVME
Kınanmaya ve çekiştirilmeğe sebep olacak şey.
LEVN
Renk, boya. Sıfat, nev’, çeşit, tür. Bir şeyi diğerinden ayıran alâmet.
LEVS
Pislik, murdarlık. Kir. * Zor. Kuvvet. * Tam olmayan, zayıf beyyine. * Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek. * Deprenmek. * Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık. * Cerâhet, yara.
LEVS
Kapı aralığından veya örtü ve perde kenarından bir nesneyi görmek.
LEVS-İ FÂNİ
Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.
LEVSİYYÂT
Kirli ve pis şeyler.
LEVS-ÜL KATL
Birisini katletmekle müttehem olan şahısta, katlin nişânesi veyahut maktul ile aralarında zâhir bir düşmanlık bulunması gibi alâmet ve karineler.
LEVŞEB
Kurt, zi’b.
LEVT
Yapışmak. * Varmak, ulaşmak.
LEVT
Gizlemek, saklamak. * Sorduklarını değil de başkasını haber vermek.
LEVV (LÜVV)
Mürr dedikleri acı Yemen zamkı.
LEVVAH
Yakıcı ve bozucu.
LEVVAM
(Levvâme) Levm ve itâbedici. Zemmeden, çekiştiren, dedikodu yapan. Serzenişte bulunan. Başa kakan, paylayan.
LEVY
Bükmek. * Eğmek, meylettirmek. * Karın ağrısı. * Mide fesadı.
LEVZ
Sığınma, himâyesine girme.LEVZ : Bâdem.
LEVZAÎ
Akıllı, zarif kimse.
LEVZE
Bir tek bâdem. * Tıb: Bâdemcik.
LEVZETÂN
İki bâdemcik, bâdemcikler.
LEVZETEYN
Bâdemcikler, iki bâdemcik.
LEVZÎNE
f. Bâdemli helva. * Bâdem helvası.
LEVZÎNEC
Bâdemli helva.
LEVZİYYAT
Bademle yapılmış tatlılar.
LEY
f. Kab, zarf, mahfaza. * Çamur.
LEYAİL
(Leyl. C.) Geceler.
LEYAL
(Leyâli-Leyâil) (Leyl. C.) Geceler.
LEYAL-İ AŞR
Arabi aylardan Zilhiccenin ilk on gecesi. On geceler.
LEYAL-İ HASRET
Hasret geceleri.
LEYAN
f. Parlıyan, parıldıyan. Parlayıcı.
LEYAN
Huzur ve rahatta olan.
LEYG
İyi huylu olmak. * Sözü açık ve fasih söyleyememek.
LEYH
Örtünmek, bürünmek.
LEYK
Lâyık olmak.
LEYK
f. Ammâ, lâkin, fakat.
LEYKİN
f. Lâkin, ammâ, fakat.
LEYL
Gece. (Bak: Leyle)
LEYL SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 92. Suresinin ismidir.
LEYL Ü NEHAR
Gece ve gündüz.
LEYLA
Çok karanlık gece. * Arabi ayların son gecesi. * Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramânı.
LEYLAK
Salkım şeklinde mor ve beyaz renkli çiçekleri olan bir nebat adı.
LEYLAKÎ
f. Leylak renginde olan. Mor renk.
LEYLE
Bir tek gece, bir gece. * Gece. (Bak: Leyl)
LEYLE-İ BEDR
Ayın ondördüncü gecesi.
LEYLE-İ BERAT
(Bak: Berat gecesi)
LEYLE-İ ERBAA
Haftanın dördüncü gecesi olan çarşamba gecesi.
LEYLE-İ KADR
Ramazân-ı mübârekin ve senenin en kudsi ve kıymetli gecesi. Kur’ân âyetlerinin ilk defa vahiy ile gelmeye başladığı gece. (Bak: Ramazan)
LEYLE-İ Mİ’RAC
Mirac gecesi. (Bak: Mi’rac)
LEYLE-İ REGAİB
(Bak: Regaib gecesi)
LEYLE-İ SÜVEYDA
Gece karanlığı. Geceye benzeyen siyahlık.
LEYLEN
Geceleyin, gece vakti.
LEYLÎ
Gececi. Geceleyin kalan. Yatılı. Geceye âit. Geceye mensub.
LEYL-İ DİMAĞ
Dimağın bozukluğu. Zihnin iyi çalışmaması.
LEYL-İ MÜNEVVER
Gündüze benzeyen gece. Nurlanmış gece.
LEYL-İ SERD
Soğuk gece.
LEYL-İ TÂRIK
Karanlık gece.
LEYM
İnsanlar arasında sulh etmek, barış yapmak. * Salâh. * Bir nârenciye meyvesi.
LEYMUN
(Leymon) Limon.
LEYNET
Yumuşak koltuk yastığı.
LEYS
Adem. Yokluk. Gayr-ı mevcud. (Bunun aslı “lâyese” idi. Yâ’yı tahfif için “leyse” oldu.) Hükemâlar arasında “eys” vücud, “leys” adem mânâsında kullanılmıştır. (L.R.) * Gaflet. * Bahâdırlık, kahramanlık. * Yük çekici olmak.
LEYS (LÂYİS)
(C.: Lüyus) Arslan. * Sinek avlayan örümcek. * Arasında yaş ot bitmiş olan kuru ot. * Birbirine girmiş ot. * Semiz ve şişman kimse.
LEYSE
Olmadı (meâlinde fiil-i müşebbehtir)
LEYSE KEMİSLİHİ ŞEY’ÜN
Ne zâtında, ne sıfâtında, ne de ef’âlinde naziri yoktur, şebihi olamaz!.
LEYT
Ulaşmak, varmak.
LEYT
Sarfetmek, harcamak. * Hapsetmek.
LEYTAN
şeytan.
LEYTE
Keşke olsa idi. Ne olaydı meâlinde olan huruf-u müşebbeh bir fiildir. İsimlerini nasbeder, (yâni, üstün okutur), haberini ref’eder (yâni ötre okutur). (Bak: İnne)
LEYY
Def’etmek, kovmak. * Harcamak, sarfetmek. * İlaç yapmak. * Aciz olmak. * Bir nesneyi dürüp boğazına tıkmak.
LEYYA
Sudan uzak olan yer.
LEYYAN
Def’etmek, kovmak. * Sonraya bırakmak, tehir etmek.
LEYYİN
Yumuşak. Mülâyim. Hafif. Yavaş olan.
LEYYİN-ÜL CÂNİB
Görüşülmesi kolay, mütevâzi, kibirsiz kimse. Kanı sıcak insan.
LEZ’
Yakmak.
LEZ’
Davarı iyi gütmek.
LEZA
(Bak: Lazâ)
LEZAİZ
Lezzetler. Zevk duyulan, eğlendirici, hoşa giden şeyler.(Lezaiz çağırdıkça, “Sanki yedim” demeli, “Sanki yedim”i düstur yapan sanki yedim namındaki bir mescidi yiyebilirdi; yemedi. M.)
LEZAİZ-İ DÜNYEVİYE
Dünyâ lezzetleri ve zevkleri.
LEZAM
Lâzım ve gerekli olma. * Hiç ayrılmama.
LEZBE
(C: Lezbât) Şiddet. * Kıtlık.
LEZC
Yapıştırma. Yapışmak. Sıvanıp yapışmak.
LEZC (LÜZUCE)
Kaypak olmak. * Çekilip uzamak.
LEZEN
Şiddet. * Darlık. * Halkın kuyu veya ırmak kenarında kalabalık meydana getirmesi.
LEZEZ
Yapışmak.
LEZİM
(Bak: Lizâm)
LEZÎR
f. Akıllı, zeki.
LEZİZ
(Lezize) Lezzetli. Tatlı, hoş. Tadı hoş ve güzel. (Lezzet umumidir, hâlavet ise hususidir.)
LEZK
Yaranın iyileşmesi, onulması.
LEZK
Bir şeyin diğer bir şeye vasıl olması.
LEZLAZ
Kurt. (Canavar)
LEZN
Darlık. Şiddet. Sıkıntı.
LEZZ
Bağlamak.
LEZZ
Uyku, nevm. * Sözü güzel olan, tatlı konuşan kişi. * Tatlı, leziz, lezzetli.
LEZZAT
(Lezzet. C.) Tatlılıklar. Lezzetler. Tadı hoş ve güzel olan şeyler.
LEZZAZ(E)
Lezzetli, tatlı, leziz.
LEZZET
(C.: Lezzât) Tad, çeşni. Hoş ve güzel olan şey.(Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezaizi terketmek evlâdır. Çünki, âkıbetin ya saadettir, saadet ise şu fâni lezaizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasiyle adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezaiz evlâdır. Çünki, o lezaizin zevaliyle vukua gelen hususi ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler, o elemlere galebe edemez. M.N.)
LEZZET-İ İLM
İlmin lezzeti.
LEZZET-ŞİNAS
f. Tad alan, lezzet alan.
LEZZET-YÂB
f. Lezzet bulan, tad bulan, lezzetlenen.
LIKF
Kuyu ve havuz kenarları.
LIKS
Boğazına düşkün, obur. * Lokma sezdiği yere can atan kimse.
LIKVE
Cimanın evvelinde gebe olan kadın. * Tez yüklü olan deve. * Kova.
LISB
Küçük kaya yarığı. * Derenin dar yeri. Dar olan her cins madde. * İçi zorla çıkan ceviz.
LISS
(C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız.
LIST
Hırsız.

Gr: Lâm harfinin esre ile okunuşu. Bir kelimenin başına geldiğinde, “için, dolayı, ötürü, yüzünden, sebebinden” gibi mânâlara gelir. Kendinden sonraki isimleri cerreder. Yerine göre muhtelif isimler alır. Lâm-üt-tahsis ve temellük gibi.
LİAB
(Bak: Lüâb)
LİAM
(Leim. C.) Alçak, aşağılık ve zelil kimseler. Pinti ve cimri insanlar.
LİAME
(C.: Liem-Lüum) Kadın gömleği.
LİAN
Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi. * Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer’i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.
Lİ-AYNİHÎ
Kendisi ile bir. Aynı ile. * Allah tarafından emrolunan bir şeydeki güzellik, ya li-aynihi bir hüsündür veya li-gayrihi bir hüsündür. Ya kendi zatındaki bir güzellikten dolayı hasendir veya başkasında sabit bir güzellikten dolayı bir hasendir. Meselâ: Biz iman ile me’muruz. İmandaki hüsn, bir hüsn-ü zâtidir. Bu hüsün başkasından alınmış değildir. Öyle ise iman bizâtihi hasen olan bir durumdur. Biz cihad ile de me’muruz. Cihad hadd-i zatında insanları tazib, beldeleri tahribe sebeb olacağı için li-zatihi güzel değildir. Belki dini ihyaya, İslâm yurdunu muhafazaya vesile olduğu için güzeldir. Binaenaleyh cihad li-aynihi değil, li-gayrihi güzeldir, hasen’dir. (Ist.Fık.K.)
Lİ-AYNİHÎ HARAM
Fık: Aslında herkes için haram olan şey.
LİBA’
Hayvan doğurduktan sonra gelen süt. Avuz (Ağuz)
LİBAB
(Lebib. C.) Akıllılar, zeki kimseler.
LİBAÇE
f. Elbise, libâs.
LİBAN
Kadın sütü, insan sütü. * Süt emzirme.
LİBAS
Giyilecek şey. Elbise. * Karı ve koca. * Mc: İctima’. * Şübhe kabul eden söz.
LİBAS-I FERSUDE
Eskimiş elbise.
LİBAS-I TAKVA
Takva elbisesi. Sâlih ameller.
LİBD
(C.: Lübud) Yün. * Keçe.
LİB’E
(C: Libâ) Ağuz denilen koyu süt. (Her dişi davar doğurduğunda önce olur.)
LİBERAL
Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya’daki dinsiz sosyalistliğin zıddı. (Bak: Sosyalizm)
LİBS
Kâbe-i Muazzama’ya örtülen örtü.
LİBSE
Elbise giyme. Giyiş.
LİCAC
İnat ve düşmanlığı devam ettirme. Hasımlığı sürdürme.
LİCAF
Kapının üst eşiği.
LİCAM
(Ligâm) f. Dizgin. Gem.
LİDAD
Husumet etme. Dâvacı olma.
LİDAM
Eski elbiseye yapılan yama.
LİDER
Şef. Başkan. Siyasi bir topluluğun başı.
Lİ-EB
Baba bir (kardeşler).
Lİ-EBEVEYN
Ana ve babaları bir olan kardeşler.
Lİ-ECLİ
…için, meram ve maksadı ile.
Lİ-ECLİLLAH
Allah için, Allah rızası için. Allah rızası dairesinde.
Lİ-ECL-İL-MASLAHA
İş icabı, maslahat için.
Lİ-ECL-İT-TAHSİL
Okumak için, tahsil yapmak için.
LİF
Hurma çöpü.
LİFA’
Örtünecek nesne. Yorgan.
LİFAFE
(C.: Lefâif) Sargı. * Kefen. Ölünün sarıldığı bez katlarının herbiri. * Bazı çiçeklerin etrafını çeviren değişik yapraklar.
LİFAM
Eskiden kadınların burun örtüsü.
LİFF
(C: Elfâf) Sıklığından yanındaki ağaca girmiş ve dolaşmış olan ağaç.
LİFT
Şalgam. * Parça, bölük.
LİGAM
f. Dizgin, gem.
LİGAT
Ses, sedâ.
LİGAYRİHÎ HARAM
Aslında helâl olup, başkasının hakkı olduğu için veya neticeleri itibarı ile haram olan şey. Meselâ cuma namazı esnasında ticaret yapmak gibi.
LİHA
(Lihye. C.) Lihyeler, sakallar.
LİHA
Ağaç kabuğu, kışr. * Çekişmek, niza edişmek, kavga etmek.
LİHA’
(Lehât. C.) Küçük diller.
LİHAF
(Lahfe. C.) Yumuşak beyaz taşlar. * Yufka kaymak.
LİHAF
(C.: Lühuf) Örtünecek ve sarınılacak şey. * Yorgan. Sargı. * Kabuk, zar.
LİHAK
Yetişip ulaşma. Erişme. Vâsıl olma.
LİHAM
Lehimleme. * Lehim. * (Lahm. C.) Etler.
LİHAT (LEHÂT)
(C: Lehâ-Lehevât-Leheyât-Lihâ’) Boğaz ağzında olan dilcik.
LİHAZ
Düşünme, mülâhaza etme. * Riâyet etme, uyma. Söylenen sözü kabul edip yerine getirme.
LİHAZA
Bundan dolayı, buna binaen, bunun için.
LİHEVÎ
Lihye ile alâkalı. Sakala ait, sakalla alâkalı.
LİHİKMETİN
Bir hikmete mebni olarak. Bir hikmetten dolayı.
LİHYANÎ
Uzun ve kaba sakallı olan.
LİHYE
Sakal.
LİHYEDÂR
f. Sakallı.
LİHYE-İ ŞERİF
Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (A.S.M.) âit sakaldan bazıları. Sakal-ı Şerif.(Lihye-i Şerife hakkındaki suali münasebetiyle diyorum ki: Hadisçe sabittir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Lihye-i Saadetinden düşen saçların taneleri mahduttur. Otuz kırk tane veya elli altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü. O vakit hatırıma gelmiş ki: Lihye-i Saadet, yalnız Lihye-i Şerif’in saçlarından ibaret değil, belki re’s-i mübarekinin traş oldukça hiçbir şeyini kaybetmiyen Sahabeler, o nurlu ve mübarek ve daimî yaşayacak saçları muhafaza etmişler. Onlar binlerdir. Şimdiki mevcuda müsavi gelebilirler. Yine o vakit hâtırıma geldi ki: Acaba her câmide bulunan, sened-i sahih ile bu saç Hazret-i Risalet’in saçı olduğu sabit midir ki, ona karşı ziyaret mâkul olabilsin? Birden hâtıra geldi ki: O saçların ziyareti, vesiledir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı salâvat getirmeye sebeb ve bir hürmet ve muhabbete medardır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için eğer bir saç hakiki olarak Lihye-i Saadet’ten olmazsa, madem zâhir hale göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salâvata vesile oluyor; kat’i sened ile o saçın zâtını teşhis ve tâyin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat’i delil olmasın, yeter. Çünki: Telâkkiyat-ı âmme ve kabul-ü ümmet, bir nevi hüccet hükmüne geçer. Bazı ehl-i takva böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azimet noktasında ilişseler de, hususi ilişirler. Bid’a da deseler, bid’a-i hasene nev’inde dâhildir. Çünki: Vesile-i salâvattır. L.)
LİÎN
Bostanlarda dikilen ve höyük denilen suret.
LÎK
f. Lâkin, amma, ancak, fakat.
LİKA
Kavuşmak. Rast gelip buluşmak. Görüşmek. Yalnız görüşmek. * Yüz, sima, çehre.
LÎKA
Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham ipek.
LİKAF
Semer, palan.
LİKAH
(Lükuh. C.) Süt veren dişi develer.
Lİ-KAİLİHÎ
Söz söyleyenin.
LİKAM
f. Hayvanın ağzına takılan gem. Dizgin.
LİKAT
Tarlada kalan başakları toplama. * Hizada olma.
LİKAULLAH
Allah’a kavuşmak. * Kıyamet günü, Cennet’te Allah’ı görmek.
LİKA-YI ÂFÂK
Sema. Gökyüzü.
LİKHA
Yeni doğurmuş ve sağılır deve.
LÎKİN
f. Lâkin, eğer, amma, fakat.
Lİ-KÜLLİ
Hepsi. Tamamı. Hepsi için.
LİLLAHİ
Allah için. Allah yoluna. Allah aşkına.
LİLLÂHİ-L HAMD
Ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, cümlesi Allaha mahsustur, ona gider, ona âittir. (Bak: Hamd)
LİL-MÜTTEKÎN
Müttekiler için.
Lİ-MASLAHATİN
Maslahat için. İş icâbı.
LİMA-YÜRİD
(Bak: Fa’al)
LİME
f. Parça, uzun dilim.
LİME
Niçin?
LİME LİME
Parça parça.
LİMİTED
Mes’uliyetleri, koydukları sermayeye göre hudutlu olan ortaklık.
LİMMÎ
(limmiye – lümmi) (Niçin mânâsındaki “lime” den) Aleni. Açık. * Nazari. Akla dayanan. (Bak: Bürhan)
LÎMU
f. Limon.
Lİ-MÜELLİFİHÎ
Müellifi tarafından, yazarı tarafından.
LÎN
Yumuşaklık ve mülayim olmak. * Tecvidde: Bu sıfata sahib olan vav, ye harfleridir.
LİNÇ
Halk tarafından öldürülme. Halkın bir suçluyu tutup derhal öldürmesi.
LÎNE
(C.: Lun-Elvan) Hurma ağacı.
LÎNET
(Liynet) Mülâyimlik, yumuşaklık.
LİRİK
Heyecan ve ahenge fazla ehemmiyet verilen şiir. * Bu tarzda şiir yazan şair.
LİS
f. Yalayıcı, yalayan. Birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Kâse-lis $ : Çanak yalayıcı. Dalkavuk.
LİSAM
Yüz örtüsü, yaşmak. Nikab.
LİSAN
Dil. Konuşma dili. Lehçe. (Bak: Dil)
LİSAN-ÂŞNÂ
f. Lisan bilir. Yabancı dil bilen.
LİSANEN
Konuşarak. Dil ile. Söz söyleyerek.
LİSAN-I EDEB
Edeb ve edebiyât dili, lisânı.
LİSAN-I GAYB
Gaybın haberlerini bildiren dil. Ahiret ahvalini veya bizce bilinmeyen gayb hükmündeki haberleri söyleyen. “Kur’an-ı Kerim”
LİSAN-I HAL
Hal dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi (Bak: Hal)(Akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir, lisan-ı haldir.)(Bütün mevcudat, her birisi birer mahsus tesbih ve birer hususi ibadet, birer hâs secde ettikleri gibi, bütün kâinattan Dergâh-ı İlâhiyeye giden bir duâdır. Ya, istidad lisaniyledir: Bütün nebatat ve hayvanatın duâları gibi ki; her biri lisan-ı istidadı ile Feyyaz-ı Mutlak’tan bir suret taleb ediyorlar. Ve Esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. S.)
LİSAN-I KAL
Söz ile anlatılan mâna. Konuşma dili.
LİSAN-I MÂDER-ZÂD
Ana dili.
LİSAN-I NAHVÎ
Arapçanın bir vasfı; intizam ve kaidelere, düsturlara bağlı belâgatlı dil.(…Amma nazariyat-ı diniyelerin mahfazaları olan elfazlar ise değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihat ile ve sair tedris ve talim ve va’z ile o ihtiyaç mündefi’ olur. Lisan-ı nahvi olan lisan-ı Arabînin camiiyyeti ve elfaz-ı Kur’aniyenin i’cazı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir. Belki muhaldir diyebilirim. Kimin şüphesi varsa i’câza dair Yirmibeşinci Söz’e müracaat etsin. M.)
LİSANÎ
Lisanla ilgili, dile ait.
LİSANS
Fr. Herhangi bir mevzuda verilen izin. Müsaade belgesi. * Üniversite tahsili tamamlanınca alınan diploma. * Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonu tarafından kendisine verilen kayıt fişi veya kimlik kartı. * İthal veya ihracı serbest bırakılmayarak muayyen bir nizama bağlanmış malların ithal veya ihracı için idare tarafından verilen müsaade.
LİSANULLAH
Allahın lisânı. Kur’an-ı Kerim.
LİSAN-ÜN-NÂR
Ateşin alevi, ateşin parıltısı.
LİSAT
(Lise. C.) Tıb: Diş etleri.
LİSE
(C.: Lisât) Diş eti.
Lİ-SEBEBİN
Bir sebebe mebni olarak. Bir sebepten dolayı.
LİSEVÎ
Diş etleriyle ilgili, diş etlerine ait.
LİSME
Azarlamak, paylamak.
LİSSE
(C.: Lisâ-Lisât) Diş diplerinin eti.
LÎT
Her nesnenin rengi.
LÎT
Boyunun bir tarafı. * Boyun. * Baş.
LÎTA
(C.: Lit) Kamış kabuğu. * Karnın dışarısındaki derisi.
LİTAF
(Latif. C.) Yumuşaklıklar.
LİTAM
Tokat atma. Elin ayası ile vurma.
LİTAT
Dağın sivri ve yüksek olan yeri.
LİTLİT
Kokar çürük diş. * Yaşlı kadın.
LİTOSFER
yun. Yeryüzünün katı kısmına verilen ad. Taşküre.
LİTRE
İtl. Akıcı maddelerin, sıvıların ölçü birimi.
Lİ-ÜM
Ana bir (kardeşler).
Lİ-ÜMMİN
Ana cihetinden.
LİV
f. Güneş, şems.
LİVA
Bayrak. Sancak. * Eskiden kazadan büyük, vilâyetten küçük yerleşme merkezlerine denirdi. Tugay. * Hz. Peygambere (A.S.M.) âit sancak.
LİVAE
Sancak, âlem.
LİVATA
Lutilik. * Erkekler arasındaki cinsi sapıklık. (Bak: Kebair)
LİVA-ÜL HAMD
Hz. Peygamber’in (A.S.M.) bayrağı. Ona inananlar kıyâmetten sonra bu bayrağın altında toplanacaklardır.
LİVAZ
Sığınma, iltica etme. * Birbirinin arkasına gizlenme.
LÎVE
f. Aldatıcı, dolandırıcı. * Şakacı, lâtifeci. * Çevik, atılgan.
Lİ-VECHİLLAH
Allah için. Allah nâmına, Allah aşkına.(Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız, Lillâh, Livechillâh, Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz, o zaman sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer. L.)
LİYAKAT
İktidar. Ehliyet. Hüner. Lâyık olmak. Fazilet. Kıymetlilik.
LİYAKATMEND
(C.: Liyâkatmendân) f. Değerli, liyâkatli. * Faziletli.
LİYAKATMENDÂN
(Liyâkatmend. C.) f. Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler.
LİYAN
(Mülâyene) Mülayemetle, yumuşaklıkla muamele etmek.
Lİ-ZALİK
Bundan dolayı. Bundan ötürü.
LİZAM
(Lezm) Lazım olmak. İcâbetmek. Lüzumluluk. * Ölüm. * Kıyamet günü hesabı.
Lİ-ZATİHÎ
Kendisi. Bizzat. Kendiliğinden.
LİZAZ
Kapı ardına konulan ağaç sürgü.
LİZAZ
(Leziz. C.) Lezzetli ve tatlı şeyler.
LOCA
İtl. Bazı toplantı yerlerinde bir veya birkaç seyirciye mahsus hususi odacıklar. * Hücre, küçük bölme. * Masonların toplandıkları yeri.
LOÇA
Geminin baş tarafında ve iki yanda demir zincirin geçmesine mahsus delikler.
LODOS
Güneyden esen ılık yel, rüzgâr.
LOHUSA
(Bak: Lühusa)
LOJİSTİK
Ask: Askerlik san’atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid kısım.
LOKAVT
ing. Bir işverenin, isteklerini kabul ettirmek gayesiyle işyerini kapaması.
LOKMAN HEKÎM
Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri ve ahlâkî, tıbbî sözleri ile tanınmıştır. Peygamber Davud (A.S.) zamanında yaşadığı rivayet edilmektedir. Peygamber veya veli olduğu hususunda ihtilaf vardır.
LOKMAN SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 31. Suresi olup Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştur.
LOMBAR
ing. Harp gemisinin topun ağzı önündeki deliği.
LUAA
Yumuşak yaş ot.
LU’B
Oyun. Eğlence. (Bak: Sefâhet)
LU’BBAZÂN
f. Oyuncular.
LU’BE
Oyuncu.
LU’BET
Oynayan veya oynatılan şey. Oyuncak. * Herkesi hayrette bırakıp şaşırtacak şey.
LU’BETBÂZ
f. Hayâl oyunu veya kukla oynatan. Oyuncu.
LU’BETGÂH
f. Oyun yeri. Sefih kimselerin eğlence yeri.
LU’BÎ
Oyun ile ilgili olan.
LU’BİYYÂT
Oyunlar, eğlenceler.
LUÇ
f. Şaşı.
LUGAT
(A, uzun okunur) (Lügat. C.) Lügatlar, kelimeler. * Lügat kitapları.
LUGAT
Kelime. Söz. * Her milletin dili. * Lügat kitabı, sözlük.
LUGATNÜVİS
f. Lügat yazan.
LUGATŞİNAS
f. İyi lügat bilen.
LUGAVÎ
Lügata mensup. Lügata, kelimeye âit. Lügattan anlayan. Mecazî olmayıp hakiki bir mânaya delâlet eden kelimeye âit olan.
LUGAVİYYUN
Lügatçılar, kelimelerden anlayan âlimler.
LUHUD
(Bak: Lühud)
LUK
f. Kısa tüylü yük devesi.
LUKA
Meşhur olmuş dört İncil kitabından birisidir. Hz. İsa Aleyhisselâm’dan sonra mühim Hristiyan doktorlarından birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil’dir. Bu Zâtın (Mi: 70) yılında vefât ettiği yazılıdır.
LUKME
Yutmak. * Bir yudum taam, lokma.
LUKME-ŞÜMAR
f. Herkesin lokmasını sayan. * Mc: Pinti, hasis, cimri.
LUKTA
Yerden toplanan şey.
LUL
(Luli) f. Utanmaz, hayasız ve namussuz kadın. * Nâzik ve zarif. * Şarkı söyleyip oynayan fahişe kadın.
LULE
f. Çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük boru. * Lüle. Halka gibi dürülmüş şey.
LU’LU’
Serap. * Bir mevzi ismi. * Kurt.
LU’MUZ
Çok yiyen kişi, obur.
LURÎ
f. Cüzzâm veya miskinlik denilen hastalık. * Fare avlıyan bir kuş.
LUSS
(C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız, sârık.
LUT
f. Tatlı yemekler. Lezzetli yiyecekler. * Çıplak.
LUT (A.S.)
Hz. İbrahim’in kardeşi Harran oğlu Lut (A.S.) onunla beraber Bâbil diyarında Şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nâhiyenin ahalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yapalardı. Hz. Lut, onları doğru yola dâvet etti, dinlemediler ve çok nasihat etti, kabul etmediler. Cenab-ı Hak da onların başına taş yağdırdı ve zelzele ile köylerinin altını üstüne getirdi. Cümlesi helâk oldu. Yalnız Lut (A.S.) ehl-i beytiyle geceleyin içlerinden çıkıp kurtuldu. (Kısas-ı Enbiya’dan)
LU’TA
Koyunun boynunda olan karalık. * Siyah hat.
LUT’E
Tutmaç aşı.
LUTF
(Bak: Lütuf)
LÜAB
(Liâb) Salya. Tükrük. Hazmolmamış, ağızdan geri gelen gıda.
LÜAB-ÂLUD
Salya, tükrük karışık.
LÜAB-I ANKEBUT
Örümcek ağı.
LÜAB-I SÜRUR
Sevinç tükrüğü.
LÜABÎ
Tükrük ve salya ile alâkalı. * Salya gibi yapışkan.
LÜANE
Halka çok lânet eden kişi.
LÜBAB
Her nesnenin iyisi, güzidesi, seçkini.
LÜBADE
Yağmur için giydikleri kepenk.
LÜBAHIYE
Mükemmel hilkatli kadın.
LÜBAN
Kendir.
LÜBANE
(C.: Lübânât) Hâcet, ihtiyaç. * Önemli ve ehemmiyetli iş.
LÜBATA
Kepenk.
LÜBB
İç. Öz. Her şeyin iyisi, hülâsası. * Akıl, içli şeyin içi.
LÜBBÎ
Öz ile alâkalı. Lübbe ait.
LÜBCE
Çatal demir.
LÜBDE (LİBDE)
Çokluk. * Karıştırmak. * Yıkamak.
LÜBED
Çok mal mânasınadır ki sanki birbiri üstüne yığıla yığıla keçe gibi birbirine geçmiştir.
LÜBNA
Bal gibi yapışkanlı sütü olan bir ağaç.
LÜBS
Giyme.
LÜBSE
Sözün karışıklığı.
LÜBUB
(Lübb. C.) Her şeyin hâlisleri. Özler.
LÜBUD
Kuşun göğsü üstüne çöküp yatması. * Yapışmak.
LÜBUS
(Libâs. C.) Esvaplar, elbiseler. * Savaş elbisesi.
LÜCC(E)
Engin sular. * Gümüş. * Ayna. * Kalabalık cemaat.
LÜCCÎ
Büyük deniz.
LÜCEC
(Lücce. C.) Engin denizler. * Kalabalık topluluklar, cemaatler.
LÜCEYN
Gümüş.
LÜCME
Irmak ağzı.
LÜCUBE
Davarın sütünün çekilip azalması.
LÜCÜM
(Licâm. C.) Gemler, at dizginleri.
LÜÇ
f. Çıplak.
LÜDANE
Yumuşaklık.
LÜDD
Çuval.
LÜDUNE
Yumuşaklık.
LÜFAZE
Değirmenin öğüttüğü un. * Ağızdan çıkan söz.
LÜFFAH
Kokulu geniş yapraklı bir ot.
LÜFFAN
Ekşi nar.
LÜGA
(C.: Lügâ) Ses, sadâ. Kelâm, söz.
LÜGAT
(Bak: Lugat)
LÜGAZ
(C.: Elgâz) Meyletmek, eğilmek, yönelmek. * Yaban fâresinin delikleri. * Yolcuya zahmet veren çapraşık yol. * Bilmece.
LÜGAZ
Edb: Manzum bilmecelere denir. Lügaz çözülürse insan, hayvan, eşya veya başka bir mânâ çıkar. Meselâ: (Hikmetullah şehrinin bir tânesiOğlunun karnında yatar annesi.)Bu manzum çözülürse cevap olarak “İpek böceği” çıkar.
LÜGD (LÜGDUD)
Çene ile boyun arasında olan et.
LÜGEYZA
Kertenkelenin bir yeri kazıp giderken bir tarafını da kazıp eğri çapraşık yollar yapması.
LÜGNUN
(C.: Leganin) Çene ile boyun arasındaki et.
LÜGUB
Yorgunluk, açlık, meşakkat. Ta’b.
LÜHA
Gümüş. * Bahşiş, atâ, hediye.
LÜHAB
Ateş alevlenmek. * Işıklanmak, şule vermek. * Ateşi yakıp tutuşturmak.
LÜHAM
Her şeyi yutan. * Çok miktar asker.
LÜHAZA
(Bak: Lehâza)
LÜHBE
Sütü azalmış davar.
LÜHCE
Kuşluk vaktinde yenen yemek.
LÜHEYM
Zahmet, meşakkat.
LÜHKUK
(C.: Lehâkik) Yer yarığı.
LÜHLE
(C.: Lehalih) Serap görünen geniş çöl.
LÜHM
Kevsec dedikleri balık. * Yemen diyârında bir kabile. * Etli ve kaba olmak.
LÜHME
Bez ırgacı. * Hısımlık, yakınlık.
LÜHMUM
(C.: Lehâmim) İnsanlardan ve atlardan iyi ve cevvâd olanlar. * Sütü çok olan deve.
LÜHNE
Misafire seferden geldiğinde verilen hediye ve armağan. * Savaş gününde başa giyilen tolga. Az şey. * Kahvaltı.
LÜHUD
(Lahd. C.) Çukurlar, kabirler, mezarlar.
LÜHUD-İ ŞÜHEDÂ
Şehitlik. Şehitler mezarlığı.
LÜHUF
(Lihâf. C.) Örtüler, sargılar. Örtünecek şeyler.
LÜHUK
Ulaşmak. Yaklaşmak. Sonradan yetişmek.
LÜHUM
(Lahm. C.) Etler.
LÜHUM
Cömertler. İyiler. İyi insanlar.
LÜHUM-U LEZİZE
Lezzetli etler.
LÜHUSA
Yeni doğurmuş kadın. Henüz yataktan kalkmamış kadın. Bu hâl 9 ilâ 40 gün kadar devam eder.
LÜHVE
(C.: Lühâ-Lühât) Değirmencinin, eliyle değirmenin ağzına döktüğü tane. (Daha çok hediye, atâ ve hibe mânasına kullanılmıştır.)
LÜK
f. Kalın ve yoğun şey. * Kırmızı boya.
LÜ’KA
Kaşıkla alınan şey.
LÜKA’
Hor ve hakir kimse. * Ufak çocuk. * At.
LÜKAA
Zahmet, meşakkat. * (BibBiiiiiib Kafa) , akılsız kişi.
LÜKAT
Yabana dökülmüş ve saçılmış nesne.
LÜKATA
Fık: Sâhibi belli olmayan sokakta bulunan şey. Bu malı yerden kaldırmağa İltikat, yerden kaldırana da Mültekit denir.
LÜKATA-ÇİN
f. Değersiz ve artık şeyleri toplıyan.
LÜKK
Nar ağacına benzer bir hindi ağacının zamkı. * Kılıç ve bıçak saplarını berkitmekte kullanılan meşhur bir nesne.
LÜKKAA
Hazırcevap olan.
LÜKKAH
Hoş kokulu bir ot.
LÜKKAM
Şam diyârında yüksek bir dağın adı.
LÜKNET
Pelteklik, dil tutukluğu, kekeleme.
LÜKNUNET
Kekeleme, pelteklik, dildeki tutukluk.
LÜKS
Lât: Aşırı süs. * Işık ölçü birimi. * Kuvvetli ışık veren bir nevi petrol lâmbası.
LÜKUNET
Dildeki tutukluk, pelteklik, kekeleme.
LÜKYA (LÜKYÂNE)
Birbirini görmek.
LÜKZUF
Üzüm çöpü.
LÜ’LÜ’
İnci. * Parlak. Ziyalı. Kıymetli.
LÜ’LÜ’-BÂR
f. İnci yağmuru. İnci yağdıran.
LÜ’LÜ’-FEŞAN
f. İnci saçan, inci dağıtan.
LÜ’LÜ-İ LÂLÂ
Parlak inci.
LÜ’LÜ-İ MESKUB
Delinmiş inci.
LÜ’LÜ-İ ŞEHVÂR
İri inci.
LÜ’LÜ’-PÂŞ
f. İnci dağıtan, inci saçan.
LÜM’A
(C: Limâ’) El ayası miktarı. * İnsan topluluğu. * Kuruması gelmiş olan bir parça ot.
LÜMAH (LİMÂH)
Tokatla vurmak.
LÜMAZE
Ağızda geri kalan nesne.
LÜMEY’A
Küçük pırıltı. Küçük ışıkcık. Parıltıcık.
LÜMEZE
Bir kimsenin arkasından ayıplarını söyliyen. Gıybet eden.
LÜMME
Nişan. Alâmet. Damga. Nokta. * Vesvese, kuruntu. * Çok cemaat, çok kalabalık.(İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hulâsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselâ: Nasılki insanda kuvve-i hâfızanın vücudu, âlemde Levh-i Mahfuz’un vücuduna kat’i delildir. Öyle de: İnsanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatiyle konuşan bir şeytani lisan ve ifsat edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiplerinin ihtiyarına zıd ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat’i bir delildir.Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime, bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üflüyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerirenin vücudunu ihsas ederler. L.)
LÜMME-İ ŞEYTÂNİYE
şeytanın vesvesesi. Şeytanın verdiği kuruntu.
LÜMMÎ
Toplanmaya dâir. * Nazarî ve aklî delil. (Bak: Limmî)
LÜMMİYET
(Limmiyet) İllet ve sebebiyet.
LÜMTA
şiddet. Mihnet.
LÜMZA
Bir parça yiyecek. * Beyaz nokta. * Atın alt dudağında olan beyazlık.
LÜNC
f. Ağzın içi. * Dudak. * Çolak.
LÜSAT
Diş etleri.
LÜSEYN
Küçük dil. Dilcik.
LÜSGA
Söylerken rı’yı gayn’a veya lâm’a; ve sin’i te’ye kalbetmek.
LÜSN
(Lisân. C.) Diller, lisanlar.
LÜSS (LİSS)
(C.: Lüsus) Hırsız.
LÜSUB (LESB)
Yapışmak.
LÜSUK
Yapışma, bitişik olma. Yapışıp tutma. * Ulaşma, vâsıl olma, erişme.
LÜSUS
(Luss. C.) Hırsızlar, sârıklar.
LÜSUSET
(Lüsusiyet) Hırsızlık, sirkat.
LÜSUSİYYET
Hırsızlık yapma, sirkat.
LÜSÜN
(Lisân. C.) Lisânlar, diller.
LÜTÎN
Adam boyu miktarı bir ağacın adı. (Bakla yaprağı gibi yaprağı olur, hurnup gibi dalları olur, içinde küçük taneleri olur.)
LÜTNE
Kirpi.
LÜTRE
f. Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. * Boşboğaz.
LÜTUF
Rıfk ve nevâziş. İltifatla mülâyemet üzere muâmele eylemek. Allah (C.C.) Hazretlerinin kullarını rıfk ve sühuletle murâdına muvaffak eylemesi. * Güzellik, hoşluk. * İyilik, iyi muâmele.
LÜTUF-DİDE
Lütuf görmüş.
LÜTUT
Sâbit ve lâzım olmak, gerekmek.
LÜUKA
Sür’at, hız.
LÜÜME
Öküz. * Çiftçilikte kullanılan bazı âletler.
LÜÜSE
Uyku ağırlığı.
LÜVAB (LÜVABÂ)
Susamak. * Kulpsuz bardak.
LÜVAM
Melâmetlik, rüsvaylık, rezil kepaze olmaklık.
LÜVASE
Bir lokma yiyecek.
LÜVB
Çokluk, kalabalık, izdihamlık.
LÜVBE
(C.: Lüeb-Lub) Kara taşlı yer.
LÜVBİYA
Börülce.
LÜVKA
Kaymak, zübde. * Yapışmak.
LÜVSE
Zayıflık. * Eğlenmek. * İsabet etmek.
LÜZK
(Lâzık) Yapışmak. * Ulaşmak varmak.
LÜZUB
Yapıştırma, yapışma. Birbirine kafes gibi girdirip yapıştırma. * Sâbit olma.
LÜZUCET
Yapışkanlık. Yapışan, uzayan şeyin hali.
LÜZUCÎ
Yapışkan. * Kopmadan uzayan.
LÜZUCİYYET
Çekilip uzayış.
LÜZUM
Lâzım olmak. Bir şey bir şeyden aslâ ayrı olmayıp onunla sâbit ve dâim olmak. Gereklilik.
LÜZUM-U BEYYİN
İsbata ihtiyacı olmayan şey. Cehil, ilimsizliğe lüzum olması gibi. Ve yine meselâ: Kör olmak, görmemezliğe delildir. (Lüzum-u beyyin’in zıddı: “Lüzum-u gayr-ı beyyin”dir. İsbata ihtiyacı olan şey demektir.)
LÜZUM-U GAYR-İ MÜNFEK
Ayrılmazlık.
M Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler
MA’
Yer yüzüne yayılıp döşenmek.

f. Biz mânasınadır. (Bak: Şahıs zamiri) * Mim ile elif harfinden ibâret “Mâ”. Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. “Şu nesne, o şey ki…” mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba’d: Sondaki, alttaki.)
MÂ’
Su. Ab.
MAA
(Beraber) mânasında bir kelime olup, iki türlü kullanılır:1- İzafetle (tamlama hâlinde):a) Zarf olarak: (Celestü maa zeydin: Zeyd ile beraber oturdum)b) Sıla (cümlecik) olarak: (Musaddıkan lima maaküm: Sizdekini tasdik ederek)c) Haber olarak: (Vehüve maahüm: O, onlarla beraberdir.)2- İzafetsiz: Bu takdirde tenvinlenir ve hâl olarak bulunur: (Caû maan: Beraber geldiler.)
MAAB
Ayıp, eksiklik. * Ayıp şey, utanılacak nesne, ayıp yeri.
MAABİD
(Meâbid) (Mabed. C.) İbadet edilen yerler. Mâbetler. * (Abd. C.) Hizmetçiler. Kullar.
MAABÎD
(Ma’bud. C.) Ma’budlar.
MAABİD-İ İSLÂMİYE
İslâm mâbetleri. Mescid ve câmiler.
MAABİR
(Ma’ber. C.) Köprüler, geçitler, kemerler.
MAACİL
(Ma’cel. C.) Yollar,
MAACÎN
(Ma’cun. C.) Macunlar. Hamur kıvamındaki yoğurulmuş şeyler.
MAAD
(Meâd) (Avdet. den) Âhiret. Dönülüp gidilecek yer. * Dönüş. * Ahiret işleri. Uhrevi işler.
MAADA
Başka. Fazla. Bundan gayrı. (Bak: Adâ) (İstisnâ kelimesidir)
MAADİN
(Maden. C.) Madenler.
MAAFİR
Hemedan’da bir kabilenin adı.
MAA-HAZA
Bununla beraber. Bununla birlikte.
MAAHİD
(Ma’hed. C.) Buluşma yerleri. Anlaşma yapılan ve sözleşilen yerler.
MAAHU
Onunla beraber. Onunla.
MAAK
Meslek, mezheb. * Sığınacak yer.
MAAKAT
Derinlik.
MAAKID
(Ma’kad. C.) Ma’kadlar, akdedilecek yerler. Toplantı yerleri. * Düğümler. Düğüm yerleri veya noktaları.
MAAKIL
(Ma’kıl, Ma’kale ve Ma’kule. C.) Sığınacak yerler. * Kan pahaları.
MAAKIM
(Ma’kım. C.) Eklemler, eklemeler.
MAAKKA
Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği.
MAAL
Yükseklik. İlerilik. Şereflilik.
MAALCEMAA
(Maa-l-cemâe) Cemaatle beraber, cemaatle birlikte.
MAALEM
İz. Eser. Nişân. * Dinî mes’ele.
MAAL-ESEF
Yazık ki. Maalesef.
MAAL-FARIK
Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber.
MAAL-FARZ
Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.
MAAL-GAYR
Başkası ile birlikte. Gayrısı ile.
MAALÎ
şerefler. Yükseklikler. * Yüksek fikirler. * şerefli vazifeler.
MAALİF
(Ma’lef. C.) Ot, saman gibi yem konan yerler. Samanlıklar.
MAAL-İFTİHAR
İftiharla. Sevinerek. Kemal-i şevk ile.
MAALİM
(Ma’lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes’eleler. * İzler. Nişanlar. Eserler.
MAALİYAT
İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler.
MAAL-KERAHE
Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.
MAAL-KİFAYE
Kâfi olmakla, yetmekle beraber.
MAAL-MEMNUNİYYE
Memnun olmak suretiyle. İsteyerek. Gönül rızası ile. Memnuniyetle.
MAAMİ’
(Ma’maa. C.) Ateş çatırtıları.
MAAN
Menzil, mekân.
MAAN
Birlikte. Beraber.
MAANÎ
(Mâna. C.) Mânalar. * Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı. (Bak: Belâgat)
MAANÎ-İ KUDSİYYE
Kudsi mânâlar.
MAANÎ-İ MEDLULE
Anlaşılan mânâlar.
MAANÎ-İ MUKADDESE
Mukaddes mânâlar.
MAANÎ-İ MÜTEZAHİME
Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli.
MAANÎ-İ SÂNEVİ
İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi.
MAANÎ-İ ÛLÂ
Evvelki mânâlar, vesileler.
MAAR
Ar ve hayâya sebep olacak şeyler.
MAARIZ (MEÂRİZ)
(Muarraz. C.) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem’ olmak, toplamak itibariyle ma’razlar, ta’rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler.
MAARÎ
İnsanın daima çıplak kalan organ veya azası.
MAARÎC
(Mi’rac. C.) Merdivenler.
MAARİF
Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. * Meharet. Üstadlık. Hüner. * Marifetler. Mâruflar. Kültürler. * Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri. * Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te’mine çalışan bakanlık.
MAARİF-İ MÜTENEVVİA
Çeşit çeşit bilgiler.
MAARİF-İ UMUMİYE NEZARETİ
Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı.
MAARİF-MEND
(C.: Maarifmendân) f. Bilgili, bilgi sahibi. Kültürlü.
MAARİF-MENDÂN
(Maarifmend. C.) Bilgi sahibi kimseler, bilgililer.
MAARİF-PERVER
f. Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden.
MAARİK
(Ma’rek ve Ma’reke. C.) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları.
MAARÎZ
(Mi’raz. C.) Kapalı mânâlar. * Edb: Birden fazla mânası olan bir kelimenin, en uzak mânasını kasdetmeler.
MAARÎZ-ÜL KELÂM
Kelâmda irad olunan kapalı mânâlar. Bir sözün asıl mânâsından başka mânâyı istemeler.
MAAS
Ayağın siniri çekilip büzülmek. * Ayağın eğri olması.
MAASIR
(Ma’sara. C.) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.
MAASÎ
(Ma’siyyet. C.) Günahlar. * İsyanlar.
MAAŞ
Geçinilecek şey. Yaşayış. Aylık para.
MAAŞAT
(Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar.
MAAŞEN
Yaşayış bakımından.
MAAŞİR
(Ma’şer. C.) (Bak: Ma’şer – İlticâ – Melce’).
MAATIF
(Ma’tıf ve Mı’taf. C.) Gözlenilecek veya bakılacak yerler.
MAATÎR
(Mı’târ. C.) Devamlı güzel koku sürünenler.
MAA-T-TEESSÜF
Yazık ki. Esefle. Teessüfle beraber.
MAAVİL
(Mi’vel. C.) Taş, kaya parçalamakta kullanılan sivri kazmalar.
MAAVİN
(Maunet. C.) Yardımlar, muâvenetler. * Yol yiyecekleri. Azıklar.
MAAYİB
Ayıplar. Lekeler. Kusurlar.
MAAYİR
Ayıplanmış.
MAAYİŞ
(Maişet. C.) Geçinmek için gerekli şeyler.
MAAZ
Şiddetle gadap etmek, çok fazlasıyla hiddetlenmek. * Bir nesne güç gelmek, zor gelmek.
MAAZ
Sığınacak yer. Penah.
MAAZALİK
Şu var ki. Bununla berâber.
MAAZALLAH
Allaha sığındık. Allah korusun.
MAAZIM
(Mu’zam. C.) Bir şeyde en büyük kısımlar.
MAAZİR
(Bak: Meâzir)
MAAZİYADETİN
Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol.
MA-BA’D
Sonra. Gelecekteki.
MA-BA’DETTABİA
(Mâba’de-t tabia) Metafizik. Beş duygu ile bilinmeyen varlıklar hakkında fikrî araştırma yapan felsefe kolu. Bu felsefe ile alâkalı olan.
MABA’Dİ
(Mâbadi) Sonrası. Bundan sonrası.
MABAKİ
Geri kalan, kalan, artan.
MA’BED
(Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi)
MA’BED-İ FERSUDE
f. Eskimiş, yıpranmış mâbed.
MA-BEKA
Arta kalan, bâkiye, geri kalan.
MA’BER
(C.: Maâbir) (Ubur. dan) Geçit, kemer, köprü. * Geçilecek yer.
MABEYN
Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası. * Haremle selâmlık arasındaki oda. * Padişah yakınlarının bulunduğu oda.
MABGUZ
(Bugz. dan) Nefret ve buğzedilmiş. Sevilmemiş.
MA-BİHİ-L-HAYAT
Yaşamaya sebep olan, hayata vesile olan.
MA-BİHİ-L-İFTİHAR
Kendi ile ve onunla iftihar edilecek şey.
MA-BİHİ-L-İMTİYAZ
Kendisi ile imtiyaz kazanılan şey.
MA-BİHİ-L-İSTİHKAK
Hak etme sebebi.
MA-BİHİ-L-İ’TİMAD
İtimada vesile ve sebep olan şey.
MABSARA
Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar.
MABTAHA
(C: Mebâtıh) Kavun karpuz ekecek yer.
MA’BUD
(Mâbud) Kendine ibadet edilen Allah (C.C.)
MA’BUDE
Şirk, evham ve putperestlikten doğan kadın heykeli ve emsali put.
MA’BUDİYYET
Mâbud oluş. Kendine ibâdet edilmeğe lâyık olan, ki bu sıfat ancak Allah’a mahsustur. Uluhiyyet.(İşte şu vaziyette bir insana hakiki ma’bud olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcat-ı insaniyyeyi ifa edecek ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise mabudiyete lâyık yalnız Odur. S.) (Bak: Taabbüd)
MA’BUD-U Bİ-L HAK
Hak olan ma’bud. Hakkıyla ibadete lâyık olan Allah (C.C.)
MA’BUD-U HAKİKÎ
Hakiki ma’bud olan Cenab-ı Hak (C.C.)
MAC
Tuzlu su.
MA’C
Süratle gitmek, hızlı gitmek. * Yürürken dolaşmak.
MACC
Ağzından sular akan yaşlı deve.
MA’CEL
(C.: Maâcil) Yol. Menzile ulaştıran yol.
MA’CEME
Sabırlı, tahammüllü kimse.
MACERA
Olup geçen şey. Baştan geçen hadise.
MACERAPEREST
f. Maceracı. Macera meraklısı.
MA’CES
Yay kabzası.
MA’CEZ
Çalışmaktan ve maişetten âciz oldukları yer.
MACİD
Çok âli. Şerif. Yüce. Kerim. * Hoş. Nâzik meşreb.
MACİN
(C: Micân) Her dileğini yapan kimse. * Hile yolunu öğreten.
MACUN
Hamur kıvamındaki ilâç. * Hamur gibi yoğurulmuş şey.
MACUŞUN
Gemi, sefine. * Boyanmış elbise.
MAÇ
f. Öpüş.
MAÇİN
Çin’e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan’ın ahalisinden farkları yoktur. Çağatay dili konuşurlar. Kendileri çok tembel; ve zevk ve eğlenceye çok düşkündürler. Ziraat vs. işleri kadınları tarafından yapılır. Tamamı müslüman ve sünnîdirler.
MAD
Yumuşak taze ot.
MA’D
Taze hurma. * Taze ot. * Yumuşak. * Yoğunluk, gılzat. * Gitmek. * Çekmek.
MADAHİK
(Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar.
MADAK
Sıkıntı, darlık.
MADALLE
Yolun kaybolduğu yer.
MADALYA
İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.
MÂ-DÂM
Çünkü. Mâdem. Böylece olunca. Dâim ve bâki oldukça.
MÂ-DÂM-EL MELEVAN
Gece gündüzün devamı müddetince.
MADARİB
(Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler.
MADCA’
Yatılan yer. * Kabir. Mezar.
MADDE
Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan. * Asıl, esas, cevher, mâye. * Bend, fıkra, kısım. * İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey. * Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan yara.
MADDE-İ ACİNİYE
Hamur gibi yoğurulmuş cisim.
MADDE-İ MUSAVVİRE
Tıb: Kanın küreciklerinden başka gıda maddesinden olup, azot ve sair maddeleri içine alan sulu cisim. Canlı hücrelerin vücudunu teşkil eden ve içinde çoğunun çekirdek bulunan albüminli madde. Protoplazma.
MADDE-İ ULYÂ
Kıymetli cevher maddesi, yüksek madde. Çok kıymetli şey.
MADDETEN
Cismen. Madde ve cisim olarak. * İş olarak, iş ile. * Gözle görülür ve elle tutulur şekilde.
MADDÎ
(Maddiye) Cismâni. Madde ile alâkalı olan. Maddeye ait. * Paraca ve malca. * Paraya ve mala fazlaca ehemmiyet veren. * Dokunma, koklama, görme, işitme, tatma ile hissedilip duyulan şeyler.
MADDİYAT
(Maddiyet. C.) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler.
MADDİYET
(C.: Maddiyât) Gözle görülüp elle tutulan şey. Cismâni.
MADDİYUNLUK
Maddiyunların mesleği. Maddecilik. Hiçbir müsbet delile dayanmıyan ve sadece maddeye istinad eden ve ruhâniyatı ve mâneviyatı inkâr edenlerin bâtıl akideleri.(Maddiyunluk, mânevi tâundur ki, beşere müthiş sıtmayı tutturdu; gazab-ı İlâhiye çarptırdı. Telkin ve tenkid kabiliyeti tevessü’ ettikçe o tâun da tevessü’ eder. M.)(Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise, mâneviyatta kördür. M.)
MADDİYYUN
(Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.(Maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde Hallâkiyet-i İlâhiyyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumi kuvvetin nereden idare edildiğini anlıyamadıklarından, madde ve kuvveti ezeli tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber herbir yerde herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinden çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurafetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler; yâni; bir tek İlâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz İlâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yâni; bir tek Zât-ı Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtisi olan Ezeliyeti ve Hâlikıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihayetsiz câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki Uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar… L.)
MADE
f. Dişi. Erkeğin zıddı.
MA’DELE(T)
(Ma’dilet) Adalet eylemek. Hak ile hükmeylemek. * Adalet yeri.
MA’DELE-İ ULYÂ
Büyük adalet yeri, yüksek adaletle herkesin muhakemesi görülen yer. Huzur-u İlâhiyedeki adâlet.
MA’DELETGÜSTER
f. İnsaflı, adaletli, vicdanlı ve doğru kimse.
MA’DELETKÂR
f. Âdil, adaletli.
MA’DELETPERVER
f. Doğru, insaflı, adaletli ve vicdanlı kimse.
MA’DEN
Maden. * Bir haslet veya hususiyetin kaynağı. * Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me’hazı olan yer. * Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.
MA’DENÎ
Madenden yapılmış. * Madenle alâkalı.
MA’DENİYAT
Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi.
MÂDER
f. Ana. Çocuğu doğuran. Ümm.
MÂDERANE
f. Annece. Anaya yakışır surette.
MÂDERENDER
f. Üvey ana.
MÂDERÎ
f. Analık. Annelik.
MÂDERZÂD
f. Anadan doğma. Anadan doğduğu gibi.
MADG
Çiğneme. Ağızda çiğneyiş.
MADGARE
Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş.
MADHEK
Maskara. Gülünecek şey. Soytarı. Komik.
MADİH
Keskin.
MADİH
(Medh. den) Öven, medheden.
MA’DİL
Sapılacak yer. Ma’dul.
MA’DİN
(C: Meâdin) Hak Teâlâ’nın yerde halk ettiği. * İkamet ettikleri mevzi.
MADİYAN
f. Dişi at. Kısrak.
MADREB (MADRIB)
(C.: Madarib) Darb edilecek, vurulacak yer. * Kakma, çakma yeri.
MADREBE
Kılıncın ağzı.
MADRUB
Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş. * Damgalanmış. * Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.
MADRUBEYN
Mat: Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.
MADRUS
Örülerek yapılmış. Örülmüş şey.
MA’DUD
Hesabedilen. Sayılan. Addedilen. * Muayyen. Belli.
MA’DUDAT
Yumurta gibi sayı ile satılıp alınan şeyler.
MA’DUM
Mevcut olmayan. Yok olan. Yok.
MA’DUMAT
Yok olanlar. Yokluklar.
MA’DUMAT-I HÂRİCİYYE
İlm-i İlâhide olup, maddi vücudu olmayan şeyler.
MA’DUMAT-I MÜMKİNE
Var olacağı ilm-i İlâhîde mâlum olup, henüz mevcud olmayan hâdisat.
MA’DUMİYET
Yokluk, ma’dumluk, yok olma.
MA’DUM-ÜL CİSİM
Cismi olmayan.
MA-DUN
Aşağı. Alt. Alt derece.
MA-FAT
Kaybolan. Fevt olan. Elden çıkan şey. Kaybedilen.
MA-FEVK
Üstünü. Üstün olanı. * Bir şeyin üstü, üst tarafı. Baş.
MA-Fİ-HA
İçindekiler. O şeyin içinde olanlar.
MA-Fİ-L BAL
Gönülde olan maksad ve meram. (Mâ-fi-z zamir de denilir.)
MA-Fİ-L YED
Fık: Bir terekenin taksimi yapılmadan varislerden biri veya birkaçı ölürse, bunların terekelerinden varislerine düşen kendi mikdarları.
MA-Fİ-L-BAB
Kapı içinde. Bir kitabın içindeki bölümde (babda) olan şey.
MA-Fİ-Z ZAMİR
Kalbde ve gönülde olan.
MAFSAL
Tıb: Vücuddaki kemiklerin ekli olan oynak yerleri. Eklem.
MAFSAL-I MÜTEHARRİK
Tıb: Oynar eklem.
MAFTUR
(Fıtrat. dan) Yaradılışta olan. Fıtratta bulunan. * Yaradılmış.
MA’FUC
Dübürüne vurulmuş.
MA’FUN
Bozulmuş ve çürümüş şey. * Kokmuş et.
MA’FÜVV
Suçu afvedilmiş. Bağışlanmış. * İstisnâ edilmiş, müstesnâ kılınmış, ayrı tutulmuş.
MAGABBE
Akıbet, son, netice.
MAGABIT
İmrenilme. Gıpta edilme.
MAGABİN
(Magben. C.) Kasıklar, uyluk kemikleri.
MAGAFİR
Çirkin kokulu bir zamk.
MAGAFİR
(Miğfer. C.) Çelik başlıklar, miğferler.
MAGAK
f. Çukur.
MAGAKÇE
f. Küçük çukur. Çukurcuk.
MAGALE
şer, kötü.
MAGALIB
Üstün gelen, galebe eden.
MAGALIK
(Mağlak. C.) Kilitler, sürmeler.
MAGAMİZ
Ayıplı, ayıplanmış.
MAGAMİZ
(Magmaz. C.) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler.
MAGANİ
(Magni. C.) Evler, hâneler, menziller.
MAGANİM
(Magnem. C.) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar.
MAGARAT
(Magare. C.) Mağaralar.
MAGARE
(C.: Magarât) Mağara.
MAGARİB
(Magrib. C.) Batılar, magribler, garplar. * Akşamlar.
MAGARİM
(Magrem. C.) Diyetler. * Ödenecek borçlar.
MAGARİS
(Magris. C.) Fidanlıklar, fidan bahçeleri.
MAGAS
(C: Emgâs) Kıymetli iyi deve.
MAGASİL
(Magsel ve Magsil. C.) Gusülhâneler, yıkanılacak yerler.
MAGAVİR
(Mugâvir. C.) Kıtal eden, harbeden, çarpışan.
MAGAZİ
Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri. * Savaşlar, muharebeler, gazalar.
MAGAZİN
Çeşitli mevzulardan bahseden resimli mecmua.
MAGBAT
(C.: Magabit) Gıpta edilecek ve imrenilecek yer.
MAGBEN
(C.: Magabin) Uyluk kemiği. Kasık.
MAGBUN
(Gabn. dan) Alışverişte aldanmış olan. * Şaşkın. Şaşırmış.
MAGBUNİYET
Şaşkınlık.
MAGBUT
(C.: Magabit) İmrenilmiş, gıpta edilmiş.
MAGD
Kurutan otu. * Yerüç otu.
MAGDUB
Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş. * Fık: Gasbolan mal.
MAGDUBEN
(Gadab. dan) Öfke ve hiddet ile. Gadap ile.
MAGDUBUN MİNH
Fık: Malı gasbolan kimse.
MAGDUR
(Mağdur) Gadre, haksızlığa uğramış ve gadir görmüş.
MAGDURE
Mağdur kadın. Haksızlığa uğramış ve gadir görmüş kadın veya kız.
MAGDURİYYET
Mağdurluk. Gadre uğramış kimsenin hali.
MAGFELE
Dudak altında biten kılların çevresi.
MAGFİRET
(Mağfiret) Cenab-ı Hakk’ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu.
MAGFİRET-İ İLÂHİYE
Allah’ın mağfireti, affetmesi.
MAGFUR
(Mağfur) Rahmetlik olmuş. Günahlarının afvı için kendine dua edilmiş olan. Allah’ın, kendisini affı için dua edilen ölmüş kimse.
MAGİB
Kaybolma.
MAGİN
Mazaryon otu.
MAGİZ
İçinde ağaç bitmiş olan su birikintisi.
MAGL
Yürek ağrısı, kalp ağrısı.
MAGLAK
Kilitlenecek yer.
MAGLATA
Mugalata. Boş ve mânasız söz. Zihin yanıltmak için söylenen saçma sapan söz.
MAGLATA-İ ŞEYTANİYE
İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi.
MAGLATA-İ VEHMİYYE
Vehmin, insanı yanıltmak için yanlışı doğru göstermesi.
MAGLE
Yılda iki kez doğuran koyun ve keçi.
MAGLUB
(Mağlub) Yenilmiş. Kendisine galib gelinmiş. Yenilen kimse.
MAGLUBANE
f. Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde.
MAGLUBİYYET
Yenilme. Bir kuvvetlinin idaresi altında bulunuş.
MAGLUK
Kapalı. Kilitli.
MAGLUL
Susuz kalmış. Su sıkıntısında bulunan. * Eli bağlı. Zincirle bağlanmış kimse. * Hapsedilmiş olan.
MAGLUL-ÜL YED
Eli bağlı.
MAGMA
yun. Jeo: Yanardağlardan çıkan hamur kıvamındaki yoğun madde.
MAGMAG
Boğaz düdüğü. * Yemeği yağlı yapmak.
MAGMAGA
Karışmak, ihtilat.
MAGMAS
(C: Megâmıs) Çok fazla çukur olan yer.
MAGMUM
Gamlı. Kederli. Tasalı. Sıkıntılı. * Bulutlu. Kapalı.
MAGMUMÂNE
Kederlice. Gamlı olarak. * Mübhem olarak.
MAGMUMİYET
Kederli, gamlı olma. * Hava bulutlu ve kapalı olma.
MAGMUR
Şöhretsiz. Adı sanı silinmiş olan. * Harap. Yıkık.
MAGMURİYET
Mağmurluk, viranlık, haraplık. * Adı sanı kaybolmuş.
MAGMUZ
Kabâhatli, suçlu.
MAGN
(C: Megân) Menzil.
MAGNA
Durmak.
MAGNATIS
Mıknatıs.
MAGNEM
(C.: Maganim) Ganimet. Harpte düşmandan ele geçirilen mal.
MAGNETİK
yun. (Manyetik) Mıknatıs gibi çekici kuvveti olan.
MAGRE
(C: Migrât) Aşı dedikleri kırmızı balçık.
MAGREFE
Geniş yer.
MAGREM
Bir şeye çok düşkün, haris kimse. Tutkun. Aşık. * Borçlu. * Zarar, ziyan. * Cürüm, cinayet.
MAGRES
Fidan bahçesi. Fidanlık.
MAGRİB
(Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye’ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı.
MAGRUK
Gark olmuş. Suda batmış olan.
MAGRUKÎN
(Mağruk. C.) Suda Boğulanlar.
MAGRUR
(Mağrur) Gururlu. Boş bir şeye güvenen. Fâni ve faydasız şeylere güvenip kendini aldatan. Mütekebbir. Kibirli kimse. Müteazzım.
MAGRURANE
f. Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin, fahirlenme; salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış. S.)
MAGRUREN
Gururlanarak. Güvenerek, itimad ederek. * Aldanarak.
MAGRURİYET
Gururluluk, kibirlilik. * Bir şeye itimad edip, güvenip aldanma. * Kibirlenme, gurulanma, övünme, tefahhur, tekebbür.
MAGRUS(E)
(Gars. dan) Toprağa dikilmiş.
MAGRUZ
Taze. Bayatlamamış ve bozulmamış.
MAGS
Bağırsak ağrısı.
MAGSEL
(C.: Magasil) (Gasl. den) Gusülhâne. Ölü yıkanan yer.
MAGSUB(E)
(Gasb. dan) Zorla ve cebren alınmış. Gasbolunmuş.
MAGSUL
Gaslolmuş. Yıkanmış. Gusletmiş.
MAGŞİ
(Gaşy. den) Baygın. Gaşyolmuş. Kendinden geçmiş.
MAGŞİYANE
f. Bayılmış gibi, baygıncasına.
MAGŞİYY
Aklı gitmiş hayran kimse.
MAGŞİYYEN
Bayılmış olarak, baygın bir halde.
MAGŞİYYÜN ALEYH
Bayılmış, baygın.
MAGŞUŞ
Katışık. Karışık. Saf olmayan.
MAGŞUŞE
Gümüş ve bakır karışığı akçe.
MAGŞUŞİYYET
Halis ve saf olmayış. Karışıklık.
MAGT
Çekmek.
MAGTUS
Su, gaz veya hava gibi şeylerin içine batırılmış.
MAGTUŞ
Karanlık yer.
MAGUSE
Medet gelmek, yardım gelmek.
MAGV
Kedi miyavlaması.
MAGZ
Beyin. * Öz. İç. Lüb. İlik. * Dimağ.
MAGZA
Maksad, gaye, meram, istek, arzu. * (C.: Magazi) Harb hikâyeleri. Muharebe ve gazaya ait hikayeler. * Savaş, muharebe, gaza, harb.
MAGZAB
Gazap edecek yer.
MAGZEBE
Hiddetlenme, öfkelenme, kızma. * Hiddet ve gazabı icâb ettiren şey.
MAGZUB
(Bak: Magdub)
MAH
(Meh) f. Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. * Gökteki ay. Kamer.
MAH
Mahveden. * Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) bazı kitablarda geçen bir ismidir. Nübüvvet ve risaletinin nuru, küfür karanlıklarını mahvettiğinden bu isim verilmiştir.
MAH BE MAH
Aydan aya.
MAHABİB
(Mahbub. C.) Sevilen ve muhabbet edilenler. Mahbublar.
MAHABİR
(Mahber. C.) Mürekkep hokkaları.
MAHABİS
(Mahbus. C.) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar.
MAHABİS
(Mahbes. C.) Ceza evleri, zindanlar. Hapishaneler.
MAHABİZ
(Mahbeze. C.) Ekmekçi fırınları.
MAHACCE
Geniş yol.
MAHACİR
(Mahcer. C.) Göz çukurları.
MAHADİM
(Mahdum. C.) Mahdumlar, oğullar.
MAHAFET
Korku. Korkmak.
MAHAFETULLAH
Allah korkusu.
MAHAFFE
Mahfe. Deve veya katır üzerine konan ve içinde iki kişi oturabilecek yeri olan kapalı mahmil.
MAHAFİL
(Mahfil. C.) Mahfiller. * Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler. * Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler.
MAHAFİR
(Mihfer. C.) Beller, kazmalar.
MAHAK
Her arabî ayın son üç gecesi.
MAHAKİM
Mahkemeler.
MAHAKİM-İ ADLİYE
Adliye mahkemeleri.
MAHAKİM-İ ASKERİYE
Askerî mahkemeler.
MAHAKİM-İ ŞER’İYE
şer’î mahkemeler. şeriat mahkemeleri.
MAHAKK
Mehenk. Ayar taşı.
MA-HALA
(Bir istisnâ edatıdır) Mâadâ mânasına gelir, kendinden sonraki kelimeyi nasb eder. $ (Allah’tan başka herşey fânidir) cümlesinde olduğu gibi.
MA-HALAKALLAH
Allah’ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham.
MAHALE
Çare, tedbir. * Hile.
MAHALİB
(Mahleb. C.) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri.
MAHALL
Yer. Mekân. Cây.
MAHÂLL
(Mahall. C.) Yerler. Mekânlar.
MAHALLE
(C.: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri.
MAHALLETAN
Çömlek ve değirmen.
MAHALLÎ
Bir yere mahsus. Yerli.
MAHALL-İ SADAKA
Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer’an almağa ehil olan kimse.
MAHALL-İ TEVARÜD
Vâsıl olunan yer. * Birisine yetişilen mahal.
MAHAMİD
(Mahmedet. C.) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler. * Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar.
MAHAMİL
Deve üzerine konan oturulacak sepetler. Mahmiller. * Kılınç bağ askıları. * İhtimâller.
MAHANE
f. Aylık maaş.
MAHARET
(Bak: Mehâret)
MAHARİB
(Mihrâb. C.) Mihrâblar.
MAHARİC
Çıkacak yerler. Huruc edecek yerler.
MAHARİC-İ HURUF
Gr: Ağızda harflerin çıktığı yerler.
MAHARİM
(Mahrem. C.) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler.
MAHARİT
(Mahrut. C.) Mahruti şekilller. Koniler.
MAHAS
Udul etmek, dönmek.
MÂHASAL
Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç.
MÂHASAL-I ÖMR
Evlât. Çocuk. * Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey.
MAHASİN
(Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar. * İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri. * Güzel tavırlar. * İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.(İşte şu kâinat hadsiz mehasin-i maddiyesiyle bir ma’nevî ve ilmî mehasinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve ma’nevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsn ü cemalin ve kemalin cilveleridir. S.)
MAHASİN-İ AHLÂK
Ahlâk ve huy güzelliği.
MAHAŞŞE
Kıç, dübür, makad.
MAHATİM
(Mahtum. C.) Bağlanmış ve kilitlenmiş şeyler. * Mühürlenmiş şeyler.
MAHATT
Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer.
MAHATTA
İstasyon.
MAHAVİF
(Mahuf. C.) Tehlikeli ve korkulu yerler.
MAHAVİR
(Mihver. C.) Mihverler, eksenler.
MAHAYİL
Alâmet, işaret. * (Mahile. C.) Hayâl eserleri.
MAHAZ
Su akacak yer. * Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı.
MÂHÂZÂ
Bu nedir? * Bu değil.
MÂHÂZÂ KELÂM-ÜL-BEŞER
Bu, insan sözü, beşer kelâmı değildir.
MÂHAZAR
Daha evvelden hazır olan. Hazır olarak ne varsa.
MAHAZIR
(Mahzar. C.) Mahzarlar, mürâcaatlar. Umumi istidatlar.
MAHAZİ
Rezalet ve kepazelik sebebi olan kötü huylar.
MAHAZİL
(Mahzul. C.) Rezil ve kepaze olmuş kimseler.
MAHAZİN
(Mahzen. C.) Mahzenler, sığınaklar, bodrumlar.
MAHAZİR
(Mahzur. C.) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller.
MAHAZZ
Kat’edecek, kesecek yer.
MAHBA
(C: Mehâbi) Elbise saklayacak mevzi. Kiler.
MAHBEL
Hayvanın gebelik zamanı.
MAHBER
(Mahbere) Mürekkep hokkası. Divit.
MAHBES
Hapishane. Hapsedilen yer. Cezaevi.
MAHBEZ
(C.: Mahâbiz) Ekmekçi dükkânı. Ekmekçi fırını.
MAHBUB
Muhabbet edilen. Sevilen.
MAHBUBAT
Sevilenler. Sevgililer.
MAHBUBE
(Hubb. dan) Sevilmiş veya sevilen kadın. Muhabbet edilen kadın veya kız. * Vaktiyle çok kıymetli ve pahalı olan lâle cinsinden bir çiçek.
MAHBUBETÜN Lİ-ZÂTİHÂ
Zâtı için sevilen. Kendi zâtında sevgili olan.
MAHBUBİYYET
Sevilen olmak. Mahbub olmaklık. Sevilecek hâlde bulunuş. (Cenab-ı Hakk’ın kullarını her çeşit nimetler ile besleyip yetiştirmesi ve ihtiyaçlarına cevap vermesi; onları sevdiğini ve mahbubiyyetini gösteriyor.)
MAHBUB-U HÜDÂ
Allah’ın sevgilisi. Hz. Muhammed Mustafa (A.S.M.)
MAHBUB-U LİGAYRİHÎ
Faydalarından veya başkası sebebi ile sevilen. Dolayısı ile sevilen.
MAHBUK
Katı, şiddetli, şedid.
MAHBUN
Kıtlık için saklanan şey. * Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin.
MAHBUS
Hapsedilmiş olan.
MAHBUSHANE
f. Cezaevi, hapishâne, zindan.
MAHBUSÎN
(Mahbus. C.) Hapsolunmuş kimseler. Bir yere kapatılmış olanlar.
MAHBUSİYET
Hapislik, mahbusluk. Hapis kalınan müddet.
MAHC
Cima etmek. * Kovayı azıcık çekip yine dolsun diye suya vurmak.
MAHC
Soymak. * Yontmak.
MAHCAH
Lâyık olacak mevzi.
MAHCER
Ev, hane. Hususi yer. * Göz çukuru.
MAHCİR
(C: Mehâcir) Göz çukuru. * Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler. * Bahçe.
MAHCUB
Utanan. Utangaç. * Perdeli, örtülü. Kapalı. * A’ma. * Yaşmak veya perde ile mestur olan.
MAHCUBÂNE
f. Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla.
MAHCUBE
Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın. * Kapı ardına konulan ağaç.
MAHCUBİYET
Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk.
MAHCUC
Kasdolunmuş olan. * Çok gidilip gelinen. * Delil ve bürhanla isbat edilmiş olan. * Mekke-i Mükerreme’nin bir adı. * Kendi yerine hacca gidilmiş olan.
MAHCUCUN ANH
(Bak: İhcac)
MAHCUR
(Hacr. den) Huk: Hacir altına alınmış, malını kullanmaktan men’ edilmiş, hacredilmiş.
MAHCUZ
(Hacz. den) Huk: Hacz edilmiş. Mahkeme kararıyla rehin altına alınmış.
MAHÇE
f. Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl.
MAHÇEHRE
f. Ay yüzlü. (Aslı: Mâhçihre’dir.)
MAHDEM
Baldırın köstek takacak yeri.
MAHDU’
Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse. * Boyun damarı kesilmiş kişi.
MAHDUD
Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış.
MAHDUD
Tesviye edilmiş. Silinmiş, düzgün. * Meyvesi çok olup da dalları eğilmiş.
MAHDUD
Dikeni kesilmiş ağaç.
MAHDUDİYET
Sınırlılık. Darlık.
MAHDUM
Oğul. Evlâd. * Kendisine hizmet olunan. Efendi.
MAHDUMİYET
Mahdumluk, oğulluk, evlâtlık. * Efendilik.
MAHDURE
Örtülü ve kapalı kadın veya kız.
MAHDUŞ
Vesveselendirilmiş, kuşkulandırılmış. * Tırmalanmış.
MAHE
f. Matkap, burgu.
MA’HED
(C.: Maâhid) Sözleşilen ve antlaşma yapılan yer. Buluşma yeri.
MAHFAS
Yuva.
MAHFAZA
(Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf.
MAHFED
(C: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer. * Bir renk cinsi.
MAHFEL
(C: Mehâfil) Dernek yeri.
MAHFÎ
Gizli, saklı.
MAHFİL
(C.: Mahâfil) Toplanılacak yer. Toplantı ve görüşme yeri. * Büyük câmilerde eskiden pâdişahlara veya müezzinlere ayrılmış olan etrâfı parmaklıklarla çevrilmiş yüksekçe yer.
MAHFİYYEN
Gizlice. Gizli ve saklı olarak.
MAHFUF
Zarar gelmesin diye etrafı çevrili, kuşatılmış.
MAHFUK
Hafakanlı, ikide bir yüreği oynıyan.
MAHFUR
Kazılmış toprak. Hafriyat olunmuş.
MAHFUZ
(Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış. * Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış. * Korunup gözetilmiş. * Gizlenmiş, saklanmış.
MAHFUZ
Alçalmış veya alçatılmış.
MAHFUZ LİMAN
Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar.
MAHFUZAT
(Mahfuz. C.) Mahfuz olunmuş, gizlenilmiş şeyler. * Hıfzedilip ezberlenmiş şeyler.
MAHFUZEN
Polis veya jandarma gibi resmi bir muhafaza altında olarak.
MAHH
Yumurtanın akı.
MAHICİYY
Palan vurdukları at.
MAHIK
(Mahk. dan) Yok eden. Silen. Ortadan kaldıran.
MAHIZ
(C: Muhaz) Ağrısı tutmuş hâmile kadın.
MAHİ
(Mahv. den) Yok eden, mahveden, perişan eden.
MAHİ
f. Balık. Semek.
MAH-İ TÂBÂN
(Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay.
MAHİC
Sâfi, saf, katıksız.
MAHİDAN
f. Balık havuzu.
MAHİFÜRUŞ
f. Balık satan. Balıkçı.
MAHİGİR
f. Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan.
MAHİHAR
f. Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl.
MAHİ-İ EMRAZ
Hastalıkları yok eden.
MAHİLE
(C.: Mahâyil) Düşünmeğe sebebiyet veren işaret, alâmet.
MAHİN
(C.: Mihne-Mihan) Hizmetkâr.
MAHİR
Becerikli, hünerli, san’atkâr.
MAHİRANE
f. Ustaca, ustalıkla, maharetle.
MAHÎS
Kaçacak yer. Kaçamak. * Kurtulmak.
MAHİYAN
(Mâh. C.) Aylar. * (Mâhî. C.) Balıklar, semekler.
MAHİYANE
f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık.
MAHİYAT
Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri.
MA-HİYE
O şey ki.
MAHİYET
Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı. (Mâhiyet, hakikatten daha umumidir. Hakikat, mevcudatta, mahiyet ise, hem mevcudat hem ma’dumatta müstameldir.) (L.N.)(İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmet ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar. İ.İ.)
MAHİYET-İ CÂMİA
Çok vasıfları içinde toplayan mahiyet. (Bak: Himmet)
MAHİYYE
Aylık.
MAHÎZ
Hayız hali zamanı. (Bak: Hayız)
MAHÎZA
(C: Mehâyız) Hayız bezi.
MAHK
İnat etmek. * Birbirini tutup çekmek.
MAHK
Gidermek. * İptal etmek, saymamak. * Eksik, noksan.
MAHKEDE
İkamet mevzii, oturulan yer.
MAHKEME
(Hüküm. den) Dâvaların görülüp hükme, karara bağlandığı yer. İcra-yı adalet için çalışan resmî daire.
MAHKEME-İ EVKAF
İkinci meşrutiyetin ilânından sonra evkaf müfettişliği dairesine verilen ad.
MAHKEME-İ KÜBRA
Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer.
MAHKEME-İ NİZAMİYE
Adliye mahkemeleri. Temyiz mahkemeleri ile hukuk ve ceza mahkemeleri.
MAHKEME-İ ŞER’İYYE
şeriat mahkemesi. şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme.
MAHKEME-İ TEMYİZ
Adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme ve tahkik mercii olan yüksek mahkeme.
MAHKEME-İ UZMA
Büyük mahkeme. Mahkeme-i Kübra.
MAHKÎ
Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan.
MAHKİYYUN ANH
Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan.
MAHKUD
Hased edilen, hased olunan.
MAHKUK
Hakkedilmiş. Sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış.
MAHKÛM
Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan. * Birisinin hükmü altında bulunan. * Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma.
MAHKÛMUN-ALEYH
Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan.
MAHKÛMUN-BİH
Kendisi hakkında hüküm verilmiş olan.
MAHKÛMUN-LEH
Dâvayı kazanmış olan. Lehine hükmolunan.
MAHKUN
Suçsuz, masum.
MAHKUN-UD-DEM
Fık: Katli lâzım olmayan kimse.
MAHKUR
(Bak: Muhakkar)
MAHL
Kıtlık, kaht.
MAHLAS
Nâm. Lâkab. Bazı muharrirlerde olduğu gibi, isme ilâve edilen başka bir isim. * Halâs olacak, kurtulacak yer.
MAHLASNAME
şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume.
MAHLEB
(C: Mahâlib) Kedi, arslan gibi hayvanların pençesi.
MAHLEB
Bal. * Süt sağacak kap. * Bir cins ot.
MAHLECE
(C: Mehâlic) Hallaçların yün ve pamuk attıkları yer.
MAHLEFE
Söğütlük.
MAHLU
Hal’ edilmiş. Tahtından indirilmiş padişah. * Reddedilmiş olan.
MAHLUB
Sağılmış hayvan.
MAHLUC
(Pamuk gibi) Atılmış, hallaçlanmış.
MAHLUCE
Rey ve fikri doğru olmak.
MAHLUF
Yemin etme, and içme, kasem etme.
MAHLUF-ÜN ALEYH
Hakkında yemin edilen husus.
MAHLUK
Yaratılmış. Yoktan var edilmiş olan.
MAHLUK
Traş olmuş.
MAHLUKA
Başkasının olup da benimsenen manzum parça.
MAHLUKAT
(Mahluk. C.) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah’ın yarattığı şeyler.(Şu mahlukat, İzn-i İlâhi ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor. Alem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhiri giydiriliyor. Sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor. İniyor. M.)
MAHLUL
Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş. * Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras.
MAHLUL
Delinmiş. * Öbür tarafına işlenmiş olan şey.
MAHLULAT
Mirasçısı olmadığı için evkâfa veya hükümete kalan miraslar.
MAHLULİYET
Mahlul olma hali, mahlulluk.
MAHLUL-U MUFASSAL
Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi.
MAHLUL-U SIRF
Fık: Hakk-ı intikal ve hakk-ı tapu sahibi bırakmaksızın mutasarrıfının vefatiyle mahlul kalan arazi.
MAHLUT
(Halt. dan) Karıştırılmış. Katılmış. Karışık.
MAHLUTA
Bulgurla karışık mercimek çorbası.
MAHMASA
Azlık. * Açlıktan zayıf düşme.
MAHMEL
Üzerine yük konulan şey.
MAHMİ
Korunan, himaye gören. Hıfzolan.
MAHMİDET
(C.: Mahâmid) Övme, senâ etme, medhetme.
MAHMİDETSÂZ
f. Senâ ve medheden.
MAHMİL
Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler. * Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre. * Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi.
MAHMİL-İ ŞERİF
Mekke ve Medine’ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta.
MAHMİYE
(Himâye. den) Bir şeyi koruma, muhafaza ve himâye etme. * (Muhâfazalı) büyük şehir.
MAHMUD
Medh olmaya müstehak, medhe lâyık. Öğülmüş, medh ü senâ olunmuş. * Peygamberimizin isimlerindendir. * Tar: Ebrehe’nin Kâbeyi yıkmak için getirdiği filin adı.
MAHMUDİYE
Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi. * Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın. * Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke.
MAHMUD-U BİL-ITLAK
Her cihetle ve bütün hallerde medhe ve hamde elyak olan Cenab-ı Hak.(Hiç mümkün müdür ki: Bir baharı halk edemiyen ve bütün meyveleri icad edemiyen ve yeryüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşa edemeyen; onların bir misal-i musaggarı olan bir elmayı halk edip o elmayı ni’met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmud-u Bilıtlak’a hamd noktasında iştirak etsin. Hâşâ! M.)
MAHMUD-ÜL HİSÂL
İyi ahlâk sahibi.
MAHMUD-ÜŞ ŞİYEM
Medhedilecek huylara sâhib olan. Beğenilen ve takdir edilen hasletler kendinde bulunan.
MAHMUL
Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış. * Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil. * Man: Müsned, haber. “İnsan nâtık” cümlesinde “İnsan” mevzu, “nâtık” mahmuldur.
MAHMULE
Yük. Hamule.
MAHMULEN
Mahmul olarak, yüklü olarak.
MAHMUM
Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan.
MAHMUMANE
f. Sayıklarcasına, sayıklıyarak. * Ateşler içinde, ateşli olarak.
MAHMUR
(Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik. * Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz.
MAHMURANE
f. Baygın bir şekilde. Mahmurcasına.
MAHMUZ
(Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür’atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet. * Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik. * Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan destek, payanda. * Bir köprünün ayaklarının uç kısmında çıkıntı yapan taş kütlesi. * Düşman gemisinin bordasına girmek ve onu batırmak için bazı eski harp gemilerinin ön tarafında bulunan, ileriye doğru uzanmış takviyeli kısım.
MAHMUZ
Oksitlenmiş, hamızlanmış.
MAHN
Cima etmek. * Ağlamak. * Kuyudan su çekmek. * Uzun boylu adam.
MAHN
Kuyudan su çıkarmak. * İmtihan etmek. * Bahşiş vermek. * Vurmak.
MAHNAK
Boğazın boğacak yeri.
MAHNİYE
(C: Mehâni) Derenin dar ve kısık yeri.
MAHNUK
Boğulmuş. Boğazı sıkılmış. Boğuk.
MAHNUKAN
Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak.
MAHNUN
Sar’alı. Cin taifesi dokunmuş hasta. Mecnun.
MAHPARE
f. Pek güzel kimse. * Ay parçası.
MAHPERVER
f. Mehtaplı.
MAHPEYKER
(Bak: Mehpeyker)
MAHR (MUHUR)
(C: Mevâhır) Yarmak. * Yükseltmek. * Rüzgârın çıkardığı gürültü.
MAHRA
Değerli ve itibarlı insan. * Uygun, münâsib ve elverişli şey.
MAHRAB
(C: Mehârib) Cenk edecek, dövüşülecek yer.
MAHREC
Çıkacak yer. * Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer. * Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda) * Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.) * Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye vesile-i irtika addolunan bir rütbe. * Mevleviyet. * Dahilde çıkarılan mahsulât ve emtianın sarfı için hariç memlekette bulunan mahal.
MAHREF
Bostan. Hurmalık. * Yemiş sepeti.
MAHREFE
Yol.
MAHREK
Koz: Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzedilen dâirevi hat, hareket yeri. Mermi yolu.
MAHREK
(Mahrak) Yakılacak yer. Bir şeyin yandığı yer.
MAHREK-İ SENEVÎ
Bir seyyarenin, bağlı olduğu kürenin etrafında dönmesiyle hâsıl olan farazî daire.
MAHREM
İki dağ arasındaki yol.
MAHREM
Gizli. * Dince ve şer’an müsaade olunmayan. * Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. * Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunlar arasında nikâh asla caiz değildir.) * Çok samimi ve içli-dışlı olan kimse.
MAHREMAN
(Mahrem. C.) Sırlar. Gizli şeyler. Esrar. * Sırdaşlar.
MAHREMANE
f. Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda.
MAHREM-İ ESRAR
Gizli sırlara vakıf olan çok yakın kimse. Gizli sır söyleyen kimse.
MAHREMİYYET
Gizlilik. Mahrem olma hali.
MAHRU
(C.: Mâhruyân) f. Ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak olan. Güzel.
MAHRUB
Harabedilmiş, dağıtılmış.
MAHRUB
Mahrum edilmiş. Elinden varı yoğu alınmış. Bomboş bırakılmış.
MAHRUF
Toplanılmış devşirilmiş meyve.
MAHRUK
Yanan. Yanmış.
MAHRUKAT
Yakılacak madde. Yanan şeyler.
MAHRUKAT-I MÂYİA
Akaryakıt.
MAHRUK-UL FUAD
Yüreği yanık.
MAHRUM
Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak. * Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan. * İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.
MAHRUMANE
Mahrumcasına. Bahtsız ve nasipsizcesine.
MAHRUMİYYET
Elde edemeyiş. Yokluk. Mahrumluk. İstediğini elde edememe.
MAHRUR
Hararetli. Ateşli. İçi hararetli olan.
MAHRURÂNE
f. Ateşli ateşli. Hararetli bir surette.
MAHRUS
Hırsla istenilmiş.
MAHRUS
Himâye edilen. Korunan. Gözetilen.
MAHRUSA
Büyük şehir.
MAHRUT
Geo: Tabanı daire olup, yan kenarları bir noktada birleşen geometrik şekil, koni.
MAHRUT
Kasnı denilen zamkın ağacı.
MAHRUTÎ
Mahrut şeklinde olan. Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni şeklinde olan. Konik.
MAHRUTİYYET
Mahrutilik, konik olma hâli.
MAHRUYAN
f. Güzeller, ay yüzlüler. * Mc: Veliler. Allah’a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler.
MAHRUZ
Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız.
MAHS
Hâlis olmak, saf ve katışıksız olmak.
MAHS
Hayaları çıkarılmış. İğdiş edilmiş.
MAHSAD
Ekini biçilmiş yer.
MAHSEBE
şüphe etme, şüphelenme, sanma.
MAHSER
Huy, tabiat.
MAHSUB
Sayılmış. Hesaplanmış. Hesabına kaydedilmiş. * Bir zata mensub kabul edilen.
MAHSUB
Kızamık çıkarmış kişi.
MAHSUBÂT
(Mahsub. C.) Hesab edilmiş olanlar. Hesaba dahil edilmişler.
MAHSUBEN
Hesaplanarak. Hesaplı olarak. Hesabına kaydedilerek.
MAHSUBİYET
Mahsubluk, mensubluk.
MAHSUD
Biçilmiş ekin. * Ekini biçilmiş tarla.
MAHSUD
Kendine hased edilen. Kıskanılan kimse.
MAHSUF
Husufa uğramış. Gölgelenmiş. Perdelenmiş.
MAHSUL
Husul bulan. Hâsıl olan. * Elde edilen şeyler. * Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey.
MAHSULÂT
(Mahsul. C.) Mahsuller. Hâsılat. Tarladan, bahçeden veya hayvanlardan elde edilen gıda maddeleri.
MAHSULÂT-I ARZİYE
Toprak mahsulleri.
MAHSULÂT-I SINÂİYE
Endüstri mahsulleri.
MAHSULDAR
f. Verimli, bereketli. Mahsul veren.
MAHSUN
İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış.
MAHSUR
Etrafı çevrilmiş. Muhasara altına alınmış. Hasrolunmuş. Hududlanmış. Kuşatılmış.
MAHSUR
Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz.
MAHSUS
Ayrılmış, tâyin edilmiş. * Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil. * Bile bile, istiyerek. * Yalandan, şakadan, lâtife olarak.
MAHSUS
Duyulmuş. Hissedilmiş. Derk olunmuş. Duyulan. * Aşikâr, belli, zâhir, meydanda.
MAHSUSA
Mahsus, hususi.
MAHSUSAT
Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma’kulât’ın zıddı)
MAHSUSEN
Ayrıca, bile bile, mahsus olarak.
MAHSUSİYET
Mahsusluk. Hususi olma hâli.
MAHŞ
Yakmak.
MAHŞER
Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı. * Çok kalabalık.
MAHŞER-İ ACÂİB
Herkesi hayrete sevkeden toplanma. Veya toplanma yeri. * Hayret edilecek harika şeylerin bulunduğu yer.
MAHŞUB
Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç.
MAHŞUD
Toplanmış. Yığılmış.
MAHŞUR
Toplanmış.
MAHŞUŞ
(Haşşe. den) İçine girilmiş. * Buğzedilmiş. * Gizlice bir şey verilmiş. * Karalanmış.
MAHŞUŞ
Kuru ot.
MAHŞÜV
Fazla. * İçi doldurulmuş.
MAHT
Çıkarmak. * Çekmek.
MAHT
şiddetli.
MAHTAB
(C: Mehâtıb) Odun yığacak yer, odunluk.
MAHTAB
(Bak: Mehtâb)
MAHTAM
(C: Mehâtım) Burun.
MAHTELEF-EL MELEVAN
Gece ve gündüzün ihtilâfı ve değişmesi müddetince.
MAHTİD
Kişinin durduğu mekân.
MAHTUBE
Evlenmek için istenilen kadın.
MAHTUM
Mühürlenmiş. Damgalanmış. * Kilitlenmiş. * Bağlanmış.
MAHTUMANE
f. Bir kitabı hatmettikten sonra verilen ziyafet.
MAHTUN
Sünnet olunmuş. Hitan edilmiş.
MAHTUR
(Hatar. dan) Hatara, tehlikeye yakın. * Düşünme. Fikir ve endişe.
MAHTUT
(Mahtute) Çizilmiş. Çizgilenmiş. Yazılmış.
MA’HUD(E)
Vaad edilen. Söz verilen. Belli olan. * Mezkur, sözü geçen. * Mc: Fena bilinen kadın.
MAHUDANE
Bir ot adı.
MA’HUDİYYET
(Ahd. den) Söz verilmiş olma. Ahdedilmiş bulunma. Belli olma.
MAHUF
Korkulu. Tehlikeli.
MAHULE
Kocası ölmüş kadın.
MAHUR
f. Kumarhâne. Meyhâne.
MAHUZA
Temiz. İtibarlı, şerefli, asil. * Saf, hâlis, katıksız.
MAHV
Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. * Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.
MAHV VE SEKİR
Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te’sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli.
MAHVA
Secdede karnını uyluklarından çekip ayıran kimse.
MAHVAR
f. Ay gibi.
MAHVARE
f. Aylık maaş.
MAHVE
Kuzey rüzgârı.
MAHVEŞ
f. Ay gibi.
MAHVİYYET
Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.
MAHY
Gidermek.
MAHYA
Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim. * Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kiremit.
MAHYA
Hayat. Canlılık.
MAHYANE
f. Aylık. Aydan aya verilen maaş.
MAHYERE
Muhayyerlik, beğenip seçmede serbestlik.
MAHZ
Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet. * Tâ kendisi. * Sadece. * Su katılmamış hâlis süt.
MAHZ
Nikâh.
MAHZ
Yoğurdu çalkalayıp yağını almak.
MAHZA
Ancak. Yalnız. Tek. * Sâde. Hâlis. Katıksız. Tam.
MAHZAN
Ancak. Yalnız. Sadece. Tek.
MAHZANE
Güvercinlik.
MAHZAR
(Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş. * Huzur yeri. Büyük bir insanın önü. * Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe. * Mahkeme sicili.
MAHZEM
(C.: Mehazim) Atın kolan yeri.
MAHZEN
Yalnız, ancak, tek.
MAHZEN
Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer. * Erzak yeri. * Bodrum. Yeraltı.
MAHZ-I EDEB
Edebin ta kendisi. Sırf terbiye ve edeb.
MAHZ-I HİKEM
Akıllılığın ve filozofluğun ta kendisi. Hikmetlerin ta kendisi.
MAHZ-I KERAMET
Tam bir keramet gibi. Kerametin ta kendisi.
MAHZÎ
Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy.
MAHZU’
Boyun eğmiş.
MAHZUB
Boyanmış.
MAHZUD
(Mahdud) Silinmiş, tesviye edilmiş. * Düzgün. * Meyvesinin çokluğundan dalları basıp bükülmüş.
MAHZUF
Silinmiş. * Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş. * Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan. (Bak: Mücerred)
MAHZUL
Hakir. Kıymetsiz. Perişan. Hor. Rüsvay.
MAHZULEN
Hakir, kepaze, rezil ve rüsvay olarak.
MAHZUM
Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve. * Her delinmiş nesne.
MAHZUN
Tasalı. Kederli. Hüzünlü. Gamlı.
MAHZUN
Hazinede saklanan şey.
MAHZUNANE
f. Kederlice, düşünceli, üzgünce.
MAHZUNİYET
Mahzunluk. Kederli ve kaygılı oluş. Üzüntülü olma.
MAHZUR
(Hazr. dan) Haram. Memnu şey. Yasak olan şey.
MAHZUR
Hazer edilecek şey. Özür. Korkulacak şey. Müsaade olmayan. Mâni. Çekinilecek şey.
MAHZURAT
Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller.
MAHZURAT
Yasaklar. Mâniler. Haram şeyler.
MAHZURE
(C.: Mahzurât) Şer’an yasaklanmış olan şey. Men ve haram edilmiş şey.
MAHZURE
Çekinme, sakınma, içtinâb etme. * Cidâl, muharebe.
MAHZUZ
Memnun. Hoşnud. Zevkli. Hoşlanmış. Hazzetmiş.
MAHZUZÂT
Hoşa giden şeyler. Hazlar.
MAHZUZİYET
Mahzuzluk, hoşlanma, hoşa gitme.
MAIZ
(C.: Mevâız) Keçi.
MAÎ
Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi, akıcı olan.
MÂ-İ CÂRİ
Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.)
MÂ-İ İSTİFHAMİYYE
Sual için kullanılan kelimenin başında gelir. (Mâhâzâ: Bu nedir? Mâindek: Yanındaki nedir?) suallerinde olduğu gibi.
MÂ-İ LEZİZ
Lezzetli ve tatlı su.
MÂ-İ MAGSUL
(Mâ-i müsta’mel) Kullanılmış su.
MÂ-İ MASDARİYE
Başında bulunduğu cümleyi masdar mânasına ve hükmüne sokar.
MÂ-İ MEVSUFE
Şey mânasında nekre olup bir sıfattan evvel kullanılır. $ (Nazartu ilâ mâ mu’cebin leke: Sana hoş gelen şeye baktım) cümlesindeki gibi…Bazan da sıfatsız olur. $(Ni’me-mâ: Ne güzeldir) $ (Meselen-mâ: Bir misâl olarak) kelimelerinde gördüğümüz gibi.
MÂ-İ MEVSULE
Buna ism-i mevsul de denir. Kendinden sonra gelecek küçük cümleyi daha önce geçen cümleye bağlar. $ (Ketebtu mâ kultü: Söylediğimi yazdım, ne söyledimse yazdım) cümlesinde olduğu gibi.
MÂ-İ MUKATTAR
İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su.
MÂ-İ MUKAYYED
Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.)
MÂ-İ MUTLAK
Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır).
MÂ-İ MÜKEDDER
Bulanık su.
MÂ-İ MÜNHEMİR
Akıp giden su.
MÂ-İ MÜSTAMEL
Temiz olduğu halde temizleyici olmayan, kullanılmış olan sulardır.
MÂ-İ NÂFİYYE
$(Ben kâmil değilim) misâlinde olduğu gibi mânayı nefyeder.
MÂ-İ RÂKİD
Durgun su.
MÂ-İ ŞARTİYE
İki muzariyi cezmeder, şart ve cezâ mânasını ifade eder. $(Ne yazarsan, yazarım) misalinde olduğu gibi.
MA-İ TESNİM
Cennet ırmaklarından biri.
MÂ-İ ZÂİDE
Bazı edat ve fiillerin sonuna fazladan olarak gelir. $ kelimelerinde olduğu gibi.
MÂ-İ ZERRİN
Altun suyu.
MAÎB
(C.: Maâyib) Kusur, eksiklik, noksanlık. Leke. * Ayıplanmış.
MAİC
Dalgalı deniz.
MAİDE
Yemek sofrası. Üzerinde nimetler bulunan sofra. Ziyafet. * Kur’an’ın 5. Suresinin adıdır ve Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur.
MAİDE-İ SENİYYE
Pâdişah ziyâfeti.
MAİDESÂLÂR
f. Sofracı başı.
MAİKA
Derin, amik.
MAÎL
Ehil, iyal, çoluk çocuk.
MÂİL
Eğik. Bir tarafa eğilmiş. Eğri. * Meyilli. Hevesli. İstekli. * Düşkün. * Benzer.
MÂİLE
Coğ: Dağların bir yana doğru alçalıp giden taraflarından her biri. * Eğri, eğilmiş.
MÂİL-İ İNHİDÂM
Yıkılmağa yüz tutmuş.
MÂİL-İ KAMER
Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi.
MÂİLİYYET
Eğiklik. Meyillik.
MAİN
Saf, akar su. * Göz önünde akan su. * Cennet şerbeti. * Zâhir, görünen. * Göz değmiş, nazar değmiş.
MAİN MEHİN
Zayıf, hakir su. * Meni.
MAİS
Ağaçları sık bitmiş olan yer.
MAİŞET
(Ayş. dan) Yaşayış. Yaşama. Ömür. * Yaşamaya lüzumlu bulunan maddeler.
MAİŞETGÂH
f. Maişet yeri. Geçim te’min edilen yer.
MAİYYET
Beraberlik. Arkadaşlık. * Yüksek rütbeli bir kimsenin emri altında bulunan hey’et. * Yan. Nezd.
MAİYYET-İ SENİYYE
Pâdişâhın maiyyeti. Pâdişahın yakınında bulunanlar.
MAİZ
Keçi. * Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü.
MAJÜSKÜL
Büyüklük bakımından diğerlerinden biraz daha farklı olan harfler.
MAK
(C: Amâk-Emâık) Göz pınarı.
MA’K
(C: Emâık-Emâik) Derinlik. * Sahradan bir taraf.
MA’K
Ovmak. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
MAK’
Atmak. * Emmek.
MAKA
Hıyarşenber denilen nebat.
MAKABİH
(Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.
MAKABİR
(Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar.
MA-KABL
Öndeki. Üstteki. Geçmişteki.
MA’KAD
Ahidnâme yapılan, anlaşma akdedilen yer.
MAK’AD
Oturulacak yer. Minder. * Oturulduğunda bedene temel olan âzâ. Kıç.
MAKADE
Davar yedmek.
MAK’ADE
Kurbağa.
MAKADİM
(Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.
MAKADİR
Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar.
MAKADİR
(Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler.
MAKAL
Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş.
MA’KAL
(C: Meâkıl) Sığınacak ve saklanacak yer. * Kale.
MAKALAT
(Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler.
MAKALE
Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı.
MAKALİD
(Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar.
MAKALİD-İ İNKIYAD
İnkıyad, bağlılık kilitleri.
MAKALİM
(Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler.
MAKAM
Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo.
MAKAMAT
(Makam ve makame. C.) Makamlar, mertebeler. * Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.
MAKAMAT-I ÂLİYE
Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.
MAKAME
(C: Makamât) Meclis. * Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık. * Nutuk tarzında söylenen sözler.
MAKAM-I ÂLÎ
Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı.
MAKAM-I CİFRÎ
Cifir hesabına göre olan netice, sayı değeri.
MAKAM-I HİTABÎ
Zanni delil ile iktifa edilen makam.
MAKAM-I HİZMET
Hizmet makamı. İş görme yeri.
MAKAM-I İBRAHİM
(Bak: Kâbe)
MAKAM-I MAHMUD
(Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam. $ Cenab-ı Hak va’dettiği halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada $ deniliyor; bütün ümmet o va’di ifa etmek için dua ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?Bu kadar tekrar ile kat’i verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey, meselâ Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır. Ve hilkat-ı kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise; dolayısiyle o hakikat-ı umumiye-i uzmanın tahakkukunu ve vücud bulmasını ve o şecere-i hilkatın en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennet’in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azim bir maksad için, bu hadsiz duâlar dahi azdır. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet duâlarını bütün ümmetten istemesi ayn-i hikmettir. ş.)
MAKAMİ’
(Mikmaa. C.) Gürzler, topuzlar.
MAKANİ’
(Mıkna’ ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar.
MAKARİZ
(Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler.
MAKARR
(Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.
MAKARR-I HÜKÜMET
Hükümet merkezi. Pâyitaht.
MAKARR-I İDARE
İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi.
MAKARR-I SALTANAT
Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.
MAKASID
Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler.
MAKASID-I AKSÂ
En uzak, en son ve en büyük maksadlar.
MAKASID-I İNSÂNİYET
İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri.
MAKASİM
(Maksim. C.) Su taksim edilen yer.
MAKASİR
(Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer.
MAKASS
Makas.
MAKATI’
(Ka, uzun okunur) Kesmeler. Kesişmeler. Kesişen yerler. * (Kat’. C.) Sözdeki veya nazımdaki durak yerleri. Heceler.
MAKATİL
(Maktel. C.) Katlin yapıldığı yerler, öldürme fiilinin geçtiği yerler, makteller.
MAKATİR
(Maktar. C.) Damlalar, katreler.
MAKAVİD
(Mekud. C.) Yularlar.
MAKAVİL
Sözler. Kaviller. Lisânlar. Diller.
MAKAZZ
Başın arka tarafından iki kulağın arası.
MAKBAH
(C: Mekâbih) Çirkin olmak. Çirkin olacak yer.
MAKBAHA
(C.: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.
MAKBER(E)
(C.: Mekabir) Mezar. Kabir.
MAKBERE-İ ŞÜHEDÂ
Şehidlerin mezarı. Şehidlik.
MAKBIZ
Kılıcın ve yayın kabzası.
MAKBUH
Beğenilmeyen. Çirkin ve kabih görülen.
MAKBUHA
Kabih olan ve hoşa gitmeyip beğenilmeyen hâl veya iş.
MAKBUL
Ayağı bağlı olan.
MAKBUL
(Makbule) Kabul olunan. Beğenilen. Sevablı.
MAKBULİYET
Beğenilmişlik, makbullük.
MAKBUL-ÜŞ ŞAHÂDE
Şahâdeti kabul edilen. Şahidliği kabul edilmiş olan.
MAKBUR
(Kabr. den) Gömülmüş, defnedilmiş, kabre konulmuş.
MAKBUZ
(Kabz. dan) Alınmış, kabzolunmuş. Alınan. * Daraltılmış, sıkılmış. * Bir şeyin alındığına karşı verilen imzâlı ve mühürlü kâğıt.
MAKBUZAT
(Makbuz. C.) Alınan paralar. Satıştan veya borçlulardan toplanan paralar.
MAKDEM
(C.: Makadim) (Kudum. dan) Dönüp gelme. Gelme.
MAKDEM-İ BEHÂR
Baharın gelmesi.
MAKDERET
(Kudret. den) Kuvvet, kudret, güç, zor.
MAKDİS
Mukaddes yer.
MAKDUD
Uzun boylu kişi.
MAKDUH(E)
(Kadh. den) Beğenilmemiş, ayıp.
MAKDUNİS
Maydanoz.
MAKDUR
Güç. Kuvvet. Kudret. * Takdir olunmuş. Allah’ın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş.
MAKDURAT
(Makdur. C.) Takdir-i İlâhi olanlar. Güç ve kuvvet. Elden gelenler. Takdir edilenler.
MAKDUR-İ BEŞER
İnsanın yapabileceği şey.
MAKDUR-ÜT TESLİM
Ele geçirilmesi mümkün olan.
MA’KED
(C: Meâkıd) Akdedecek yer.
MA’KES
Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma’kesi olduğu gibi.)
MAKET
Fr. Bina, şehir gibi eserlerin, belirli bir ölçüde küçültülmüş modeli.
MAKH
Sür’at, hız.
MAKHUR
(Kahır. dan) Kahredilmiş. Mahvedilmiş. Bozguna uğratılmış. Mağlub. Mahkum. Allah’ın (C.C.) gazabına uğramış. Yenilmiş. Hakaret görmüş.
MAKHURANE
Kahr ve gazaba uğramış hâlde. Gazaba uğramış olanlara benzer şekilde.
MAKHURİYET
Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah’ın kahr ve gazabına uğrama.
MAKHUR-U KAHR-İ İLÂHÎ
Allah’ın gazabına uğramış. Allah’ın kahrıyla kahrolmuş.
MA’KIL
Melce’. Sığınacak yer.
MAKIT
Dar yer.
MAKİ
Coğ: Çalı ve küçük ağaçlarla kaplı arazi.
MAKİD
Kesilmeyen ve daimi olan.
MA’KİD
Düğüm yeri. Bağ. Akdedilecek yer.
MAKÎL
Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu.
MAKİNİST
Makine ustası. Makineyi çalıştırmakla vazifeli kişi.
MAKİR
Hile yapan. Mekreden.
MAKİS
(Mâkise) Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen.
MAKİS
Öşür ve vergi toplayan kimse.
MAKÎS
(Kıyas. dan) Kıyas edilebilen. Benzetilebilen.
MAKÎT
Buğz edilmiş. Mebğuz. Nefret edilmiş, sevilmemiş, menfur.
MAKİYAN
f. Tavuk.
MAKK
Yarmak.
MAKL
Suya batırmak. * Nazar etmek, bakmak.
MAKLEB
Kalbetme. Bir şeyin altını üstüne çevirme. * Kalbedilecek, çevrilecek veya değişecek yer.
MAKLETE
Helâk olacak yer.
MAKLU’
Sökülmüş, kökünden çıkarılmış, kal’ olunmuş.
MAKLUAN
Sökülerek, kökünden çıkarılmış olarak.
MAKLUB
(Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş. * Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi)
MAKLUBİYET
Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.
MAKLUD
Fitil gibi bükülmüş olan.
MAKLUM
Yontulmuş ve kesilmiş olan.
MAKLUV (MAKLİYY)
Pişirilmiş kebap.
MAKMAKA
Sözü boğazı içinden söylemek.
MAKMENE
Lâyık ve münâsip olacak yer.
MAKNA’
Kanaat edip râzı olacak yer. * Şâhid, adâlet şâhidi.
MAKNAT
Ümit kesecek yer.
MAKNEE (MAKNEUT)
Güneş görmeyen yer.
MAKR
Çok acı olmak.
MAKREBE
Hısımlık, yakınlık. Karâbet.
MAKREME
(Bak: Mikrame)
MAKRU’
Okunan. Okunmuş olan.
MAKRUF
Töhmetli kimse. * Yabana atılmış nesne.
MAKRUH
Yaralanmış, kahredilmiş. Mecruh.
MAKRUN
(Karn. dan) Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın. * Müsaadeye mazhar. * Çatık kaşlı olmak.
MAKRUNİYET
Yaklaşma. Yakınlık.
MAKRUN-U MÜSÂADE
İzin almış, izne kavuşmuş.
MAKRUN-U SIHHAT
Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla.
MAKRUT
Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan.
MAKRUZ
(Karz. dan) Ödünç verilmiş. İkraz edilmiş. Borç olarak verilmiş.
MAKS
Suya dalmak. Daldırmak.
MAKSAD
(C.: Makasıd) (Kasd. den) Kasdolunan ve istenilen şey. Merâm, gâye.
MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZÜ
Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.
MAKSAL
Mahsul ekilen yer.
MAKSAR
Nihâyet, son, netice.
MAKSARA
(C: Mekâsır-Mekâsir) Köşk, kasr.
MAKSEBE
Sazlık, kamışlık.
MAKSEE
Hıyar tarlası.
MAKSİM
(C.: Makasim) Taksim edilecek, dağıtılacak yer. * Suyun kollara ayrılma yeri. Masluk, savak.
MAKSUD
Kasdedilmiş. Kasdedilen. * İstenilen şey. İstek. Arzu. Gâye.
MAKSUM
Taksim edilmiş, ayrılmış, bölünmüş. * Kısmet, nasib.
MAKSUR
(Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş. * Mahbus. * Kasrolunmuş nesne. * Gelinin üzerine tutulan duvak. * Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ’vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, “Elif-i maksura” denir.
MAKSUR
Zoraki, cebren. Elinde ve ihtiyarında olmadan.
MAKSURE
(C.: Makasir) Câmilerde etrafı parmaklıkla çevrilmiş biraz yüksekçe yer.
MAKSUS
Kesilmiş, kırpılmış.
MAKSUV (MAKSIYY)
Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun.
MAKSÜE
Hıyar tarlası.
MAKŞUR
Soyulmuş, kabuğu çıkarılmış.
MAKŞUVV
Men’ ve kahrolmuş. Tab’ından çıkarılmış.
MAKT
Vurmak.
MAKT
Kin, hiddet. İğrençlik. Şiddetli buğz.
MAKTA’
Kesilen yer, kat’edilen yer, kesinti yeri. * Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü. * Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla’, son beytine makta’ denir; makta’da şâirin ismi bulunur.
MAKTAA
Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet.
MAKTANE
Pamuk tarlası.
MAKTAR
Damla, katre.
MAKTEL
Birinin öldürüldüğü yer. Bir katlin yapıldığı yer.
MAKTEM
Tozlu yer.
MAKTU’
(Maktua) (C.: Makati’) Kesilmiş, kat olunmuş. * Pazarlıksız, değeri ve pahası biçilmiş. * Götürü.
MAKTUAN
Götürü olarak, toptan.
MAKTUL
Öldürülmüş, katledilmiş olan.
MAKTULEN
Öldürülerek, katledilerek.
MAKTULÎN
(Maktul. C.) Öldürülmüş insanlar. Vurulmuş veya katledilmiş kimseler.
MAKTUR
Katranlı. Katran sürülmüş.
MA’KUD
(U, uzun okunur) Akdolunmuş, bağlanmış, düğümlü, bağlı.
MAKUL
(Kavl. den) Denilmiş, söylenilmiş. * Söylenilen söz.
MA’KUL
Akla yakın, aklın kabul edeceği.
MAKULAT
(Makule. C.) Çeşitler, takımlar. Kategoriler.
MA’KULAT
(Ma’kul. C.) Aklın uygun bulduğu, ancak akıl ile bilinir ve nakle müstenid olmayan meseleler ve ilimler. (Bak: Akliyat)
MAKULE
Takım, çeşit. Kategori.
MA’KULE
Diyet.
MA’KULİYET
Akla uygunluk, mantıki oluş. * Menkul olmayış.
MA’KUL-ÜL-MA’NA
Bir sebebe, illete ve maslahata dayanan şer’i mesele. (Fakat, hakiki sebeb ise emr-i İlâhidir.) Bir hikmete ve bir maslahata binâen tercih edilmiş veya o hükmün teşriine müreccih olmuş olan şer’i mes’ele. (Bak: Taabbüdi)
MA’KUM
Kapalı.
MA’KUS(E)
Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı. * Uğursuz.
MA’KUSEN
Ters olarak, aksine, zıddına olarak.
MA’KUSEN MÜTENASİB
Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.
MA’KUSİYET
Terslik, zıdlık, aksilik.
MAKV
Cilâ yapmak. * Yıkamak. * Saklamak.
MAKYA
Kusmak. * Kusma yeri.
MAKYE
Duracak yer, konak yeri.
MAKZABA
Yonca ekilen yer.
MAKZÎ
Kaza olunmuş, ödenmiş, te’diye olunmuş olan. Ümid edildiği üzere tamam ve ikmâl edici olan. Ödeyici. Sâhib-i mucib ve muris. * Fık: Kendi irade ve kesbimizin neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakk’ın (C.C.) yaratıp vücuda getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar Allah’ın rızasına muhalif olduğundan, bunları irtikâb etmesi caiz değildir. Bu usul-ü kaideye, “makzî” denilmektedir.
MAKZUF
(Kazf. den) İftira edilmiş. Namusu hakkında lâf edilmiş. * Hazfolunmuş. Atılmış.
MAL
Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şey. (Varlık, servet, para, ticaret eşyası gibi.)
MAL
f. “Süren, sürülen, sarılan, takılan” anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen)
MA’L
Evmek, acele etmek, tez tez gitmek. * Alıp kaçmak.
MAL MÜDÜRÜ
Kazâ mâliye memuru.
MALAK
Manda yavrusu. Buzağı.
MALAKELAM
Diyecek yok. Söz götürmez.
MALAMAL
Çok dolu, lebâleb, ağzına kadar dolu.
MALANİHAYE
Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız.
MALARYA
ing. Sıtma.
MA’LAT
(C.: Maâli) Derin ve yüksek fikir. * Ululuk, şeref, itibar.
MALAYA’Nİ
(Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.(Elbette en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin. M.)
MÂLÂYA’NİYYÂT
Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık.
MALAYUTAK
Tâkat getirilmez, güç yetmez, dayanılmaz.
MALAZ
Sürülmüş toprak. * Sular altında kalmış tarla.
MALDAR
f. Malı mülkü çok olan. Zengin.
MALDARÎ
Zenginlik, servet.
MALE
f. Duvarcı malası.
MA’LEB
(C.: Meâlib) Oyun yeri.
MA’LEF
(C.: Maâlif) Ot ve saman gibi hayvan yemi konan yer. Samanlık.
MA’LEM
(C.: Maâlim) Eser, iz, nişan, alâmet.
MALEMYEKÜN
Sözden ibâret.
MALEZİM
(Mâlezime) Lüzumlu ve gerekli şey. Malzeme.
MALÎ
(Maliye) Mala ve paraya mensub. Mal ve para cinsinden. Mala ait.
MALÎ
f. Dolu. * Fazla, çok.
MAL-İ CİZYE
Araziden alınan haraç.
MAL-İ GAYBÎ
Bulunmuş ve sahibi çıkmamış mal.
MAL-İ HULYA
f. Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller.
MAL-İ KARUN
Mc: Çok zengin.
MAL-İ MAZMUN
Emânet olmayan mal.
MAL-İ MENKUL
Taşınabilen ve nakledilebilen mal. (Arâzi ve binanın haricindekiler)
MAL-İ MİRÎ
Miri malı. Hükümete veya devlete ait mal.
MAL-İ MÜTEKAVVİM
Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa’ mübah olduğundan, mâl-i mütekavvimdir. (Ist.F.K.)
MAL-İ NÂTIK
Canlı mal. (At, deve, koyun gibi)
MAL-İ UHREVÎ
Âhiret için kazanılan sevap. Uhrevî mal.
MAL-İ ZIMAR
Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar.
MALİDE
f. Sürülmüş, sürmüş.
MALİH
Tuzlu.
MALİHULYA
(Bak: Mâl-i hulya)
MALİK
Sâhib. Malı elinde bulunduran. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan. * Her şeyin sâhibi olan Allah. * Cehennem zebânilerine hâkim ve onları idare eden meleğin adı.
MALİKANE
f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi.
MALİKÎ
(Bak: İmam-ı Mâlik)
MALİK-İ YEVMİDDİN
Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.)
MALİKİYET
Malik ve sahib olma.
MALİK-ÜL MÜLK
Bütün mülkün hakiki mâliki olan Allah (C.C.)
MALİŞ
f. Sürme, sürüştürme.
MALİŞGÂH
f. Yüz sürülecek yer.
MALİŞGER
f. Sürtücü, oğucu. * Tellak.
MALİYAT
Maliye işleriyle alâkalı. Maliye bilgisi.
MALİYE
Devletin gelir ve masraflarının idaresi. * Gelir gider hesablarına bakan resmi dâire.
MALİYET
Kıymet. Mâlolma değeri.
MALİYYUN
Maliyeci.
MALİZME
Eskiden yirmi sayfadan meydana gelen cüz, broşür.
MALKOÇ
Osmanlı İmparatorluğu devrinde akıncıların başı. * Akıncı beylerinden meşhur bir hânedan.
MALPEREST
f. Malı, mülkü ve parayı çok seven. Mala düşkün olan.
MA’LUFE
Yulaf verilen davar.
MA’LUL
İlletli, hasta, sakat, kötürüm. * Harpte bir uzvunu kaybetmiş gazi.
MA’LULEN
Mâlul olarak, sakat olarak.
MA’LULÎN
(Ma’lul. C.) Sakatlar. Hastalıklı ve illetli kimseler.
MA’LULİYET
Hastalıklı olma, illetlilik.
MA’LUM
Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resuller ve nebiler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta’zim edilmesi ve ona intisab dileklerinden dolayı bu isim verilmiştir. * Bilinen, belli olan.
MA’LUMAT
Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler.
MA’LUMATFÜRUŞ
f. Mâlumat ve bilgi satan. Bilgiçlik taslıyan.
MA’LUMAT-I CÜZ’İYE
Az ve hafif bilgi. Cüz’i mâlumât.
MA’LUMAT-I ZARURİYE
Lüzumlu ve zaruri mâlumat.
MA’LUMİYET
Ma’lumluk. Bilinme, belli olma. * Bilinen ve belli olan şeyin hâl ve sıfâtı.
MA’MA’
Kimseye birşey vermeyen kadın.
MA’MAA
(C: Meâmi) Acele etmek. * Ateşten çıkan ses. * Bahâdırların cenk içindeki haykırmaları.
MA’MAFİH
Öyle olmakla beraber.
MA’MEAN
Çok fazla sıcaklık.
MAMELEK
Elinde bulunan şeyler, sâhib olduğu şeyler. Nesi var ise, hepsi. * Huk: Bir şahsın alacak ve borçlarının hepsi.
MA’MER
Geniş menzil.
MAMEZA
Geçen veya geçmiş şey. Geçmiş zaman. Mazi.
MAMHURAN
Adilcevaz, Patnos, Erciş ve bilhassa Beytüşşebab havalisinde meskun olan bir aşiret ismi.
MAMİSA
Bir ot cinsi.
MAMİZAN
Vers denilen ot.
MA’MUL
(Amel. den) Yapılmış, işlenmiş. * Gr: Avamil’in ikinci bâbı.
MA’MULÂT
İmal edilmiş, yapılmış şeyler. Makine veya elle işlenmiş eşya.
MA’MULÂT-I DÂHİLİYE
Dâhilî mamulat. Memlekette yerli olarak yapılan şeyler.
MA’MULÜN BİH
Kendisi ile amel olunan. (Hukuk, nizam, program kaidesi)
MA’MUR
İ’mar edilen, tamir edilmiş.
MA’MURE
İnsanların bulunduğu bayındır yer. Ma’mur olan yer. Şehir, kasaba.
MA’MURİYET
Bayındırlık, ma’murluk.
MA’N
Az miktar. * Kolay.
MA’NA
(Mânâ) İç, içyüz. Bir sözden veya birşeyden anlaşılan. Lâfzın delâlet ettiği şey. * Rüya, düş. * Dilemek, irade.
MANA MERTEBELERİ
Kur’an-ı Kerim’deki âyetlerin anlaşılmasında bilinen muhtelif ma’nâlar. Zâhirî, bâtınî, sarihî, harfî, ismî, işarî, remzî, mecazî, mefhumî, riyazî mânâlar gibi.
MANAHNÜ FÎH
Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes’ele. Hakkında konuştuğumuz.
MA’NAT
Dilemek, iradet. * Kasdolunmuş nesne.
MA’NA-YI HARFÎ
Kendisini değil de başkasını veya sahibini, ustasını, kâtibini anlatan, bildiren, tarif eden mânâ.
MÂNÂ-YI İSMÎ
İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. Ağacı görmek ve tanımakla ve meyvelerini almakla Rahmet-i İlâhiyeyi tanıyor, Cenab-ı Hakk’a sevgi ve şükrümüzü arttırıyor ve O’nun emri dairesinde ağaca Rabbimizin iltifatı, rahmeti olarak alâka gösteriyor isek; bu mânâya da mânâ-yı harfî deniyor.(…Dünyayı ve ondaki mahlukatı mânâ-yı harfî ile sev. Mânâ-yı ismî ile sevme! ” Ne kadar güzel yapılmışlar” de. ” Ne kadar güzeldir” deme ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb, âyine-i Samed’dir ve O’na mahsustur. Meselâ; nasıl ki bir pâdişâh-ı âli, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet pâdişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki, padişah o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz’idir. Hem zeval bulur, elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır. İkinci muhabbet ise; elma içindeki elma ile gösterilen iltifâtât-ı şâhânedir. Güyâ o elma, iltifât-ı şâhânenin nümunesi ve mücessemidir, diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir!.. S.)(Aynen onun gibi, bütün nimetlere, meyvelere, zatları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleri ile gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakk’ın iltifâtât-ı rahmeti ve ihsânâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifâtâtın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemâl-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir… S.)
MANCINIK
Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçiminde eski bir savaş âleti.
MANÇURYA
(Mançu memleketi) Asya’nın kuzeydoğu tarafında büyük bir memleket olup, son zamana kadar kuzeyde Ohurcuk Denizine ve Sahalin Adasını ayıran Tataristan Boğazı’na kadar uzandığı halde; doğudan Japon Deniziyle sınırlanmış iken, sonraları kuzey ve kuzeydoğu tarafları Ruslar tarafından zaptedilerek Sibirya’ya katılmıştır. Bir kısmı da Amur ismiyle bir eyalet halinde kalmış ve diğer bir kısmı da sahiller eyaletine eklenerek o taraflardan Mançurya’nın sahili kalmamış ve kuzeyde Amur Irmağı ve doğuda Usuri Nehri Mançurya’nın hududunu teşkil etmiştir. Şimdiki siyasî coğrafyada Mançurya ismi, bu memleketin sadece Çin’e tâbi olan kısmına verilmektedir.
MANDA
Fr. Kendini idare edemeyen bir memleket ahalisini başka bir yabancı devletin idare etmesi. * t. Camız denen hayvan. Kömüş.
MANDE
f. Kalmış, gitmemiş olan.
MANDIRA
yun. Süt ve süt ürünlerinin elde edildiği; süt veren hayvanların barındığı yer.
MA’NE
Ekmek. * Az olan akıcı su. * Şey.
MANEN
Mânâca. Mânâ cihetiyle. Ruhca. Esasca. Bâtınen. İç varlık bakımından.
MANEND
f. Benzer. Denk. Eş. Gibi.
MANEND-ÂBÂD
Ölümle kıyamet arasında geçen zaman.
MANENDE
Benzeyen, mümâsil.
MANEND-İ BÎMİSAL
Misilsiz, benzersiz olan.
MANEVÎ
(Ma’nevi) Mânaya âit. Maddî olmayan. Mücerred. Ruhani.
MANEVİYYAT
Maddi olmayan kuvvet. Mânâ âlemine âit olanlar. Dinden, imândan, mukaddesât ve imândan gelen kuvvet (Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, mâneviyatta kördür. H.)
MANEVİYYUN
Allah’a, dine, mukaddesata inanmış olanlar.
MANEVRA
Fr. Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. * Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te’sirli bir biçimde düzenlenmesini te’min eden bütün hareketler. * Barış zamanında kıt’alara ve kurmay hey’etlerine harptekilere benzer şartlar içinde eğitim sağlamak için yaptırılan hareket.
MANGA
Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.) * Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş.
MÂNİ’
Men’eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.
MÂNİA
Men’eden şey. Engel. Özür. Zorluk.
MA’NİDAR (MÂNİDAR)
f. Bir mânâyı mutazammın olan. * Nükteli, ince mânâlı. Bir mâna ifade eden. Bir mânayı şâmil olan. (Farsça bir ifade olup, mânâ; ma’ni diye okunmuştur.)
MA’NİDARANE
f. Mânâlı şekilde.
MÂNİ-İ ŞER’Î
şeriatça kabule engel olan, mâni’ olan hâl.
MANİVELA
Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.
MANKEN
Fr. Elbiseleri prova veya teşhir etmek için terzilerin ve hazır elbise satıcılarının kullandığı tahtadan, kartondan, madenden vb. insan şekli.
MANSAB
(Mınsab) Rütbe. (Bak: Mansıb)
MANSIB
(Nasb. dan) Devlet hizmeti. * Memuriyet. * Bünyad. Merci’.
MANSIBDÂR
f. Mansıbda bulunan.
MANSUB
Nasbolunmuş, me’muriyete konulmuş. * Konulmuş, dikilmiş. * Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan.
MANSUBÎN
(Mansub. C.) Memuriyette bulunanlar. Hizmette olanlar.
MANSUR
Yardım edilen, yardım görmüş. * Gâlib, muzaffer. (Bak: Mensur)
MANSURİYYET
Allah’ın (C.C.) yardımıyla muvaffak ve muzaffer olma, başarma.
MANSUS
Nass ile sâbit kılınmış. Âyetle tesbit edilmiş. İzhar ve beyan edilmiş. * Kur’anda açıkça anlatılmış.
MANŞET
Fr. Bir gazetede ilk sayfanın en üst kısmındaki büyük puntolu başlık. * Bir gömleğin kol kısmına geçirilen ve elbisenin kolundan dışarı çıkan kumaş parçası.
MANTIK
(İntak. dan) Konuşturan, söyleten. * Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi. * Akıl, nutuk, söz.
MANTIKAN
Mantığa göre. Mantıkça.
MANTIKÎ
Mantıka dâir. Aklî ve müsbet olan düşünce, fikir. Mantık kaidelerine uygun.
MANTIKÎ KIRÂET
Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır.
MANTIKİYYÂT
Mantıkla alâkalı mes’eleler.
MANTIKİYYUN
Mantıkla uğraşanlar. Mantık âlimleri.
MANTUH
Boynuzlu hayvan tarafından yaralanan veya öldürülen.
MANTUK
Bir lâfzın nutuk hâlinde, söz sahasında üzerine delâlet ettiği şey. ” Şu kitabı satın aldım”, sözünde bu lâfzın mantuku, o kitabın satın alınmış olmasıdır. * Söz, nukut, mânâ, mefhum.
MANYATİZMA
Birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te’sir. (Bak: İpnotizma)
MANYETİK
(Bak: Magnetik)
MANZAM
(C.: Menâzım) Sıra, dizi.
MANZAR
(Manzara) (Nazar. dan) Bakılan yer, görülen yer. Görünüş.
MANZARA
Dışarıyı görecek pencere.
MANZARANÎ
Gösterişli ve güzel adam.
MANZAR-I ÂLÂ
En yüksek bakış yeri. Kudsi ve en yüksek manzara. Cennet manzarası, arş-ı azam.
MANZAR-I ÇEŞM
Gözbebeği.
MANZARÎ
Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.
MANZUD
Sık yetişmiş ağaç. * Üstüste istif edilmiş.
MANZUM
Ölçülü, mizanlı, tertibli. * Vezni ve kafiyesi olan söz. Edebi ölçüsü olan sözler. (Kaside ve şiirler gibi). * Dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş.
MANZUMAT
Manzumeler.
MANZUME
Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz. * Sıra, dizi. Sistem.
MANZUME-İ ŞEMSİYE
Güneş sistemi, güneş ve etrafında dönen seyyâreler topluluğu.(Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sânii’nin vücuduna ve vahdâniyyetine güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir. Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare: Cirmleri, küçüklük – büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri, uzaklık – yakınlık noktasında pek çok mütefâvit ve sür’at-i hareketleri, çok mütenevvi’ olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmıyarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile, câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlâhi ile bağlanmaları, yâni onlar imamlarına iktidaları, büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlâhiyyeyi ve Vahdâniyyet-i Rabbâniyyeyi gösterir. Çünki: O câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünki: Bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i arzdan bin def’a büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.Manzume-i şemsiyenin, yâni şemsin me’mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acâibini ilm-i muhit-i İlâhiye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz. Görüyoruz ki: Bu seyyaremiz bir azamet-i şevket-i Rububiyyeti ve haşmet-i saltanat-ı Uluhiyyeti ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbâni ile – Üçüncü Mektupta beyan edildiği gibi – pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ve seyahat, ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbâniye olarak acâib-i masnuât-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zişuur ibâdullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi, Kamer dahi dakik hesaplarla azim hikmetlerle ona takılmış ve o Kamere başka menzillerde ayrı seyr ve seyahat verilmiş. İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadir-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder. Mâdem şu seyyaremiz böyledir. Manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin. Hem Şemse, kendi mihveri üstünde cazibe denilen mânevi ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelâl’in emriyle döndürüp, o seyyaratı o mânevi iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür’atle, bir tahmine göre “Herkül Burcu” tarafına veya Şems-üş-şümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâl’in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i Rububiyyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır. S.)
MANZUR
Görülen, bakılan, nazar edilen. * Beğenilen.
MANZURE
Belâ, musibet, felâket, âfet. * Noksan ve kusuru olan, ayıplanacak kadın.
MAR
f. Yılan.
MA’RA
Vücudun çok zaman çıplak olan yeri.
MARAN
(Mâr. C.) f. Yılanlar.
MARATON
yun. Kırk kilometreden uzun bir yolda mukavemet için yapılan hız koşusu.
MARAZ
Hastalık, illet, dert. Belâ.
MA’RAZ
(Ma’rez-Ma’riz) Bir şeyin arzolunduğu yer. Göründüğü yer. Sergi, meşher.
MA’RAZGÂH
Arzolunan yer, sergi.
MA’RAZ-I ACÂİB
Acâiblerin teşhir olunduğu yer.
MARAZ-I MÜSTEVLÎ
Salgın hastalık.
MARAZ-I SÂRÎ
Tıb: Bulaşıcı hastalık.
MARAZÎ
(Maraz. dan) Hastalıkla alâkalı. Hastalığa ait. Hastalıklı.
MARAZİYYÂT
Hastalıklar ilmi, patoloji.
MA’REC
Çıkacak yer, merdiven.
MA’REF
Yüzün, devamlı olarak açık görünen yeri.
MA’REFE
Atın yelesi bittiği yer.
MAR-EFSA
f. Yılan tutan, yılan efsuncusu. * Yılan sokmuş kimseyi tedâvi eden kişi.
MA’REKE
Muhârebe meydanı, çarpışma yeri. * Çarpışma. Kıtal. Cenk.
MAREŞAL
Fr. (Bak: Müşir)
MA’RET
Kabahat, suç, ayıp, günah.
MAR-GİR
f. Yılan tutan, yılan tutucu.
MARHİC
Yılan balığı.
MARHUK
Kuşkonmaz bitkisi.
MARIK
Dinsiz, mürted, hak dinden çıkan.
MARIN
(Mârına) Çekiçle dövülerek açılmağa müsait olan. * Kireçtaşı. * Çeşitli renklerde olan bir çeşit toprak.
MARIZ
Hasta, alil, mariz.
MA’RIZ
(Ma’raz. dan) Bir şeyin görünüp çıktığı yer. Bir şeyin bildirildiği, arzolunduğu makam.
MARİC
Dumansız ateş, alev. * Dumansız barut.
MA’RİC
Merdiven, yükseliş yeri.
MARİD
Azgın, sapkın. İnad ve isyanda benzerlerinden çok ileri gitmiş olan. Kibir, inad ve dinsizlikle tanınmış olan. Mütemerrid.
MA’RİFE
Gr: Arabçada mübhem olmayan ” ” harf-i ta’rifi ile bildirilen kelime. Böyle bir kelimeden tenvin kalkar, kelime belirli olur. (Bak: Lâm-ı ta’rif)
MA’RİFET
Bilme, bir şeyi cüz’i vecihle bilmek. * Hüner. Üstadlık. San’at. * Tuhaflık, garib hareket. * Vasıta, tavassut. * İlim ve fenlerle tahsil olunan mâlumat. İrfan kazanmak. (Bak: İrfân)
MA’RİFET MERTEBELERİ
(Bak: Yakin)
MA’RİFETPERVER
f. Hünerli, marifetli.
MA’RİFETULLAH
Masnuat-ı İlâhiyeyi ve Kur’âni hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-i İlâhi ile kalbi inkişâf ve basirete sâhib olmak. Esmâ-i İlâhiyyeyi tanımak. İlâhi hakikatlara vukufiyet. Her işte Allah rızâsına en uygun hareket tarzını bilip amel etmek. (Ma’rifetin zıddı; inkârdır. İlmin zıddı ise; cehildir.) (Bak: Vicdan-İrfân)(Muhyiddin-i Arabi, Fahreddin-i Râzi’ye mektubunda demiş: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” Bu ne demektir? Maksad nedir soruyor?Usul-üd-din imamları ve ulema-i ilm-i Kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcib-ül-Vücud ve Tevhid-i İlâhiye dair beyanatları, Muhyiddin-i Arabi’nin nazarında kâfi gelmediği için, İlm-i Kelâm’ın imamlarından Fahreddin-i Râzi’ye öyle demiş.Evet, İlm-i Kelâm vasıtasiyle kazanılan Mârifet-i İlâhiye, mârifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur’an-ı Mu’ciz-il Beyan’ın tarzında olduğu vakit, hem mârifet-i tâmmeyi verir; hem huzur-u etemmi kazandırır ki, inşâallah, Risale-i Nur’un bütün eczaları, o Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın cadde-i nurânisinde birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar.Hem, Muhyiddin-i Arabi’nin nazarına, Fahreddin-i Râzi’nin İlm-i Kelâm vâsıtasiyle aldığı mârifetullah ne kadar noksan görülüyor; öyle de; tasavvuf mesleğiyle alınan mârifet dahi, Kur’an-ı Hakim’den doğrudan doğruya veraset-i Nübüvvet sırriyle alınan mârifete nisbeten o kadar noksandır. Çünki: Muhyiddin-i Arabi mesleği, huzur-u dâimiyi kazanmak için $ deyip, kâinatın vücudunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzur-u dâimiyi kazanmak için $ deyip, kâinatı nisyan-ı mutlak altına almak gibi, acib bir tarza girmişler. Kur’an-ı Hakim’den alınan mârifet ise, huzur-u dâimiyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkum-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb-ı Hak nâmına istihdam eder. Herşey mir’at-ı mârifet olur. Sa’di-i Şirazi’nin dediği gibi: $ Herşeyde Cenâb-ı Hakk’ın mârifetine bir pencere açar.Bâzı Sözlerde ulema-i İlm-i Kelâm’ın mesleğiyle, Kur’andan alınan minhâc-ı hakikinin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki; meselâ: Bir su getirmek için, bâzıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmağa ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de: Ulema-i İlm-i Kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcib-ül Vücud’un vücudunu onunla isbat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur’an-ı Hakim’in minhâc-ı hakikisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer Asâ-yı Musâ gibi nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. $ düsturunu, herşeye okutturuyor.Hem imân yalnız ilim ile değil, imânda çok letâifin hisseleri var. Nasılki: Bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i imâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra derecata göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ.. letâif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. İşte Muhyiddin-i Arabi, Fahreddin-i Râziye bu noktayı ihtar ediyor. M.)
MARİN
Burun ucunda olan yumuşak kemiksiz yer.
MARİSTAN
f. Hastahâne.
MARİZ
(Maraz. dan) Hasta. İlletli. Dertli.
MARİZANE
f. Hasta olarak.
MÂRR
Geçen, geçmiş, yürüyen.
MÂRRE
Fık: Herkesin gittiği umumi yoldan yürüyen.
MÂRRÎN
(Mâr. dan) Geçenler.
MÂRRİN Ü ÂBİRÎN
Gelip geçenler. Gelen giden.
MÂRR-ÜL BEYAN
Beyânı yukarıda geçmiş olan.
MÂRR-ÜZ ZİKR
Yukarıda zikri geçmiş olan, yukarda bahsedilmiş olan.
MARSUS
(Bak: Mersus)
MARTULOS
(Martoloz) Osmanlı Devletinin teşekkülü sıralarında ve yeniçeri teşkilâtından önce, Hristiyanlardan, ordunun geri hizmetlerinde çalışmış olan teşekküllerden biridir. Silâhlanmış kişi mânasında Rumca bir kelimedir. * Eskiden Tuna gemicileri, korsanı mânasında da kullanılmıştır.
MA’RUF
Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur. * Şeriatın makbul kıldığı veya emrettiği. * Adl, ihsan, cud, tatlı dil, iyi muamele. (Bak: Emr-i bi-l ma’ruf)
MA’RUFAT
Bilinen şeyler. Şeriatın emrettiği hususlar.
MA’RUF-İ CİHÂN
Dünyaca tanınan ve meşhur. Cihânın bildiği.
MA’RUFİYET
Ma’rufluk. Ünlülük, meşhurluk, tanınmışlık.
MA’RUR
Uyuz.
MA’RUŞ
Üstü çardak şeklinde yapılı bina.
MA’RUZ
Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak. * Arzolunmuş, arzolunan. * Serilmiş, yayılmış. * Verilmiş, sunulmuş. * Anlatılmış. * Bir şeye karşı siper alan.
MA’RUZÂT
(Ma’ruz. C.) Arz olunanlar. Arzedilenler, takdim edilenler. Küçükten büyüğe bildirilenler.
MARZAT
Rızâ. Memnuniyet, hoşnudluk.
MARZÎ
Razı olmağa dâir. * Kabul edeceği, razı olacağı.
MARZÎ-İ İLÂHÎ
Cenab-ı Hakk’ın rızasına uygun işler.
MARZİYAT
Razı olunacak şeyler. Allah’ın rızasına dair olanlar.
MARZİYE
Razı olma, hoşnud olma, memnuniyet.
MAS
Yeyni, hafif kimse.
MA’S
Tıb: Adalelerin tutulması, kasların büzülmesi. Kramp.
MA’S
Ovmak. * Dürtmek.
MAS’
Davarın kuyruğunu salması. * Vurmak. * Parlamak.
MASA’
Kılıçla vuruşmak.
MASABAK
(Bak: Masebak)
MASAD
(C: Musdân-Emside) Dağın yüksek ve yüce yeri.
MAS’AD
(C.: Masâid) Yukarı çıkılacak yer. Suud yeri.
MASADAK
Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. “Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı” gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.
MASADIR
(Masdar. C.) Masdarlar.
MASAFF
Savaş, muhârebe, harp, cidâl yeri.
MASAHA
Sıhhat mevzii. * Kamer, ay.
MASAİB
(Bak: Mesaib)
MASAİD
(Mas’ad. C.) Yukarı çıkacak yerler.
MASAİF
(Masif. C.) Sayfiyeler, yazlıklar. Yaz mevsiminde oturulacak yerler.
MASAK
Darlık.
MASAL
Az miktar olan şey.
MASALE
Sızıntı.
MASAM
Duracak yer.
MASAME
Duracak yer.
MASAN
Eşya saklanacak yer.
MASANİ’
(Masna. C.) Sarnıçlar. Su mahzenleri.
MA’SARA
(Üzüm ve susam gibi şeylerin) sıkıldığı yer.
MASARİ’
(Mısrâ’. C.) Mısrâlar. * (Masra’. C.) Güreş meydanları.
MASARİF
(Masruf. C.) Harcananlar, sarfolunanlar.
MASARİF
(Masraf. C.) Sarfiyatlar, masraflar. (Masârifât da denir.)
MASARİFAT
(Masârif. C.) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.
MASARİF-İ UMUMİYE
Umumi masraflar.
MASARÎN
Bağırsaklar.
MASBAH
Doğacak zaman ve yer.
MASBU’
Kibirli, gururlu, mağrur. Kendini beğenmiş.
MASBUG
(C.: Mesâbig) Boyalı, boyanmış. Mülevven.
MASD
Cima etmek. * Emmek.
MASDA’
Taşlık yerlerden geçen düz yol.
MASDAR
Bir şeyin sudur ettiği (çıktığı) menba. * Gr: Fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şekli, fiil kökü. Okumak, yazmak, kitabet, kıraat, ahz, almak… gibi. Masdar kelimesi.; ism-i mekândır, sudur etmek mânasına gelir. Fiilin mâna ve lâfız ciheti ile mebde’ ve me’hazidir.
MASDAR-I CA’LÎ
(Mec’ul) yapma olan masdar. Arapçada, bazı isim ve sıfatların sonlarına (-iyyet) ilâve edilerek yapılır. Meselâ: İnsan: İnsaniyyet, Şâir: Şâiriyyet. Câhil: Câhiliyyet. Merbut: Merbutiyyet gibi.Arapça veya Farsça kelimenin sonuna (-îden) eki getirilerek yapılır. Meselâ: Cenk. den, Cengîden: Cenk etmek. Fehm. den, Fehmîden: Anlamak.Taleb. den, Talebîden: istemek.
MASDAR-I MERRE
Fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar. Merre, kerre, lem’a, darbe gibi, “fa’le” vezninden gelen masdarlardır.
MASDAR-I MİMÎ
Başında mim harfi bulunan masdar. (Ketb: Yazmak) masdarının mimisi (mekteb) olduğu gibi.
MASDU’
Baş ağrısına tutulmuş olan. Başı ağrıyan.
MASDUK
Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş.
MASDUKA
(C.: Masdukat) Doğru söz. Hakikat ve gerçek olan kelâm.
MASDUM
Çarpılmış. Kendisine vurulmuş.
MASDUR
Gönderilmiş, yollanmış olan. * Göğsü incinmiş veya ağrımış olan.
MASEBAK
Geçen, geçmiş olan, geçmişteki.
MASELEF
Evvelki, geçmiş.
MA’SERE
(Ma’seret) Zorluk, güçlük.
MASFUF
(Masfufe) Saf bağlamış, dizilmiş. Sıra ile dizilmiş.
MASH
Tutmak. * Çekmek.
MASH (MUSUH)
Sâbit olma. * Mahvolup belirsiz olmak. * Kısa olmak.
MASHARA
Maskara, soytarı. * Tuhaflıklar yapan kimse. * Komik, gülünç. * Zevklenme, eğlenme. * Kepaze, utanmaz, rezil.
MASHARA
(C: Mesâhır) Büyük taşlı yer.
MASHARA-İ ÂLEM
Âlemin maskarası. Kepaze, rezil.
MASHUB
(C.: Mesâhib) Beraber alınıp götürülmüş. Kucaklanmış.
MASHUBEN
Beraberce, birlikte olduğu halde. Yanında bulunarak.
MASI’
Sağlam vücutlu kimse.
MASIR
Mâni, engel.
MASÎ
f. Pervasız, korkusuz.
MASİF
(C.: Mesâif) (Sayf. dan) Yazlık. Yazın oturulacak yer. Sayfiye yeri.
MASİK
Yapışkan. * Zapteden, istilâ eden, tutan.
MASİLE
Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.
MASÎR
(C.: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden. * Karargâh. * Suyun aktığı yer. * Rücu etmek, dönüp gitmek. * Dönüp varılacak yer.
MASİT
Acı su. * Bir ot cinsi.
MASİVA
Ondan gayrısı. (Allah’tan) başka her şey hakkında kullanılan tâbirdir) Dünya ile alâkalı şeyler. (Bak: Taabbüd)(…Ey insan! Kur’anın desâtirindendir ki; Cenab-ı Hakkın mâsivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat ma’budiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi mahlukiyet nisbetinde de birdirler. M.N.)
MA’SİYYET
İtaatsizlik, günah, isyan.(Mâsiyetin mâhiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünki, o mâsiyete devam eden ülfet peyda eder. Sonra ona âşık ve mübtelâ olur. Terkine imkân bulamıyacak dereceye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mucib olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihâyet, gerek ikabı ve gerek dâr-ül-ikabı inkâra sebeb olur.Ve keza, mâsiyete terettüp eden hacâletten dolayı, o mâsiyetin mâsiyet olmadığını iddia etmekle o mâsiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacâletten yevm-i hesabın gelmiyeceğini temenni eder.Şayet yevm-i hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan addeder. En nihayet nedâmet edip terketmiyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur gider. El-iyazü Billâh! M.N.)
MASK
Muhkem, sağlam. (Müe: Maske)
MASKAT
Düşülen yer.
MASKAT-I RE’S
Doğum yeri. Vatan. Bir kimsenin doğduğu yer.
MASKU’
Kırağı düşmüş yer.
MASKUL
Cilâlanmış, saykal vurulmuş. Mücellâ.
MASL
Tarhana. * Yoğurt ve süt içinde bulunan yeşilimsi su.
MASLAHAT
İş, mes’ele. * Sulh yolu. * Fayda, maksad, keyfiyet. (Zıddı; mefsedettir)
MASLAHATBÎN
f. İş yapabilen. İş görmesini bilen.
MASLAHATGÜZÂR
f. İş bilir. * Elçi vekili. Elçi namına işleri tâkible vazifeli kimse.
MASLAHAT-I MÜRSELE
Şeriat tarafından ne itibar ve ne de ibtâl ve ilgâ edildiği mâlum olmayan bir mes’elenin maslahat üzere fakihler tarafından hükümlendirilmesi.
MASLAHATKÂRÂNE
f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
MASLAHATŞİNÂS
f. İşten anlıyan, iş bilen.
MASLAK
Su yolu üzerinde bulunan su haznesi. * Dâima akan su borusu. * Büyük yalak.
MASLİYE
Tarhana çorbası. * Koruk aşı.
MASLUB
Salbolmuş, asılmış. Asılarak idam edilmiş.
MASLUBEN
Asılarak, asılmış olduğu hâlde. Asılma suretiyle.
MASL-ÜD DEM
Kanın sulu kısmı.
MASMASA
Ağzın önü.
MASNA’
(Masnaa) Su mahzeni. Sarnıç. * Şimdiki Arapçada: Fabrika. * Bucak, köşe.
MASNEA
İçine yağmur suyu toplanan büyük havuz.
MASNU’
(Sun’. dan) San’atla yapılan, yapılmış. Yapma, yapmacık.
MASNUAT
San’atkârâne yapılan şeyler. Yapılanlar.
MASNUAT-I SAYFİYYE
Cenab-ı Hakk’ın yaz mevsiminde yarattığı san’atlı güzel eserler.
MASNUK
Nezleli kimse.
MASNU-U VÂHİD
Cenab-ı Hakk’ın (C.C.) (bir tek olan) san’at eseri.
MASON
Fr. Duvarcı mânasına bir kelimeden alınmış isimdir. Dinsiz, imânsız mânâsına kullanılır. Fermeson veya farmason da denir.
MASR
Parmak uçlarıyla süt sağmak. * Bir şeyi incelemek. * Az olmak. * Dağılmak. (İmtisar veya immisar ile aynı manadadır.)
MASRA’
Çarpışma, ölme. * Güreş meydanı.
MASRAF
Sarfedilen, harcanan. Gider.
MASRİF
(Sarf. dan) Sarfetme ve harcama mahalli.
MASRU’
Sar’a hastalığına tutulmuş, sar’alı.
MASRUAN
Sar’alı olarak, sar’a hastalığına tutulmuş olarak.
MASRUF
Sarfolunmuş, harcanılmış olan.
MASS
Yakın olan. * Dokunan. Değen.
MASS
(Mâssa) Emici, massedici.
MASS
Emmek. Bir şeyi eme eme içmek.
MASSA
Maraz, hastalık. * Zahmet.
MASSETMEK
Emmek, emerek içmek.
MAST
f. Yoğurt.
MASTABA
(C.: Masâtıb) Sedir, peyke.
MASTAKİ
Sakız.
MASTİHİ
Kıbrıs ve Sakız adalarında yetişen bir ağacın adı.
MASTUB
Damarlardan taşmış kan.
MASTUR
(Satır. dan) Çizilmiş, yazılmış.
MASUBE
İsâbet etmiş (felâket, musibet, belâ, âfet).
MASUG
Kalıba dökülmüş. * Örneğe uygun. * Düz.
MA’SUM
Günahsız, suçsuz.
MA’SUMÂNE
Günahsızcasına, suçsuz olarak.
MA’SUME
Suçsuz kadın veya kız.
MA’SUMİYET
Ma’sumluk, kabahatsizlik, suçsuzluk.
MASUN
Korunan, mahfuz, emin, muhafaza olunan. * Sâlim, sağlam.
MASUNİYET
Eminlik, sağlamlık, muhafaza altında bulunmak, dokunulmazlık.
MASUR
Birbirine katılmış şey. Mümtezic.
MA’SUR
Sıkılmış. Suyu veya yağı çıkarılmış.
MA’SUR
Zor, güç, zorlaştırılmış.
MASUS
Sirke ile pişmiş güvercin.
MASVAT
Çok bağıran.
MASVER
Sütsüz keçi. * Sütü zor çıkan deve.
MASYEF
(C.: Mesâyıf) Yaz gününde oturulacak yer. * Su yolunun eğri büğrü yeri.
MAŞAALLAH
Allah’ın istediği gibi. * Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâdır.)
MAŞE
f. Maşa.
MA’ŞEB
Otlu yer.
MA’ŞER
Cemâat, müttehid cemâat. Birinin ehil veya iyâli. İns ve cin cemaatı. * Bölük, topluluk.
MA’ŞERÎ
Cemiyete âit. Topluluğa âit. Ortaklaşa. Pek çok.
MAŞITA
(Meşşâta) Baş tarayan.
MAŞÎ
(Mâşiyye) (C.: Müşşât) (Meşy. den) Yürüyen, yürüyücü.
MAŞİYE
(C.: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan. * Oğlu ve kızı çok olan kadın.
MAŞİYEN
Yaya olarak, yürüyerek.
MAŞRIK
(Bak: Meşrık)
MA’ŞUK(A)
Aşk ile sevilen, sevgili.
MA’ŞUKİYET
Sevilme hâli. Sevilen bir kimsenin hâli.
MA’ŞUŞ
Zayıf ve cılız adam.
MATA
(C.: Emtâ) Arka.
MA’TAB
(C: Meâtıb) Helâk olacak yer.
MATABİ’
(Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri.
MATABİH
(Matbah. C.) Mutfaklar. Yemek pişirilen yerler.
MATABÎH
(Matbuh. C.) (Tabh. dan) Tabholunmuş yani pişirilmiş şeyler.
MATAF
(C.: Matâif) (Tavâf. dan) Tavâf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yer.
MATAHİR
(Mathare. C.) Mataralar, su kapları. * Gusülhâneler. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yerler.
MATAİF
(Matâf. C.) (Tavaf. dan) Tavaf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yerler.
MATAİM
(Mat’am. C.) Yemek yenilecek yerler. Yemek odaları.
MATAÎM
(Mıt’âm. C.) Oburlar, doymakbilmez kimseler. * Başkalarını beslemeler.
MATAİN
(Matin. C.) Balçıkla sıvanmış yerler.
MATAÎN
(Mıt’ân. C.) Mızrakla yaralamakta mâhir ve usta olan.
MATALİL
(Matlul. C.) Nemli, ıslak ve yaş şeyler.
MAT’AM
(C.: Matâim) Yemek yenilecek yer. Yemek odası.
MATAMİH
(Matmah. C.) Göz dikilen şeyler. Göz dikilen yerler.
MATAMÎR
(Matmure. C.) Mezarlar, kabirler. * Bazı şeyleri saklamak için kullanılan toprakaltı yerler.
MATAR
(C.: Emtâr) Yağmur.
MATARA
Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.
MATARE
Kuşu çok olan yer.
MATARIK
(Mıtrak ve Mıtraka. C.) Demirci çekiçleri.
MATARİD
(Mıtred. C.) Mızraklar, zıpkınlar.
MATARİH
(Matrah. C.) Bir şey atılan yerler. * Tarhedilecek yerler.
MATAVİ
(Matvi. C.) Kıvrımlar. Bükülmüş şeyler.
MATAYA
(Matiyye. C.) Binek hayvanları.
MATBAA
(Tab’. dan) Tab’edilen yer. Kitab, gazete ve sâir yazıların basıldığı yerler. Basımevi.
MATBAA-İ ÂMİRE
Devlet matbaası.
MATBAH(A)
Mutbah. Yemek pişirilen yer.
MATBAHA-İ KUDRET
Cenab-ı Hakk’ın âşikâr kuvvet ve kudreti ile bahçe, bağ, tarla ve bostan gibi yerlerde pişmiş gibi hazır gıda maddelerinin yetiştiği yer. Kudret mutbahı.
MATBAH-I ÂMİRE
Saray mutfağı.
MATBU’
Tab’ olunmuş. basılmış, kitap veya gazete haline gelmiş. Basılıp matbaadan çıkmış olan.
MATBUAT
Tab’ edilmiş neşriyat. Basılmış şeyler. (Kitap ve gazeteler gibi)
MATBUH
(C.: Matâbih) (Tabh. dan) Kaynatılmış veya haşlanmış (ilâç). * Pişirilmiş yemek.
MATBUHAT
(Matbuh. C.) Kaynatılmış veya haşlanmış ilâçlar. * Pişirilmiş yemekler.
MATE
Öldü.
MATEAHHAR
(Mâ-teahhar) Sonra gelen. Sonradan gelen.
MA’TEBE
Kızgınlık ve hiddetle hitabetmek.
MATEKADDEM
(Mâtekaddem) Geçmiş zaman, mâzi. * Sâbık. Geçen şey. * Önceleri.
MÂTEM
Ağlama. Üzüntü veya kederden ağlayıp sızlama. Kederinden yas tutma.(…Bak! Öyle bir ziya-yı hakikat neşreder ki, eğer O’nun o nurâni daire-i hakikat-ı irşadından hariç bir surette kâinata baksan, elbette kâinatın şeklini bir matemhâne-i umumi hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman ve câmidatı dehşetli cenâzeler ve bütün zevil-hayatı zevâl ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün. Şimdi bak; O’nun neşrettiği nur ile o matemhâne-i umumi şevk-i cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebi düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. S.)
MÂTEMDÂR
f. Mâtemli, acılı, yaslı.
MÂTEMENGİZ
f. Mâtemi ve yası iktiza eden.
MÂTEMFEZÂ
f. Yası ve mâtemi ziyadeleştirip arttıran.
MÂTEMHANE
f. Ağlanılan, yas tutulan yer.
MÂTEMÎ
Yaslı, mâtemli, üzüntülü.
MÂTEMKÜNÂN
f. Yas tutup mâtem ederek.
MÂTEMZEDE
Mâtemli. Yaslı.
MATERYAL
Fr. Bir işin meydana çıkması için lâzım gelen şeyler.
MATERYALİST
Fr. Maddeci. Her şeyi madde ile kıymetlendiren. (Bak: Maddiyyun)
MATERYALİZM
Fr. Maneviyatı ve Allah’ı inkâr eden maddiyyunların mesleği.
MATFA
(İtfâ. dan) Söndürülmüş.
MATH
El ile vurmak. * Yalamak. * Birbiri ardınca sulamak.
MATHARE
(C.: Matâhir) Gusülhâne. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yer. * Su kabı, matara.
MATHUM
Dolu, dolmuş.
MATIR
(Matar. dan) Yağan, yağıcı.
MATİ’
Uzun, tavil. * Her nesnenin iyisi.
MATÎN
(C: Metâyın) Balçıklı yer.
MATÎR
Yağmurlu gün.
MATÎRAT
Tehlikeli yerler.
MATÎTA
(C: Metâyıt) Havuz dibinde kalan balçıklı bulanık su.
MATİYYE
Binek hayvanı. Binek. * Gerinip sevinerek yürüyen.
MATİYYE-RÂN
Bindiği hayvanı yola süren.
MATL
Atlatma, geçirme, defetme. * Çekme.
MATLA’
Güneş veya yıldızların doğdukları yer, ufuktan çıktıkları yer. * Yıldız veya güneşin zuhur etmesi. * Edb: Kaside ve gazelin kafiyeli olan ilk beyti. (Bak: Musarra’)
MATLAB
İstek, istenilen şey. * Hallolunacak mesele. Mebhas. * Kaziye.
MATLAB-I DİL-HAH
Gönlün isteği, arzu, maksad.
MATLUB
İstek, istenilen şey. * Alacak. Ödünç verilmiş.
MATLUBAT
(Matlub. C.) İstenilen, talebedilen ve aranılan şeyler. * Alacaklar. Ödünç olarak verilmiş olan şeyler.
MATLUL
(C.: Matâlil) Yaş, ıslâk. * Islanmış, nemlenmiş.
MATMA’
Tamâ edilecek şey. Çok istenilecek şey.
MATMAH
Tamâh olunan şey, hırsla göz dikilerek bakılan şey veya yer.
MATMAH-I CİHANÎ
Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey.
MATMAH-I NAZAR
Hırsla bakılan şey.
MATMAZEL
Fr. Evli olmayan gayr-ı müslim kız.
MATMU’
(Tama’. dan) Tama’ olunmuş. Hırsla istenen şey.
MATMUR
Gömülmüş, defnedilmiş. Toprak altına konulmuş.
MATMURE
Toprak altında bazı şeyleri saklamağa mahsus yer. * Kabir, mezar.
MATMUS
Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.
MATNEB
(C: Metânib) Omuz. * Omuzla boyun arası.
MATRAH
(C: Matârih) (Tarh. dan) Mahal, yer. * Tarh olunacak şey, tarh edilecek nesne. * Bir şey atılan yer.
MATRAN
Taç giymiş piskopos.
MATRED(E)
Irak eden, uzaklaştıran.
MATRİS
Fr. Dizilmiş harflerin hususi bir mukavva üzerine alınan kalıbı. * Dizme makinelerinde harf kalıbı.
MATRUD
Kovulmuş. Tardedilmiş. Uzaklaştırılmış olan.
MATRUDÎN
Kovulmuş olanlar. Kovulmuşlar.
MATRUH
Tarh edilmiş, çıkarılmış. * Belirtilmiş, konulmuş (vergi) * Temeli atılmış (Binâ).
MATRUK
Gevşek ve uyuşuk adam. * Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.
MATRUŞ
Traş olmuş. Sakalsız. * Sağır kimse.
MATT
Çekmek.
MATTA
İncil kitaplarından birisinin adı. Tahrif edilmiş dört yüz muhtelif İncil içinden seçilen biri. (Bak: Havari)
MATTAL
(Mattâle) Devamlı olarak borcunu ileri atıp geciktiren.
MATTE
Vesile, sebep.
MA’TUF
Ait ve râci’ olan. * Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. * İsnadedilen. Yöneltilmiş.
MA’TUFUN ALEYH
f. Bir rabt edatı ile kendisine bağlı olan kelime (Bak: Harf-i atıf)
MA’TUH(E)
(Ateh. den) Bunamış, bunak. * Sakat, kötürüm. Amelmânde.
MA’TUHANE
Bunakçasına, bunamışçasına.
MA’TUK(A)
(C.: Maâtik) (Atâk. dan) Azat olunmuş. Azatlı.
MAT’UM
(C.: Mat’umat) Yenecek yemek. Taam.
MAT’UMAT
(Taam. dan) Yemekler. Taamlar. Yenecek şeyler.(“Hem hiç mümkün müdür ki: Fâtır-ı Kerim, Halik-ı Rahim, küçük midenin cüz’i arzusunu ve muvakkat bir beka için lisan-ı hal ile duasını hadsiz enva-ı mat’umat-ı lezizenin icadiyle kabul etsin de, umum nev-i beşerin pek büyük bir ihtiyâc-ı fıtriden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve külli ve daimi ve haklı ve hakikatlı, kalli, halli bekaya dâir gayet kuvvetli duâsını kabul etmesin? Hâşâ.. yüzbin defa hâşâ..” L.)
MAT’UN
(Tâun. dan) Belâya tutulmuş. Musibet ve tâuna giriftar olmuş. * (Ta’n. dan) Ayıplanmış.
MAT’UNEN
Vebâya tutularak.
MATURİDÎ
Mâturidi Mezhebi ve bu mezhebden olan. Semerkand şehrinin Mâturid köyünden olan Ebu Mansur-u Mâturidi’yi (Hicri: 280-332) itikadda imam olarak kabul edenler. Amelde Hanefi Mezhebinden olanlar, itikadda Maturidi mezhebindendir. Çünkü bu Zât, Ehl-i Sünnet itikadına muhalif görüşleri, eserleri ile reddederek ıslâh etmiştir.
MA’TUT
Mağlup, yenilmiş.
MATV
Çekmek.
MATVÎ
Bükülü, dürülmüş, kıvrılmış şey.
MATVİYY
Dürülmüş nesne.
MATVİYYÂT
Dürülmüş ve bükülmüş olanlar. Kitap sahifeleri gibi toplanmış olanlar.
MATVİYYEN
Sarılı olduğu halde. Dürülerek. Kıvrılarak.
MAUK
şer, yaramaz.
MAUL
Üstün gelinmiş.
MA-UL HAYAT
Mc: Haysiyyet. Şeref, yüz suyu. * Hayat suyu. (Bak: Ab-ı hayat.)
MA-UL VERD
Gül suyu.
MAUN
Eve lâzım şeyler. Ev eşyası. * Malın zekâtı. * Ufak tefek ihtiyaçlar. * Nefaseti sebebi ile (nefsin çok hoşuna gittiğinden) kimseye verilmek istenmeyen şey.
MAUN
Yardım, imdat. * Taat. İnkiyad. İtaat.
MÂUN SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 107. Suresidir. “Eraeyte Suresi” de denir.
MAUNE
Mavna. Yük taşıyan büyük kayık.
MAUNET
Yardım. İmdat. * Azık. Yol yiyeceği. * Cenab-ı Hakk’ın salih kullarına olan imdadı, inayeti. * Huk: Masarif.
MÂ-ÜL BAHR
Deniz suyu.
MÂ-ÜL HAYAT
Hayat suyu. (Bak: Ab-ı hayat)
MA’V
Olmuş taze hurma. * Ses, avaz.
MA-VAKAA
Vaki’ olan. Hâdise. Sergüzeşt.
MA-VEKA’
(Mâ-Vaka’) Vâki olan, olup biten.
MA’VEL
Ağıt edecek yer.
MA-VERA
Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar.
MÂ-VERAÎ
Öteye mensub ve âid. * Diğer âlemle alâkalı.
MAVERA-ÜN NEHR
Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkelere müslüman coğrafyacıların verdiği ad. Türklerin yaşadıkları bu ülkeler, Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının havzalarını ihtiva ediyordu. * Dicle ile Fırat arası.
MAVİYE
Billur taşı.
MAVNA
Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne.
MAVTIN
(C.: Mevâtın) (Vatan. dan) Vatan. Yurt edinilen ve yerleşip oturulan yer.
MAVZER
Alm. Mavzer adında bir Alman’ın yaptığı çaplı harp tüfeği. Askerlikte kullanılan bir silâh.
MA’Y
Su arkı. Su mecrâsı.
MAYE
Damızlık. * Esas. Temel. * Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde. * Para, mal. İktidar. Güç. * İlim. * Dişi deve.
MAYEDAR
f. Kudretli, paralı.
MAYE-İ ŞEB
Gece karanlığı.
MAYHOŞ
f. Biraz ekşice lezzetli tatlı.
MAYIH
(C: Mâha) Kova doldurmak için kuyu içine inen kişi. * Bahşiş veren, atâ eden.
MAYIN
ing. Karada ve denizde, daha çok gizlendirilerek konulan ve temas edilince patlayan bomba.
MÂYİ’
Akıcı. Akıcı madde.
MÂYİÂT
(Mâyi’. C.) Akıcı cisimler. Su halinde bulunan, akan şeyler.
MÂYİ’-İ NÂRÎ
Ateş halinde su veya buhar.
MÂYİİYYET
Mâyilik, akıcılık, sıvılık.
MAYİR
(C: Miyâr) Taamlandıran, yiyecek veren.
MA’YUB
Ayıplanmış. Ayıplanan. Bir kusuru ve eksiği olan.
MA’YUBAT
(Ma’yube. C.) Ayıplanacak şeyler. Eksiklikler, noksanlıklar, kusurlar.
MA’YUBEN
Kusur ve ayıp sayılarak. Ayıplanarak.
MAYUHDES
Sonradan olan.
MAYU’KAL
Anlaşılır.
MAYU’REF
Bilinmez. * Minder altında saklanan şey.
MA’Z
Keçi. Karaca.
MA’Z
Çekmek.
MAZ’
Gön yağlamak. * Ağaç kabuğunu soymayıp üstünde bırakmak.
MAZ’
Çiğnemek.
MAZA
(Mezâ) Geçti (mânasına fiil).
MAZ’A
Her nesnenin bakiyyesi, artığı.
MAZA MA MAZA
Olan oldu. Geçen geçti.
MAZACI’
(Mazca. C.) Kabirler, mezârlar.
MAZACİR
(Mazcer. C.) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.
MA’ZAD
Alemi, giyen kişinin pazusuna gelen alemli elbise.
MAZAĞ
Çiğnenecek veya çiğnedikleri yemek.
MAZAHİR
(Mazhar. C.) Mazharlar. Eşyanın görüldüğü, çıktığı yerler. * Nâil olmalar. * Şereflenmeler.
MAZAK
Darlık.
MAZALİM
(Mazleme. C.) Haksızlık ve adaletsizlikler. Zulümler. * Adâlet dâiresi.
MAZALLE
(C.: Mazâil) (Zıll. dan) Gölgelik yer.
MAZALLE
Yol aranılan yer.
MAZALLENİŞİN
f. Gölgelikte oturan.
MAZAMÎN
(Mazmun. C.) Mânâlar, mefhumlar, kavramlar. * Ödenmesi gereken şeyler. * Cinaslı, nükteli sözler.
MAZANNE
(Mazınne) Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan.
MAZANNE-İ HAYR
Kendisinden yalnız iyilik umulan kimse.
MAZANNE-İ SU’
Kendisinden ancak kötülük beklenen kimse.
MAZARR
Zararlar, ziyanlar. Mazarrât.
MAZARRA
Meşakkat, zahmet. * Ziyân.
MAZARRAT
Zararlar. Ziyanlar. Mazârr.
MAZAYIK
(Mazîk. C.) Zor güç işler. * Sıkıntılı ve dar yerler.
MAZAZ
Musibet, felâket ve belâ acısı. * Acıma, üzülme, kederlenme.
MAZBATA
Bir toplantıda konuşulanların neticesinin yazılı şekli. Kararnâme.
MAZBUT
Zabtolunmuş, elegeçirilmiş. * Sağlam. * Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu. * Muhâfazalı. Korunmuş. * Belli, belirtilmiş.
MAZBUTÂT
(Mazbut. C.) Ele geçirilmiş; kaydedilmiş; hatırda tutulmuş şeyler. Mazbut olan şeyler.
MAZCA’
(Madca) Yatılacak yer. Mezar, kabir.
MAZCER
(C.: Mazâcir) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.
MA’ZEL
(C: Meâzil) Irak, uzak, baid.
MAZEM
İki dağ arasında olan dar yol. * Dar olan her yer.
MA’ZERET
Elde olmadan suç, kabahat işleme. * Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme.
MA’ZERETCU
f. Özür arıyan.
MA’ZERETHÂH
f. Özür dileyen. Afvedilmesini isteyen.
MA’ZERETMEND
f. Özürlü, kusurlu. Mazeretli.
MAZFUF
Yanında olan şeyleri tamamen tükenmiş olan kimse.
MAZG
Ağızda çiğneme.
MAZGAL
yun. Eskiden kale, hisar, sur veya şato duvarlarında açılan iç yanı geniş, dış yanı dar gözleme siperi.
MAZHAK
(C: Mezâhık) Gülünç kimse.
MAZHAR
Sahib olma, nâil olma. Şereflenme. * Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Çıktığı yer.
MAZHAR-I ESMÂ
Çok sıfatlara ve isimlere mensub hâller kendinde görünen. İsimlere, isimlerinin üzerinde te’sirlerine mazhar (sâhib) olan. * Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellisine mazhar ve âyine olmuş olan.(Cenab-ı Hak insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış. O vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. L.)
MAZHAR-I İLHÂM
Kendine ilhâm olunan. (Arı, hayvan ve insanlara olduğu gibi) Kalbine ilhâm gelen zât.
MAZHARİYET
Mazhar ve nâil olma. Elde etme. Muvaffakiyet.
MAZIG
Çiğneyen, çiğneyici.
MAZINNE
(C: Mezânin) İçinde bir şey olduğu tahmin olunan yer.
MAZIR
Ekşi, hâmız.
MAZİ
Geçmiş zaman. Geçen, geçmiş olan. * Gr: Bir işin geçen zamanda yapıldığını bildiren fiil. Fiil-i mâzi. Mazi sigası.(O Kadir-i Mutlak, bütün istikbaldeki acaib-i imkânata muktedirdir. Dünü getiren, yarını getirdiği gibi; maziyi icad eten O Zât-ı Kadir, istikbali dahi icad eder. Dünyayı yapan o Sani-i Hakim âhireti de yapar… M.)
MAZİF
Herkese sofrası açık olan ev. Kapısı açık, misafir sever ev. Misafirperver olan hâne.
MAZİFE
İzâfe olunmuş. * Keder, hüzün, tasa, gam.
MAZİ-İ NAKLÎ
Yalnız işitilen bir şeyi anlatan fiil sigası. “Nuri gelmiş” gibi.
MAZİ-İ ŞÂD
Neş’eli, sevinçli mâzi.
MAZİ-İ ŞUHUDÎ
Gözle görünen veya görmüş gibi bilinen bir şeyi anlatan fiil sigası, kipi. “Nuri geldi” gibi.
MAZÎK
Dar yer.
MA’ZİL
Ayrı. Ayrı bir yer. * Uzak. Baid.
MAZİLLE
Kıldan yapılma büyük çadır.
MAZÎM
Mazlum.
MAZİN
Karınca yumurtası. * Bir kabilenin adı.
MAZÎR
Ekşi, hâmız.
MA’ZİRE
(C: Meâzir) Özür etmek.
MAZÎRE
Ayran.
MAZİRYUN
Şahtere otu.
MAZİYAN
Kendisinden küçük arklara ayrılan büyük su arkı.
MAZİYAT
Geçmişler. Geçen zamanlar.
MAZİYE
Şarap, hamr. * Beyaz iyi bal. * Beyaz ince yumuşak gömlek.
MAZÎZ
Musibet ve belâya uğramış. Felâket acısına giriftar olmuş.
MAZLEME
(C.: Mezâlim) Zulüm ve adaletsizlik. Haksızlık. Can yakma.
MAZLUM
Zulüm görmüş. Kendine zulmedilmiş. * Halim, selim, sakin, sessiz.
MAZLUMANE
Zulüm görmüşe yaraşır surette. * Sessizce. Sessizlikle.
MAZLUMÎN
Zulüm görmüş kimseler.
MAZLUMİYYET
Mazlumluk. Zulüm görmüşlük. * Sessizlik, yavaşlık.
MAZMAZ
(İbranice) Hz. Muhammed’in (A.S.M.) Suhuf-u İbrahim ve Tevrat’taki ismi.
MAZMAZA
Gusül veya abdest alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su alıp ağızda çalkalamak.
MAZMİ
Sulanan ekin.
MAZMUM
(Zamm. dan) Zammolunmuş. İlâve olunmuş. * Yapışmış. * Zamme ile okunan.
MAZMUN
Meâl. Mâna. Mefhum. * Nükteli, san’atlı, ince söz. * Ödenmesi lâzım olan. * Fık: Gasb, telef veya zulüm sebebi ile ödenmesi lüzum etmiş şey.
MAZNUK
Nezle olmuş. Nezleli.
MAZNUN
(Zann. dan) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen. * Huk: Bir suç dolayısı ile sorguya çekilen kimse. Sanık.
MAZNUNÎN
(Maznun. C.) Zan altında bulunanlar. Şüpheli kimseler.
MAZRA
Ayran. Bir nevi yemek.
MAZRAC
(C: Mezaric) Eski elbise.
MAZRAHÎ
Akbaba. * Ulu, şerefli kimse. * Her beyaz nesne.
MAZREB
Vuracak yer. * İlikli kemik.
MAZRUB
(Zarb. dan) Zarbolunmuş. Çarpılmış. Dövülmüş. * Basılmış, damgalanmış. * Mat: Çarpılan. (Bak: Madrub)
MAZRUBEYN
Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.
MAZRUF
Zarflanan. Sarılıp muhafaza edilen. Zarfa konan.
MAZRUFÂT
(Mazruf. C.) Zarflı olanlar.
MAZRUFEN
Zarf içinde olarak. Zarflı surette.
MAZRUR
Zarar etmiş. Ziyan görmüş.
MAZRUS
Örülmüş, örülerek yapılmış. Diş takımı.
MA’ZUB
Kötürüm kimse.
MAZ’UF
Zayıf ve cılız. Zayıflamış.
MAZUFE
İzâfe olunmuş.
MA’ZUL
(Azl. den) İşinden çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş.
MA’ZULEN
Azledilmiş olarak. İşinden çıkarılmış olarak.
MA’ZULÎN
(Ma’zul. C.) İşinden çıkarılmış olan kimseler. Azledilmişler.
MA’ZULİYET
Azledilme hâli. Açıkta kalınış.
MA’ZUR
Özürlü. Özrü olan.
MA’ZURİYYET
Ma’zurluk. Özürlülük.
MA’ZUZ
Katı, şiddetli, şedid.
MAZZ
Gönlün gamdan ve tasadan yanması. * İkrar etmek, kabul etmek, açıktan söylemek.
MAZZ
Nar.
MEAB
Ayıp yeri. * Ayıp.
MEAB
Dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce’.
MEABİD
(Bak: Maâbid)
MEAD
Ahiret. (Bak: Maâd)
MEADİB
(Me’debe. C.) Ziyâfetler.
MEADİN
(Bak: Maâdin)
MEAHİZ
(Me’haz. C.) Me’hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar.
MEAKİL
(Me’kele. C.) Yenilecek şeyler. Yemekler. Erzâk.
MEÂL
(Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum. * Mânası. Kısaca mânası. * Kaymak. * Husul yeri, peyda olunacak yer. * Son, sonuç.(Meâl, te’vilin me’hazi olan “evl” mânasına masdar-ı mimîdir. Bir şeyin varacağı gâye mânasına ism-i mekân da olur ki, te’vilin hasılı demektir. Bundan başka meâl, bir şeyi eksiltmek mânasına da gelir. Onun için örfte bir kelâmın mânasını her vechile aynen değil de, biraz noksaniyle hasılına göre ifade etmeğe de meâl denilmiştir. E.T.)
MEÂLEN
Mânâca aynısı olmadan eksiği ile anlaşılan neticesi. Mânaya göre. (Bak: Te’vil)
MEALÎ
(Bak: Maâlî)
MEÂLÎ
Kısaca mânasına ait.
MEÂL-İ İCMALÎ
Kısaca hülâsası, kısaca mânâsı. İcmalî meâl.
MEALİM
(Bak: Maalim)
MEALPERVER
f. Mânâlı. * Mâna anlatan.
MEÂN
Mekân, menzil.
MEANN
Enli, geniş. * şişman gövdeli kimse. * Hatip.
MEAR
Saç ve sakalın dökülmesi.
MEAR
Arlanacak, utandıracak şey.
MEARİB
İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler.
MEARİC
(Mi’rac. C.) Mi’raclar. Merdivenler. Çıkılacak yerler.
MEARİC SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 70. Suresi olup Seele veya Mevaki Suresi de denir ve Mekkîdir.
MEARRE
Keffaret, diyet. * Elem, meşakkat, dert, günah.
MEASİ
(Bak: Maâsi)
MEASİM
Günahlar. * Günah işlenecek yerler.
MEASİR
(Me’sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler.
MEASİR-İ BERGÜZİDE
Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.
MEASS
Talep mevzii, isteme yeri.
MEASS
Çok cür’etli. Hiç çekinmeyen.
MEAYİB
Kusurlar, ayıblar, lekeler. (Bak: Maâyib)
MEAZ
(Bak: Maâz)
MEAZİB
(Mi’zab. C.) Oluklar. Su yolları.
MEAZİF
Sazlar. Çalgılar. Saz âletleri.
MEAZİN
(Me’zene. C.) Ezan okunan yerler.
MEAZİR
(Mi’zer. C.) Peştemallar.
MEAZİR
Perdeler. Hicablar. * Özürler.
MEBAD
(Mebâdâ) f. Sakın, olmaya ki…
MEBADİ
(Mebde. C.) Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler.
MEBADİ-İ ZARURİYYE
Bir hakikat tam bilinmeden önceki isbat edici zaruri emâreler, başlangıçlar, hazırlıklar. (Bak: Hads)
MEBAHİS
Bahisler. Mebhaslar. * Araştırma yerleri.
MEBAHİS-İ İLMİYE
İlmi bahisler.
MEBAL
(Bevl. den) Sidiğin çıktığı yer.
MEBALİĞ
(Meblâğ. C.) Paralar, akçeler.
MEBANİ
Temeller. Esaslar. * Yapılar. Binâlar.
MEBANİ-İ KELÂM
Sözün esâsını teşkil eden şeyler.
MEB’AS
(C.: Mebâis) Yollanma, gönderilme.
MEB’AT
Yaban sığırının yatağı. * Davar ve deve yatağı. * Mekân, menzil.
ME’BAZ
(C: Meâbiz) Diz altındaki çukur.
MEBDE’
Baş taraf. Başlangıç. Başlama. * Kaynak. Kök. Temel. Esas.
MEBDE-İ SUKUT
Sukutun başlangıcı. Düşüşün mebdei.
MEBDEİYET
Başlangıç olma işi.
ME’BELE
Deve duracak yer. * Devesi çok olan yer.
MEBERRAT
(Meberre. C.) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan işler.
MEBERRE
(C.: Meberrât) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan iş.
MEBERRET
Nöbet şekeri.
MEBGA
Talep mevzii, isteme yeri.
MEBGUZ
Sevilmemiş. Buğzedilmiş. Nefret edilmiş.
MEBHAS
Kısım. Bahis. Fasıl. Bir mes’eleye âid söz. * Arama, araştırma yeri. * Bir şeyin arandığı yer.
MEBHUR
Nefes darlığına mübtelâ olan, hırhır soluyan.
MEBHUS
Bahsolunan. Bahsolunmuş. Evvelce bahsi geçmiş.
MEBHUS-ÜN ANH
Sözü geçmiş şey. Bahsolunan şey.
MEBHUT
Hayretle, şaşkın, mütehayyir. Sersem.
MEBİ’
(Bey’. den) Satılmış şey.
MEBİT
(Beyt. den) Geceleyin kalınacak yer. Geceliyecek yer.
MEBİZ
(C.: Mebâyiz) Tıb: Yumurtalık.
MEBKALE
(C: Mebâkıl) Sebzevat yetiştirilen yer.
MEBLAĞ
Para, mevcud para miktarı. * Yetişmek.
MEBLEVLE (MİBVELE)
İçine bevledilen kap.
MEBLU’
(Bel’. den) Yutulmuş.
MEBLUL
Nemli, yaş. Islak, ıslanmış.
MEBNA
Temel. Yapı yeri. * Üss-ül esas. Asıl ve esas.
MEBNİ
Yapılmış. Kurulmuş. * Bir şeye dayanan. Nazar ve itibâr ve isnad olunarak. * … den dolayı… e binâen. * Gr: Son harfi harekesi değişmeyen kelime. Tasrife tâbi olmayan (fiil çekimine uğramıyan) kelime.
MEBRADE
Soğukluk. * Soğukluk verecek zaman ve mekan.
MEBREZ
Abdesthâne.
MEBRUD
Soğuk, soğumuş.
MEBRUK
Tebrike şâyeste kimse. Tebrike değer nesne.
MEBRUR
Hayırlı. Makbul. Beğenilmiş. Sadık olmakla makbule geçmiş olan.
MEBRUZ
Gösterilmiş, ibraz olunmuş. * Açılmış mektub.
MEBSEM
(C: Mebâsim) Tebessüm etmek, hafif gülümsemek.
MEBSUS
Dağılmış. Yayılmış. Herkesçe duyulmuş. şayi’ olmuş.
MEBSUT
Açılmış. Yayılmış. Serilmiş. * Mufassal. Etraflıca beyan olunan. Bast olunmuş. Uzun uzadıya anlatılmış.
MEBSUTEN
Mebsut olarak.
MEBSUTEN MÜTENASİB
Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.
MEBŞURE
Yüzü ve vücudu güzel yaratılmış kadın.
MEBŞUŞ
(C.: Mebâşiş) Silinmiş. İzi eseri kalmamış.
MEBTUN
Karnı hasta olan kimse.
MEBTUŞ
Tutulmuş. * Hışım olunmuş.
MEBTUT
Kesilmiş ve ayrılmış.
MEBTUTE
Fık: Üç talak ile boşanmış olan kadın.
MEB’UC
Karnı delinmiş.
MEB’US
Gönderilen. Ba’s edilen. * Halk arasından seçilerek Millet Meclisine âzâ edilen. * Allah tarafından gönderilmiş olan. * Öldükten sonra diriltilen.
MEB’USÂN
f. Meb’uslar. Milletvekilleri.
MEB’USİYET
Mebusluk. Milletvekilliği vazifesi.
MEBYET
Geceliyecek yer. Gece vakti kalınacak yer.
MEBZUL
Bol. Çok sarf olunan. Ucuz.
MEBZULÎ
Bolluk, çokluk, kesret.
MEBZULİYYET
Ucuzluk. Bolluk.
MEBZULİYYET-İ ELVAN
Renk bolluğu.
MEC’
Hurmayı sütle ıslatıp yemek.
MECA’
Açlık.
MECAA
Hilebazlık etmek, hile yapmak.
MECADİF
(Micdâf. C.) Kayık veya sandal kürekleri.
MECADİL
(Micdel. C.) Köşkler, kasırlar.
MECAE
(Mecâet) Açlık. Acıkma.
MECAL
Tâkat. Güç. Kuvvet. * İktidar. İmkân. * Fırsat.
MECALÎ
(Meclâ. C.) Aynalar.
MECALİS
Meclisler. Toplantılar. Toplantı yerleri.
MECAMİ’
(Mecmua. C.) Mecmualar. Dergiler.
MECAMİR
(Micmer. C) İçlerinde tütsü yakılan kaplar, buhurdanlar.
MECANE
Ne bulursa sakınmadan yapmak. Mecnunluk.
MECANİK
(Mencenik. C.) Mancınıklar. (Bak: Mancınık)
MECANİN
Mecnunlar. Deliler.
MECARÎ
(Mecrâ. C.) Mecralar. Su yolları. Su yatakları.
MECAZ
Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak. * (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol. * Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi. Meselâ: Bazı Hadis-i Şeriflerde dünyaya nezâret eden iki melâikenin öküze ve balığa benzetildiği gibi.Edebiyat: Lügatı’nın, “Mecaz” Maddesinde şu tafsilât vardır: Bir kelime, kendi mânasında kullanılırsa; hakikat olur. Eğer bir münasebetle asıl mânasından başka bir mânada istimâl edilir ve kendi mânasında kullanılmasında “karine-i mânia” bulunursa mecaz’dır. Meselâ; tahta kelimesi ağaçtan satıh mânasına olduğu halde hakikattır. Fakat yazı levhası mânâsına kullanılır. Faraza, Muallim tarafından talebeye “tahta başına geç” denilirse, mecaz’dır. Çünkü, levhanın tahtadan yapılmış olması münasebeti ile, bir de başına geçilecek tahtanın ancak yazı tahtası olup döşeme ve tavan tahtalarının başına geçilemiyeceği karine-i mâniası ile, o kelime hakikat mânâsından mecâz mânâsına naklolunmuştur.Nakildeki münasebete alâka denilir. Alâkası teşbih olan mecazlar istiâre, başka türlü alâkası bulunanlar da mecaz-ı mürsel’dir. Mecaz-ı mürselin alâkaları teşbihten başkadır ve en meşhurları şunlardır:1- Hulul : Hakikat ve mecaz mânalarında birinin ötekine mahal olmasıdır. (Derse girildi) denildiği vakit, hâl olan dersin söylenip onun mahalli bulunan dershânenin kasdedilmesi. (Yemekhâneye indi) denilince de, mahal bulunan yemekhânenin zikrolunup yemeğe inildi, denilmek istenmesi gibi.Mânâca cüz’i bir fark ile buna, zarfiyyet, mazrufiyyet alâkası da diyebiliriz.2- Sebebiyyet, müsebbebiyyet : Hakiki ve mecazi mânâlardan birinin diğerine sebeb müsebbeb olmasıdır. “Bir muharrir, kalemiyle geçinir” cümlesinde sebeb olan kalemin zikredilip müsebbeb olan yazı ücretinin kasdedilmesi; kar yağarken söylenilen “bereket yağıyor” cümlesindeki müsebbeb olan bereketin zikredilip, sebeb olan karın murad edilmesi gibi.3- Cüz’iyyet, külliyet : Hakikat ve mecaz mânâlarından biri, diğerinin cüz’ü olmasıdır. Diğer bir tabir ile; bir şeyin bütünü kasdedilmesidir. “Marmaradan her yelkenUçar gibi neş’eli”beytindeki yelken kelimesi gibi. (ki, onun zikriyle bütünü söylenip parçası, yahut parçası söylenip bütünü bulunan kayık murad edilmiştir).4- Itlâk ve takyid : Hakikat ve mecaz mânâlarından birinin mutlak yâni umuma; o birinin mukayyed, yâni hususa delâlet eder olmasıdır. Hayvan kelimesindeki mânâ umumidir. Hayvan deyip de meselâ “At” ı murad etmek onu mukayyed bir mânâda kullanmak demek olacağından “Mecaz” olur.5- Kevniyyet : Bir şeye eski hâlinin ismini vermektir. Bir vâlidenin, yetişmiş oğluna; “bizim çocuk” demesi gibi.6- Evveliyyet : Bir şeyi sonra olacağı isim ile zikretmektir. Tıbbiye ve deniz mekteblerine yeni girmiş talebeye “Doktor ve Kaptan” denilmesi gibi.(Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşerse, hakikate inkılâb eder, hurâfata kapı açar. S.)
MECAZE
Cevizlik yer.
MECAZEN
Mecaz olarak. Gerçek değil de mecaz yoliyle.
MECAZ-I MÜRSEL
Edb: Kelimenin asıl mânâsıyla mecazî mânâsı arasında benzerlik bulunmasından başka bir alâka bulunmasıyla olan mecazdır.
MECAZÎ
Mecazla ilgili.
MECAZİB
(Meczub. C.) Meczublar. Cezbeye tutulmuş olanlar.
MECBE
Geniş ve işlek yol.
MECBEE
Mantar yetişen yer.
MECBUB
Hayası ve zekeri kesilmiş.
MECBUL(E)
(Cibillet. den) Yaratılmış. Yaratılışında bir hâl veya sıfat bulunan.
MECBUR
Zor görmüş. Zorla bir işe girişmiş. İcbar görmüş. * Hatırı alınmış, gönlü yapılmış. (Hakiki manası: Kırıldıktan sonra bütünlenmiş.)
MECBUREN
İster istemez. Cebirle. Zaruret icâbı. Zorla.
MECBURÎ
Zor altında, ister istemez, yapma mecburiyetinde.
MECBURİYET
Zora tutulma. Mecburluk.
MECC
Ağızla su püskürmek. * Sulu şeyler atmak ve saçmak.
MECCAN
Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen.
MECCANEN
Ücretsiz, parasız.
MECCANÎ
Bedavacı. Parasız.
MECCANİYET
Ücretsizlik, meccanilik.
MECD
Büyüklük. Azamet. * şeref, itibar.
MECDERE
Lâyık olacak mekân.
MECDEYE
Kıtlık yeri.
MECDUD
Rızkı bol, nasibli, bahtiyar. * Kesilmiş, maktu.
MECDUL
Sağlam ve muhkem şey. * Sağlam yapılı ve kemikli kimse. * Bükülmüş.
MECDUR
Tıb: Çiçek çıkarmış kimse.
ME’CEL
(C: Meâcil) Su toplanan yer.
MECELLAT
(Mecelle. C.) Mecmualar, kitaplar, dergiler.
MECELLE
Mecmua. Fikir topluluğu. Risale. Kitab. Hikmetli sahife. * Fıkıh kitabının muâmelât kısmının toplu bir parcası. * İslâm Hukukuna dâir bir mecmua.
MECENNE
Kalkan, siper. * Delilik, mecnunluk, divanelik.
MECER
Koyunun karnındaki kuzu büyüdükçe durmaya kadir olmaması. * Büyük asker. * Susuzluk.
MECERRE
(Mecerret-üs Sema) Kehkeşan, Samanyolu denilen büyük, parlak yıldız kümesi.
MECFER
Beli kalın olan at.
MECHEL
(C.: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız. * Yolu ve izi olmayan çöl.
MECHELE
Birini câhilliğe sevkeden şey.
MECHUD
(Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş. * Kuvvet, kudret, güç.
MECHUL
Bilinmeyen. Belli olmayan.
MECHULAT
(Mechul. C.) Mechul olan ve bilinmeyen şeyler.
MECHULİYET
Bilinmezlik, mechullük.
MECHUL-ÜL AHVAL
Kimin nesi olduğu bilinmeyen kimse.
MECHUL-ÜN NESEB
Kimin çocuğu olduğu bilinmeyen kişi.
MECHURE
Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men’ederler.
MECHURİYE
Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş.
MECİ
(Meciyyen) Gelme, geliş.
MECİD
Azametli. Şerefli. Gâlib. * Esmâ-i İlâhiyedendir.
MECİDİYE
Sultan Abdülmecid zamanında 1840’da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para.
MECL
Elin kabarması. * Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması.
MECLA
(C.: Mecâli) Ayna, mir’at. * Çıkma ve görünme yeri. * Başın tepesinde kıl bitmeyen yer.
MECLEB
Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.)
MECLİS
Oturulacak, toplanılacak yer. * Görüşülecek bir mes’ele için bir araya gelmiş insan topluluğu. * Devlet işlerini görüşmek üzere Millet Vekillerinin toplandıkları büyük bina.
MECLİS-ARA
f. Meclisi süsleyen.
MECLİS-ÂRÂ
Meclisi süsleyen.
MECLİS-EFRUZ
f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.
MECLİS-FÜRUZ
f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.
MECLİSÎ
Meclisle alâkalı. Meclise ait.
MECLİS-İ A’YÂN
Osmanlı İmparatorluğu zamanında hükümet tarafından seçilmiş olan meclis. (Bunun karşılığı, zamanımızda, senato meclisidir.)
MECLİS-İ MEBUSAN
Halk tarafından seçilen meb’usların meclisi. Millet Meclisi.
MECLİS-İ ÜLFET
Konuşma meclisi.
MECLİS-İ VÜKELÂ
Kabine toplantısı. Bakanlar kurulu toplantısı.
MECLİSİYAN
Meclis ehli. Mecliste bulunan âzâlar.
MECLUB
Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış. * Tarafdarlığı kazanılmış kimse. * Aşık. Tutkun.
MECLUBİYET
Tutkunluk, meclubluk.
MECLÜVV
Parlak, cilâlı. Mücellâ.
MECMA’
Toplanılacak yer. Kavuşulan yer.
MECMA-I EKBER
En büyük toplanma yeri. Mahşer.
MECMA-I HAKAİK
Hakikatlerin toplandığı yer. Hakikatlerin merkezi.
MECMA-İ ALEYH
Hakkında toplanılan, ittifak edilen, birleşilen şey.
MECMA-ÜL EZDÂD
Zıtların toplandığı yer. * Mutlak hürriyet.
MECMA-ÜL KÜLL
Hepsinin toplandığı yer.
MECMECE
Yazının karışık olması. * Kalbinde olanı demek isteyip, yine demeyip gizlemek.
MECMEDE
Buzluk, karlık.
MECMU’
Bütün, hepsi. Topluca. Yığılmış. Cem’ olunmuş. Bir araya getirilmiş şey.
MECMUA
Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi. * Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle. * Kolleksiyon.
MECMUAN
Toptan, birden, toplu olarak.
MECMUAT-ÜL AHZAB
Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî’nin üç ciltlik bir duâ mecmuası.
MECMUİYYET
Topluluk. Bütünlük. Tamlık.
MECNEB
Çok şey.
MECNUB
Güney rüzgârı yetişen kişi. * Akciğer zarı iltihabı olan kişi.
MECNUN
Deli. Çılgın. * İnsanlara çok hususta uymayan. * Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık.
MECNUNANE
f. Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette.
MECNUNİYET
Delilik. Mecnunluk.
MECR
Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey’etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek. * Çokluk asker. * Akıl.
MECRA
Suyun aktığı yol. Su yolu. Kanal. * Cereyan eden yer. * Bir haberin yayılma yolu. * Bir şeyin dolaştığı yer.
MECRUH
Yaralı. Yaralanmış. * Huk: İnandırıcı sözlerle çürütülmüş fikir, davâ.
MECRUHÎN
(Mecruh. C.) Yaralılar. Yaralanmış olanlar.
MECRUR
Sürüklenmiş. * Gr: Başında harf-i cer bulunan kelime. İzafet halinde son kelime. Cerr’li okunan kelime. (i, ı diye okunan kelime, yani esreli)
MECS
Ovmak. Dibagat etmek.
MECUBE
Cevap.
MEC’UL
Yapılmış. Meydana çıkarılmış. İkame ve ihdas olunmuş olan.
ME’CUR
Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse. * Kiraya verilen.
MECUS
Kulakları küçük olan adam. * Ateşe tapan kişi.
MECUSİ
Çok eskiden yaşamış, kulağı küçük olan birisinin adıdır. Ateşperestlik âyinine sebeb olduğundan “Ateşperestlere” bu isim verilmiştir. * Eski İran dini olan Mecusilikten olan kimse.
MECUSİYÂN
(Mecusi. C.) Mecusiler. Ateşe tapanlar.
MECUSİYET
Mecusilik.
MECVED
Doymaya yakın olmak. * Yağmur taneleri değmiş cisim.
MECZİR
(C: Mecâzir) Deve boğazlayacak yer.
MECZUB
Başkasının te’siri ile hareket hâlinde olan. Cezbedilmiş. Aklı gitmiş olan. Aşk-ı İlahî ile kendinden geçmiş. * Deli. Divane. Mecnun.(Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar “Cibâli Baba kıssası” nev’inden olarak bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bâzan sahvede ve daire-i akılda görünür, bâzan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı; ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir hâlinde gördüğü bir mes’eleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hatâ eder ve hatâ ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise; indallah mahfuzdur, dalâlete süluk etmez. Diğer bir kısmı ise, mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ, kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.İşte; muvakkat veya dâimi meczub olduklarından, mânen ‘”mübarek mecnun” hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya tarafdar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imânı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’umane bir sebebiyet verirler. M.)
MECZUBÎN
(Meczub. C.) Meczublar. Deliler, mecnunlar. Cezbeye gelmiş olanlar.
MECZUM
(Cüzam. dan) Cüzam hastalığına tutulmuş kimse.
MECZUM
Kat’i niyet edilmiş, cezmolunmuş. Kat’i karar verilmiş. * Gr: Son harfi harekesiz okunan kelime. Cezimli kelime. (İlim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin okunduğu gibi.)
MECZUR
Cezr olunmuş, kare kökü alınmış sayı. (On sayısı yüz sayısının meczurudur, yani kare köküdür.)
MECZUZ
Kesilmiş, münkatı’.
MEÇ
Ateşli silahların icadından evvel kullanılan harp âletlerinden biri. Keskin olmayan tâlim kılıcı, uzun ve ince kılıç.
MED
Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme. * Çoğaltmak. * Bir şeye dikkatlice bakmak. * Nihayet, son. * Sönmek. Bir şeyi söndürmek. * Yardım etmek, mühlet vermek. * Yâr ve yâver olmak. * Tarlaya fışkı ve gübre dökmek. * Sel suyu.
ME’D
Yumuşak taze ot. * Titremek. * Sallanmak.
MEDA
Mesafe, nihâyet. Son.
MEDACİ’
Yatacak yerler. (Bak: Madcâ’)
MEDAFİ’
(Medfa. C.) Ask: Toplar.
MEDAFİN
(Medfen. C.) Mezarlar, kabirler. Gömülecek, defnolunulacak yerler.
MEDAHEK
(Bak: Madhek-Mudhike)
MEDAHİL
(Medhal. C.) Girişler. Girilecek yerler.
MEDAİH
Medhetmeler. Övmeler. Medhedişler.
MEDAİN
(Medayin) Şehirler, medineler. Büyük memleketler. * Şimdi harabe olup İslâmiyyetten evvel yaşamış Kisralıların Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın doğduğu gece bu şehirdeki büyük sarayın eyvanları yıkılmıştı.
MEDAK
Bir şeyi ezmekte kullanılan yassı taş.
MEDAMİ’
Göz yaşları. * Gözler.
MEDAMİ’-İ HİCRAN
Hicran gözyaşları. Ayrılık gözyaşları.
MEDAR
Sebeb, vesile. * Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer. * Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. (Dünya, güneş etrafında seyrederken medar-ı senevîsi bir dâireyi andırır.)
MEDARE
Kova gibi dikip su çekmekte kullanılan deri.
MEDAR-I FAHR
İftihara sebeb olan. Övmeğe vesile.
MEDAR-I İBRET
İbret almağa yarıyan.
MEDAR-I MAİŞET
Geçim vasıtası.
MEDAR-I SENEVÎ
Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire.
MEDAR-I TAAYYÜŞ
Maişet tedarikine sebeb olan, geçim vesilesi.
MEDARİC
(Medrec ve Medrece. C.) Merdivenler. * Meslekler, yollar.
MEDARİS
Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.
MEDAR-ÜL AYN
Göz çukuru.
MEDAS
Harman yeri.
MEDASE
Harman yeri.
MEDAYİH
Medhe lâyık işler ve hareketler.
MEDAYİH-İ BÂHİRE
Çok açıktan birisini veya bir şeyi övmek, medhetmek.
MEDAYİN
(Midyân. C.) Dâima borçlanan kimseler.
MEDBEE (MEDBE)
Kabaklık, kabağı çok olan yer. * Kul, abd.
MEDBUG
Dibâgat olunmuş, tabaklanmış.
MEDBUR
Zengin. Malı mülkü ve serveti çok olan. * Yaralı, mecruh.
MEDCEN
Bulutlu gün.
MEDD İŞARETİ
Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı. * Hemze ile elifin birleşmesi.
MEDD Ü CEZİR
Coğ: Deniz sularının kabarması ve tekrar geriye çekilmesi.
MEDDAH
(Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden. * Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci.
MEDD-İ BİSAT
Kilim yayma, halı serme.
MEDD-İ NAZAR
Uzağa bakma. Gözün görebildiği kadar göz alımı.
MEDD-İ YED
El uzatma.
MEDED
İnayet, yardım, imdad, eman. Eyvah.
MEDEDCU
f. Meded isteyen, yardım arayan.
MEDEDCUYANE
f. Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette.
MEDE-D-DÜHUR
Dünyanın sonuna kadar.
MEDEDHÂH
f. Meded isteyen, yardım bekleyen.
MEDEDHÂHÎ
f. Meded arayıcılık, yardım isteyicilik.
MEDEDKÂR
f. Yardımcı, muin, nâsır. Nusret veren.
MEDEDKÂRANE
f. Medet ve yardım edercesine.
MEDEDKÂRÎ
f. Yardımcılık.
MEDEDRES
f. Yardımcı. İnâyet eden. Yardım eden. Mededresân da denir.
MEDEDRESANÎ
Yardımcılık. Yardım ve inâyet edicilik.
MEDE-L-BASAR
Gözün görebildiği kadar.
MEDE-L-EYYAM
Günlerin sonuna kadar.
MEDENİ
Faziletli, terbiyeli, kibâr. * Medineli. Şehirli. * Kur’an-ı Kerimin Medine şehrinde nâzil olan âyet ve sureleri.
MEDENİ-İ BİTTAB’
Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş. * Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab’an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.
MEDENİYET
Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san’atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli. * İslâmiyetin emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış.(Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah’ın lutfuna mazhar olanlara müyesser olur. M.N.)(Sual: Sen eskiden şarktaki bedevi aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hâzıradan “mimsiz” diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivâya sokuldun?Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i Garbiye, semâvi kanun-u esasilere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına; hatâları, zararları, fâidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakiki olan istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanaat yerine israf ve sefahet.. ve sa’y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, biçâre beşeri hem gayet fakir, hem gâyet tenbel eyledi. Semâvi Kur’anın kanun-u esasisi $_ $_ $ ferman-ı esasisiyle: “Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisad ve sa’ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir.” diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen kısa bir-iki nükte söyleyeceğim:Birincisi : Bedevilikte beşer üç-dört şey’e muhtaç oluyordu. O üç-dört hâcatını tedarik etmiyen on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası su’i-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyic ve havâic-i gayr-i zaruriyeyi, zaruri hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki o medeni insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şey’e bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcatı tam helâl bir tarzda tedarik edecek yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hazıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Biçâre avâm ve havas tabakasını dâima mübarezeye teşvik etmiş. Kur’anın kanun-u esasisi olan “vücub-u zekât, hurmet-i riba” vasıtasiyle avâmın havassa karşı itâatini ve havassın avâma karşı şefkatini te’min eden o kudsi kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirahat-ı beşeriyeyi zir ü zeber etti!..İkinci Nükte : Bu medeniyet-i hâzıranın hârikaları, beşere birer ni’met-i Rabbaniye olmasından, hakiki bir şükür ve menfaat-ı beşerde istimâli iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefahete ve sa’yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için sa’yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ Risale-i Nurdaki “Nur Anahtarı”nın dediği gibi: Radyo büyük bir ni’met iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir mânevi şükür iktiza ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz malâyani şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa’yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hârika vesait, sa’y ve amel ve hakiki maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye istimâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir-ikisi zaruri ihtiyâcata sarf edilmeğe mukabil, ondan sekizi keyf, hevesat, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz’i misâle binler misâller var.Elhâsıl : Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semâvi dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş… İktisad ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tama’ı ziyadeleştirmeğe; zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle o biçare muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa’y ve amelin şevkini kırıyor! Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faidesiz zâyi ediyor.Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Su’-i istimâl ve israfat ile yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş.Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasiyle intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedi suretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nevi cehennem azâbı veriyor…İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur’an-ı Hakim’in dörtyüz milyon talebesinin intibahiyle ve içinde semâvi, kudsi kanun-u esasileriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsi esasi kanunlariyle beşerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebediden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur’an-ı Mu’ciz-il-Beyan’ın işarat ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!. R.N.)
MEDENK
f. Kapı sürgüsü. Kilit.
MEDER
Tezek, toprak tezeği. * Çakıl. Kuru çamur. Kuru balçık. * Köy, mahalle.
MEDFA’
(C.: Medâfi’) Ask: Top.
MEDFEE
Deve sürüsü. Çok miktar deve.
MEDFEN
Mezar. Defnedilen, gömülen yer.
MEDFU’
Dışarı çıkarılmış, def olunmuş, kovulmuş. * Verilmiş, vezneden çıkarılmış.
MEDFUAT
(Medfu’. C.) Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar. * Sarfedilmiş ve verilmiş paralar. Harcanan veya kasadan çıkan paraların, hesap defterinde kaydedildiği hâne.
MEDFUN
Defnedilmiş. Gömülmüş.
MEDH
Büyük bahşiş.
MEDH
Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek.
MEDHA
Övmek, medhetmek.
MEDHA
Deve kuşunun yumurtladığı yer.
MEDHAL
Girilecek taraf. Dahil olacak yer. * Giriş. Esere başlangıç. Önsöz. Mukaddeme.
MEDHALDAR
f. Bir işte parmağı olan. Bir işe karışmış olan.
MEDHAZA
(C: Medâhız) Ayak kayacak yer.
MEDHENE
Yağhâne.
MEDHİYAT
(Medhiye. C.) Medh etmeler, övmeler.
MEDHİYE
Birini medhetmek için yazılan yazı.
MEDHUL
(Dahl. den) Ayıplanacak kusuru olan. * Dile düşmüş. * Kendisine birşey girmiş olan.
MEDHUN
f. Tabaklanmış deri.
MEDHUR
Uzaklaştırılmış veya kovulmuş olan. Tardedilmiş olan.
MEDHUŞ
Dehşete uğramış. Şaşırmış. Korkmuş.
MEDHUŞÂNE
Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.
MEDİ
(C: Emdiye) Bir yerde birikip toplanmış su.
MED’Î
Dâvet edilmiş, davetli. Çağrılmış.
MEDİBB
Selin aktığı yer.
MEDİD
Devamlı. Çok uzun süren. * Uzatılmış. Çekilmiş.
MEDÎH
(Medh. den) Övmeye ve medhetmeye sebeb olan şey. Övme mevzuu.
MEDÎH
Keskin.
MEDİHA
Medih için yazılan kaside, övme.
MEDİHAGÛ
f. Medheden, öven.
MEDİHASENC
f. Medihnâme yazan, övücü yazılar yazan.
MEDÎN
Borçlu. * Kul, köle, abd.
MEDİNE
Şehir. * Hicazda Hz. Peygamberin (A.S.M.) türbesi bulunan şehirdir. Buranın İslâmiyyetten evvel ismi “Yesrib” idi.
MEDİNE-İ MÜNEVVERE
Nurlu, nurlanmış şehir.
MEDİNE-İ SELÂM
Bağdat şehri.
MEDİNET-ÜN NEBİ
Eski ismi Yesrib olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammedin (A.S.M.) türbesinin bulunduğu Medine şehri.
MEDKUK
Döğülmüş, toz hâline getirilmiş.
MEDL
Zayıf, yeyni kimse.
MEDLEBE
Çınarlık.
MEDLUL
Delâlet olunan. Gösterilen. * Mânâ. Meâl. Mefhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan.
MEDLULİYYET
İşâret ve delil olma hâli.
MEDMA’
(C.: Medâmi’) Göz. Ayn. * Gözyaşı.
MEDMEC
Kadeh.
MEDMUM
Kırmızı renkli olan. * Dolu, dolmuş.
MEDN
Durmak, ikamet.
MEDR
Havuzun içini sıvamak. * Düzmek.
MEDRAA
Ferâce, kaftan, çarşaf.
MEDREC(E)
(C.: Medâric) Basamaklı yol. Merdiven. * Meslek. * Tarikat. * Dar yol. Dağ yolu.
MEDRESE
(Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.
MEDRESE-İ YUSUFİYE
Hz. Yusuf’un (A.S.) iftira, haksızlık ve zulüm ile hapiste kalmasından kinâye olarak, İmân ve Kur’an hizmetinden dolayı tevkif edilenlerin hapsedildiği yere verilen isim.
MEDRESENİŞİN
Medreseli. Medresede oturan.
MEDRESETÜZZEHRA
(Medreset-üz Zehra) 1914’de Birinci Cihan Harbinden evvel Van’da; Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin açılması için teşebbüse geçtiği ve Artemit’te (Edremit) temelini attığı Şark Üniversitesi’nin bir adı.(Münazarat Risalesi’nin ruhu ve esası hükmünde olan, hâtimesindeki Medreset-üz Zehra hakikatı ise, istikbalde çıkacak olan Risale-i Nur’a bir beşik, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği, ihtiyarsız olarak ona sevkolunuyordu. Bir hiss-i kablelvuku ile o nurani hakikatı, bir maddî surette arıyordu. Sonra o hakikatın maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı. Sultan Reşad 19 bin altun lirayı Van’da temeli atılan o Medreset-üz Zehra’ya verdi. Temel atıldı, fakat sâbık harb-i umumi çıktı, geri kaldı. Beş-altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakikata çalıştım. 200 meb’ustan 163 meb’usun imzalarıyla o medresemiz -150 bin banknota iblağ ederek- o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı. Onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn o medresenin manevî hüviyetini Isparta vilayetinde tesis eyledi. Risale-i Nur’u tecessüm ettirdi. İnşâallah istikbalde Risale-i Nur şakirdleri o âlî hakikatın maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar. K.L.)
MEDRUK
Anlaşılmış, derk olunmuş.
MEDRUS
Eskimiş elbise. * Deli, mecnun. * Ders olarak okunmuş.
MEDSUS
Gömülerek saklanmış olan. Gizli bulunan. * İçine desise karışmış şey.
MEDŞ
Elin zayıf olması. Elin eti az ve siniri sarkmış olması.
MEDUF
Islanmış. * Dövülmüş.
MED’UV
Davet olunan. Çağırılmış. Davetli.
MED’UVVEN
Çağrılarak, davetli olarak, davet olunarak.
MED’UVVÎN
(Med’uvv. C.) Davetliler, davet olunmuşlar, çağrılmış olanlar.
ME’DÜBE
Ziyafet. Düğün.
MEDYUM
(Medyom) Lât. İspirtizmacılık için vasıtalık eden.(Nurlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç has kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve ruhani bir meşreb ile meşgul edip, hizmet-i imaniyeye karşı zaifleştirmek için bâzı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhabere nâmı altında cinnilerle muhabere etmek gibi hattâ bâzı büyük evliyalarla, hattâ peygamberlerle güya bir nevi konuşmak gibi eski zamanda kâhinlik denilen.. şimdi de medyumluk nâmı verilen bu mes’ele ile bâzı kardeşlerimizi meşgul ediyorlar. Halbuki:Bu mes’ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su’-i istimalâta menşe’ olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünki, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mehenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslâmiyete zarar vermek ihtimali var. Çünki: Mâneviyat nâmına hakaik-ı İslâmiyeye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervâh-ı habise iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki kendilerine bâzı büyük veliler nâmını verip İslâmiyetin esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler.Meselâ: Nasılki güneş, bir küçük cam parçasında ziyasiyle, hararetiyle, şekliyle görünüyor. Fakat, o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsali, kendi nâmına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyam dünyayı istilâ ediyor. Benim hararetim herşeyi ısıtıyor. Ve küre-i arzdan bir milyon defadan daha büyüğüm dese, ne derece hilâf-ı hakikat olduğu anlaşılır. Aynen bu misal gibi; bir peygamber, güneş gibi hakiki makamında iken o ispirtizmanın veyahut medyumluğun cam parçası hükmündeki istidadına göre bir cilvesinin tezahürü, o hakikat nâmına konuşamaz. Eğer konuşsa yüz derece muhalif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun o mazhardaki cüz’i cilvesi, vahyin mazharı olan o mânevi güneşin kudsi mahiyetine hiçbir cihetle kıyas olamaz. Çünki: Esfel-i sâfilindeki bir cam parçası mânen a’lâ-yı illiyyinde olan o mânevi güneşin hakikatını yanına getiremez. Getirmeye çalışmak da hürmetsizlikten başka birşey değildir. Ancak onun makamına karib olmak için, Celâleddin-i Süyuti ve bir kısım evliyalar gibi seyr ü süluk ile terakki ederek o mânevi güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat böyle terakki, Risale-i Nurun isbat ettiği gibi, peygamberin velâyetiyle bir nevi sohbeti.. kendi derecelerine göre ve kendi istidatları derecesinde olur.Fakat Nübüvvet hakikatı, velâyetten ne derece yüksek ise, ispirtizma vasıtasiyle veyahut terakkiyat-ı ruhiyye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi hiçbir cihette hakiki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden yeni ahkâm-ı şer’iyyeye medar-ı ahkâm olamaz.Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassasiyetinden gelen celb-i ervah da; hem hilâf-ı hakikat, hem hilâf-ı edeb bir harekettir. Çünki a’lâ-yı illiyyinde ve kudsi makamlarda olanları esfel-i sâfilin hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek tam bir ihanettir ve bir hürmetsizliktir. Adetâ bir padişahı kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakikat ve edeb ve hürmet ve istifade odur ki, Celâleddin-i Süyuti, Celâleddin-i Rumi ve İmam-ı Rabbâni gibi zâtların seyr ü süluk-u ruhanileri gibi seyr ü süluk ile yükselerek o kudsi zâtlara yanaşmak ve istifade etmektir.Rü’ya-yı sâdıkada ervah-ı habise ve şeytan peygamber suretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervahta; ervah-ı habise, belki peygamberin lisanen ismini kendine takıp; Sünnet-i Seniyyeye ve ahkâm-ı Şer’iyyeye muhalif olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın ahkâmına ve Sünnet-i Seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan ervah-ı tayyibe değildir. Mü’min ve müslüman cinni de değildir. Ervah-ı habisedir. Bu şekilde taklid ediyor. R.N.) (Bak: İspirtizma)
MEDYUN
Borçlu. Vereceği bulunan.
MEEKA
Ağlamaktan ârız olan hıçkırık. * Gayretlenmek, gayrete gelmek.
MEENNE
Alâmet, nişan, işaret.
MEFAD
Fayda vermek.
MEFAFUN
Aklı ve fikri zayıf olan.
MEFAHİM
Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.
MEFAHİR
İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler.
MEFAHİS
(Mefhas. C.) Kuş yuvaları.
MEFAİL
(Mef’ul. C.) İşlenmiş ve yapılmış işler.
MEFAKA
Ansızın tutmak.
MEFALİS
(Müflis. C.) Müflisler. İflâs edenler.
MEFARİK
(Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar.
MEFARİŞ
(Mefruş. C.) Kadın eşler.
MEFASIL
(Mafsal. C.) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.
MEFASİD
(Mefsedet. C.) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.
MEFAT
(Bak: Müfad)
MEF’AT
Yılanlı yer.
MEFATIR
Yaradılıştan olan huylar. Fıtri olan huylar.
MEFATİH
(Miftah. C.) Anahtarlar.
MEFATİH-ÜL GAYB
(Bak: Mugayyebat-ı hamse) İmam-ı Razi’nin bir tefsiri.
MEFATİR
(Muftır. C.) Oruç açanlar, iftar edenler.
MEFAVİZ
(Mefâze. C.) Sahralar, çöller.
MEFAZ
Feyz, halâs, zafer. * Korkulardan, acılardan kurtulup murada ermek.
MEFAZE
(C.: Mefâviz) Çöl, sahra.
MEFDERE
Dağ keçisinin durağı.
MEF’EM
Karnı geniş olan kişi.
MEFERR
Kaçılacak yer.
MEFHAR
İftihara, övünmeğe, sevinmeğe sebeb olan. İftihara vesile olan şey.
MEFHARET
Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey.
MEFHAR-I KÂİNAT
(Mefhar-i Mevcudat) Kâinatın, kendisi ile iftihar ettiği zat mânâsına Hz. Muhammed’e (A.S.M.) alem olmuş bir tâbirdir.Bu tâbirin kavranabilmesi için nurâni bir bahsi naklediyoruz: “Bak, hârika bir surette hüsn-i suretle hüsn-i sireti cem’eden O Mürşid-i Umumi, O Hatib-i Kudsi; cevâhir dolu bir Kitab-ı Mu’ciz-ül Beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a’lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor ve bütün beni âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor…Arkadaş! Şu Zât-ı Nurâni (A.S.M.) Mürşid-i İmâni Resul-ü Ekrem, bak; nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyası ile, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. Evet, O Zâtın nurâni güzelliği ile kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumi içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zevâl ve firakın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtiyle, tenevvüü ile ve tagayyüratiyle, nukuşiyle tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarı ile bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte, O Zâtın telkin ettiği imân nazarı ile kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görülecekti. Fakat O Mürşid-i Kâmil’in gözü ile ve imân gözlüğü ile bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir. Evet, kâinat iman nuru ile mâtem-i umumi yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenâze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyyetli birer hayattar ve lisan-ı hâliyle hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar me’muru şekline giriyorlar. Ağlayan müteşekki ve eytâm kıyafetinde görünen insan; ibâdetinde zâkir, Hâlikına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüât, tagayyürât ve nukuşu, abesiyyetten kurtuluyor. Rabbâni mektublar, Ayat-ı tekviniyyeye sahifeler, Esmâ-i İlâhiyyeye âyineler suretine inkılâb ederler.Hülâsa: İman nuriyle âlem öyle terakki eder ki: “Hikmet-i Samedâniye Kitabı” nâmını alıyor. Ve insan zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar. Za’fının kuvvetiyle, aczinin kudreti ile, ubudiyyetinin şevketi ile, kalbinin şuâı ile, aklının haşmet-i İmâniyyesi ile hilâfet ve hâkimiyyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ, acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbâb iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mâzi, enbiya ve evliyanın ziyâsı ile ziyâdar ve nurâni görünmeğe başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur’ânın ziyası ile tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer. Buna binâen, O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! “Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı” meâlinde $ olan Hadis-i Kudsi şu hakikatı tenvir ediyor.” M.N.)
MEFHAS
(C.: Mefâhis) Kuş yuvası.
MEFHUM
Kömürleşmiş olan.
MEFHUM
Anlaşılan. Mânâ. İfade. Sözden çıkarılan mânâ.
MEFÎS
Kaçacak yer.
MEFKAD
Kaybolacak yer.
MEFKARET
İhtiyaç, zaruret.
MEFKUD
Kaybolmuş. Olmayan. Yok. Gayr-ı mevcud. * Fık: Ölü veya diri olduğu bilinmeyen, kayıp kimse.
MEFKUDİYET
Mefkudluk. Bulunmama, kayıplık, yokluk.
MEFKUK
(C: Mefakik) Ayrılmış olan. * Sökülmüş, çıkarılmış.
MEFKUR
(C.: Mefâkir) Omurga kemikleri kırılmış olan hayvan veya insan.
MEFKURE
(Fikir. den) Gâye. Gâye olan şey. Tasavvur hâlindeki gâye. İdeâl.
MEFLUC
Felc olmuş. İnmeli. Kımıldayamaz hâle gelmiş.
MEFLUCEN
Felce uğramış olarak. Mefluc olarak.
MEFLUK
Yoksul, zavallı, biçare, miskin.
MEFLUL
Kınında bulunan kılınç. * Kapalı, kilitli.
MEFRAH
Kuluçka çıkarma yeri. Folluk.
MEFRAK
(C.: Mefârik) Başın tepesi. Tepe kısmı. Başın üstünde, saçların ikiye bölündüğü yer.
MEFRAT
Çok büyük.
MEFRED
Çok büyük, kocaman, aşırı derecede iri.
MEFREŞ
Eskiden göç sırasında yatak ve şilte taşımada kullanılan meşinden veya çadır bezinden yapılmış harar.
MEFRUG
(C.: Mefârig) (Ferağ. dan) Başkasına bırakılmış, feragat edilmiş.
MEFRUGÜN BİH
Bir kimseye bırakılan şey.
MEFRUGÜN LEH
Kendisine bir şeyin mülkiyeti ve tasarruf hakkı bırakılmış olan kimse.
MEFRUK
Ovulmuş nesne. * Zâ’ferân ile boyanmış nesne.
MEFRUK
Bölünmüş, ayrılmış tefrik edilmiş.
MEFRUŞ
Döşenmiş, ferş olunmuş, serilmiş. * Nikâhlı karı.
MEFRUŞAT
(Ferş. ten) Ev döşemeğe yarayan şeyler. Kilim, halı v.s.
MEFRUŞAT-I BEYTİYE
Ev eşyası.
MEFRUZ
(Farz. dan) Farz olunmuş. Farz hâline gelmiş. Çok lüzumlu. Farz kabilinden olmuş. * Var sayılan.
MEFRUZ
İftira olunmuş, ayrılmış, bölünmüş.
MEFRUZ-ÜL EDÂ
Edâ edilmesi, ödenmesi farz olmuş.
MEFSAH
Bozma. * Feshedecek, bozacak yer.
MEFSAH
Geniş olacak yer.
MEFSAKA
(Fısk. dan) Günah işlenen yer.
MEFSEDET
Bozukluk, fenâlık, fesatçılık. Münâfıklık.
MEFSİL
(C: Mefâsıl) Her âzada olan ek yerleri. Mafsal.
MEFSUD
Kendinden kan alınmış kimse.
MEFSUH
Hükümsüz bırakılmış. Yürürlükten kaldırılmış. Battal edilmiş.
MEFSUHİYET
Mefsuhluk. Yürürlükten kaldırılma hâli. Hükümsüzlük.
MEFTAH
Hazine.
MEFTUH
Açılmış. Fethedilmiş. * Ele geçirilmiş, zabtedilmiş. * Gr: Fethalı (üstünlü) okunan harf.
MEFTUHANE
f. Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti.
MEFTUK
Fıtıklı.
MEFTUL
(Fetl. den) Bükülmüş, kıvrılmış. Fitil hâline getirilmiş.
MEFTUM
Sütten ve memeden kesilmiş çocuk.
MEFTUN
Fitne ve belâya tutulmuş olan. Âşık. Mecnun. * Cünun. Fitne.
MEFTUNANE
Meftuncasına, kendinden geçmiş olarak, tutkuncasına. Şaşarak, hayrancasına.
MEFTUNİYET
Tutkunluk. Aşıklık.
MEFTUR
Füturlu, kederli, üzgün, bezgin.
MEFTURANE
f. Bitkin bir halde, bezmişcesine.
MEFTURİYET
Bıkkınlık, bitkinlik, bezginlik.
MEFTUT
Ufalanmış, parça parça edilmiş, parçalanmış.
MEF’UL
Yapılan iş. Fâilin eseri. * Gr: Fâilin fiilinin te’sir ettiği şey. “Nuri kitabı okudu” cümlesinde, kitab mef’uldür.
MEF’UL-Ü SARİH
Doğrudan doğruya mef’ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. “Nuri dalı kırdı” cümlesinde “dal” mef’ul-ü sarihtir. “Nuri daldan düştü” dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef’ullere, “mef’ul-ü gayr-i sarih” denir. Bunlar mef’uldeki harf-i cerlerin adına göre isim alırlar. Meselâ: Mef’ul-ü maa, mef’ul-ü fih, mef’ul-ü leh gibi.
MEFZA’
Korku. Korku yeri. * Sığınacak yer.
MEFZAHA
Rezilliğe ve kepâzeliğe sebebiyet veren şey.
MEFZUL
Üstün gelen. Fazla gelmiş olan.
MEFZUR
Eskimiş. * Parçalanmış.
MEGAD
Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur.
MEGAFİR
(Miğfer. C.) Miğferler. Eskiden muharebelerde başa giyilen demir başlıklar.
MEGAFON
Sesi yükseltip büyüten alet.
MEGAK
Mezar, kabir, çukur.
MEGANİM
Ganimet malları. Harbde alınan mallar.
MEGAVİL
(Migvel. C.) Hançerler. Ufak ve ince kılınçlar.
MEGER
f. Meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki.
MEGES
f. Sinek.
MEGESGİR
f. Örümcek ağı.
MEGES-İ ENGÜBİN
Bal sineği. Arı. Nahl.
MEGESRAN
f. Yelpâze.
MEGESVAR
f. Sinek gibi. Sinek şeklinde.
MEGLUL
(Bak: Maglul)
MEGMUM
(Bak: Magmum)
MEGS
(Bak: Meges)
MEGZ
(Bak: Magz)
MEH
f. Ay. Kamer. (Bak: Mah) * Senenin onikide biri. Ay.
MEHAB
Dehşetli ve heybetli yer.
MEHABB
(Mehebb. C.) Rüzgârın estiği yerler.
MEHABBET
(Bak: Muhabbet)
MEHABET
Heybet. * Hürmetle karışık korku. * İhtiram. Azamet. Büyüklük.
MEHABİL
(Mehbil. C.) Tıb: Rahim yolları.
MEHACİM
(Mihcem. C.) Hacamat şişeleri. * Çekip emmeye yarayan âletler.
MEHAFET
(Bak: Mahafet)
MEHAH
Tazelik, güzellik.
MEHAİL
(Mehil. C.) Tehlikeli ve korkunç yerler.
MEHAK
Durgun suyun yeşilliği.
MEHAKİM
(Bak: Mahâkim)
MEHAL
Süre, mühlet, vâde. * Korku yeri.
MEHALİK
(Mehleke. C.) Tehlikeler. Tehlikeli işler. Korkulan yerler.
MEHAMİD
Şükür ve hamdler. Medihler. Sebeb-i şükür ve hamd olan hasletler.
MEHAMİL
Mahmiller. * İhtimaller. (Bak: Mahmil)
MEHAMM
(Mühim. C.) Mühim şeyler. Kıymetli işler. Umur-u azime. * Düşündürücü şeyler.
MEHAMMŞİNÂS
f. İşinin ehli. İşden anlıyan.
MEHAN
(Bak: Mühan)
MEHAN
Ağızdan akan su, ağız suyu.
MEHANE
Hakaret.
MEHANEN
Küçümsenerek, hafifsenerek.
MEHANET
Küçültme. Küçük görülme. * Hor ve zelil olmak. Zayıf ve zebun olmak. * Tedbiri azca olmak.
MEHANNE
Burun.
MEHAR
f. Dizgin, yular. * Devenin burnuna takılan burunluk.
MEHAR
Noksan, eksik. * Merci.
MEHARET
Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese. * Kur’anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir.
MEHARİC
(Mahrec. C.) Mahreçler. Dışarı çıkacak şeyler.
MEHARİC-İ HURUF
Tecvidde: Ağızda harf seslerinin çıktığı yerler.
MEHASİN
(Bak: Mahasin)
MEHAŞ
Ev eşyası. Mal, mülk, metâ.
MEHAT
(C: Mehâ-Mehevât) Billur taşı. * Güneş. * Dağ sığırı. * Tazelik. * Güzellik.
MEHATT
Menzil, konak.
MEHAVE
Doğru. * İnce olmak.
MEHAVİ
(Mehva. C.) Çöller, sahralar. * Vâdiler. * İki yükseğin arası.
MEHAVİF
Korkulu yerler.
MEHAZ
Su akacak yer, su mecrası. * Gebe kadının ağrısının tutması. * Gebe deve.
ME’HAZ
Menba’. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.(Cumhur-u avâmı, bürhandan ziyâde me’hazdaki kudsiyet imtisâle sevkeder. M.)
MEHAZA
İşlek yol.
ME’HAZÎ
Me’hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.
MEHAZİN
Mahzenler. Hazineler. Mal doldurulan yerler.
MEHBEL
Rahim sonu. (Veled yatağı derler) * Veled yolu.
MEHBİL
(C.: Mehâbil) Rahim yolu. * Rahim, döl yatağı.
MEHBİT
Bir şeyin indiği yer. İnilecek yer. Yukarıdan aşağı inilecek yer. Düşülen yer.
MEHBİT-İ VAHY
Vahyin indiği kimse. Vahyin ineceği yer. Münzel-i aleyh.
MEHBUT
Hastalık veya bir illetten zayıf nahif olmuş olan.
MEHBUT
Korkudan şaşırmış. Hayret ve korkuya kapılmış.
MEHC
Cömert, eli açık.
MEHCEBİN
f. Ay alınlı. Alnı ay gibi parlak olan.
MEHCENET
Küçük hurma ağacı.
MEHCUR(E)
(Hicr. den) Uzaklaşmış, uzakta kalmış, ayrı düşmüş. Bırakılmış, metruk, unutulmuş, gayr-i müstâmel. * Saçma sapan, hezeyan. Amel edilmeyen. Kullanılmaz olmuş. Ayrılmış.
MEHCURİYET
Uzaklık, ayrılık. * Bırakılıp unutulma, metrukiyet.
MEHCÜV
Hicvolunmuş. Zemmolunmuş. Kötülüğü ilân ile zevklenilmiş.
MEH-ÇE
Minâre, kubbe ve bayrak direğinin üstüne konulan küçük hilâl, ay.
MEHD
Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer. * Yeryüzü. * Yayıp döşemek. * Kâr kazanmak. * Hazırlanmak.
MEHD-ARA
f. Beşik süsleyen.
MEHDED
Hindibâ otu. * Acı marul.
MEHDİ
Hidâyete eren veya hidayete vesile olan. Sâhib-üz-zaman. “Hususi ve şahsi bir tarzda Allah’ın hidayetine mazhar olan, kendisine Cenâb-ı Hak tarafından yol gösterilen” mânasınadır. Bu kelime ihtida etmiş olanlar için de kullanılmıştır. Mehdi-yi Resul, Mehdi-yi muntazır da denir. Ahir zamanda gelip bütün müslümanları Hakaik-ı imâniye ve Kur’âniyeyi câmi’ eserleri ile uyandıracak, dinlerini takviye ve imânlarını tecdit edecek olan ve Peygamberimizin (A.S.M.) Al’inden bir Zâttır. Hz. Peygamberimizin Mehdi hakkındaki tavsiflerinden anlaşılıyor ki; “Cenab-ı Hak kemâl-i kereminden Din-i Muhammedinin (A.S.M.) ebediyyetine bir alâmet olarak her asırda, her fitne zamanında Mehdi mânâsında bir zâtı gönderip onunla Din-i İslâmı te’yid buyurmuştur.” Mehdi-misâl zâtlar gelmişlerdir. Deccâl ismiyle tâbir edilen dehşetli bir şahsın, Müslümanları İslâmiyetten uzaklaştırmak ve sefâhet ve dalâlete ve dinsizliğe sevk etmeğe çalışmasına karşı, İslâmiyyeti, Kur’ânî eserleriyle müdafaa eden ve Kur’ânın ve imânın hakikatlarını izah ve isbat ile müslümanların imânlarını kuvvetlendiren, taklidi imânları tahkiki imân kuvvetine tebdil eden ve ehl-i imânı ikâz edip uyandıran ve her hâliyle Hz. Peygambere (A.S.M.) tâbi olan evliyaullahtan, mücâhid, ferid ve cadde-i Kübra-i Kur’âniye yolunda giden ve bu cadde-i kübrayı gösteren rehber-i zaman, yüksek bir zâttır. (Bak: Deccâl)(Suâl : Ahir zamanda Hz. Mehdi geleceğine ve fesada girmiş âlemi ıslâh edeceğine dâir müteaddid rivâyât-ı sahiha var. Halbuki, şu zaman, cemaat zamanıdır; şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dâhi ve hattâ yüz dâhi derecesinde olsa bir cemaatin mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı mânevisini temsil etmezse; muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevisine karşı mağlubdur. Şu zamanda kuvvet-i velâyeti ne kadar yüksek olursa olsun böyle bir cemaat-i beşeriyenin ifsâdat-ı azimesi içinde nasıl ıslâh eder? Eğer Mehdinin bütün işleri harika olsa, şu dünyada Hikmet-i İlâhiyyeye ve Kavânin-i Adetullâha muhalif düşer. Bu Mehdi mes’elesinin sırrını anlamak istiyoruz?Elcevab: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmetinden, Şeriat-ı İslâmiyyenin ebediyyetine bir eser-i himâyet olarak, her bir fesâd-ı ümmet zamanında bir müslih veya bir müceddid veya bir halife-i zişân veya bir kutb-u a’zâm veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübârek zâtları göndermiş, fesadı izâle edip milleti ıslâh etmiş. Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Mâdem âdeti öyle cereyan ediyor; âhir zamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müctehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mühdi, hem mürşid, hem kutb-u a’zâm olarak bir zât-ı nurâniyi gönderecek; ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenâb-ı Hak, bir dakika zarfında beynes-semâ ve-l arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelâl, Mehdi ile de Alem-i İslâmın zulumatını dağıtabilir ve vâdetmiştir, vâdini elbette yapacaktır. Kudret-i İlâhiyye noktasında bakılsa, gâyet kolaydır. Eğer dâire-i esbâb ve Hikmet-i Rabbâniye noktasında düşünülse, yine o kadar ma’kul ve vuku’a lâyıktır ki; “Eğer Muhbir-i Sâdıktan rivâyet olmazsa dahi, her hâlde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır”, diye ehl-i tefekkür hükmeder. M.)
MEHD-İ UHUVVET
Uhuvvet beşiği. Kardeşlik kazanılan yer.
MEHDİ-İ MUNTAZIR
(Şiilerin itikadına göre) Kıyameti bekleyen mehdi.
MEHDİ-MİSAL
Mehdiye benzer surette. Mehdi gibi hidayete vesile olan.
MEHDİ-Yİ ABBASÎ
(Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı olarak tanınmıştır.
MEHDİYYE
Mehdiye âit ve mensub olan. Mehdiye dâir ve müteallik. * Hediye. Armağan.
MEHDUM(E)
(Hedm. den) Yıkılmış, hedmolunmuş, yıkık.
MEHDUR
(Hedr. den) Yazık edilmiş, ziyan edilmiş. Boş yere gitmiş.
MEHEBB
(C.: Mehâbb) Rüzgârın estiği yer.
MEHEL
(C: Mühul-Emhâl) Yavaş yapmak. * Sonraya bırakmak, te’hir etmek.
MEHENK
Ölçü. Miyar. * Altın ve gümüş ayarını anlamaya mahsus taş. Üzerinde altın tecrübe edilen siyah taş.
MEHERE
(Mâhir. C.) Mâhirler, ustalar, üstadlar. Hüner sahibi ve elinden iş gelen kimseler.
MEHFAK
Bol nesne.
MEHÎB
İnsanın kendisinden korktuğu. Heybetli, azametli, korkunç kimse. * Arslan, esed, gazanfer.
MEHÎL
Korkulu yer. Korkunç ve tehlikeli yer.
MEHÎN
Hor ve hakir. Zayıf. Zebun. * Az şey. * Rey’, fikir ve tedbirde temyizi zayıf, (BibBiiiiiib Kafa) .
MEHÎR
f. Ay, kamer.
MEHÎRE
Usta, mâhir, hünerli. * Hür olan kadın. * Nikâh bedeli çok olan kadın.
MEHİST
f. Ağır, sakil.
MEHÎZ
Ayran. * Yağı alınmış yoğurt.
MEHK
İyice ezme.
MEHK
Suyun rengi yeşil olmak.
MEHL
Vakit verme. Vâde. Mühlet. Bir işi belli bir zamana kadar te’hir etme.
MEHLEKE
(C.: Mehâlik) Tehlikeli yer veya iş.
MEHLİKA
f. Güzel. Ay yüzlü.
MEHMA-EMKEN
Olabildiği kadar. Mümkün mertebe.
MEHME
(C.: Mehâme) Irak, uzak. * Issızlık. * Korkunç sahrâ. Büyük çöl.
MEHMED
Muhammed isminin Türkçede meşhur olmuş değişik şeklidir. Resul-i Ekrem Efendimize verilen ve sadece ona lâyık bulunan Muhammed (A.S.M.) ismine hürmeten bu değişiklik âdet olmuştur.
MEHMED AKİF
(1873-1936) Şiir ve manzumeyi sırf İslâmiyete hizmet için yazdı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı manzumesi kabul edilerek milletin mâneviyatına büyük faydalar sağladı. Çanakkale Şehidlerine hitaben yazdığı manzumesi de aynı mahiyettedir. Bu İslâm mücahidinin şiirleri Safahât isimli yedi kısımdan ibâret bir kitabda toplanmıştır. (R. Aleyh)
MEHMEDCİK
Kahraman ve mücahid mânasında Türk askerine verilen ünvandır.
MEHMUM
Endişeli. Düşünceli.
MEHMUSE
Gizli. Gizlenmiş eşya. * Örtülmüş. * Tecvidde: Gizli okunan harfler. Fısıltı ile okunan harfler. $ sözü, bu harfleri toplamıştır. Bunun zıddı “Huruf-u mechure” dir.
MEHMUSEN
Gizli olarak.
MEHMUZ
Gr: Hemzeli kelime. Harfin kökünde hemze varsa o kelimeye denir.
MEHMUZ-UL AYN
Kelime kökündeki ikinci harf “hemze” olursa, o kelimeye denir. Birinci harfi “hemze” olursa ona: Mehmuz-ul fâ; üçüncü harf hemzeli olur ise ona da: Mehmuz-ül lâm denir.
MEHN (MİHN)
Hizmet. * Mübtezellik, değersizlik.
MEHPARE
f. Ay parçası. * Çok güzel kimse.
MEHPEYKER
Nurlu, ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan.
MEHR
Aşk, şefkat, muhabbet. * Güneş. * Huk: Mihr. Evlenme muamelesinde erkek tarafından kadına verilen nikâh bedeli.
MEHRAK
(C: Mehârik) Sahife, sayfa.
MEHREB
Sığınılacak yer. * Ürküp kaçma.
MEHREC
(Bak: Mahrec)
MEHRECAN
Eylül ayının onaltıncı günü.
MEHR-İ MUACCEL
Nikâhta erkek tarafından kız tarafına verilen ağırlık, para.
MEHR-İ MÜECCEL
Boşanma veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikâhta kararlaştırılmış olan para.
MEHR-İ MÜSEMMA
İki tarafın rızası ile nikâh bedeli olarak kararlaştırılan para.
MEH-RU
(C: Mehruyân) f. Ay yüzlü, güzel.
MEHRU’
Sar’alı kimse. Sar’a hastalığı olan kişi.
MEH-RUYAN
f. Ay yüzlüler. Ay gibi parlak olanlar. * Mc: Manevî güzellik. Ahlâk sahibi ve dindar olanlar.
MEH-ŞİD
f. Ay, kamer. * Ay ışığı, mehtâb.
MEHTAB
f. Mâhtâb. Ay ışığı.
MEHTER
(Mih-ter) f. Daha büyük. * Reis. * Seyis. Osmanlı askeri mızıkası ve buna mensub müzikçiler. * Vaktiyle Bâb-ı âli çavuşu. * Rütbe, nişan veya vazife alanların evlerine müjde götürenler. * Tanzimattan önce Pâdişah çadırını kurmağa vazifeli asker. * At uşağı.
MEHTERÂN
(Mehter. C.) Mehterler.
MEHTERHANE
f. Tar: Zurna, nakkare, nefir, zil, davul ve kösden kurulu askeri mızıka takımı.
MEHTUK
(Hetk. den) Bozulmuş, yırtılmış, hetkolunmuş.
MEHUB
Heybetli. Azametli. Korkunç. * Arslan.
MEHUL
Yumuşak yay.
MEHUL
Benli, benekli.
ME’HUL
Ma’mur, imar edilmiş.
ME’HUZ
Ahzolunmuş. Çıkarılmış. Alınmış. * Ödünç olarak başka bir yerden alınmış.
ME’HUZÂT
Alınmış olanlar. Alınan paralar ve bu paraların defterde yazılı kısmı.
MEHV
İnce kılıç. * Sulu süt.
MEHVA
(C: Mehâvâ) Sahrâ, çöl, * Uçurum, yar. * İki dağ arası. * İki şeyin arası.
MEHVARE
f. Ay gibi. * Aylık maaş. Aylık ücret.
MEHVAT
Çöl, sahra. * İki şeyin arası.
MEHVEŞ
f. Ay gibi. * Mc: Güzel.
MEHYUM
Şaşmış, hayrette kalmış, şaşırmış. * Sevgi ve aşkdan serseme dönmüş.
MEHZUL
Düşkün. Zayıf. Arık.
MEHZUM
Hezimete uğramış. Mağlub olmuş olan.
MEIK
Gayretli kişi. * Hiddeti galip kimse.
MEİN
Ağlanacak ve inlenecek yer.
MEJENG
f. Keder, hüzün, tasa, gam. * Hoşa gitmeyen, beğenilmeyen, nefret edilen, iğrenilen.
ME’K (MÜ’K)
(Amâk-Emâk) Göz pınarı.
MEKA
(C: Emkâ) Tilki, tavşan ve bunlara benzer hayvanlar. * Canavarların inleri ve yatakları.
MEKABİR
(Bak: Makabir)
MEKAD(E)
Yakın olmak, yakınlık.
MEKADİR
(Bak: Makadir)
MEKAHİL
(Mikhal, mikhel ve mükhüle. C.) Göze sürme çekecek âletler, miller.
MEKAİD
(Mekide. C.) Hileler, aldatmalar, düzenler, dalavereler.
MEKAL
(Bak: Makal)
MEKAMİN
(Mekmen. C.) Gizlenilecek yerler, pusular.
MEKÂN
(Kevn. den) Yer. Durulan yer. Ev, hane, mesken. Mahal.
MEKÂNE
(C: Emkine-Emâkin) Kudret, kuvvet, güç.
MEKÂNEN
Mahal ve yer bakımından.
MEKÂNET
Ağır başlılık. * Kuvvet. Güç.
MEKÂN-I BAÎD
Uzak mekân, uzay yer. (Mekân-ı baîd, yâni: İmanın faide vereceği teklif zamanı, teklif dünyası geçtikten, azab gelip çattıktan sonra iman, iman-ı yeis faydasızdır. E.T.)
MEKANİK
Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap. * Makina. Makina aksamının hey’et-i mecmuası. * Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan.
MEKÂNİS
(Miknese. C.) Süpürgeler.
MEKANİZMA
Lât. Bir şeyin makina kısmı. * Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış.
MEKÂRE
Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı. * Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli miktar ücret ödenirdi.)
MEKÂRİB
(Mikreb. C.) Çift sürülen sabanlar.
MEKÂRİH
(Mekrehe. C.) İnsana tiksinti veren şeyler. * Sıkıntılar, dertler.
MEKÂRİM
(Kerem. C.) Keremler. İyilikler. * Güzel ahlâk sahibi olmak. * Ahlâk-ı hamide, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği, beğendiği güzel ahlâk.
MEKÂRİM-İ AHLÂK
Hz. Muhammed’in (A.S.M.) ahlâkına ve onun sünnet-i seniyesine ittiba ve imtisâl edenlerin ahlâkı.
MEKÂRİMKÂR
f. Cömert, eliaçık. Kerem sâhibi.
MEKARÎS
(Mıkrâs. C.) Makaslar, kesecek aletler.
MEKÂSİB
(Mekseb ve Meksib. C.) Kazançlar. Kazanç yer ve araçları. Kesbedilen ve kazanılan yerler.
MEKÂTİB
(Mekteb. C.) Mektebler, okullar.
MEKÂTÎB
(Mektub. C.) Mektublar.
MEKÂTİB-İ ÂLİYE
Yüksek mektebler. Yüksek okullar. Üniversite ayarındaki mektebler.
MEKÂTİB-İ HUSUSİYE
Hususi mektebler. Özel okullar.
MEKÂTİB-İ İBTİDÂİYYE
İlk mektebler, ilk okullar.
MEKÂTİB-İ İ’DÂDİYYE
Yüksek mekteblere talebeyi hazırlayan, rüştiyeden sonra gidilen mektebler. Liseler.
MEKÂTİB-İ LEYLİYYE
Yatılı mektebler.
MEKÂTİB-İ RÜŞDİYYE
Orta mekteb derecesinde ve altı sınıflık olan Osmanlı Devleti devrindeki mektebler.
MEKÂYİD
(Mekide. C.) Hileler, düzenler, aldatmalar.
MEKÂYİL
(Mikyâl. C.) Ölçekler, tahıl ölçekleri, kileler.
MEKAYÎS
Mikyaslar. Ölçüler. * Mukayeseler.
MEKÂZA
Şiddetli mümârese. Alışkanlık.
MEKBİR
İhtiyarlama, yaşlanma.
MEKBUD
Ciğerinde hastalık olan.
MEKBUT
Mahzun kişi. Hüzünlü, üzüntülü kimse.
MEKD
Azlık. * İkamet, oturmak.
MEKDUR
Kederlenmiş, kederli.
ME’KEL
(Ekl. den) Yemek yenecek yer. Geçim yeri. * Yemek.
ME’KELE
(C.: Meâkil) Yenilecek, eklolunacak şey.
MEKENE
Kertenkele yumurtası.
MEKER
(C.: Mükur) Bir ağaç cinsi.
MEKERR
Cenk edecek yer, savaş meydanı.
MEKFERE
Örtecek, sertredecek yer.
MEKFUF
Kulplarından sıkıca bağlanıp heybe gibi asılmış. * Kilitlenmiş. * Heybe. * Dürülmüş, toplanmış. * Men olunmuş. Yasak edilmiş.
MEKFUF-ÜL AYN
Gözü keffolmuş. Kör, âmâ.
MEKFUL
(Kefâlet. den) Kefil olmuş veya kefil olunmuş.
MEKFUL-ÜN ANH
Kendisine kefillik edilen kimse.
MEKFUL-ÜN BİH
Kefâlet olunan kimse veya şey.
MEKHUL(E)
(Kuhl. dan) Sürme çekilmiş, sürmeli.
MEKÎD
Tuzağa düşen veya düşecek olan.
MEKÎDE
(C.: Mekâid) Hile, aldatma, düzen, dalavere.
MEKÎDET
Düzen, hile, fesat.
MEKÎL
Ölçmek. * Kilo ile ölçülen şey.
MEKÎLÂT
(Mekîl. C.) Buğday, arpa gibi kile ile ölçülen şeyler.
MEKÎN
Yüksek rütbe sâhibi. Vakarlı. Temkinli. Nüfuz ve iktidar sahibi. * Yerleşmiş. Oturmuş. Sâkin, Muhkem.
MEKÎNET
Onur, vakar, ciddiyet, ağırbaşlılık.
MEKİR
(Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)
MEKÎS
Vakarlı. Onur sahibi. Ciddi ve ağırbaşlı kimse.
MEKK
Emmek. * Helâk etmek. * Noksan etmek, eksiltmek.
MEKKÂR
Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.
MEKKÂRÎ
Mekkârlık, hile, düzen. Hilekârlık.
MEKKE
Hicaz’da Kâbe’nin bulunduğu en mukaddes şehrin ismidir. Aynı zamanda Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) doğduğu şehirdir.
MEKKE-İ MÜKERREME
İlk ismi Mekke olan bu şehire, Hz. Peygamber’in (A.S.M.) gelmesi ve Mukaddes Kâbe’nin putlardan temizlenmesi ile Mükerrem Mekke mânâsında bu isim verilmiştir.
MEKKÎ
Mekke’den olan. Mekke’ye dâir ve mensub. * Mekke’de nâzil olan âyet veya sure.
MEKKUK
(C.: Mekâkik) Birbuçuk sa’ alır kile.
MEKLA’
Otlu yer.
MEKLUM
Yaralı, mecruh. Yaralanmış.
MEKMEN
(C.: Mekâmin) Gizlenilip pusu kurulan yer. Pusu yeri.
MEKMENE
Pusu, gizlenilecek yer. * Define, hazine.
MEKMUN
Gizli. Saklı.
MEKN
Kudret, kuvvet, güç.
MEKNAN
Bir ot cinsi.
MEKNE
(C: Miken-Mekenât) Kuş yuvası.
MEKNİYYAT
(Mekniyye. C.) Kinayeli cümleler.
MEKNUN
Örtülü, gizli. Saklı. * Dizilmiş. Dizili. Manzum.
MEKNUS
Süpürülmüş.
MEKNUZ
Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz.
MEKR
(Bak: Mekir)
MEKRE
(C: Mekârih) Şiddet. * Bıkkınlık. * Kerahet, iğrençlik.
MEKREME
İzzet, ikram yeri. Seha, cud, şeref. Cömertlik.
MEKREME-İ UZMÂ
Büyük ikrâm, izzet yeri.
MEKREMET-GÜSTER
Merhamet dağıtan, merhamet yayan.
MEKRUB
Kederlenmiş. Musibete uğramış. Tasalı, gamlı insan.
MEKRUBİYET
Kederli, hüzünlü ve tasalı olma.
MEKRUH
İğrenç, nahoş görülen şey. * Fık: Şeriatın haram etmediği, fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği, zanna dayanan delil ile işlenmesi caiz olmayan iş. * Mihnet. Şiddet.
MEKRUHA
Keder, mihnet. şiddet.
MEKRUHAT
(Mekruh. C.) Mekruh olan şeyler.
MEKRUHİYET
İğrençlik, mekruhluk.
MEKRUME
(Bak: Mekreme)
MEKS
(C.: Mükus) Bir şeyin pahası noksan olma. * Öşür. Vergi. Vergi almak.
MEKS
Durma, eğlenme, bekleme.
MEKSEB
(C.: Mekâsib) (Kisb. den) Kazanç, gelir. * Kazanç yeri. Kazanç vasıtası.
MEKSEFE
(Bak: Miksefe)
MEKSUB(E)
Kesbolunmuş. Kazanılmış. * Sonradan tahsil olunmuş, elde edilmiş. * Yüksekten dökülen. * Çağlayan.
MEKSUF
Küsufa uğramış, ziyâsı, aydınlığı tutulmuş. Kararmış.
MEKSUF
Kesafetli, sık ve çok olmuş. Koyu.
MEKSUR
(Kesr. den) Kırılmış, kesrolunmuş. * Gr: “İ” şeklinde kesreli okunan harf.
MEKSUR
Çoğaltılan, çoğaltılmış.
MEKŞUF
Keşfolunmuş, meydana çıkarılmış. Açık. Belli.
MEKŞUF-ÜL AVRE
Görünmemesi icab eden yeri açık olan kimse.
MEKŞUF-ÜR RE’S
Başı açık.
MEKTEB
(C.: Mekâtib) Yazı yazacak yer. * Okul.
MEKTEB-İ ÂLÎ
Yüksek mekteb, yüksek okul.
MEKTEB-İ HARBİYE
Harp okulu.
MEKTEB-İ HUSUSÎ
Özel okul, hususi mekteb.
MEKTEB-İ İBTİDAÎ
İlk mekteb, ilk okul.
MEKTEB-İ İ’DADÎ
Osmanlılar devrindeki rüştiyeden, yani eski orta mektebden sonra gelen ve talebeyi yüksek mektebe hazırlayan tahsil devresi. Lise.
MEKTEB-İ LEYLÎ
Yatılı mekteb, yatılı okul.
MEKTEB-İ SULTANÎ
İstanbul’da Galatasaray Lisesi.
MEKTUB
Yazılı, yazılmış kâğıt.
MEKTUBAT
Mektublar. Yazılı kâğıtlar. * Bazı meşhur ve mühim kitapların ismi. * Bir yerden başka bir yerdeki şahsa gönderilen yazılı kâğıtlar. * Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın ismi.
MEKTUB-U SAMEDANÎ
Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah’ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah’ın mektupları.
MEKTUB-U SÂMÎ
Başbakanlık (sadaret) makamından yazılan resmi mektublar.
MEKTUF
İki eli arkasına bağlanmış olan.
MEKTUM
Gizli. Saklı. Gizli kalmış. * Hükümetten gizli tutulan.
MEKTUMAT
(Mektume. C.) Hükümetten kaçırılarak gizlenmiş ve yazdırılmamış nüfus, mal veya gelir.
ME’KUL
Ekl olunmuş, yenmiş şey, yiyecek.
ME’KULÂT
(Me’kul. C.) Yenilecek gıdâ maddeleri.
ME’KUM
Tilki ve tavşan ini ve yatağı.
MEK’UM
Ağzı bağlı deve.
MEKUR
Hileci, yalancı, dolandırıcı.
MEKYES
Akıllılık ve ferâsetle bilinen kimse.
MEKYUL
Kile ile ölçülmüş.
MEKZEBE
Yalan söz, doğru olmayan kelâm. Palavra.
MEKZUBE
Palavra, yalan söz.
MEKZUM
Kederli, hüzünlü, tasalı, üzüntülü, gamlı.
MEL’
Seri seyr.
MELA
Gece ve gündüz.
MELA
(C.: Emlâ) Ova, sahra. * Vakit. * Sıcak kül.MELA’Â : Meşveret. * Cemaat. Güruh. * Bir kavmin ileri gelen mes’uliyetli şahısları. * Huy, ahlâk. (Bak: Mele’) * Doldurmak.
MELA’
Otu olmayan yer.
MELAB
Bir cins güzel koku.
MEL’AB
(La’b. dan) Eğlence yeri. Oyun yeri.
MEL’ABE
(La’b. dan) Oyun. Eğlence vasıtası. Oyuncak.
MEL’ABEGÂH
f. Oyun oynanan yer. Mel’abe yeri.
MEL’ABE-İ SIBYÂN
Çocuk oyuncağı.
MELABİS
Elbiseler. Giyecek şeyler.
MELACE
Husumeti uzatmak, düşmanlığı çoğaltmak.
MELACİ’
(Melce. C.) İlticâ edilecek ve sığınılacak yerler.

Sayfanın en üstüne git
Alıntı
Reklamlar
.*Karoglan*.
Misafir

4
Wednesday, August 28th 2013, 9:50pm
MELAGIM
Ağız çevresi.
MELAH
Atın ayağında olan verem.
MELAH
f. Çekirge.
MELAHA (MÜLUHA)
Tatsızlık, tuzsuzluk.
MELAHA (MÜLUHA)
Tuzluluk. * Güzellik.
MELAHAT
Yüz güzelliği. Cemal. * Tuzluluk. Tuzlu su.
MELAHİ
Oyunlar, eğlenceler. Cümbüşler.
MELAHİDE
Mülhidler. Dinsizler. İmânsızlar.
MELAHİF
(Milhaf ve Milhafe. C.) Sarınacak veya bürünecek şeyler. Yorganlar.
MELAHİM
Muharebe ve cenk yerleri. (Bak: Melhame)
MELAİB
(Mel’ab-Mel’abe. C.) Oyuncaklar. Oyun oynanacak yerler.
MELAİK
(Mil’aka. C.) Tahta kaşıklar.
MELAİK(E)
(Melek. C.) Melekler. Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, makamları sabit, kendileri ma’sum mahluklar.
MELAİKE-İ KİRAM
Büyük meleklerin büyükleri: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil (A.S.)(… Melâike, bir ümmet-i azimedir ki; sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriyye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler. S.)(… Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin ferdleri sayısınca diller ve o fertlerin a’za ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihatlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuursuz ubudiyyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdârâne temsil edip Dergâh-ı İlâhiyeye takdim etmek için kırk bin başlı ve her başı kırk bin dil ile ve her bir dil ile kırk bin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-i hakikat olarak Muhbir-i Sâdık haber vermiş ve hilkat-ı kâinatın en ehemmiyetli neticesi olan insanlarla münasebât-ı Rabbâniyeyi tebliğ ve izhâr eden Cebrâil (A.S.) ve zihayat âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhis etmekteki Halika mahsus olan icraat-ı İlâhiyeyi, yalnız temsil edip ubudiyetkârâne nezâret eden İsrafil (A.S.) ve Azrâil (A.S.) ve hayat dâiresinde rahmetin en cemiyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânât-ı Rahmâniyeye nezâretle berâber şuursuz şükürleri şuur ile temsil eden Mikâil (A.S.) gibi meleklerin pek acib mâhiyette olarak bulunmaları ve vücudları ve ruhların bekaları, saltanat ve haşmet-i Rububiyyetin muktezasıdır. Onların ve her birinin mahsus tâifelerinin vücudları, kâinatta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücudu derecesinde kat’idir ve şüphesizdir. Melâikeye âid başka maddeler bunlara kıyas edilsin. Ş.)
MELAİN
(Mel’un. C.) Herkesin nefretini kazanmış olanlar. La’netlenmiş olanlar.
MELAİN
(Mel’ane. C.) Lânet edilecek iş ve hareketler.
MELAK
Mala.
MELAK
Lütuf, muhabbet, sevgi.
MELAL
Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve fütur.
MELAL-AVER
f. Usanç verici, usandıran, sıkan.
MELAM
Kınanmış. * Rezillik. Hakirlik. Kıymetsizlik.
MELAMET
Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.
MELAMETZEDE
(C.: Melametzedegân) f. Melamete uğramış, ayıplanmış, azarlanmış, kınanmış.
MELAMET-ZEDEGÂN
(Melametzede. C.) f. Ayıplanmış, kınanmış kimseler, azarlanmış olanlar.
MELAMİ’
(Lem’a. C.) Parıltılar. Aydınlıklar.
MELAMÎ
Kınanmış ve ayıplanmışlardan olan. * Hükema-i Kelbiyyun. (Bak: Kelbiyyun) * Melami adındaki tarikata mensub olan.
MELAMİH
(Lemha. C.) Lemhalar. Bir şeyin başka bir şeye benzeme noktaları. Güzellik ve çirkinlik eserleri.
MELAMİYYUN
(Melamî. C.) Melamî tarikatından olanlar.
MEL’AN
Dolu olan, taşkın.
MEL’ANE(T)
(La’n. dan) Lânete sebeb olan. Lânete müstehak iş. * Yol ayrımı ve insan menzili.
MEL’ANETKÂRANE
f. Lânete müstehak surette.
MEL’ANET-PİŞ
f. Mel’unluktan başka işi olmayan. İşi gücü mel’unluktan ibaret olan.
MELAS
Kaypakça olmak.
MELAS
Saracak ve dürecek yer.
MELASET
Yumuşaklık. (Zıddı: Huşunet)
MELASSA
Hırsız ve haydut yatağı.
MELAVET
Vakit, zaman.
MELAZ
Sığınılacak yer. Melce’.
MELAZE
Badem ağaçları olan yer.
MELAZE
f. Küçük dil.
MELAZİB
(Milzâb. C.) Çok tamahkâr ve cimri olanlar.
MELAZZ
Yalancı, kezzab. (Melzuz. C.) Leziz nesneler, lezzetli şeyler.
MELBES
Giyecek şey. Elbise.
MELBES Ü ME’KEL
Giyecek ve yiyecek.
MELBUS
Giyilen. Giyilmiş olan. * Giyinmiş. Elbise giymiş.
MELBUSÂT
Giyilecek şeyler. Elbiseler.
MELC(E)
Emmek.
MELCE’
Sığınılacak yer. Halas olacak, kurtulacak yer.
MELD
Yumuşak olmak.
MELDA
Çok genç ve körpe vücud veya dal. İnce ve nâzik bedenli kız.
MELDUG
(Ledg. den) Zehirli bir hayvan tarafından ısırılarak sokulmuş.
ME’LE
(C: Miâl) Hazırlanmak. * Şişman kadın, semiz avret. * Bahçe.
MELE’
(C.: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri. * Hırs, tama’. * Zan. * Güzellik. * Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir. * Dolu mekân. * Kalabalık, güruh, cemaat, topluluk. Halk.
MELED
Tazelik, körpelik, nâziklik, gençlik.
MELE-İ A’LÂ
Kerrubiyyun ve melâike cemaati. En yüksek hey’et. Melekler âlemi. Felekler ve unsurlar.
MELEK
Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, masum mahluk. * Güzel huylu ve güzel olan kimse. (Bak: Melâike)
MELEKA
Düz kayacak nesne.
MELEKÂT
(Meleke. C.) Melekeler. Tecrübe neticesi elde edilen alışılmış bilgiler. İsti’datlar.
MELEKÂT-I AKLİYYE
Tecrübe neticesi aklen bilinen kolaylık, tecrübeden doğan bilgililik.
MELEKE
Tekrar tekrar yapılan bir iş veya tecrübeden sonra hasıl olan bilgi ve mehâret. * Mümârese.
MELEKÎ
(Melekiye) Meleğe mensub, melekle alâkalı. * Paklık, temizlik, ismet. * Hükümdara, melike âit. Melikle alâkalı.
MELEK-İ MÜEKKEL
Muayyen bir işle tavzif edilmiş melek. (Bak: Melâike)
MELEK-İ SİYÂNET
Allah’ın emri ile insanları koruyan, muhafaza eden melek.
MELEKUT
Tam bir hâkimiyyetle, Saltanat-ı İlâhiyyenin müessiriyyet ve idâresinin esrarı. Her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münâsib ruhu, canı, hakikatı. Bir şeyin iç yüzü, iç ciheti. * Hükümdarlık. Saltanat. * Ruhlar âlemi. (Bak: Arş)(İnsan mülk ciheti ile kalbe zarf olur, melekut cihetiyle de mazruf olur. M.N.)
MELEKUTİYÂN
Melekut âleminden olanlar.
MELEK-ÜL BİHAR
Denizlere nezaret eden melek.
MELEK-ÜL CİBÂL
Dağlara nezâret eden melek.
MELEK-ÜL EMTÂR
Yağmurla vazifeli olan melek.
MELEK-ÜL MEVT
İnsanların ruhlarını kabzeden Azrâil. (A.S.)
MELEK-ZAD
Melekten olmuş gibi, çok güzel.
MELEL
Bıkma, usanma, bezme.
MELEM
Yaramaz tenbel kimse.
MEL’EM (MİL’EM)
Ölçüsünde cimrilik yapan.
MEL’EME
Cem’etmek, toplamak. * Terbiye etmek, düzeltmek, ıslâh etmek. * Yara yırtığını bağlamak.
MELEVAN
Gece ve gündüz.
MELEZ
(Meles) İki ırkın karışması neticesi hâsıl olan yeni bir nesil. Ayrı iki cinsten doğmuş olan. * Aydınlıkla karanlık arası, alaca karanlık.
MELFUF
Sarılı. Bir mektup veya bir şey içine konulmuş olan.
MELFUFAT
(Melfuf. C.) Zarf içinde veya tezkereye ilişik yazılar.
MELFUFEN
Sarılı olarak. Melfuf olarak. Leffen, ekli olan şey.
MELFUHA
(C: Melâfih) Ana karnındaki erkek çocuk.
MELFUZ
(Lâfız. dan) Telâffuz olunmuş, okunmuş olan. Söylenmiş. * Ağızdan çıkan söz, hece, kelime veya harf.
MELFUZÂT
(Melfuz. C.) Konuşulan şeyler.
MELH
Kibirlenmek, gururlanmak. * şiddetli seyir.
MELH
Yemeğe tuz koymak. * Çocuk emzirmek.
MELHAME
Kanlı harb. * Büyük muharebe sahası.
MELHAME-İ KÜBRÂ
Büyük ve kanlı savaş, harp.
MELHEC
(C: Melâhic) Darlık.
MELHED
Kabrin çukur açılacak yeri.
MELHEM
Hurma ağacı çok olan yer.
MELHEZ
(C: Melâhız) Darlık çekecek yer.
MELHUB
(Lehb. den) Alevli, alevlenmiş.
MELHUD
(Lahd. dan) Mezara sokulmuş, kabre konulmuş. Lâhid içine konulmuş.
MELHUF
Hasrette kalan. * Kederli, tasalı. * İmdad bekleyen.
MELHUFÂN
(Melhuf. C.) Kederliler, tasalılar, kaygılılar, üzüntülüler. * Hasrette kalanlar.
MELHUFÎN
Hasrette kalıp yardım isteyenler.
MELHUK
Karışmış, kavuşmuş. İltihak etmiş.
MELHUZ
Mülâhaza ve tefekkür olunmuş olan veya olunabilen. Düşünülebilen. Akla gelebilen. Olabilir.
MELHUZÂT
(Melhuz ve Melhuze. C.) Olabilir şeyler. Hatıra gelen şeyler. İhtimâller.
MELİ’
Otu olmayan yer.
MELÎH
(C.: Milâh-Emlâh) Güzel, şirin. Sâhib-i melâhat. * Tuzlu.
MELÎH
Tatsız tuzsuz yemek.
MELİK
Mülk ve melekut sâhibi. Padişah. Mutasarrıf. * Bir kavmin başı. Mâlik. (İsimdir)
MELÎK
Hâkim-i Mutlak. Hükümdar. Sultan. Memleket sahibi. Padişah. Kadir. (Daimî sıfattır.)
MELÎKÂNE
f. Hükümdar ve melike mensub. Onunla alâkalı.
MELÎKE
Kadın hükümdar. Hükümdar karısı. Kraliçe.
MELÎL (MELİLE)
Kül içinde pişirilen ekmek. * Hararet, sıcaklık. * Üzgün, kederli. Melul.
MELÎS
Bir şeyi şiddetle tutmak.
MELÎS
şişman ve tenbel olan kişi.
MELÎT
Cenin.
MELİYY
Uzun zaman. * Zengin. Varlıklı. Maldâr. Gani. Eşraf.
MELK
Kudret, kuvvet. Şiddet. * Mübalağa.
MELK
Dalkavukluk. * Yumuşaklık yapmak. * Mahvetmek. * Yıkamak. * Emmek. * Vurmak.
MELKEAN
Kötü, yaramaz kimse.
MELKEME
El ile vurulan yerin yarası.
MELKUHA
(C: Melakih) Anasının karnında olan çocuk.
MELKUT
Yerden kaldırılıp alınan şey. * Sokağa, virâneliğe, câmi veya kilise kapısına bırakılmış çocuk.
MELL
Küsmek, darılmak. * Yorgunluk. * Kakma, dürtmek. * Mahzun olmak, kederli olmak. * Hamuru külün içinde pişirmek.
MELLA
Zengin kimse.
MELLAH
Dalkavukluk eden, yaltaklanan. Tez tez yürüyen, hızlı yürüyen.
MELLAH
(C.: Mellâhân-Mellâhin-Mellâhun) Gemici. Kaptan. Denizci.
MELLAHA
Tuz çıkan yer.
MELLAHAN
(Mellâh. C.) Kaptanlar, denizciler, gemiciler.
MELLAHE
Tuzla.
MELLAHÎN
(Mellâh. C.) Denizciler, gemiciler, kaptanlar.
MELLASE
Yeri düzeltmede kullanılan âlet, sürgü.
MELLE
Çukur.
MELMUS
(C.: Melâmis) (Lems. den) El ile dokunulmuş.
MELMUSAT
(Melmus. C.) El ile dokunmalar. El ile temas etmeler.
MELS
Yalan vâde, yalan söz. * Güzellik, hüsün.
MELS
Enemek. Hayvanı iğdiş etmek, erkekliğini gidermek.
MELSA’
Pürüzsüz ve düz yer. * şarap.
MELSUK
Yapıştırılmış. Bitiştirilmiş.
MELSUN
(C.: Melâsin) Yalancı, kezzâb.
MELTAFA
Güzellik, lâtiflik yeri olan şey veya vasıf.
MELTEM
Yaz mevsiminde karadan denize doğru esen rüzgâr.
MELTUT
Karışmış, mahlut.
MEL’UB
Salyalı ağız.
ME’LUF
Alışılmış. Ünsiyyet edilmiş. * Alışık. Huy edinmiş.
ME’LUFİYET
Alışıklık, ünsiyet.
ME’LUK
Deli. Divâne.
MELUL
Usanmış. Bıkmış. Bezmiş. * Mahzun.
MELULÂNE
Acıklı ve mahzun bir hâlde.
MELUM
Azarlanmış, tahkir edilmiş, levmolunmuş.
ME’LUM
Kederli. Eleme, derde tutulmuş.
MEL’UN
Lânetlenmiş. Lânete lâyık. * Kovulmuş, tard olunmuş.
MELVAN
Gece ve gündüz.
MELYENE
Yumuşaklık.
MELZE
At seğirtirken koltuklarını uzatmak. * Süngü ile veya gayrı nesne ile ta’n eylemek.
MELZUM
Mevcud bir şeyle birbirinden ayrılmayan. Mevcud bir şeyle beraber bulunması lâzım gelen. Lüzumlu olmuş olan. Lüzumlu kılınmış.
MELZUMİYET
Lüzumlu kılma. Melzumluk.
MEMALİK
(Memleket. C.) Memleketler.
MEMALÎK
(Memluk. C.) Köleler. kullar.
MEMALİK-İ HÂRRE
Sıcak memleketler. İklimi çok sıcak olan mıntıkalar.
MEMALİK-İ OSMANİYE
Osmanlı memleketi. Osmanlılara aid memleketler.
MEMAT
Ölüm. Ahirete göç etmek. (Bak: Mevt)
MEMDUD
(Medd. den) Uzatılmış, yayılmış olan. Çekilmiş.
MEMDUDE
Balçıklı ve kesekli yer.
MEMDUDÎ
Tel çeken.
MEMDUH(A)
Beğenilmiş. Medholunmuş. Övülmüş. * Fık: Peygamberimizin (A.S.M.) sevmiş olduğu hareket, iş.
MEMDUHAT
(Memduh ve Memduha. C.) Medhedilecek ve övülecek şeyler. Övülmeğe değer şeyler.
MEMDUHİYYET
Makbul oluş. Makbullük. Beğenilmiş oluş.
MEMEDD
(Masdar-ı mimî ve mekân ismi) Bir şeyin uzandığı, serildiği yer.
ME’MEN
Sağlam. Güvenilir. Emin yer.
MEMERR
Geçilecek yer. Cadde, sokak. Geçit yeri.
MEMERR-İ NÂS
Herkesin geçtiği yol. Geçit.
MEMERR-ÜL MAHLUKAT
Mahlukatın geçtiği yer. Dünya.
MEMHUR
Mühürlenmiş. Damgalanmış.
MEMHURE
Sürülüp nadas olmuş yer.
MEMHURE
Nikâh bedeli verilmiş olan kadın.
MEMHUS
Parlatılmış, cilâlanmış. * Etli, şişman, dolgun insan veya hayvan.
MEMHUVV
(Mahv. dan) Mahvolmuş, perişan olmuş.
MEMHUZ
Yağı alınmış yoğurt.
MEMÎL
Meyletme, bir yana eğilme, temâyül etme.
MEMKÛR
(C: Memâkir) Av kanıyla kirlenmiş. * Kızıla boyanmış.
MEMKURE
Sirkeli ve sarmısaklı balık.
MEMKÛRE
Uysal, yakışıklı.
MEMKUT
Düşmanlık edilen, hased edilen.
MEMLAHA
(Milh. den) Tuz çıkarılan yer. Tuzla.
MEMLEKET
(C.: Memâlik) Bir devletin toprağı, ülke, yurt. * Şehir. İl, kasaba. * Bir insanın doğup büyüdüğü yer.
MEMLU
Doldurulmuş. Dolu.
MEMLUH
Tuzlanmış. Tuzlu.
MEMLUHAT
(Memluh. C.) Tuzlanmış şeyler. Tuzlu şeyler.
MEMLUK
Köle. Kul. Esir. Bende. Hizmetkâr. * Birinin malı olan.
MEMLUKÂNE
f. Köleye yakışır hâlde. Kölece. * Eskiden çok defa bir büyüğe sunulan yazılarda, kendinden bahsederken kullanılırdı.
MEMLUKİYYET
Esirlik. Hizmetkârlık. Kulluk. Kölelik.
MEMLUL
(Memlule) Usanmış, usanılmış, bıkılmış, bezilmiş.
MEMNU’
Yasak. Menedilmiş. Mâni olunmuş.
MEMNUAT
(Memnu ve Memnua. C.) Yasak şeyler.
MEMNUİYYET
Yasaklık. Haram veya yasak oluş.
MEMNUN
(Minnet. den) Hoşnud. Razı. Minnet altında bulunan. İyiliğe nâil kılınmış. Çok muteber olan şey. Çok beğenilen. Ölçülü ve hesaplı olan. * Kesilmiş.
MEMNUNEN
Sevinerek, memnun olarak.
MEMNUNİYYET
Mesrur oluş. Şâdlık. Mesruriyet.
MEMRU’
Otlu yer.
MEMSUD
Vücudu kuvvetli ve sağlam yapılı olan.
MEMSUDE
Devrik yüzlü, münkabız kimse.
MEMSUH
El ile sıvanmış, mesh olunmuş. Temas edilmiş.
MEMSUH
Suratı, daha çirkin şekle sokulmuş. Biçimsiz ve çirkin surete girmiş olan.
MEMSUN
Mesâne hastalığına tutulmuş kimse.
MEMSUS
Dokunulmuş.
MEMSUS
Massolunmuş, emilmiş. * Baldır, incik.
MEMŞA
(Meşy. den) Ayak yolu. Üzerine basıp yürüdükleri yer.
MEMŞUK
Yazılmış olan, meşkolunmuş. * Uzun boylu zayıf at.
MEMTUL
Çekiçle döğülerek işlenmiş.
MEMTUR
Üzerine yağmur yağmış. Yağmur yağarak ıslanmış.
MEM’UD
Midesinde hastalık olan.
ME’MUL
Umulan. Ümid edilen. Beklenilen.
ME’MUM
İmama uyan kimse. İlerdekine uyan.
ME’MUME
Beyine ulaşan yara.
ME’MUN
Emin. Mahfuz. Korkusuz. Emniyyet verilmiş. Sağlam. Tehlikeden azâde olan. * Abbasi halifelerinden Hârun Reşid’in kendisinden ve kardeşi Eminden sonra hükümdar olan oğlunun adı.
ME’MUN-ÜL ÂKİBE
Akibetinden emin. Sonu emin, korkusuz.
ME’MUR
Emir ile hareket eden. Emir altında olan. Vazifeli. Kendi istediği gibi olmayıp başka emre göre çalışan. Bir emir alan. Bir işe tâyin olunmuş adam.
ME’MUREN
Me’mur olarak, memurlukla. Bir iş ile vazifelendirerek.
ME’MURÎN
(Me’mur. C.) Devlet hizmetinde bulunan kimseler. Me’murlar.
ME’MURİYET
Me’murluk. Vazife, görev, hizmet.
ME’MURİYET-İ ASLİYE
Asıl me’murluk.
ME’MUR-ÜN BİH
Emrolunan şey.
MEMUT
Meyyit. Ölmüş.
MEMZUC
Bitişik. Karışık. Karışmış. Birlik olmuş. Birbirine mezc olmuş. * Şakalaşmak. * Oynamak.
MEN
(İsm-i Mevsuldür) Şahsa delâlet eder. “O kimse ki, yahut, kimi, kim, kim ki” gibi mânâlara gelir. İstifham için olur, yerine göre tesniye (Menân) şeklinde ve cemi (Menun) gibi okunabilir. Akıl sahibleri hakkında kullanılır. Mevsule, şartiye, nekre-i tâmme, nekre-i mevsule olur.
MEN
f. Ben. (Farsçada birinci şahıs zamiri) (Bak: Mâ)
ME’N
(C: Müün-Me’nât) Böğür. * Yer kazmakta kullanılan ucu demirli ağaç.
MEN’
Yasak etmek. Durdurmak. Bırakmamak. Bir şeyi diriğ etmek, esirgemek.
MEN DAKKA DUKKA
Kapı çalanın kapısı çalınır. Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur.
MEN ENE
Ben kimim?
MEN HÜVE
O kimdir?
MEN LEHÜL HAKK
Fık: Hak sahibi olan kimse.
MEN LEM YEZUK LEM YEDRİ
Tatmayan bilemez. Kim ki tatmamış; o, tadını bilemez.
MENA
İki rıtıl. (İkiyüz altmış dirhem)
MEN’A
Ölüm haberi. Vefat haberi.
MENAAT
Sarplık, çetinlik, kavilik, güçlük.
MENAAT-I MEVKİİYE
Arazi sarplığı.
MENAB
Birinin yerini tutmak, nâib olmak. Birisine vekil olmak. Vekillik yeri.
MEN’AB
Cömert. * Hızlı yürüyen.
MENABİ’
(Menba’. C.) Kaynaklar. Pınarlar. Nebeân eden yerler. * Her şeyin zâhir olduğu yerler. * Servetlerin çıktığı yerler.
MENABİ-İ AŞERE
On menba.
MENABİ-İ SERVET
Zenginlik kaynakları.
MENABİK
Batman.
MENABİR
(Minber. C.) Minberler. Camilerde hatiblerin hutbe okumalarına mahsus kürsüler.
MENABİT
(Menbet ve Menbit. C.) Çayırlar, otlaklar.
MENACİL
(Mincel. C.) Ekin orakları.
MENACİM
(Mencem. C.) Terâzi kolları.
MENADİF
(Mindef. C.) Hallaç yayları.
MENADİL
(Mendil. C.) Mendiller. Küçük havlular, peçeteler.
MEN’AF
(C.: Menâif) Dağın sivri tepesi.
MENAFİ’
(Menfaat. C.) Menfaatler. Faydalar.
MENAFİH
(Minfâh. C.) Körükler.
MENAFİ-İ UMUMİYE
Umumi menfaatler, umumi faydalar.
MENAFİZ
(Menfez. C.) Delikler. Menfezler. * Nüfuz edecek yerler.
MENAH
f. Geniş, bol, ferâh. * Dar.
MENAHE
(C.: Menâih) (Nevha. dan) Ölü için ağlanacak yer. Mâtemhâne.
MENAHİ
(Nehi. C.) Menedilmiş şeyler. Şer’an yasak edilmiş olan şeyler.
MENAHİC
(Minhac-Menhec. C.) Açık ve geniş yollar. Bilinen büyük yollar.
MENAHİC-İ HÜKEMÂ
Hakîmlerin, ilm-i kelâm âlimlerinin meslekleri ve gittikleri mânevi yollar.
MENAHİL
(Menhel. C.) Durak yerleri. Durulacak sulak yerler. * Hayvan sulanan yerler.
MENAHİR
(Menhir. C.) Burun delikleri.
MENAHİR
(Menhar. C.) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler.
MENAHİS
(Minhas. C.) Uğursuz şeyler.
MENAHİT
(Minhat. C.) (Tahta veya taş) yontma âletleri.
MENAHİZ
(Minhaz. C.) Burun delikleri.
MENAÎ
(Men’â. C.) Ölüm haberleri. Vefat haberleri. Kötü haberler.
MENAİF
Dağların sivri tepeleri.
MENAİH
(Menâhe. C.) Ölü için ağlanacak yerler. Mâtemhâneler.
MENAİR
(Menâvir) Minâreler. * Nur yerleri. * Alâmet.
MENAKIB
(Menkıbe. C.) Menkıbeler. Hayat hikâyeleri.
MENAKİB
(Menkeb. C.) Yollar. * Omuzlar.
MENAKİR
(Münker. C.) Günah ve kötü şeyler.
MENAKÎR
(Minkar. C.) Minkarlar, gagalar. Yırtıcı kuşların gagaları. Taşçı kalemleri.
MENAL
Yetiştirme, nâil olma, kavuşma. * Ele geçirilen şey. Nâil ve sahib olunan şey.
MENAM
Uyku. Uyku zamanı. * Rüya. Düş. * Uyunacak yer, yatak odası.
MENAME
Yatak, döşek.
MENAMEN
Uyuyarak. Uykuda olarak.
MENAR
Nur yeri. Fener kulesi. * Câmi minâresi. * Yol işaretleri.
MENARE
(C: Menâr-Menâvir) Alâmet, işaret. * Kandil. * Minare.
MENAS
Sığınacak yer. Melce’. Penah. * Deprenmek. * Fevt.
MENASI’
(Minsa’. C.) Medine-i Münevvere’nin dışında meşhur bir yer.
MENASIB
(Mansıb. C.) Devletin başlıca hizmetleri. Makamlar, rütbeler, pâyeler.
MENASIB-I SEYFİYE
Askerlik hizmetleri.
MENASİK
(Mensek. C.) İbâdet edecek yerler. İbâdet ederken lüzum eden usul, yol ve tarz.
MENASİK-ÜL HAC
Hacı olmak için Mekke-i Mükerreme’ye gidenlerin Kâbe’yi ziyaret etme, Arafat’ta vakfeye durma, kurban kesme, ihram giyme, muayyen bir yerden bir yere kadar yürüme gibi yapılan ibadet rükünleri. (Bak: Sa’y)
MENASİM
(Mensim. C.) Yollar, tarikler, meslekler. * Alâmetler, izler, eserler, nişânlar.
MENASİR
(Minser. C.) Yırtıcı kuşların gagaları. * Taşçı kalemleri.
MENASSA
Çeyiz odası. * Yüksek yer, çardak.
MENAŞİR
(Minşâr. C.) Testereler. * (Menşur. C.) Tar: Padişâhın verdiği vezirlik veya müşirlik fermanları. * Mat: Prizmalar.
MENAT
Dönecek yer, merci’. * İlişip asacak yer.
MENAT
İslâmiyyetten evvel cahiliyyet devrinde Kâbedeki bir putun adı.
MEN’AT
Ölüm haberi.
MENATIK
Mıntıkalar, bölgeler.
MENATIK-I BAÎDE
Uzak mıntıkalar. Uzak bölgeler.
MENATIK-I DUŞİZE-İ TAHAYYÜL
Tahayyülün bâkir mıntıkaları.
MENAVİR
(Minare. C.) Minareler.
MENAYA
(Meniyye. C.) Ölümler. * Maksatlar. Gâyeler.
MENAZIM
(Manzam. C.) Sıralar, diziler.
MENAZIR
Manzaralar. Seyredilecek, görülecek güzel yerler. Güzel görünüşler.
MENAZİ’
(Menze’. C.) Niza ve kavga edilecek yerler.
MENAZİL
(Menzil. C.) Menziller. İnecek yollar. Duralar. Konak yerleri.
MENBA’
Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.
MENBAT
Suyun çıktığı yer. Menba’.
MENBEL
Tembel, uyuşuk.
MENBER
(C: Menâbir) Yüksek olacak yer.
MENBİC
Mevzi ismi. (Oraya nisbetle “menbicâni” derler.)
MENBİT
Otlu yer, otlak, çayır.
MENBUŞ
Açılmış, soyulmuş.
MENBUZ
Piç. Veled-i zinâ. * Hemen doğmasını müteakib bir yere atılmış çocuk.
MENCA
(Bak: Mence’)
MENCAT
Kurtulma, necât bulma. Halâs olma.
MENCE
(Mencâ) Kurtulacak yer. Necat bulacak yer. * Necat bulma. Kurtulma.
MENCED
(C: Menâcid) İnci ve altından olan gerdanlık.
MENCEM
(C.: Menâcim) Terazi kolu. * Maden.
MENCENİK
(Bak: Mancınık)
MENCENUN
(C: Menâcin) Sığırın döndürdüğü dolap. * Sığırların çektiği kağnı.
MENCINIK
(C: Mencınıkât) Mancınık.
MENCUB
Dibâgat olunmuş deri. * Geniş kadeh.
MENCUD
Kederli, tasalı, gamlı.
MENCUK
f. Bayrak direkleri ve minâre başına takılan küçük ay. * Sancak, bayrak. * Şemsiye.
MEND
f. Kelimelerin sonuna getirilerek “sahip” mânasına edattır.
MENDEB
Tehlike. Ölüm. * Gürültü ve şamata ile ağlama.
MENDEME
Pişman olma. Nedâmet etmek. * Pişman olacak yer.
MENDİL
(Mindîl) (C: Menâdîl) Mendil. * Küçük havlu, peçete.
MENDUB
Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab. * İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp ağlanan ölü.
MENDUD
Meyvesi aşağıdan yukarıya yığılı, istifli.
MENDUF
Didilmiş, atılmış.
MENDUHA
Genişlik. * Kifâyet, kâfi gelmek. * Mahlas.
ME’NE
Böğür, hâsıra.
MEN’E
Dibâgat için ısladıkları deri.
MENEA
(Mâni. C.) Engeller, mâniler, özürler. * Engel olanlar, mâni olanlar, geri bırakanlar. * Kuvvet ve cemâat.
MENEND
(Mânende-Mânend) f. Nazir. Eş. Benzer. şebih. Müşabih.
MENFA
Nefyolunan yer. Birinin sürüldüğü yer. Nefiy yeri.
MENFAAT
Fayda. Kâr. Gelir. İhtiyaç karşılığı olan şey.
MENFAATBAHŞ
f. Faydalı, yararlı. Menfaat ve fayda veren.
MENFAATDÂR
f. Menfaat ve fayda gören.
MENFAATPEREST
f. Yaptığı işin sadece faydasını düşünen. Sadece nefsine ait kârları, faydaları düşünerek çalışan. Allah rızasını esas gaye yapmayan kimse.
MENFED
Tükenmek, yok olup gitmek.
MENFER
Geri kaçılacak yer. Nefret edilecek, sevilmeyecek yer.
MENFES
(Nefes. den) Nefes deliği. Nefes alacak yer.
MENFEZ
Nüfuz edecek delik, pencere. Delik. Ağız. Yarık. Girilecek yer.
MENFÎ
Müsbetin zıddı. Müsbet olmayan. * Nefyedilmiş, sürgün edilmiş. Sürgün. * Bir şeyin olmayacak cihetini düşünen. * Hakikatın aksini iddia eden. * Gr: Başında nefiy edatı bulunan kelime veya cümle. * Nâkıs. Negatif, olumsuz.
MENFİYYEN
Sürgün olarak.
MENFUH
Üfürülmüş. * Büyük karınlı. Nefholunmuş.
MENFUR
Kendisinden nefret edilen, sevilmeyen. İğrenç. * Mebguz.
MENFUS
Yeni doğmuş çocuk.
MENFUŞ
(Pamuk veya yün gibi) atılmış ve didilmiş. Dağılmış, didik didik edilmiş.
MENGENE
Tazyik veya sıkıştırma için kullanılan demir veya tahta âlet.
MENGUŞ
f. Küpe.
MENH
Burun deliği.
MENH
Verme, ihsan etme.
MENHAR
(C.: Menâhir) Hayvan kesilecek yer. Hayvan boğazlanan yer. Mezbaha.
MENHAT
Mâni, nehyedici, engel.
MENHEB
Yağma etmek. Yağma edecek yer.
MENHEC
(C.: Menâhic) Geniş, açık yol.
MENHEC-İ SEDÂD
Doğruluk yolu. Sırât-ı müstakim.
MENHEL
(C.: Menâhil) Hayvan sulanan yer. * Menzil, durak. Konaklanacak yer.
MENHERE
(C: Menâhir) Mahalle arasındaki süprüntülük.
MENHÎ
Şer’an yapılması yasak olan, haram olan şey.
MENHİR
(C.: Menâhir) Burun deliği.
MENHİYYAT
Şer’an haram edilenler. Yasak edilmiş, İlâhi emirle men’edilmiş olanlar. Nehyedilenler. Yasak olanlar.
MENHUB
Korkak adam. * Muhtar, müntehab, seçkin.
MENHUB(E)
(Nehb. den) Talan edilmiş, yağma edilmiş.
MENHUM
Nasıl yerse yesin karnı doymaz kimse. * Bir şeye çok hırs gösteren kişi.
MENHUS
Zayıf, etsiz.
MENHUS
Kuyruğunun yanları uyuz olan deve.
MENHUS
Uğursuz. Kötü. Meş’um.
MENHUŞ
Yılan, akrep cinsinden bir hayvan tarafından sokulmuş.
MENHUT
Yontulmuş. Tıraş edilmiş. Yontulmuş ağaç.
MENİ
Erkek veya dişinin bel suyu. Döl suyu. Nutfe. Sperma.
MENİ’
Sarp. Çetin. Zor. El erişmez. Zabtı zor.
MENÎ
f. Benlik. Benlik iddiası. Hodbinlik.
MEN-İ MUHAKEME
Muhakemeyi durdurmak, muhakemeye lüzum görmeyip menetmek.
MENİE
Ölüm, mevt.
MENİHA
Hediye, armağan, bahşiş.
MENİN
Toz. * Zayıf kişi. * Zayıf ip.
MENİŞ
f. Tabiat, huy, mizac.
MENİYYE
Ölüm, mevt. * Takdir olunmuş olan.
MENKA’
Su toplanan çukur.
MENKAB (MENKABE)
(C: Menâkıb) Dağ arasında olan yol. * Dar yol. * Güzel hareket ve fiil. * Delik açılacak yer.
MENKABE
Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.
MENKAL
Nakledecek mekân.
MENKASE
Eksiklik, noksanlık.
MENKEL
Ayak bileziği. Süs olarak kadınların ayak bileklerine taktıkları bilezik.
MENKİB
(C.: Menâkib) Omuzbaşı. Omuz ile kol kemiğinin birleştiği yer.
MENKU’
(Menkua) Haşlanmış. Suda kaynatılmış.
MENKUB
(Nekbet. den) Dert ve meşakkatlere mâruz kalmış olan. * Rütbe ve haysiyyetten düşmüş olan.
MENKUB
(U, uzun okunur) Delinmiş. Oyulmuş.
MENKUHA
Nikâhlı karı. Nikâhlanmış olan kadın.
MENKUL
Nakledilen. Akli olmayıp mukaddes kitapla bildirilen. * Bir yerden başka yere taşınmış olan. Taşınabilen. * Anlatılan.
MENKULAT
Nesilden nesile veya ağızdan ağıza yayılıp duyulan. Nakle dayanan bilgiler. Nakledilenler. (Bak: Mürtecel)
MENKUR
İnkâr olunmuş.
MENKUR
Delinmiş. Oyulmuş.
MENKUS
(Naks. dan) Noksanlaştırılmış. Eksik olan.
MENKUS
(Nüks. den) Tersine çevrilmiş. Baş aşağı edilmiş.
MENKUŞ
(Nakş. dan) Nakşolunmuş. İşlenmiş. Nakış yapılmış. Boya ile süslenmiş.
MENKUŞE
Nakşolunmuş, işlenmiş. * Kemik çıkmış olan baş yarığı.
MENKUT
(Nokta. dan) Noktalanmış. Noktalı.
MENKUZ
Nakzedilmiş. Bozulmuş. Hükümsüz bırakılmış.
MENMUL
(Neml. den) Üzerine karınca üşüşmüş olan şey.
MENN
Nimet vermek. İyilik etmek. * Minnet. * Rıza. * Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek. * Kesmek. * Zayıf etmek. * Ettiği iyiliği başa kakmak. * İki batman ağırlık. * Kudret helvası.
MENNÂ’
(Men’. den) Alıkoyan, mâni olan, yaptırmayan. * Önleyici, men’edici.
MENNAC
Çok bahşiş veren. İhsan eden.
MENNAN
İhsanı bol. Çok çok ihsan eden. En çok nimet veren. (Allah)
MENNANE
Malı, mülkü, serveti için kendisiyle evlenilen kadın.
MENNÂ-UL HAYR
Hayır ve iyiliğe mâni olan. Hayrı önleyen.
MENSAF
(C: Menâsıf) Her şeyin yarısı.
MENSEA
(C: Menâsi’) Otu tez biten yer.
MENSEC
(Nesc. den) Bez, çulha vs. dokunan yer. Örücü işyeri. Trikotaj atelyesi.
MENSEK
(C.: Menâsik) İbâdet yeri. İbâdetgâh. * İbâdet yapma usulü. * Kurban kesecek yer.
MENSIB
(C: Menâsıb) Demir sayacak. * Asıl. * Mertebe, derece.
MENSÎ
(Mensiyye) (Nisyan. dan) Unutulmuş, hatırdan çıkmış.
MENSİC (MENSEC)
(C: Menâsic) Bez dokuyacak yer. * Boyun ile kürek arası.
MENSİK (MENSEK)
(C: Menâsik) İbadet edecek yer. * Kurban kesilecek yer. * Kesilmiş kurban.
MENSİM
(C.: Menâsim) Alâmet, işaret, nişân, iz, eser. * Yol, tarik. * Deve tırnağı.
MENSİYAT
(Mensi. C.) Hatırdan çıkıp unutulmuş şeyler.
MENSİYET
Unutulma, hatırdan çıkma.
MENSİYY
Unutma yeri. * Hiç bahsedilmeyen terkedilmiş nesne.
MENSUB
Bir şeye veya kimseye nisbeti olan, alâkası bulunan. Bir şeyle ilgili olan.
MENSUB
(Bak: Mansub)
MENSUBÂT
(Mensub. C.) Bir yere mensub olanlar. Bir yerin adamları.
MENSUBÎN
(Mensub. C.) Mensublar. Mensub ve alâkadar olanlar. Bir daire veya yerin adamları.
MENSUBİYYET
Mensubluluk, ilgili, bağlı oluş. Alâkalı bulunuş.
MENSUC
(Nesc. den) Dokunmuş, dokunulmuş, dokunulan. Örülmüş. İşlenmiş.
MENSUCÂT
Bez veya kumaş gibi dokumak suretiyle yapılan tezgâh veya fabrika mahsulü mallar.
MENSUCÂT-I HARİRİYYE
İpek dokumalar.
MENSUH
(Nesh. den) Hükmü kaldırılmış. Nesholunmuş. Hükümsüz bırakılmış.
MENSUK
(Nesk. den) Düzgün olarak dizilmiş olan.
MENSUR
(Nesr. den) Dağılmış. Saçılmış. * Gece vaktinde güzel kokan bir çiçek. * Edb: Manzum olmayan nesir halindeki yazı. Bunun mânaca çok güzel ve şiir gibi ahenkli yazılmış olanına “mensur şiir” denir.
MENSUR
(Nasr. dan) Yardım görmüş. * Muzaffer. Zafer bulmuş. * Cenab-ı Hak tarafından her işinde nusrete mazhar olduğundan Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir ismi de Mensur’dur.
MENSUS
(Bak: Mansus)
MENŞAR
Yayıp dağıtacak yer. * Öldükten sonra dirilecek yer.
MENŞAT
(C: Menâşıt) Neşat, sürur, neşe.
MENŞE’
(Neş’et. den) Esas. Kök. Bir şeyin çıktığı, neş’et ettiği yer. Beslenip yetişilen yer.
MENŞED
İsteme, talebetme.
MENŞELE
Küçük parmağın yüzük takılan yeri.
MENŞER
Neşredilip dağıtılan yer.
MENŞUD
Matlup, istenen şey.
MENŞUR
(Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş. * İşleri dağınık. Perişan. * Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı. * Bayrak. * Mat: Alt ve üst tabanları birbirine müsavi ve müvâzi (eşit ve paralel), kenarları da müsâvi ve müvâzi olup yüzleri birbirine benzeyen şekil. Prizma.
MENŞUR-U MUKADDES
Mukaddes ferman. (Kelime-i şehadet kastedilmektedir)
MENTEC
Doğuracak vakit.
MENUAT
Men’etmeler. Yasaklar.
ME’NUB
(Bak: İhcâc)
MENUC
Sütü diğer develerden sonra çekilen deve.
ME’NUF
Burunda hastalığı olup koku alamayan.
MENUN
(Menn. den) Kesmek. * Vakit, zaman, ömür ve sâireyi kesen mânâsınadır.
ME’NUS
Alışılmış. Alışık. Ünsiyet edilmiş. * Beğenilmiş. Mergub.
ME’NUSE
Ateş.
ME’NUSİYET
Alışılmış olma. Alışılma. Ünsiyet edilmiş olma.
MEN’UŞ
Hayır ile yâdedilen ölü. * Yukarı kaldırılmış. * Fakir olduktan sonra sevindirilmiş. * Tabuta konulmuş.
MENUT
Asılı, muallâk. * Bağlı. Mütevakkıf. Merbut. Vâbeste. * Bir milletten olmayıp sonradan o millete dahil olmuş olan.
ME’NUT
Hased olunmuş kişi, mahsud.
MEN’UT
Medhedilmiş. İyiliği, güzelliği söylenilmiş olan.
MENVÎ
Kasdedilen. * Niyet. Maksad. Meram.
MENVÎ-İ ZAMİR
İçindeki niyet ve maksat.
MENY
Meniyi dışarı getirmek. * Takdir etmek. * Okumak. * Hükmetmek.
MENZAM
(C: Menâzım) Çeşitli şeyleri bir yere dizmek.
MENZEHE
Gezinti yeri.
MENZİL
İnilen yer. Konulacak yer. * Yer. Dünya. Ev. * Mesafe.
MENZİLET
Derece, pâye, rütbe, mertebe. Yükseklik derecesi. * Konak yeri, inecek yer. Hane, ev.
MENZİLGÂH
f. Konak. Yer. Ev. Bir müddet durulan yer.
MENZİLHANE
f. Konak yeri. Hayvan değiştirilen yer.
MENZİL-İ KAMER
Koz: Ayın dünya etrafındaki mahreki. Bu mahrekte aynı noktaya tekrar gelmek için geçen zaman.
MENZİL-İ KÜLLÎ
Mahrekin en son noktasına kadar olan mesâfe.
MENZİLNİŞİN
f. Yerinde oturan.
MENZU’
(Nez. den) Nez olunmuş, koparılmış.
MENZUF
Susuzluktan dolayı dili kurumuş kimse. * Kan kaybından dolayı dermansız ve güçsüz kalmış olan insan.
MENZUL
(Nüzul. den) Nüzüllü, inmeli.
MENZUR
(Nezr. den) Adanmış, nezrolunmuş, va’dedilmiş. Adak olarak belirtilmiş.
MENZUT
Haris kimse.
MER
f. Elli (Sayısı). Hamsin. (50)
ME’R
Katı, şiddetli, şedid. * Fesad.
MER’
(C: Müru’) Er, erkek. * Güzel manzara.
MER’
Ot çok olmak.
MERA
(C: Merâyâ) Sütü çok olan dişi deve.
MERA
Boş yer. * Otsuz yer.
ME-RA
f. Beni. Benim. Bana.
MER’A
Aynalar.
MER’A
Hayvanların otladığı yer. Kır. Mera. Çayırlık. Otlak.
MERAA
Ucuzluk.
MER’ABE
Ansızın olarak birdenbire korkutmak. * Tenha ve korkunç yer.
MERABİ’
(Mürabba. C.) Mürabbalar, kareler. * (Merba. C.) İlkbaharda oturulan evler.
MERABİH
(Ribh. den) Ticâretten elde edilen kazançlar.
MERACİ’
(Merci. C.) Rücu edilecek ve dönülecek yerler. * Mürâcaat edilerek başvurulacak kimse veya yerler.
MERAD
Boğaz. * Talep mevzii, isteme yeri.
MERADET
Kuvvetlilik, kavilik. Salâbet.
MERAE
Hazmetmek. * Güzel manzara.
MERAFIK
(Mirfak. C.) Dirsekler. * Ev kilerleri. * Mutfaklar.
MERAG
Davar ağnanmak ve toprağa yuvarlanmak.
MERAH
(C.: Merahân) Aşırı derecede sevinme.
MERAH
Yer. Mekân. * Sevinç. * Rahat edilecek yer. * Meşhur bir nahiv kitabının ismi.
MERAHİL
(Merhale. C.) Menziller, merhaleler, konaklar, duraklar.
MERAHİL-İ BAÎDE
Uzak konaklar. Uzak menziller.
MERAHİLPEYMA
f. Seyyah, yolcu. Seyahat eden kimse.
MERAHİM
(Merhem. C.) Merhemler.
MERAHİM
(Merhamet. C.) Acımalar, merhametler.
MERAÎ
(Mer’a. C.) Otlaklar, çayırlıklar.
MERAÎ
(Mir’at. C.) Aynalar, mir’atlar.
MERAK
Etsuyu. * Çorba.
MERAK
Bir şeyi öğrenmek istemek. Çok şiddetli arzu. Heves. Düşkünlük. * Dalgınlık. Kara sevdâ. * Kuruntu, telâş. İç sıkıntısı. İç darlığı.(… Merak, hastalığı ziyade ettiği gibi hikmet-i İlâhiyeyi ittiham ve rahmet-i İlâhiyeyi tenkid ve Hâlik-ı Rahiminden şekva hükmünde olduğu için aksi maksadiyle tokad yer, hastalığı ziyadeleşir. L.)
MERAKÂVER
f. Merak verici. Düşündürücü. Meraklandırcı.
MERAK-ÂVER
Merak verici. Merak veren.
MERAKIM
(Mirkam. C.) Kalemler. Yazma işinde kullanılan âletler.
MERAKÎ
Vesvese ve kuruntu içinde bulunan kimse. * (Mirkat. C.) Merdivenler, basamaklar.
MERAKİB
(Merâkibe) (Araba, at, kayık, vapur gibi) binecek vasıtalar. Merkebler.
MERAKİB-İ BAHRİYE
Vapur, gemi, tekne, kayık vs. gibi deniz nakil vâsıtaları.
MERAKİB-İ BERRİYE
Araba, otomobil, kamyon, at vs. gibi kara nakil vasıtaları.
MERAKİD
(Merkad. C.) Merkadlar, kabirler, mezarlar.
MERAKİZ
Merkezler. Karargâhlar. Karar yerleri.
MERAL
(Aslı, marâl’dır) Ceylan, karaca, dişi geyik.
MERAM
Maksad. Niyet. Arzu. İstek. İçten tasarlanan.
MERAMBAHŞ
f. Bir kimseye isteyip arzuladığı şeyi veren.
MERAMİ
(Mermi. C.) Mermi atma yeri. Mermiler. * Nişan okları.
MERAMİR
Çok etli, şişman kişi.
MERANET
Yumuşaklık. * Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı.
MERARE
(C: Merâir) Öd kesesi.
MERARET
Acılık. Tatsızlık.
MERARET-İ ESARET
Esirliğin acılığı.
MERASET
şiddet.
MERASÎ
(Mersâ. C.) Limanlar. Gemilerin sığınıp barındıkları yerler.
MERASÎ
(Mersiye. C.) Mersiyeler, ağıtlar.
MERASİD
(Mersad. C.) Gözetleme yerleri, rasat yerleri.
MERASİM
(Mersem. C.) Resmi merasimler. Âdet hükmündeki gösterişler. Resmi muameleler. * Şiveler. Âdetler.
MERAŞİD
(Merşed. C.) Gaye ve maksada ulaştıran doğru yollar.
MERATİ’
(Merta. C.) Çayırlıklar, mer’alar, otlaklar.
MERATİB
Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler.
MERATİB-İ HAYAT
Hayat mertebeleri.(Birinci sual: Hz. Hızır (A.S.) hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?Elcevap : Hayattadır, fakat merâtib-i hayat beş’tir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı ulemâ, hayatında şüphe etmişler.Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyeddir.İkinci Tabaka-i Hayat : Hz. Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yâni bir vakitte pekçok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımatiyle daimi mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyânın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tâbir edilir. O makama gelen bir veli, Hızırdan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bâzan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telâkki olunur.Üçüncü Tabaka-i Hayat : Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbederler. Adeta beden-i misali letâfetinde ve cesed-i necmi nuraniyetinde olan cism-i dünyevileriyle semavatta bulunurlar. Ahirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Ahirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfriye ve inkâr-ı Uluhiyete karşı İsevilik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki isevilik şahs-ı mânevisi, Vahy-i Semâvi kılınciyle o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevisini öldürür; öyle de: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevilik şahs-ı mânevisini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevisini temsil eden deccalı öldürür… yâni inkâr-ı Uluhiyet fikrini öldürecek.Dördüncü Tabaka-i Hayat : Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur’anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Alem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasıl ki iki adam bir rü’yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü’yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. “Ben uyansam şu lezzet kaçacak” diye düşünür. Diğeri rü’yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Alem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat’idir. Hattâ Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hatta ben kendim Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü’ya-yı sâdıkada, taht-el-Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat, Rus’un istilâsından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz’i rü’ya, bâzı şerait ve emârâtla, geçen hakikata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.Beşinci Tabaka-i Hayat : Ehl-i kuburun hayat-ı ruhânileridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlâk-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vâkıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri.. ve sâir ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vâkıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Zâten beka-i ruha dair “Yirmidokuzuncu Söz” bu tabaka-i hayatı delâil-i kat’iyye ile isbat etmiştir. M.)
MERATİB-İ İLİM
Bilmek mertebeleri. (Bak: Dimağ)
MERAVİH
(Mirvaha. C.) Yelpâzeler.
MERAVİH
(Mirvaha. C.) Etrâfı açık ve rüzgârlı yerler. Çöller, sahralar. Ovalar.
MERAYA
Aynalar. Mir’âtlar. * Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.
MERAZİBE
(Merzuban. C.) Serhat beylerbeyi.
MERBA’
(C.: Merâbi’) (Rebi’. den) Yazlık. Yazın oturulan mesken.
MERBAA (MURABBAA)
Dört bucaklı. * Dört katlı.
MERBA’-NİŞİN
f. Yazlıkta oturan.
MERBAT
Davar bağlayacak yer. Ahır, ağıl. * Manastır. * Tekke.
MERBU’
Orta boylu olan.
MERBU’
Köle, kul, memlük.
MERBUB
Köle, kul.
MERBUT
Bağlı. Rabtedilmiş. Mensub. Ekli. Ulaşmış, bitişmiş, bitişik.
MERBUTAN
Merbut olarak. Bağlanmış ve ekli olarak.
MERBUTÂT
(Merbut. C.) Rabt olunup bağlanmış şeyler. Ekli ve bağlı şeyler.
MERBUTİYYET
Bağlılık. Mensub oluş. Mensubiyyet. Eklilik.
MERC
(Merec) Katıştırmak. * Kararsızlık. * Iztırab. * Bozulmak. * Boşa gitmek. * Serbest bırakmak, salıvermek. * Hayvanların salındığı otlak.
MERCAN
Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.
MERCANE
Mercan tanesi. (Bak: Mercan)
MERCEFAN
Leğen ve ibrik.
MERCİ’
Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer. * Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse.
MERCİ’-İ KÜLL
Bütün işler için müracaat edilen makam.
MERCİ’-İ RESMÎ
Bir idare veya memurun bağlı bulunduğu üst makam.
MERCİ’-İ RÜ’YET
Bir işin görülmesi için başvurulan yer.
MERCU
Ümid edilen. Ümid edilmiş. Rica olunan.
MERCU’
Geri döndürülmüş olan.
MERCUH
(Rüchân. dan) Başkası ona tercih edilmiş olan. * Fık: Mahkemede hasmından evvel müddeasını isbata salâhiyyetli olmayan şahıs. Evvelâ hak iddiaya salâhiyetli olan râcih, ikinci derecede iddiaya sahib olan ise mercuh olur.
MERCUM(E)
(Recm. den) Recmolunmuş. Taşlanmış, taşa tutulmuş.
MERD
Misvak ağacının yemişi. * Emmek. * Silmek. Mesh etmek.
MERD
f. Adam. Kişi. İnsan. Erkek. Sözünün eri.
MERDA
Yaralılar. Hastalar.
MERDA’
(C: Merâd) Ot bitmeyen kumlu yer.
MERDAN
(Merd. C.) Merdler. İnsanlar, erkekler, yiğitler.
MERDANE
f. Erkekçesine. Merdcesine. Er’e yakışır surette. * Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. * Yufka açmağa yarıyan oklava. * Erkek ayakkabısı.
MERDANEGÎ
f. Cesurluk, yiğitlik, merdlik, erkeklik.
MERDBAZ
f. Merd olmayan. Nâmerd. Sözünde durmayan. Orospu.
MERDBEÇE
f. Yiğit oğlu yiğit. Merd oğlu merd.
MERDEGA
(C: Merâdıg) Boğaz ile göğüs arası.
MERDEKUŞ
Merzencüş otu.
MERDÎ
f. Erlik, erkeklik. * Merdlik, cesurluk, yiğitlik. * İnsanlık, hamiyet.
MERD-İ GARİB
Yabancı yerlere, gurbete düşmüş kişi.
MERDİVEN
(Bak: Nerdbân)
MERDİYE
(Bak: Marziye)
MERDUD
Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş. (Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduddur.)
MERDUDİYET
Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik.
MERDUD-ÜŞ ŞEHÂDET
Şahitlikleri kabul edilmiyenler. * Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.
MERDÜM
f. İnsan. Adam.
MERDÜMAN
(Merdüm. C.) f. İnsanlar, kişiler, adamlar.
MERDÜM-AZAR
f. İnsanları inciten. Halka eziyet veren.
MERDÜME
f. Gözbebeği.
MERDÜMEK
f. Küçük adam. Bebek.
MERDÜMGİRİZ
İnsanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen.
MERDÜMHAR
f. Yamyam. * İnsan eti yiyen vahşi hayvan.
MERDÜMÎ
f. Adamlık, insanlık.
MERDÜM-İ ÇEŞM
Gözbebeği.
MERDÜMKÜŞ
f. Katil. Adam öldüren. İnsan katleden.
MERDÜMZAD
f. İnsan oğlu. Beni Adem.
MER’E
(Mer’et) Kadın. Zen.
MEREB
İnsan toplanan yer.ME’REBE $ (Me’ribe) : (C: Meârib) İhtiyaç. * Ümitli bulunma. Ümitvar olmak.
MEREC
Kararsız ve mütehayyir olma. * Mecburi olma.
MERED
Kötülükte inad. * Sakal belirmemek, sakal çıkmamak.
MEREDE
(Mârid. C.) İnadçılar, muannidler, direnenler.
MEREHAN
Sevinç, ferah, sürur. * Zayıf olma. * Fâsid olmak. * Kurumak.
MEREK
Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık.
MEREMMET
Onarma, tamir. * Üstünkörü tamir edip onarma.
MERERE
(C: Merirât) Sert bükülmüş kıvrık ip. * Arsa.
MERESE
(C: Mires-Emrâs) İp.
MERFAK
Yumuşak yer.
MERFU’
Yükseltilmiş. Yüksekte. Terfi ettirilmiş. Ref’ olunmuş. * Hükümsüz bırakılmış. * Gr: Zamme ile harekelenmiş harf. Yani: Harfin harekesi, ötre (mazmum) “u, ü, o, ö şeklinde” okunan harf.
MERFUÂT
Bir yerde kullanılmak için kaldırılan eski eşya. * Gr: Mazmum olan, zamme ile harekelenmiş kelimeler.
MERFUD
İhsan edilmiş, armağan olarak verilmiş, bağışlanmış şey.
MERG
Tükrük. * Salya.
MERG
f. Çayır. * Sebze.
MERG
f. Ölüm, mevt.
MERGÂ MERG
f. Umumi vebâ hastalığı.
MERGÂ MERGÎ
Hastalıktan dolayı umumi ölüm.
MERGAM
(C: Merâgım) Girecek ve kaçacak yer.
MERGAME
Kahretmek. * Galip olmak.
MERGUB(E)
Rağbet edilmiş. Beğenilmiş. Çok kıymet verilen. Çokları tarafından istenen.
MERGUL
(Mergule) Kıvrılmış veya bükülmüş saç. Kıvırcık saç. * Ahenkli ses. * Kuş sesi.
MERGZAR
f. Çayırlık, çimenli ve sulak yer. Mer’a.
MERH
Fesâd.
MERH
Un yoğurmak. * Deriye ve gövdeye yağ sürmek. * Yağ ile oğmak. * Bir yeşil ağaç.
MERHA
(C: Merâhi) Değirmen yeri.
MERHA
Gözüne sürme çekmeyi âdet edinmeyen kadın.
MERHABA
Şâdlık, neşeli oluş. * Genişlik, vüs’at. * Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, “rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz” mânasında söylenir. * Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.
MERHALE
(Rihlet. den) Menzil. Konak. * İki konak arası mesafe. * Bir günlük yol. * Derece, kademe.
MERHALENİŞİN
f. Seyyah, yolcu, turist.
MERHAMET
(Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.
MERHAMETBAHŞ
f. Merhamet eden. Merhametli.
MERHAMET-DİSAR
Çok merhametli, acıma hissi fazla olan.
MERHAMETEN
Acıyarak, merhamet ederek.
MERHAMETGÜSTER
f. Merhametli, merhamet edip acıyan.
MERHAMETPENAH
f. Merhametli.
MERHAMETPERVER
f. Merhametli, esirgeyici, acıyan.
MERHAMETPERVERANE
f. Acıma ve şefkat ile, esirgeyip acımak suretiyle.
MERHAMETPERVERÎ
f. Merhametlilik, esirgeyicilik.
MERHAMETŞİAR
f. Çok merhametli.
MERHAMETŞİARÎ
f. Merhametlilik, merhametli oluş.
MERHAZ
(C: Merâhiz) Don yıkayacak yer. * Abdest alacak yer.
MERHEB
(C: Merahib) Kaçacak yer.
MERHEM
Melhem. Deriye, yaraya sürülen ilâç. * Mc: Acıyı teskin eden şey. * Kederi, derdi gideren.
MERHEMSÂ(Y)
f. Merhem süren. Çare ve deva bulan.
MERHEMSÂZ
f. Çare bulan. Merhemci, ilâç yapan.
MERHEMSÂZÎ
f. Çare buluculuk.
MERHESA
(C: Merâhis) Mertebe, derece.
MERHUB
Korkulan ve kendisinden kaçılan şey. * Aslan.
MERHUM
(Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş. * Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa kavuşmuş olan. (Vefat etmiş müslüman hakkında söylenir.)
MERHUME
Vefât etmiş, rahmete kavuşmuş kadın.
MERHUN
(Rehin. den) Rehin edilmiş olan. Ödünç alınan bir şeyi teminata bağlamak için, onun yerine verilen herhangi bir şey. * Belirli müddetle bir şeye bağlı olan. * Edb: Mânası diğer beyit ile tamamlanan beyit.
MERHUZ
Yıkanmış, gusül etmiş.
MERİ’
(C: Emrâ-Emru) Otu çok olan yer. * Ucuzluk olan yer.
MER’Î
Görmeğe âid. Görünür olan. Gözle görülen. Manzara.
MER’Î
(Mer’iyye) Riayet edilen, hükmü geçen. Makbul sayılan, hürmet edilen.
MERİC
Çalkantılı, dalgalı.
MERÎC
Muzdarip, sıkıntılı. * Çeşitli nesne, muhtelif. Karışık, muhtelit.
MERÎD
Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse. * Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma. * Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan.
MERİDYEN
(Bak: Hatt-ı nısf-un nehar)
MERİH
Beyaz servi.
MERİH
Koz: Güneş etrafında seyreden seyyarelerden dünyadan sonra güneşe en yakın olanı. (Aslı: Merrih veya Mirrih okunur.) * Mars.
MERİK
Usfur otu.
MERİN
Hal, durum. * Ahlâk.
MERİR
(C: Merâyir) Uzun ve sağlam ip.
MERİRA (MARURE)
Buğday arasında olan acı bir tohum.
MERİRE
Azimet. (Ruhsat’ın zıddıdır)
MERİŞ
Üzerinde kuş tüyü olan nesne.
MER’İYYAT
(Mer’î. C.) Gözle görülen şeyler.
MER’İYYET
Mer’î oluş. Makbul olma. Muteber olma. Hükmü geçer olma.
MER’İYY-ÜL HÂTIR
İtibarlı. Sözü geçer.
MERK
Kokmuş deri. * Derinin yününü yolmak. * Kazımak. * Nüfuz etmek, içine işlemek.
MERK
f. (Bak: Merg)
MERKAAN
(BibBiiiiiib Kafa) kimse.
MERKAB
Gözetleme yeri.
MERKAD
Uyku yeri. Yatacak yer. * Mezar, kabir.
MERKAŞ
Bir şeyin üstünde siyah ve beyaz noktalar olması.
MERKAT
(Bak: Mirkat)
MERKEB
(Rekb. den) Binilen vâsıta. Binilen şey. * Eşek.
MERKEL
(C: Merâkil) Yol. * Hayvan üstüne binen kimsenin iki tarafından ayağı dibindeki yer.
MERKEZ
(Rekz. den) Bir şeyin ortası. Vasat. Yol. Durum, vaziyet. Hal, suret. * Şubeleri bulunan bir teşkilâtın idâre olunduğu ve emir veren yeri, makamı. Bir şeyin en işlek yeri. Teşkilât olan yerin en yüksek makamı. * Geo: Dairenin orta noktası. Çaplarının kesim noktası.
MERKEZÎ
(Merkeziye) Merkeze mensub. Merkezde bulunan. Merkezle alâkalı.
MERKEZ-İ ÂLEM
Güneş, şems.
MERKEZ-İ ARZ
Arzın merkezi. Dünyanın merkezi, iç tarafı.
MERKEZ-İ DEVR
Hareket eden bir cismin, etrafında devrettiği nokta.
MERKEZ-İ SIKLET
Ağırlık merkezi.
MERKEZ-İ TEŞRİ’
Kanun yapma merkezi.
MERKEZİYYET
İşlek yerde, merkezde bulunmuş olmak. * Bütün işlerin bir yerden idare edilir olması, merkezleştirilmesi.
MERKU’
Eski, yırtılmış elbise.
MERKUB
(Rükub. dan) Üzerine binilmiş, bindirilmiş. * Üzerine binilen hayvan veya nakil vasıtası.
MERKUM
Cem’olmuş, toplanmış, birikmiş.
MERKUM
(Rakam. dan) Yazılmış. Adı geçmiş. Rakamla söylenmiş. Sayılmış. * Basit ve âdi insan. (Bak: Mezbur)
MERKUN
Büyük havuz.
MERKUZ
Tahrik olunmuş, harekete getirilmiş. * Ayakla tepilmiş.
MERKUZ
(Rekz. den) Dikilmiş. Saplanmış. Batırılmış. Sâbit kılınmış.
MERKUZİYET
Dikilme, saplanma.
MERMA(T)
Etli, şişman kadın.
MERMAHUR
Bir cins güzel koku.
MERMAK
Yaramaz nesne.
MERMARE (MERMURE)
Yumuşak vücutlu kadın.
MERMAZ
(C: Merâmız) Harâretinden, üzerindeki yanacak gibi olan kumluk yer.
MERMERÎS
Zahmet, meşakkat.
MERMİ
(Remiy. den) Atılmış. * Ateşli silâhlar içine konan kurşun, gülle. Fişek.
MERMİYAT
(Mermi. C.) Atılmış şeyler. * Ateşli silâhlarda atılan tâneler, mermiler.
MERMUK
Mahfuz, hıfzolunmuş.
MERMUZ
(Remz. den) Açıktan belirtilmeyip, işaret ve remz ile anlatılan. İmâ edilmiş olan.
MERMUZAT
(Mermuz. C.) İşaret ve remz ile anlatılan şeyler.
MERMUZE
(C.: Mermuzât) İşaretle anlatılmış. Remzolunmuş. Açıktan değil de işaretle anlatılmış şeyler. (Bak: Mermuz)
MERN
(C: Emrân) Kürek.
MERNEA
Ucuzluk.
MERNUSA
Mübârek.
MERR
Geçmek. Mürur etmek. * İp. * Bel dedikleri âlet. * Demir külünk.
MERRAT
Kerrât. Kerreler. Birçok def’alar.
MERRE
Bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil. Def’a. Kerre.
MERRE-İ VÂHİDE
Bir defa. Bir kere.
MERRETEN BA’DE UHRÂ
Diğerinden sonra, tekrar.
MERS
Ekmeği suyla ıslatmak.
MERSA
(C: Merâsi) Liman. Gemilerin demir atıp barındığı yer.
MERSAD
Rasad yeri. Gözetleme yeri. (Bak: Mirsâd)
MERSA-YI KOSTANTİNİYYE
İstanbul limanı.
MERSED
Arslan, esed.
MERSEN
Burun.
MERSİN (MERSİNÎ)
Mersin ağacı.
MERSİYE
Birisinin ölümü hakkında yazılan, teessürü anlatan manzume.
MERSİYEHÂN
f. Ağıt okuyan. Mersiye söyliyen.
MERSİYEKÂR
f. Ağıtçı. Ağıt ve mersiye okuyan.
MERSUD
Birbiri üstüne yığılmış kumaş.
MERSUD
Rasad olunmuş, ölçülüp biçilmiş, hesab edilmiş.
MERSUM
(Resm. den) Yazılmış, çizilmiş. Alâmetli, işaretli. * An’ane, gelenek, örf ü âdât. * Adı ve bahsi geçmiş. Bahsedilmiş.
MERSUS
Sağlam yapı. Birbirine kenetlenmiş, kurşun veya lehim ile birbirine bağlanmış sağlam yapı.
MERŞ (MARŞ)
(C.: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak. * Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer. * İncitici söz.
MERŞA’
Her hayvanın yavuzu ve yırtıcısı. * Otu çok olan yer.
MERŞE
Yuvarlak cisim.
MERŞED
Hakiki maksada ulaştıran doğru yol.
MERŞUŞ
Saçılmış, dağılmış.
MERT
f. Çevik, zinde, hareketli.
MERTA
Sür’atle yelmek. Seğirtmek.
MERTA’
Otlak, çayır, mer’a, çimen.
MERTEBA’
Dağ üstünde olan yüksek yer.
MERTEBE
Derece. Basamak. Rütbe. Pâye.
MERTEBE-İ ÂLİYE
Yüksek derece, âli mertebe.
MERTEBE-İ BÂLÂ
Üst derece.
MERTEBE-İ KUSVÂ
En son derece.
MERTUB
(Ratb. dan) Rütubetli, ıslak, nemli, yaş.
MERTUM
Zor bir işi yapmağa memur edilmiş olan.
MERTUM
Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış.
MERTUS
Bir fesleğen çeşidi.
MER’UB
(Ru’b. dan) Ürkmüş, korkmuş.
MER’UBEN
Ürkerek, korkarak, korku ile.
MERUE
Hazmetmek.
ME’RUŞ
Yer. Arz. Yeryüzü.
ME’RUZA
Ağaç kurdunun yediği ağaç.
MERV
Bir cins güzel koku.
MERVAHA
(C.: Merâvih) Ova, çöl. Her tarafından rüzgâr esen yer.
MERVE
Mekke-i Mükerreme’de bir tepenin adı olup hacılar, Merve ile Safâ arasında yedi def’a gidip gelirler. Bu, haccın rükünlerindendir. Bu gidip gelmeye “sa’y” denir.
MERVEB
(C: Merâvib) Yoğurt koydukları kap, yoğurt kabı.
MERVEHA
(C.: Merâvih) Ova, sahrâ.
MERVÎ
Rivâyet edilen. Anlatılan. Nakledilen.
MERVİYAT
(Mervi. C.) Rivayet olunmuş şeyler. Kulaktan kulağa söylenerek gelmiş olan sözler.
MERY
Sağılır davarın memesini meshedip sağmak.
MERYEM
İsâ Aleyhisselâmın annesinin adı. (Süryânicede hâdim mânasınadır) (Bak: Zekeriyya)
MERYEM SURESİ
Kur’an-ı Kerim’in 19. Suresidir.
MERZ
Parmak ucuyla çimdiklemek ve tırmalamak.
MERZ
f. Toprak, yer. * Sınır, hudut.
MERZA
(Mariz. C.) Hastalıklar, illetler. Hastalar.
MERZA’
Meme.
MERZAGA
Bataklık, çamur.
MERZAT
Rıza, hoşnutluk. Râzı olma, kabul etme.
MERZBAN
f. Sınır muhafızı, hudut muhafızı. Sınır beyi, vâli.
MERZBUM
f. Hududu belli olan memleket.
MERZE
Hamur parçası.
MERZEGAN
f. Cehennem. * Mangal. * Kabristan, mezarlık.
MERZENCUŞ
Bir ot cinsi.
MERZGUN
f. Tenâsül organı.
MERZÎ
(Bak: Marzi)
MERZİH
Şiddetli ses.
MERZUBAN
(C: Merazibe) Mecusiler reisi.
MERZUF
Ateş ile kızmış taş üzerinde pişirdikleri et.
MERZUK
Rızıklanmış, ihtiyaçları verilmiş. * Bahtiyar. Saadetli, mutlu.
MERZUKİYYET
Rızıklanış. Bütün mahlukatın rızkını bulması hali.
MERZUL
Rezil ve kepaze edilmiş.
MERZUZ
Dövülmüş. * Parçalanmış.
MERZÜBUM
f. İklim.
MERZVAN
f. Hudut muhafızı, sınır beyi.
ME’S
İnsanların arasını bozmak, araya fesad sokmak.
MESA
Akşam. Akşam vakti. Akşam olmak. * Gamlı olmak. * Öğleden güneş batıncaya kadarki vakit.
MES’A
Çirkin yürümek.
MES’A
(C. Mesâi) “Sa’y: Çalışma” manasına mimli masdar.
MESA’
Kuyumcu eşyası.
MESAB
Rücu edecek, geri dönecek yer. Kuyu ağzında su çeken kimsenin durduğu yer. * Havuz ortası. * Suyun biriktiği yer.
MESABE
Derece. Menzile. Rütbe. * Sevab yeri. * Merci, melce’.
MESABİH
(Misbah. C.) Lâmbalar. Fenerler. Siraclar.
MESACİD
Mescidler. Namazgâhlar. Küçük namaz yerleri.
MES’AD
Merdiven. İp merdiven.
MES’ADET
Bahtiyarlık. Saadete sebeb olacak haslet. İyilik.
MESAET
Fena ve kötü bir iş yapma. Fenalık etme.
MESAFAT
(Mesâfe. C.) Mesafeler. Uzaklıklar.
MESÂFÂT-I BAİDE
Uzak mesafeler.
MESAFE
Uzaklık. Uzunluk. * Ara. * Bir nevi uzaklık ölçme usulü.
MESAFF
(Saff. dan) (C.: Mesâff) Sıra sıra dizilme yeri.
MESAFİR
(Mesfer. C.) Bir şeyin görülen tarafları.
MESAG
Açlık. * Geçmesi kolay olan. * İtibar, değer. * İzin. Müsaade. Ruhsat, cevaz.
MESAG-İ KANUNÎ
Kanunen izin ve ruhsat verilmiş.
MESAG-İ ŞER’Î
Şeriatın verdiği izin.
MESAH (MÜSUHA)
Yemeğin tatsız ve tuzsuz olması.
MESAHA
Genişlik. * Genişlik ölçme.
MESAHİF
Sahifeler. Kitap sahifeleri. * Kur’anlar. Mushaflar.
MESAİ
Çalışma. Çalışmalar. * İş zamanı.
MESAİB
Musibetler. * Güçlükler.
MESAİB
Felâketler. Uğursuzluklar. Suubetler. Güçlükler.
MESAİB-İ DÜNYEVİYE
Dünya musibetleri ve güçlükleri.
MESAİD
(Mesâdet. C.) Saâdet ve mutluluğa sebep olan hâl ve ahlâklar.
MESAİD
(Mas’ad. C.) (Sayd. dan) Av yerleri.
MESAİD
(Mas’ad. C.) Yukarı çıkacak yerler.
MESAİ-İ CEMİLE
Güzel çalışmalar.
MESAİL
Mes’eleler.
MESAİL-İ AMÎKA
Derin mevzular. Derin mes’eleler.
MESAİL-İ DİNİYE
Dinî mes’eleler.
MESAİL-İ HİLAFİYE
İhtilaf mevzuu olan mes’eleler.
MESAİL-İ HUKUKİYE
Hukuk meseleleri.
MESAİL-İ İMANİYE
İmanî mes’eleler.
MESAİL-İ ŞETTA
Dağınık mes’eleler, maddeler.
MESAİR
(Mis’ar. C.) Ateşi karıştırmağa yarıyan demirler.
MESAJ
Fr. Sözle veya yazı ile gönderilen haber. * Bir devlet adamının veya makam sahibi şahsiyetin, diğer bir şahsiyete veya cemaate gönderdiği yazılı haber.
MESAK
Bir şey ileri sürmek. * Sevk edilecek yer.
MESAK-I KELÂM
Kelâmın sevk edildiği yer, maksad.
MESAKIB
(Miskab C.) Delme âletleri, matkablar.
MESAKIL
(Mıskal. C.) Cilâlayan veya parlatan âletler.
MESAKIT
(Maskat ve Maskıt. C.) Bir şeyin düştüğü yerler. * İnsanın doğduğu yerler.
MESAKÎL
(Miskal. C.) Miskaller, 1,43 dirhemlik ağırlık ölçüleri.
MESAKİN
Meskenler. Oturacak yerler.
MESAKÎN
(Miskin. C.) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler. * Oturanlar.
MES’AL
Boğazda öksürecek yer.
MESA’LEBE
Tilkisi çok olan yer.
MESALİB
Eksiklikler. Ayıplar. Kusurlar.
MESALİH
(Maslahat. C.) Maslahatlar. İşler.
MESALİH-İ MÜRSELE
(Bak: Maslahat-ı mürsele)
MESALİK
(Meslek. C.) Meslekler. Tutulan yollar. Süluk edilen yollar.
MESALL
Kabından çıkmış nesne.
MESAM
(Mesâmet) Duracak yer.
MESAMAT
(Bak: Mesammât)
MESAMİ’
(Misma’. C.) Kulaklar. * İşitme âletleri.
MESAMİR
(Mismar. C.) Mıhlar, çiviler.
MESAMM
(Mesemm. C.) İnsan veya hayvan cildi üzerindeki teneffüse yarayan küçük delikler, gözenekler.
MESAMMÂT
(Mesâmm. C.) Mesammlar. Delikler, gözenekler.
MESAMM-ÜL CİLD
Tıb: Cilt üzerindeki küçük delikler.
MESANE
Sidik torbası. Sidik kavuğu.
MESANÎ
(Mesnâ. C.) Bir şeyin tekrarı. İki. Çift. Mükerrer.
MESANİD
(Mesned. C.) Mesnedler. Dereceler. Rütbe ve mevkiler.
MESANİD-İ ÂLİYE
Yüksek rütbeler, âli mevkiler.
ME’SAR
(C.: Meâsır) Hapsetmek. * Hapsedecek yer.
MESARİB
(Mesrebe. C.) Otlaklar, çayırlar, mer’alar. * Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar.
MESARİH
(Mesrah. C.) Çayırlar, otlaklar, mer’alar.
MESARR
(Meserret. C.) Sevinçler, meserretler. Sürurlar. Zevkler.
MESAS
Esas, asıl, kök.
MESATIR
(Mistar. C.) Cetveller, mistarlar. Çizgi çizme için kullanılan âletler.
MESAVİ
(Su’. C.) Kötü haller. Fenalıklar. Seyyieler. (Mehâsinin zıddı.)
MESAVİ
(Mesvâ. C.) Meskenler. Haneler. Evler.
MESAVİ-İ MEDENİYYET
Medeniyyetin fenalıkları, kötülükleri. (İsraf ve sefahet gibi)
MESAVİK
Misvaklar.
MESBAA
Yırtıcı ve vahşi hayvanların çok olduğu yer.
MESBAH
Doğacak yer ve zaman. Tulu’ edecek yer. Tulu’ edecek vakit.
MESBE’
Şarabı satın almak. * Dağ içinde olan yol.
MESBERE
Kadının veled getirdiği yer. * Devenin yavruladığı yer.
MESBUK
Geçmiş. * Sebkedilmiş. Arkada bırakılmış. Başkasından geri kalmış. * İlmihalde: Evvelce imamla namaza durmamış olup, sonradan imama uyan.
MESBUK
(Sebk. den) Kalıba dökülmüş.
MESBUK-UL EMSÂL
Benzerleri ve emsali önceleri de görülmüş ve geçmiş.
MESBUK-ÜL HİDME
Hizmet ve emeği geçmiş.
MESBUK-ÜZ ZİKR
Adı ve zikri geçmiş, bahsedilmiş.
MESBUT
Meyyit, ölü. * Deli, aklı gitmiş.
MESCEN
Cezaevi, zindan, hapishâne.
MESCİD
Secde edilen yer. Namazgâh. Cami yerine kullanılan namaz yeri.
MESCİD-İ AKSÂ
Kudüs’te çok eskiden gelen peygamberlerin (A.S.) yaptırdıkları mâbed.
MESCİD-İ HARAM
Mekke-i Mükerreme’de ve içinde Kâbe’nin bulunduğu en büyük, mukaddes ibadet yeri. (Bak: Kâbe)
MESCUD
Secde edilmiş. Kendisine secde edilmiş olan. Allah (C.C.)
MESCUM
Saçılmış, dökülmüş.
MESCUN
Hapsedilmiş.
MESCUR
Sulu süt. * Dizilmiş salkım olmuş inci. * Yanmış. * Kızdırılmış. * Doldurulmuş. Taşkın su. * Alevli ateş, kızgın fırın. * Deniz. * Boş. * Muhtelit. * Mc: Firavun’un battığı deniz.
MESD
İp bükmek.
MESDUD
Seddedilmiş. Kapatılmış. Hududlanmış.
MESDUL
Salıverilmiş, serbest bırakılmış.
MESED
Hurma lifi. * Liften yapılan ip. * Deve kılından ve yününden yapılan urgan. * Yemen diyarında biten bir ağacın adı. * Bağ.
ME’SEDE
Arslanlı yer.
MESEKE
(C: Misek) Fil kemiğinden veya deniz boğası kemiğinden yapılan bilezik.
MESEL
Bir umumi kaideye delâlet eden meşhur söz. Ata sözü. İbretli ve küçük hikâye. * Dokunaklı ve mânalı söz. * Benzer. Misil. * Delil. Hüccet.
MESEL
Suyun aktığı yer.
MESELA
Misal olarak, söz gelişi, şunun gibi, örnek tarzında.
MESELE
Gölgelik.
MES’ELE
Düşünülecek iş ve husus. Halledilmesi lâzım iş. Ehemmiyetli iş. * Savaş, muharebe, ceng, harp.
MES’ELE-İ HİLÂFİYE
Hakkında ihtilaf bulunan mes’ele. (Bak: Hilâf)
MESELEN
Misâl ve örnek olarak. Söz gelişi. Meselâ.
MESEL-UL A’LÂ
En kıymetli, en güzel misal. En güzel ta’rif ve söz.
ME’SEM
(Me’seme) Günah. Kabahat, suç.
MESEMM
(C.: Mesâmm) Tıb: Cild üzerindeki küçük delik. Gözenek.
MESEMME
(C.: Mesâmm-Mesâmmât) Ciltteki ufak delik. Gözenek.
MESEN
Kişinin bevlini tutmaya âciz olması. Bir kimsenin, idrarını tutamaması.
MESER
f. Soğuk, berd. * Buz.
ME’SERE
(Meâsir) Eskiden kalma güzel eser. * Cömertlik. * Güzel hareket ve fiil.
MESERRAT
(Meserret. C.) Meserretler, sevinçler, sürurlar.
MESERRET
Sevinç. şenlik. Sürur.
MESERRETÂVER
f. Sevinç ve meserret getiren. Sürurlandıran. Sevindiren. Sevindirici.
MESERRETEFZÂ
f. Meserret. Sevinç ve süruru arttıran.
MESERRETENGİZ
f. Sevindiren. Meserret meydana getiren.
MESFİYY
Üç kez karısı ölmüş adam. (Üç kez kocası ölmüş kadına “mesfiye” derler.)
MESFU’
Nazar değmiş.
MESFUH
Dökülüp akıtılmış olan. * Dağ eteği.
MESFUK
(Sefk. den) Sefkedilmiş. Dökülüp akıtılmış olan.
MESFUR
Yazılmış, adı geçmiş. (Bu tabir, eskiden daha ziyade hakaret görmesi icabeden aşağılık kimseler hakkında kullanılırdı.)
MESGABE
Açlık. Meşakkat ve yorgunluk içinde açlık.
MESGUR
Dişi düşmüş kimse.
MESH
Bir şeyin suretini çirkin ve kötü hale çevirmek. * Hayvanı kovarak koşturup onu sıkıştırmakla yormak, bitâb hale getirmek.
MESH
El sürme. * Silme. * Abdest alırken başı ıslâk temiz el ile sığamak. * Taramak.
MESHA’
İnişi ve yokuşu olmayan düz yer. Düzlük. * Ufak taşlı, otsuz düz yer. * Yürüdüğünde iki uyluğu birbirine sürüşen zayıf kadın. * Uylukları ince ve zayıf olan kadın.
MESHARA
(C.: Mesâhir) Maskara.
MESHEK
Yel gidecek yer.
MESHELE
Yumuşak yer. * Alçak yer.
MESHUF
Susamış. Suya kanamamış.
MESHUK
(Sahk. dan) Döğülerek toz haline getirilmiş.
MESHUN
Isıtılmış.
MESHUR
Büyülenmiş, kendine sihir yapılmış. * Büyülü gibi tutkun.
MESHUT
Beğenilmeyen iş.
MESİH
Bir şey üzerined eli yürütmek, bir şeyden ondaki eseri gidermek demektir. * İsa Aleyhisselâm’ın bir ismidir. Elini sürdüğü, meshettiği hastaların iyileşmesinden kinâye olarak “İsa Mesih” denmiştir.(Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselâm’a Mesih nâmı verildiği gibi her iki deccala dahi Mesih nâmı verilmiş ve bütün rivâyetlerde Min-fitneti mesihid-deccal, min-fitneti-mesihid-deccal denilmiş. Bunun hikmeti ve te’vili nedir?Elcevab: Allahu a’lem bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, Şeriat-ı Museviye’de bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyatı helâl etmiş. Aynen öyle de; büyük deccal şeytanın iğvası ve hükmü ile şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp hristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve “Ye’cüc ve Me’cüc”e zemin hazır eder. Ve İslâm deccalı olan Süfyan dahi, Şeriat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddi ve mânevi râbıtalarını bozarak serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesât-ı müteaffine bataklığında, birbirine saldırmak için cebri bir serbestiyet ve ayn-i istibdad bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan başka zabt altına alınamaz. Ş.)
MESİH
Mesh olunmuş. Başka bir şekle, hayvan kılığına girmiş. * Şuurunu kaybedecek hale gelen. Sarhoş ve şuursuz. * Acibe. Garibe. * Güzelliği olmayan. * Tuzsuz ve tatsız yemek.
MESİH
Yağ sürülmüş.
MESİHA
(C: Mesâyih) Gümüş parçası. * İyi ve yeni yay.
MESİHÎ
(Mesihiyye) Hristiyan. Hristiyanlığa âit. Hz. İsâ Aleyhisselâma âit ve ona müteallik.
MESİHİYYUN
Hristiyanlar.
MESİH-ÜD DECCAL
Deccal’a da bu isim verilmesinin bir sırrı şudur ki: Bir gözü silik, yani kör ve ayıplı olmasındandır. Sadece bu dünyayı görüp, âhireti görecek gözünün kör olmasındandır. * Mesih, uğursuzluğundan nâşi Deccal’ın lâkabıdır. Nakşı silinmiş para, çok gezen adam, çok cima’ eden kimse, yalancı, kezzab ve bir tarafında gözü silik olan adama denir. (L.R.)Hak Dini Kur’an Dili, Cilt: 5, sh: 4172’de şu tafsilât vardır: (Yalancı bir Mesih demektir. Vârid olan hadis-i şeriflerde; Deccal; bir yalancı ve halkı aldatmakta meharetli bir sahtekârdır ki, kâfirliği sahtekârlığı yüzünden belli olduğu hâlde bir takım harikalar göstererek uluhiyyet da’vâ eder. Deccalın bu suretle yalancı bir Mesih olması, onun hıristiyanlık taklidi altında zuhur edeceğini anlatır.) (Bak: Deccal)
MESİK
Pinti, hasis, cimri.
MESİL
Su yatağı. Suyun akacak olduğu yer, boru.
MESİL
Benzer. Misil. Gibi. Şibih. Eş. Nazir.
MESİR
Seyretmek. * Yol yol alacalı elbise.
MESİRE
Seyredilecek, gezilecek yer. Tenezzüh ve gezme yeri. * Seyir.
MESİREGÂH
f. Seyir yeri. Seyrangâh.
MESİS
Cimâ etmek. * Yapışmak.
MESİT
Küçük sel.
MESK
(C: Müsuk) Deri.
MESKAB
Yakın olacak yer.
MESKAT
Doğum yeri. * Düşecek yer.
MESKAT
(C: Mesâk-Mesâki) Su maslağı.
MESKAT-I RE’S
Bir kimsenin doğduğu yer.
MESKEN
Ev. Sâkin olunacak yer. Hâne.
MESKENE
Tevazu etmek, alçakgönüllülük göstermek.
MESKENET
Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk.
MESKENET-FİKEN
f. Miskinliği gideren.
MESKENİYET
Mesken oluş. Sâkin olup durulacak yer olmak.
MESKIT
Düşecek yer.
MESKUB
Kalıba dökülmüş. Akıtılmış.
MESKUB
Delikli. Delinmiş.
MESKUK
(Meskuke) Sikkeli. Damgası vurulmuş. * Para hâline konulmuş.
MESKUKAT
(Meskuk. C.) Sikke hâline getirilmiş mâdeni paralar. Akçeler.
MESKUM
Hasta ve yoksul kimse.
MESKUN
İçinde oturanları olan yer. İnsan bulunan şenlenmiş yer.
MESKUR
Sarhoş olan.
MESKUT
Söylenmemiş. Sükut edilmiş. Hakkında bir şey söylenmemiş.
MESL
(C: Mislân) Yer yarığı.
MESLAH
(C.: Mesâlih) Tulu decek yer, doğacak yer. * Bir şey gözetecek yüksek yer.
MESLAH
Mezbaha. Davar kesilen yer.
MESLAHA
Sınır kalesi. Derbent.
MESLEB
Zorla birşey alınan yer. Zorla alma yeri.
MESLEBE
(C.: Mesâlib) Eksik, kusur, noksanlık, ayıp.
MESLEC
Karlık.
MESLEK
Yol. Usul. Gidiş. * San’at. Geçim için tutulan yol. * Sistem. * Mezheb. Mâneviyatta tutulan yol.(Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur. $ sırrınca insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez. M.)
MESLEKÎ
(Meslekiyye) Meslekle alâkalı. Mesleğe ait.
MESLEK-İ MÜTEASSİFE
Sapık meslek.
MESLES
(C: Mesâlis) Üçer üçer olmak. * Üç kıllı tanbur.
MESLU’
Vücudunda ur bulunan kimse.
MESLUB
Selbedilmiş. Soyulmuş. Alınmış. Giderilmiş.
MESLUB-ÜL AKL
Aklı alınmış. Deli.
MESLUB-ÜŞ ŞUUR
Anlayışsız, idraksiz, şuursuz.
MESLUC
Yutulmuş, bel’olunmuş.
MESLUFE
Düzelmiş yer. * Kabuksuz arpa ve buğday.
MESLUH
Derisi yüzülmüş. Teslih edilmiş.
MESLUK
Kaynamış.
MESLUL
Çekilmiş. Kınından çıkmış kılınç. * Din uğruna kendini fedâ eden kahraman. * Tıb: Verem.
MESLUS
Üç kat olan nesne. * Üçte biri alınmış.
MESLUS
Deli, divane.
MESLUT
Kemiği üzerinden eti sıyrılmış. * Tıraş edilmiş. Yontulmuş.
MESLUT
Mağlub. Yenilmiş. * Zayıf, cılız, arık.
MESMEL
Sığınacak yer.
MESMESE
Karıştırmak.
MESMESE (MİSMÂS)
Karışık ve mültebis olmak.
MESMU’
Dinlenilen. İşitilen. * Duyulmuş. İşitilmiş.
MESMUA
Duyulmuş. Kulakla dinlenmiş olan.
MESMUÂT
İşitilenler. Duyulanlar.
MESMUD
Fukarânın çok istemesinden vere vere hiç birşeyi kalmayan kimse.
MESMUM
Zehirlenmiş. Ağu katılmış. Zehirli.
MESMUMEN
Zehirli olarak. Zehirlenmiş olarak.
MESMUR
Cismen ufak olmakla beraber, sinirleri kuvvetli olan adam.
MESMUS
Zehirli.
MESNA
Bevlini tutmaya kadir olmayan kadın. (Müz: Emsen)
MESNA
İkişer ikişer. * Derenin büklüm ve boğaz yeri. * Çalgının ikinci teli.
MESNED
Dayanacak yer, nokta. * Mertebe. Makam. * Destek.
MESNED-İ MEŞİHAT
Şeyhül-islâmlık mertebe ve mevkii.
MESNEDNİŞİN
f. Bir mesned veya makamda bulunan.
MESNEVÎ
İkilik manzume. Her beyti ayrı kafiyeli olan manzume.
MESNEVÎ-İ NURİYE
Aslı Arapça olup, sonradan tercemesi de yapılmış olan Risale-i Nur Külliyatı’ndan bir eserdir.
MESNEVÎ-İ ŞERİF
Mevlâna Celaleddin-i Rumî’nin meşhur farsça olan eserinin ismi. (Bak: Mevlâna Celaleddin-i Rumî)
MESNEVİYYAT
(Mesnevî. C.) Mesnevi tarzında yazılmış olan eserler.
MESNUN
Sünnet olan. Sünnet olmuş olan. * Âdet edilen şey. * Bilenmiş bıçak. * Üzerinden ömürler geçmiş olan. * Şekillendirilmiş. * Kalıba dökülmüş. * Kokusu değişmiş.
MESRA
Gece vakti yola çıkma.
MESRA(T)
Çok olmak. Çok olacak yer.
MESRAH
(C.: Mesârih) Çayırlık, otlak, mer’a.
MESRAT
Adet çokluğu.
MESREBE
(C.: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer’a, otlakları. * Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.
MESRECE
Gece kandili konulan şişe.
MESRUBE
Uzun saç. * Saç kesecek âlet.
MESRUD
(Serd. den) Söylenmiş, bilidirilmiş, mezkur. Serdolunmuş.
MESRUD
f. Sihir, efsun, büyü.
MESRUDAT
(Mesrud. C.) Söylenenler. Bildirilmiş olan şeyler.
MESRUDE
Ulaştırmak. * Zırh halkalarının birbirine girmesi.
MESRUE
Çekirgenin yumurtasını döktüğü yer.
MESRUK
Çalınmış, sirkat edilmiş olan.
MESRUR
Sevinçli. Sürurlu. Meserretli. Merâmına ermiş.
MESRURİYET
Sevinçlik. Sürur içinde oluş. Dileğine ermiş olanın hâli.
MESS
Yapışmak, değmek, dokunmak. * Meydana gelmek.
MESSAH
Ölçü âletleriyle arazi ölçen. Mühendis. * (Mesh. den) Uğuşturan, mesheden. Masaj yapan. Dellâk.
MESS-İ HÂCET
Lüzum görülme, iktiza etme, gerekme.
MEST
Ayakkabı. * Sarhoş. Aklı başında olmayan. Kendinden geçercesine haz duymak mânasında “mest olmak” şeklinde kullanılır.
MEST
Adamın elini deve karnında yavrunun yattığı yere sokması. * Bağırsak içinde iken sıvayıp çıkarmak.
MESTAN
(Mest. C.) f. Sarhoşlar.
MESTANE
Sarhoşcasına. Sarhoş bir kimseye yakışır surette.
MESTÎ
f. Sarhoşluk.
MEST-İ ELEST
Elest meclisinde hitab-ı İlahî ile mest olan.
MEST-İ HARAB
Çok sarhoş olmuş kimse.
MEST-İ MÜDAM
Her zaman, devamlı sarhoş.
MEST-İ SERŞAR
Haddinden fazla sarhoş, çok sarhoş.
MEST-İ TEMAŞA
Seyretme sarhoşu. Bakıp seyretmekten sarhoş gibi olan.
MESTÎ-ÂVER
f. Bayıltıcı, sarhoş edici.
MESTÎ-BAHŞ
f. Sarhoşluk veren, sarhoş edici. Bayıltıcı.
MESTUR
Satırlanmış. Çizilmiş. Yazılmış.
MESTUR
Örtülmüş. Setredilmiş. Gizlenmiş. (Bak: Tesettür)
MESTURE
Örtülü kadın. İslâmiyetin emrettiği şekilde örtülmesi farz olan yerlerini örtmüş olan kadın. (Bak: Tesettür) * Gizli tutulan resmi işlerde harcanmak için hükümetin emrine verilen para. (Buna tahsisat-ı mesture de denir.)
MESUBAT
(Mesube. C.) İyiliğe karşı Allah (C.C.) tarafından verilen mükâfatlar.
MESUBE
(C.: Mesubât) İyiliğe karşı Cenab-ı Hakk’ın vereceği mükâfat.
MESUBE (MUSİBE)
(C: Mesâyib) Belâ, zahmet. * Mekruh emir.
MES’UD
Saadetli, iman ehli olan, bahtiyar. Mutlu.
MES’UDANE
f. İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk’ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla.
MES’UDİYET
Mes’udluk, kutluluk, bahtiyarlık.
MESUK
(Sevk. den) Sevkolunan. İleri sürülen, yollanan. Gönderilen.
MESUK-U LEHU-L-KELÂM
Kelâmın söyleniş gayesi, garazı ve maksadı.
MESUK-UN LEH
Bir mânaya sevk olan, mânaya göre söylenen söz. Asıl mevzu (siyaka doğru) ve maksad için söylenen söz.
MES’UL
Yaptığı iş ve hareketlerden hesap vermeğe mecbur olan. Mes’uliyetli. Bir işin idâresi kendisine âit olan. * Ceza verilmiş olan.
MESULAT
Azab, ukubet. Cezâ çekme.
MESULE
(C: Mesulât) Azap vermek, eziyet etmek. * Hayvanı oka nişan edip atmak yahut diri iken bir tarafını kesmek.
MES’ULİYET
Mes’ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş.
ME’SUM
Günahlı, suçlu, maznun.
ME’SUR
Esir edilmiş. * Hürriyeti alınmış olan.
ME’SUR(E)
Ecdaddan rivayet edilen. * Meşhur. * İtibarlı. Beğenilmiş olan. * Rivayet yolu ile öğretilmiş meşhur ve mühim haberler. * Bir kılınç ismi.
MESUS
Yavan su. * Panzehir taşı.
MESÜNN
(Mesünniyyet) Yaşlı olmak. (Bak: Müsinn)
MESV
Mürr dedikleri acı yemen zamkı.
MESVA
(Mesâvi. den) Mesken, hane, ev, me’va. Yurt.
MESVERE
(C: Mesâvir) Minder.
MEŞ’
Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem’etmek. Davar sağmak.
MEŞA
Havuç.
MEŞA’
Evlad çokluğu.
MEŞA’
Duyulan, intişar eden, açıklanan, yayılan. Etrafa yayılmış olan. * Bölünmeyip ortaklaşa kalmış olan. Müşterek olan.
MEŞ’AB
Yol, tarik.
MEŞACİR
(Meşcer ve Meşcere ve Meşcire. C.) Koruluklar, ağaçlık yerler.
MEŞAD
Mukavemet ve galebe yeri.
MEŞAET
Taleb etme, isteme, dileme, arzulama.
MEŞAGİL
Meşguliyetler. İşler. Meşgaleler.
MEŞAGİL-İ DÜNYEVİYE
Dünyâ meşgaleleri.
MEŞAGİL-İ KESÎRE
Aşırı meşguliyetler.
MEŞAGİL-İ UHREVİYE
Ahirete ait çalışmalar. Din için yapılan çalışmalar.
MEŞAHAT
(Bak: Müşahha)
MEŞAHİD
Meşhedler. Şehidlikler. * İnsanların toplanacağı yerler.
MEŞAHİR
Meşherler. Teşhir olunan yerler.
MEŞAHÎR
Meşhurlar. Çok kimselerce tanınanlar.
MEŞAHİR-İ ÜDEBÂ
Meşhur edibler.
MEŞAÎ
Meşşaiyyundan olan kimse. (Bak: Meşşaiyyun)
MEŞAİL
(Meş’al ve Meş’ale. C.) Meşaleler.
MEŞAİM
(Meşime. C.) Dölyatakları, ana rahimleri.
MEŞAÎM
(Meş’um. C.) Uğursuz olan şeyler. Meş’um şeyler.
MEŞAİN
(Şeyn. C.) Kabahatler, ayıp ve lekeler.
MEŞAİR
(Meş’ar. C.) Beş duygu, his. Hasseler. * Akıl ve vahiy. * Hacı olmadan evvel durulması lâzım gelen mühim makamlar.
MEŞAİYYUN
(Bak: Meşşâiyyun)
MEŞAKİ
(Mişkât. C.) İçerisine lâmba, kandil gibi şeyler koymak üzere duvarda yapılan küçük hücreler, oyuklar.
MEŞÂKK
Eziyetler. Sıkıntılar. Meşakkatler. Mihnetler.
MEŞÂKKA
Muhalefet ve adâvet etmek. Karşı gelip düşmanlık yapmak.
MEŞAKKAT
Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk. (Bak: Himmet)
MEŞÂKK-I HAYAT
Hayatın meşakkat, zahmet ve sıkıntıları.
MEŞ’ALE
Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek.
MEŞ’ALE-İ DİL
Gönül meş’alesi.
MEŞ’ALKEŞ
f. Meş’aleci.
MEŞAMM
(şemm. den) Koku alacak yer. Burun. Geniz.
MEŞ’AR
(C: Meşâır) Bilecek yer.Hasse. Duygu. * Hacıların ziyaret ettikleri yerler.
MEŞARE
Bostan. Tarla. * Çiftçiler arasında meşhur olan tahta yer.
MEŞARIK
Güneşin doğduğu taraflar. Şark tarafları.
MEŞARİ’
Caddeler. Doğru ve açık yollar. * Su akan oluklar.
MEŞARİB
Meşrebler. Mizaclar. Tabiatlar. Huylar. * Fehimler. Anlayışlar. Ahlâklar. * Su içecek şeyler. Maşrabalar. * Köşkler.
MEŞARİT
(Mişrat. C.) Keskin bıçaklar. Ameliyatta kullanılan keskin hekim bıçakları.
MEŞ’AR-ÜL HARAM
Hac zamanında ziyaret edilecek muayyen yer. Cebel-i Kuzah, Müzdelife’de bir yerin ismi.
MEŞAŞ
Beyaz servi.
MEŞATÎ
(Meştâ. C.) Kışlıklar. Kış mevsiminde barınılacak yerler.
MEŞAVÎZ
(Mişvâz. C.) Sarıklar.
MEŞAYİH
Şeyhler. Pirler. İhtiyarlar.
MEŞBU’
Tok. Doymuş. Kanmış.
MEŞBUB
(C.: Meşâbib) İki ayağı beyaz olan at. * Güzel nesne.
MEŞC
Karıştırmak. Haltetmek.
MEŞCER
(Meşcere) Ağaçlık yer, koru, şeceristan.
MEŞCUC
Yüzü gözü yaralanmış olan.
MEŞCUN
Yarılmış.
MEŞDEN
(C: Meşâdin) Buzağısı büyük olup anasından müstağni olan dişi geyik.
MEŞDUD
(Meşdude) Kuvvetlice bağlanmış olan. Sıkıca bağlı. Sıkı.
MEŞDUH
Şaşkın, şaşırmış. Ürküp korkmuş.
MEŞE
Bir cins ağaç. Odunu sert, sağlam ve parlak olur.
MEŞEGÂH
f. Meşelik. Meşe ağaçlarının bulunduğu yer.
MEŞ’EME
Sol taraf. Sol. * Kötü. Uğursuz.
MEŞERE
Dış kısım.
MEŞERRE
Eyerin içine konulan yastık.
MEŞFER
(C: Meşâfir) Sarkık hayvan dudağı.
MEŞFU’
Müşterek sınırlı gayrimenkul.
MEŞGALE
İş. Meşguliyyet. Boş durmayış.
MEŞGEL
f. Yol kesen, haydut, şaki, eşkiyâ.
MEŞGUF(E)
(Şagaf. dan) Âşık, tutkun. Sevgi ve aşk yüzünden (BibBiiiiiib) olmuş.
MEŞGUL
(Şugl. den) Bir işle uğraşan. * Dalgın. * Doldurulmuş, tutulmuş, işgal olunmuş.
MEŞGULİYET
Meşgul olma, bir iş yapma. * Uğraşılan ve meşgul olunan şey.
MEŞHED
Bir kimsenin şehid düştüğü yer. Şehidlerin mezarlığı olan yer. * İnsanların cemaat olarak hazır olacakları yer. * Şehâdet yeri. Hz. Hüseyinin (R.A.) Kerbelâdaki şehid düştüğü yer. * İranda bir şehir adı.
MEŞHER
Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi.
MEŞHERGÂH
f. San’at-ı İlâhiyyenin gösterildiği yer, yeryüzü. * Teşhir yeri. Sergi.
MEŞHER-İ A’ZAM
Büyük teşhir yeri. Ahiret meydanı. Haşir meydanı.
MEŞHUD
Görünen. Şehadet edilen. * Resul-u Ekrem’in (A.S.M.) dünyaya teşrifinden ve risaletinden önce meleklerce ve enbiya hazerâtının dilinde nübüvvet ve risaletlerine şehâdet edilmiş olduğundan kendilerine verilen bir isim. * Suç üstü yakalanan. * Göz ile görülmüş. * Cuma günü. * Kıyâmet günü.
MEŞHUDÂT
Görünenler. Seyredilenler. Hislerimizle ve gözlerimizle görüp bildiğimiz ve bazı evliyanın keşfen gördükleri.(“Fütuhât-ı Mekkiye” sâhibi Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve “İnsan-ı Kâmil” denilen meşhur bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ-i meşhure, küre-i arzın tabakat-ı seb’asından ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyzâdan ve Fütuhatta Meşmeşiye dedikleri acâibden bahsediyorlar. “Gördük” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; halbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilâf-ı vâki ve hilâf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?Elcevap: Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velâyet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihâtasız olan hâlet-i şuhudda ve rü’ya gibi rü’yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rü’yasını tâbir edemediği gibi, o kısım ehl-i keşf ve şuhud dahi rü’yetlerini o halde iken kendileri tâbir edemezler. Onları tâbir edecek, “Asfiyâ” denilen verâset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, Asfiya makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnet’in irşadiyle yanlışlarını anlarlar, tashih ederler; hem etmişler.Şu hakikatı izah edecek şu hikâye-i temsiliyeyi dinle. Şöyle ki:Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tâbir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “uykum geldi” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp, süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acib bir rü’ya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acib bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tâbiri nedir?”Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar. İkisini de dünyada mes’ud edecek altunları buldular.İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rü’yâda iken ihâtasız olduğu için tâbirde hakkı olmadığından, âlem-i maddi ile âlem-i mâneviyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, “Ben hakiki maddi bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddiyi farkettiği için tâbirde hakkı vardır ki, dedi: “Gördüğün doğrudur, fakat hakiki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş; kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ…” Demek oluyor ki: Alem-i maddi ile âlem-i ruhâniyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ: Senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer desen: “Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum.” doğru dersin. Eğer “Odam bir meydan kadar geniştir.” diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünki, âlem-i misâli, âlem-i hakikiye karıştırırsın.İşte Küre-i Arz’ın tabakat-ı seb’asına dâir, bâzı ehl-i keşfin, Kitab ve Sünnet’in mizaniyle tartmadan beyan ettiği tasvirat, yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddi vaziyetten ibâret değildir. Meselâ, demişler: “Bir tabaka-i Arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var.” Halbuki bir-iki senede devredilen küremizde, o acib tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mâna ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervâhda küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâli şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhud, seyr-i ruhânilerinde, Arz’ın tabakalarından bâzılarını âlem-i misalde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur; fakat âlem-i misâl sureten âlem-i maddiye benzediği için, iki âlemi memzuç görüyorlar; öyle tâbir ediyorlar. Alem-i sahveye döndükleri vakit, mizansız olduğu için, meşhudatlarını aynen yazdıklarından hilâf-ı hakikat telâkki ediliyor. Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücud-u misaliyeleri onda yerleşir. Öyle de: Alem-i maddinin bir senelik mesafesinde, binler sene vüs’atında vücud-u misâli ve hakaik-ı mâneviye yerleşir.HATİME : Şu mes’eleden anlaşılıyor ki: Derece-i şuhud, derece-i imân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yâni: Yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihâtasız keşfiyatı, verâset-i nübüvvet ehli olan Asfiya ve Muhakkikinin şuhuda değil, Kur’ana ve vahye, gaybi fakat sâfi, ihâtalı doğru hakaik-ı imâniyelerine dâir ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşâhedatın mizânı: Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri, Kitab ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve Asfiya-i Muhakkikînin kavanin-i hadsiyeleridir. M.)
MEŞHUDİYYET
Gözle görüş. şâhid oluş. şâhidlik.
MEŞHUM
Cesaretli. Sözü geçer kimse. Zeyrek. Zeki. Akıllı. * Korkmuş. Korkutulmuş. * Çok güzel hareketli at.
MEŞHUN
Doldurulmuş. Dolu. Dopdolu.
MEŞHUN-U MESÂRR
Sevinçler ve zevklerle dolu.
MEŞHUR
Tanınmış, herkesin bildiği. Çoklarının bildiği.
MEŞHUR HADİS VEYA HADİS-İ MEŞHUR
Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi’nan verir.
MEŞHURAT
(Meşhur. C.) Şöhret kazanmış ve meşhur olmuş kimseler. Şöhretliler.
MEŞÎ
Yürüyüş. Gidiş. Doğru yola gitmek.
MEŞÎB
İhtiyarlık. Yaşlılık. Saç ağarması.
MEŞÎD
Harçla yapılmış sağlam bina. Sıvanmış bina.
MEŞİET
Meşiyyet. Dilemek. İrade. Arzu. Matlub. Murad. İstek.
MEŞİET-İ HÂSSA-İ İLÂHİYYE
Allah’a ait, O’na mahsus meşiet, dilek, arzu ve işler.
MEŞİH
Göğsü çukur, kanbur.
MEŞİHAT
Mürşidlik, şeyhlik. * Eskiden İstanbul’da din işlerini tedvir eden Osmanlı Devletinin Diyanet İşleri Dairesi.
MEŞİHAT-I İSLÂMİYYE
İslâmî işlerin ilmî mes’eleleri ile uğraşan devlet dairesi.(Zaman gösterdi ki, hilâfeti temsil eden şu Meşihat-ı İslâmiyye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus değildir. Umum İslâma şâmil bir müessese-i celiledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca âlem-i İslâmın, belki yalnız İstanbul’un irşadına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimad edebilsin. Hem menba’, hem ma’kes vaziyetini alsın. Âlem-i İslâma karşı vazife-i diniyesini hakkiyle ifa edebilsin.Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tadil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatden çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevidir ki, şûralar o ruhu temsil eder.şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şura-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı mânevi olmak gerektir. Tâ ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, sırat-ı müstakime sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhi de olsa, cemaatin ferd-i mânevisine karşı sivri sinek kadar kalır. Şu mühim mevki, böyle sönük kalmakla, İslâmın ukde-i hayatiyesini tehlikeye maruz bırakıyor.Hatta diyebiliriz, şimdiki za’f-ı diyânet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaydlık ve içtihadâtdaki fevza, Meşihatın za’fından ve sönük olmasından meydan almıştır. Çünkü, haricde bir adam re’yini, ferdiyete istinad eden meşihate karşı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir şûraya istinad eden bir şeyhülislâmın sözü, en büyük bir dâhiyi de, ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır.Her müstaid çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihadı o vakit düstur-ul-amel olur ki, bir nevi icma’ veya cumhurun tasdikine iktiran eder. Böyle bir Şeyh-ül-islâm mânen bu sırra mazhar olur. Şeriat-ı garrada dâima icma’ ve rey-i cumhur, medar-ı fetva olduğu gibi, şimdi de fevza-i âra’ için, böyle bir faysala lüzum-u kat’i vardır. R.N.)
MEŞİK
İnce uzun nesne. * Giyilmiş kaftan.
MEŞİM
Benli kimse.
MEŞİME
(C.: Meşâim) Dölyatağı, ana rahmi.
MEŞİYYET
(Bak: Meşiet)
MEŞK
f. Kırba. Tulumdan yapılmış su kabı.
MEŞK
Yazı örneği. Öğretici yazı. * Bir şeyi uzatmak. * Uzun uzun yazmak. * Bilmeyene bir şeyi öğretmek. * Sür’at, hız.
MEŞKA
Fark edip ayıracak yer.
MEŞKÂ
şikâyet etmek.
MEŞKÛ
Şikâyet etmek.
MEŞKUK
şekli, şüpheli. Kendinden şüphe edilen.
MEŞKUK
Yarılmış. Yarık.
MEŞKUKİYET
Şüphelilik. Şüpheli oluş.
MEŞKUL
Ön ayaklarıyla arka ayağının birisi bileklerine varana kadar beyaz olan at.
MEŞKUR
Şükre lâyık olan. Teşekküre ve kendine şükredilmeğe lâyık olan. Kendine şükür arzolunan. Az şükredene çok ihsan eden.
MEŞKÜVV
Kendinden şikâyet olunan.
MEŞLAH
Meşlehe. Maşlah. Altı üstü bir olan ve kol yerine yarıkları bulunan bir çeşit elbise.
MEŞMEŞİYE
Tas: Âlem-i gaybdan veya âlem-i misalden bir âlem. Bazı evliyanın keşfen müşahede ettikleri bir yer. (Bak: Meşhudât)
MEŞMUL
(Şümul. den) Kaplanmış, şümullenmiş, etrafı çevrilmiş. * Bir şeyin içinde bulunan.
MEŞMULE
şarap.
MEŞMUM
Koklanmış. * Itır ve misk gibi güzel kokulu olan şey.
MEŞN
Kamçı ile vurmak. * Deri yüzmek.
MEŞNU’
Çirkin kimse. * Buğzolunmuş.
MEŞNUF
Uzun başlı at.
MEŞRA’
Yol. Rah. Tarik. * Su oluğu.
MEŞREB
Huy. Yaradılış. Adet. Ahlâk. * Gidiş. * İçmek. İçilecek yer. * Fehmetmek. * Mânevi haz ve feyz alınan yer ve yol.
MEŞREBE
(C: Meşârib) Maşrapa.
MEŞREF
İyi kılıçlar işlenir bir köyün adıdır.
MEŞREKA
Güneşte oturacak yer.
MEŞRIK
Güneş doğacak cihet. Gündoğusu. Doğu. Şark ciheti. * Şems-âbâd, güneşi bol yer. Kış vakti ısınmak için güneşe karşı oturacak yer. * Tövbe kapısının adı.
MEŞRIK-I NUR
Nurun kaynağı. Nurun geldiği cihet.
MEŞRIK-I TULU’
Işığın, nurun geldiği şark ciheti.
MEŞRU’
Doğru. Hak. Şeriatın kabul ettiği. Haram ve yanlış olmayan.
MEŞRUA
Şeriatın kabul ettiği hâl. Yapılması serbest olup, haram olmayan. Allah’ın (C.C.) kanununda müsaade edilen. Şeriatça yapılması günah olmayan.
MEŞRUAT
(Meşru. C.) Hak ve meşru olan şeyler. Haram ve yasak olmayan şeyler. * Şeriatla alâkalı şeyler.
MEŞRUB
(Şürb. den) İçilecek şey. * İçilmiş, şürbedilmiş.
MEŞRUBAT
İçilen şeyler. Herhangi bir içilecek şey. Şarap. (“Hamr” denen içkiye de şarap denir.)
MEŞRUBE
İçine yiyecek veya elbise koyup sakladıkları yer.
MEŞRUH
Şerh olunmuş. Anlatılmış. Açıklanmış. İzah olunmuş.
MEŞRUHÂT
Açıklama ve izahlar.
MEŞRUİYYET
Meşruluk. Meşru’ olma. Kanuna, şeriata uygun bulunma. Yasak olmayış.
MEŞRUM
Yarılmış.
MEŞRUT
Şartlı. Şart ile bağlı.
MEŞRUTA
Bir kimseye veya bir zümreye bırakılmış, bazı şartlara bağlı oluş. * Sahibi tarafından veresesine satılmamak şartiyle bırakılmış ev vesaire.
MEŞRUTÎ
Bir şahıs veya millet meclisi ile idare edilen devlet sistemi.
MEŞRUTİYYET
Bir hükümdarın başkanlığı altında millet meclisi ile idare edilen devlet sistemi.
MEŞŞ
Elini bez ile silmek. * Bir şeyi aldıktan sonra yine almak. * Davarın sütünü sağıp bazısını koymak.
MEŞŞAİYYUN
Meşşâiler. Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi olmayan imânsızlar. (Bak: İşrakiyyun)
MEŞŞAT(A)
Tarak yapan, tarakçı. * Süsleyen, tarayan.
MEŞT
Baş tarama. * Tarak.
MEŞTA
(C.: Meşâti) (Şitâ. dan) Kış mevsiminde barınılacak yer. Kışlık otlak, kışla.
MEŞTAT
(C: Meşâti) Kışlak.
MEŞTUM
Şetm olunmuş. Sövülüp sayılmış.
MEŞUB
Karışmış.
MEŞUK
Âşık, tutkun.
MEŞUM
Vücudu benekli adam.
MEŞ’UM
Kötü. Uğursuz. Bedbaht.
MEŞ’UMÂNE
f. Kötü bir şekilde. Bedbahtcasına.
MEŞ’UN
Dağınık saç.
MEŞ’UR
Bir şeyi iyice idrak eylemek. * Şuurlu. Kendini bilen. * Tanımak.
MEŞ’URAT
(Meş’ur. C.) şuur hâlinde geçmiş şeyler.
MEŞUŞ
Mendil.
MEŞÜVV
Müshil.
MEŞVERET
Danışma. Konuşup anlaşma. Fikir edinmek için konuşup görüşme. Görüşme meclisi. (Bak: istişâre)
MEŞY
Yürüme.
MEŞYEN
Yayan olarak, yürüyerek.
MEŞY-İ ASKERÎ
Asker yürüyüşü. Askerî yürüyüş.
MEŞYUHA
Yavşan otunun yetiştiği yer.
MEŞYUM
Bedeninde beni olan, benli adam.
MET’
Vurmak. * Çekmek.
MET’
Uzun ve yüce olmak.
META
Ne vakit? Ne zaman? mânasında olup, mutlak ve mübhem vakit edatıdır. Bazan “Min” harfi-i cerri yerinde ve suâl için de kullanılır.
META’
Fayda. Menfaat. * Kıymetli eşya. Tüccar malı.
METAB
Tevbe etmek. * Rücu etmek, geri dönmek, caymak, vazgeçmek.
MET’ABE
(C.: Metâib) Meşakkat, zahmet. Yorgunluk.
METABİ’
(Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri.
METABİH
(Matbah. C.) Mutfaklar.
METAF
Tavaf edecek yer.
METAFİZİK
(Bak: Mâba’det tabia)
METAİB
Yorgunluklar. Meşakkatler. Eziyet verecek şeyler.
METAİB
Seçilmiş ve güzel şeyler.
METAİB-İ SEFER
Muhârebe veya yol yorgunlukları.
METAL
Lât: Mâden. * Matbaacılıkta harfleri teşkil için eritilen kurşun, karışık madde.
METALİ’
Matla’lar. Tulu’ edecek yerler veya zamanlar. Güneş veya benzerinin doğduğu yerler. * Ast: Herhangi bir yıldızın i’tidal-i rebii (Arz’ın güneş etrafındaki gezmesinde, 20 Mart’ta bulunduğu) noktasından geçmek üzere başlangıç kabul edilen daire ile bu yıldızın semavî istiva dairesi üzerindeki ara kesitleri arasında kalan kavis. * Edb: Kaside veya gazelin ilk beyitleri.
METALİB
İstekler. Arzular. Taleb edilen şeyler.
METALİB-İ İSTİKBAL
İstikbale aid istekler. Gelecek için olan arzu ve talebler.
METANET
Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf’dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.)
METANET-İ KALBİYE
Kalb sağlamlığı.
METARIK
(Mıtrak ve Mıtraka. C.) Mızraklar. Tokmaklar. Çekiçler. Değnekler, sopalar.
META-UL GURUR
Gurur metaı. İnsanı aldatıp Allah yolundan alan dünya zevki veya menfaatı, insanlara riyakârlık için kullanılan dünya malı.
METAVİ’
(Mıtvâ. C.) İtâat edenler. Mutiler.
METBENE
Samanlık.
METBU’
Kendine uyulan. Tâbi olunan. Halkın, kendine tâbi olduğu zat. * Hükümdar.
METBUİYYET
Kendine uyulmaklık. Başkasının kendisine tâbi olması. Birisine tâbi oluş.
METBU-U MÜFAHHAM
Hükümdar. Padişah.
ME’TEM
(C: Meâtim) Kadınlar cemiyeti.
METERS
f. Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. * Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç.
METH
Kuyudan su çekmek ve sulamak.
METH
Yerinden koparmak ve çıkarmak. * Cima. Tohum bırakmak için çekirgenin kuyruğunu yere sokması. * Vurmak ve uzaklaştırmak.
METHAF
Müze.
ME’TÎ
Gelecek yer.
METİN
Sağlam. Metanet sahibi. Kendine güvenilir olan. (Bak: Metânet)
METİNÂNE
f. Metanetle, sağlamlıkla.
METİT
Çulha tarağı.
METK
İğne ucu. Zeker ucu.
METL
Tahrik etmek, kımıldatmak, harekete getirmek.
METN
Sağlam ve sert yer. * Yüksek yer. * Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası. * “Vurmak ve seyr” mânâsına mastar. * Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.
METOD
Fr. Bir neticeye ulaşmak için takib edilen fikir yolu. Usul. Kaide. Yol. Sistem.
METR
Kesmek. * Çekmek. * Atmak. (Bazan fercten kinâye olur.)
METREBE
Fakirlik, miskinlik.
METRUD
(Bak: Matrud)
METRUK
Terk olunmuş. Bırakılmış. * Boşanmış olmak. * Ölen bir kimsenin bıraktığı eşya.
METRUKAT
(Metruk. C.) Bırakılan şeyler, metruklar, miraslar.
METRUKE
(Terk. den) (Erkekten) boşanmış. * Kocası tarafından bırakılmış kadın.
METRUKİYYET
(Terk. den) Terk edilme, boşanmış olma. * Bırakılmışlık, kullanılmazlık. * Bir işten çekilip uğraşmama.
METS
Necisle atmak.
METT
Çekmek. * Ulaşmak. * Kuyudan su çıkarmak.
METTA
Hz. Yunus’un (A.S.) annesinin adı.
METTE
f. Burgu.
METTİHA (METYİHA)
Hafif sopa. * Yaş çubuk.
MET’UB
(Ta’b. dan) Bitkin, yorgun.
METUH
Devamlı suyu çekilen işlek kuyu. * Suyu ağzına yakın olan kuyu.
METVÎ
(Bak: Matvî)
METY
Çekmek.
MEUNET
Birisinin ölmeyecek kadar yiyip içeceği. * Külfet. * Masraf. Bir şeyin toplamak, devşirmek, nakil ve boşaltmak ve saymak gibi levazımının teslim yerine kadar olan masraflarına denir.
ME’V
Çekmek.
ME’VA
Mekân. Varılacak yer. Mesken. * Sığınacak yer.
MEV’A
Her nesnenin evveli.
MEVACİB
(C.: Mevacibât) Maaşlar, aylıklar. * Tar: Yeniçerilerin üç ayda bir defa verilen ulûfeleri.
MEVACİBAT
(Mevâcib. C.) Mevâcibler. Maaşlar, aylıklar.
MEVACİB-İ LEŞKER
Asker aylıkları.
MEVACİD
Vecd hâlleri. Kalbî zevk veren istiğrak halleri. (Bak: Vecd)
MEVADD
(Madde. C.) Fezâda, boşlukta yer kaplayan varlıklar. Maddeler. Cisimler. * Kısımlar. * Kanunlar. Kaideler. İşler. Hususlar. * Söz ve beyana sebeb olan mevcudat. Her şeyin aslı, mayası.
MEVADD-I HAYATİYYE
Hayata lüzumu bulunan maddeler.
MEVADD-I İBTİDÂİYE
İlkel maddeler, ham maddeler.
MEVADD-I MUZIRRA
Zararlı maddeler. Zarar veren şeyler.
MEVADD-I MÜNCEZİBE
Cezbolunan, çekilen maddeler.
MEVADD-I NÂFİA
Faydalı maddeler.
MEVADD-I ZÜLÂLİYE
Azotlu maddeler.
MEVAHIF
Zayıf deve.
MEVAHİB
Mevhibeler. İhsanlar, bahşişler.
MEVAHİB
Hibe olunan şeyler. Karşılıksız verilenler. (Bak: Mevhube)
MEVAHİB-İ KUDRET
Cenab-ı Hakkın verdiği nimetler.
MEVAHİR
Yararak akıp gidenler. (Denizdeki gemi gibi)
MEVAIZ
(Mev’ıza. C.) Öğütler, nasihatlar.
MEVAİD
(Mâide. C.) Sofralar, mâideler.
MEVAİD
(Mev’ud ve Miad. C.) Söz verilmiş vakitler. Vaad edilen muayyen, belli zamanlar.
MEVAİD-İ KÂZİBE
Yerine getirilmeyen va’dlar. Yapılmayan va’dlar.
MEVAKA
Hamâkat, ahmaklık.
MEVAKIF
Durulacak yerler. Vakıflar. Durak yerleri.
MEVAKIT
(Mevkıt. C.) Evvelden belirtilmiş olan vakitler.
MEVAKİ’
Mevkiler. Duracak yerler.
MEVAKİB
(Mevkib. C.) Cemaatler, kalabalıklar, güruhlar, topluluklar.
MEVAKİ-İ BAÎDE
Uzak mevkiler.
MEVAKİ-İ HARBİYE
Muhârebe mevkileri. Savaş yerleri.
MEVAKİ-İ MÜHİMME
Önemli mevkiler. Ehemmiyetli yerler.
MEVAKİN
(Mevkin. C.) Kuş yuvaları.
MEVAKİT
(Mikat. C.) Hacıların ihrâma girdikleri yerler. * Bir iş için tâyin edilen vakitler.
MEVALÎ
Efendiler. * Azad edilmiş köleler. * Azad edenler. * Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimler. * Dost ve komşular. * Yardımcılar.
MEVALİD
Mevcudlar. Doğmuşlar. Vücud bulmuşlar. Mevludlar.
MEVALİD
(Mevlid. C.) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma vakitleri. Milâdlar.
MEVALİD-İ SELÂSE
Nebat, hayvan ve maden.
MEVALİD-İ TÜRABİYE
Topraktaki mevâlid. Mâdenler, nebatlar.
MEVAMİT
Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) İncil’deki bir ismi.
MEVANİ’
Mâni’ler. Engeller. Mâni olanlar. Mâniâlar.
MEVARİD
Gelecek yerler. Varacak yerler. Caddeler, yollar. Bir yere vasıl olacak yollar.
MEVARÎS
Miraslar. Verasetle nâil olunan mülk ve mallar.
MEVASİK
Mevsuk şeyler. Misaklar. Ahd ü peymanlar. Yeminler. Sözleşmeler.
MEVASİM
Mevsimler. * Pazar yerleri.
MEVASİM-İ ERBAA
Dört mevsim. Rebi’ (İlkbahar), Sayf (Yaz), Harif (Sonbahar), Şitâ (Kış).
MEVAŞİ
Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlar.
MEVAT
(Mevt. den) Cansız şeyler. Sürülmemiş topraklar. * Sahibsiz yerler.
MEVATIN
(Mevtın. C.) Yurtlar. Şenlendirilmiş ve bayındır yerler.
MEVATİ
(Mevti. C.) Ayak basılan yerler.
MEVATÎ
Mevâta yani cansız şeye ait, bununla alâkalı. * İşlenmemiş toprağa ait.
MEVAZI’
(Mevzi. C.) Mevziler, yerler.
MEVAZİN
(Mizan. C.) Mizânlar. ölçüler. Terâziler.
MEVBED
Mecusiler reisinin ulusu.
MEVBİK
(C.: Mevbikat) Korkulu yer.
MEVBİKAT
(Mevbik. C.) Korkulu yerler.
MEVBİL
Kaba büyük sopa. * Bir kucak odun.
MEVC
Dalga. Denizin dalgası. * Titreşim. * Mc: Devir, devre.
MEVCÂ-MEVC
Çok dalgalı. Dalga dalga.
MEVCE
Bir dalga. * Ses, elektrik ve hararetin yayılma dalgalarından herbiri.
MEVCEDAR
f. Dalgalı.
MEVCENÜMUD
f. Dalga gibi.
MEVCET-ÜŞ ŞEBÂB
Gençlik çağı.
MEVC-HÎZ
f. Dalga kaldıran.
MEVCUB
Kendisine bir şey vâcib kılınmış.
MEVCUD
Var olan. Bulunan. Hazır olan. Topluluğun hepsi. * Kâinat. Mükevvenat.
MEVCUDAT
Var olan her şey. Kâinat. Yaratılmış şeyler.
MEVCUDAT-I BAHARİYE
Bahar mevsimindeki renk renk, çeşit çeşit varlıklar.
MEVCUDEN
Kendisi berâber olarak. Mevcud olarak.
MEVCUDÎN
(Mevcud. C.) Mevcudlar, var olan ve bulunan şeyler. Mevcudât.
MEVCUDİYET
Mevcudluk, varlık, mevcud ve var olma.
MEVCUD-U HARİCÎ
Maddî vücudu bulunan eşya.
MEVCUD-U MANEVÎ
Mânevi varlık.
MEVC-ZEN
f. Dalgalanan, dalgalı deniz. Dalga vuran.
MEVDU
(Mevdua) Emanet bırakılmış, tevdi olunmuş.
MEVDUAT
(Mevdu. C.) Emanet bırakılmış şeyler. * Bankaya konan para ki, faizle olduğundan haramdır. (Bak: Riba)
MEVDUD(E)
Sevilmiş, kendisine muhabbet edilmiş. Sevgi gösterilmiş.
MEVDUNE
(Mevzune) Altın, inci veya elmasla işlemeli şey. Murassa.
MEVECAT
(Mevce. C.) Dalgalar.
MEVEDDET
Dostluk. Sevgi. Muhabbet. Muhabbet etmek. Sevmek.
MEVETAN
Canı olmayan nesneler. * İhya olunmayan, ekilip biçilmeyen arazi.
MEVFUR
(Vefir. den) Tam olan şey. Çoğaltılmış. Çok. Kesir. Bisyâr. Evfer. * Edb: Aruz kalıblarından biri.
MEVH
Kuyunun suyu çok olmak.
MEVH
Avucuyla su içmek.
MEVHİBE
İhsan. Sevgi. Hediye.
MEVHİBE-İ İLÂHİYE
Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve hediyesi.
MEVHİL
(Vahl. den) Çamurlu yer.
MEVHİN
Gece yarısına yakın vakit.
MEVHUB
(C.: Mevâhib) (Vehb. den) İhsan edilmiş, verilmiş, hibe olunmuş, bağışlanmış. * Fık: Karşılıksız olarak birine verilmiş.
MEVHUBAT
(Mevhub. C.) Bağışlar, ihsanlar, bahşişler.
MEVHUBE
Verilmiş. İhsan edilmiş. Karşılıksız olarak birisine verilmiş mal.
MEVHUM
Aslı olmayıp evham mahsulü olan. Vehim.
MEVHUMÂT
Mevhumlar. Asılsız olduğu hâlde zihinde meydana gelen şeyler.
MEVHUME
Vehim, kuruntu ve hayâl nev’inden bir şey.
MEVHUN
Zayıf ve arık adam. Zayıflamış kimse.
MEV’İD
Va’din yerine getirildiği yer. * Vaad etmek. Vaad. Söz vermek.
MEV’İD-İ MÜLÂKAT
Buluşma yeri.
MEV’İL
Sığınacak yer. * Sel suyunun karar kıldığı yer.
MEV’İZA
Mev’ize. Öğüt. Nasihat. * Bir cemaate veya kimseye kalbini yumuşatacak ve iyiliğe sevkedecek surette hakikatları ders vermek.
MEV’İZA-İ DİNİYE
Dinî nasihat.
MEV’İZAKÂR
f. Nasihat veren, öğüt eden. Nâsih.
MEVK
Örümcek, ankebut.
MEVK
Bir şeyin ucuz olması.
MEVKIF
Durak. Durulacak yer. Ayakta duracak yer. İstasyon.
MEVKİ’
Yer. * Sınıflandırılmış yerlerden her biri. * Vapur, tren gibi yerlerde sınıflandırılmış, değeri yüksek olan yer. * Bir şeyin bulunduğu veya vukua geldiği yer.
MEVKİB
Kafile. Alay. Atlı veya yaya giden kafile. Cemaat.
MEVKİB-İ İKBAL
Talihli kafile.
MEVKİD
Ateş ocağı.
MEVKİN
(C.: Mevâkin) Kuş yuvası.
MEVKİT
(C.: Mevâkit) Tâyin ve tesbit edilip kararlaştırılan yer veya zaman.
MEVKUD
(İkad. dan) Yakılmış. Yandırılmış olan.
MEVKUF
Durdurulan. Vakfedilen. Dâimi bir halde bırakılan. * Tevkif edilen. Tutulup hapsedilen. * Ait, bağlı.
MEVKUFAT
(Mevkufe. C.) Bir zaman için tutulup alıkonulmuş mal veya para. * Vakfedilmiş mal, emlâk. * Gelirden artıp hazineye mâl edilen para.
MEVKUFEN
Mevkuf olarak.
MEVKUFÎN
(Mevkuf. C.) Tevkif edilmiş kimseler. Tutuklular. Mevkuflar.
MEVKUFİYYET
Maznunun hüküm giyinceye kadar hapsedilmesi. Hapsedilme hâli. * Bağlı olma.
MEVKÛL
(Vekâlet. den) Bir vekile emanet edilen.
MEVKÛLÜN İLEYH
Kendisine bir iş bırakılan adam. Vekil.
MEVKUM
Hüznü şiddetli olan.
MEVKUT
Vakitli. Vakti belli olan. Mahdud ve muayyen olmuş vakit.
MEVKUTE
Zamanı muayyen, belirli olarak çıkan matbuât. Gazete, mecmua gibi şeyler.
MEVKUZE
Ağaçla vurulmuş.
MEVLA
Sahib. Rabb. * Efendi. Köleyi âzad eden. * Şanlı. Şerefli. Mâlik. * Mün’im-i Mutlak olan Cenab-ı Hak (C.C.). * Terbiye eden, mürebbi. * Yardımcı, muavenet eden. * Dost ve komşu. * Azâd olan.
MEVLANA
Efendimiz, mevlâmız mânâsında olan bu kelime, hürmeten büyük kimselere söylenmiştir. Hazret mânâsında da kullanılır.
MEVLANA CAMİ
(Bak: Câmi)
MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ
Hi: 672 de Belh’de doğdu. Konya’ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi’sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.
MEVLANA HALİD
(Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam’da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd ve verâ ile geçirdi. Çok âlim ve veli yetiştirdi. Nahivde, kelâmda, fıkıhda, tasavvufda kıymetli eserler verdi. O zamanda Hindistanda bulunan Kutub Abdullah Dehleviden ders almıştı.
MEVLÂ-YI KERİM
İkram sahibi olan Cenab-ı Hak (C.C.)
MEVLEVÎ
Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinin tarikatından olan müslüman.
MEVLEVİYYET
Mevlevilik. Mevlevi tarikından olmak. * Mollalık. * Müderrislikten sonra gelen ilmiye sınıfından oluş. * Eyâlet kadılığı; yani, bir eyâletin bütün hukuki ve kazai işlerine bilfiil bakan kadı. “Mevâli” de denir.
MEVLİD
Doğma. Dünyaya gelme. * Doğulan yer veya zaman. * Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın doğumunu anlatan manzum eser, dini manzume. (Bak: Süleyman Çelebi)
MEVLİD-HÂN
Mevlid okuyan.
MEVLİM
İncitip acıtan. Elem veren.
MEVLUD
Çocuk. Yeni doğmuş çocuk. * Birisinin doğması. * Mevâlid-i selâseden herbiri.
MEVLUDAT
(Mevlud. C.) Belirli bir zaman içinde doğanlar.
MEVLUDÜN LEH
Çocuk kendisinin olduğu tebeyyün eden, bilinen baba.
MEVMAT
(C: Mevâmi) Sahrâ. Çöl. * Yazı.
MEVN
Bir kimsenin zahmetini çekmek. * Nafakalarını vermek.
MEVR
Başka te’sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak. * Suyun yeryüzüne yayılması. * Hayvanlardan yün almak. * Yol, tarik. * Toz, gubar. * Rücu etmek, döndürmek.
MEVRİD
Varılan yer. Vasıl yeri. * Cadde. Yol. Tarik.
MEVRİD-İ NASS
Nass ile gelen mes’ele. Nass olan yer. Kat’i delil olan husus.
MEVRUD
(C.: Mevrudât) Gelmiş. Vürud etmiş. Gelen.
MEVRUDÂT
(Mevrude. C.) Gelen şeyler.
MEVRUDE
(C.: Mevrudât) Ulaşmış, gelmiş.
MEVRUS(E)
Vereseye âit olan. Miras edilmiş. Miras edilen eşya.
MEVRUSAT
Mirastan gelenler.
MEVS
Yıkamak.
MEVS
Ekmeği suyla ıslatmak.
MEVS
Yolmak. Traş etmek.
MEVSIK
İtimad etmek. Emniyet etmek. İnanmak. * Yemin. Sözleşme.
MEVSİL
(Vusul. den) Kavşak. Kavuşacak yer. * Ek yeri.
MEVSİM
(C: Mevâsim) Pazar yeri. * Arap pazargâhları. * Yılın dört kısmından biri. * Zaman. Vakit. Alâmet.
MEVSİM BE MEVSİM
Zaman zaman. Mevsimden mevsime, zamanı geldikçe.
MEVSİM-İ HARİF
Sonbahar, güz devresi.
MEVSİM-İ SAYF
Yaz mevsimi, yaz devresi.
MEVSİM-İ ŞİTÂ
Kış mevsimi.
MEVSUF
Vasıflanan. Bir sıfatla tavsif edilen. * Kendisinde bir sıfat mevcud olan, kendisine bir sıfat isnad edilmiş olan.
MEVSUK
Kendisine inanılır olan. Şâyân-ı itimad olan. * Sağlam. * Vesikalı. Delile dayanan hakikat.
MEVSUKAN
Sağlam, delile dayanır, itimad edilir şekilde.
MEVSUKİYET
Sağlamlık, gerçeklik. İnanılır hâl.
MEVSUK-UL KELİM
Sözlerine inanılır. Söylediği şeylere itimad edip güvenilir.
MEVSUL
Erişen. Vasıl olan. * Birleşmiş. Kendine başka şey vasıl olmuş olan. Bitirmiş. Vasledilmiş.
MEVSULE
Bitiştirilmiş.
MEVSUM
(Vesm. den) İşaretlenmiş, damgalanmış, nişanlanmış. * Ad verilmiş, isimlendirilmiş.
MEVSUME
Tamamen baştan aşağı süslü zırh. * Bahar yağmuru ile ıslanmış toprak.
MEVSUT
Ortada. Vasat olan.
MEVT
Ölüm. Âhirete göç. Dünyadan gitmek. * Mevt, mü’minler için dünya vazifelerinden ve imtihanından bir paydostur.(Sual: Furkan-ı Hakîm’de $ gibi âyetlerde: “Mevt dahi, hayat gibi mahluktur, hem bir ni’mettir.” diye ifham ediliyor. Halbuki zâhiren mevt, inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdim-ül-lezzattır… Nasıl mahluk ve ni’met olabilir?Elcevab: “Birinci Suâl”in cevabının âhirinde denildiği gibi, mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkıyeye bir dâvettir, bir mebde’dir, bir hayat-ı bâkıyenin mukaddimesidir. Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki, en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san’at olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti tefessüh ile, çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizâcat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatiyle tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahluk ve muntazamdır.Hem zihayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe’ olduğundan; “o mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk” denilir.İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvisi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkıye sünbülü verecektir. M.)(Sizlere müjde! Mevt: İdam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firâk-ı ebedî değil, adem değil, tesâdüf değil, fâilsiz bir in’idam değil; belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahim tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediyye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksandokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır. M.)
MEVTA
Ölüler. Ölmüşler. Cenâzeler.
MEVTA’
Ayağın bastığı yer.
MEVTAÎ
Ölü gibi, ölüye benzer.
MEVT-ALUD
f. Ölüm gibi. Ölümlü. Korkunç. Ölü gibi.
MEVTAN
(Mevetan) Cansız. * Baygın.
MEVTIN
(C.: Mevatın) Yerleşip oturulan, yurt edinilen yer.
MEVTÎ
Ölümle ilgili, mevte ait.
MEVT-İ AHMER
Kızıl ölüm. Kanlı ölüm. Öldürülmek. * Tas: Nefse karşı koymak.
MEVT-İ EBYAZ
Ani ölüm. * Açlık.
MEVT-İ ESVED
Boğazı sıkılmak veya suya atılmak suretiyle husule gelen ölüm.
MEVT-İ HÂİL
Korkunç ölüm.
MEV’UD
Söz verilmiş. Vaadedilmiş. Vâdeli. Vadesi muayyen ve mukadder olan. * Evvelden takdir olunmuş.
MEV’UDE
Küçükken diri diri gömülüp öldürülen kızcağız.
ME’VUM
Koca başlı ve gövdeli kimse.
MEV’ÜF
Afete uğramış nesne.
MEVVAC
Çok dalgalanan. Çok dalgalı. Fırtınalı. * Radyo.
MEVVAR
Seri, çabuk, hızlı, sür’atli.
MEVZ
Muz ağacı.
MEVZİ’
Bir şey konulacak yer.
MEVZU’
Bahis. Üzerinde durulan mes’ele. * Aşağılanmış olan. * Konulmuş. Vaz olunmuş. * Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan. * Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.
MEVZUA
Kabul edilmiş esas. İlk önce ele alınan fikir. Müsellem ve âşikâr olan kaziyye, hüküm.
MEVZUAT
Bahsedilen hususlar. Bir şeyin esasını teşkil eden hususat. Tatbikat halinde olan hükümler ve kaideler.
MEVZUAT-I BEŞER
İnsanların koyup kabul ettikleri hükümler ve kanunlar.
MEVZUN
Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün. * Yakışıklı. * Her bir vasfı ölçülü ve i’tidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan.
MEVZUNAT
(Mevzun ve Mevzune. C.) Vezinli ve tartılı şeyler.
MEVZUNEN
Vezinli olarak. Ölçülü olarak.
MEVZUNİYET
Düzgün, hesaplı ve düzenli. * Mevzun olma hâli.
MEVZU-U BAHS
Kendisinden bahsedilen. Bahis konusu.
MEY
f. şarap, içki. (Bak: şarab)
MEY’
Eriyip akma.
MEY’A
(Mey’at) Yiğitlik başlangıcı. * Atı koşuya alıştırmak. * Erimiş sıvı madde. * Yere dökülen bir sıvının akıp gitmesi. * Bir şeyin ilk zamanı. Tâzelik vakti.
MEYADİN
(Meydan. C.) Meydanlar. Geniş yerler. Arsalar.
MEYADİN-İ HARB
Savaş meydanları. Muhârebe alanları.
MEYAMİN
(Meymun. C.) Bereketliler, uğurlular. * Maymunlar.
MEYAMİN
(Meymenet. C.) Bereketler, mutluluklar, uğurlar.
MEYAN
(Bak: Miyân)
MEYASİR
Acem merkepleri. (Atlas ve ipek ile süslenen eşeklerdir.)
MEYASİR
(Meysur. C.) Kolaylaştırılmış şeyler.
MEYASİR
(Meysere. C.) Ordunun sol kanatları. Sol cenahlar. * Zenginlikler, servetler.
MEY-AŞAM
f. İçki içen. Şarap içen.
MEYAZİB
Oluklar. Su yolları.
MEYD
Deprenmek. Sallanmak. * Ziyaret etmek. * Hareket etmek. * Kırağı çalmak. * Meyletmek. * Neşv ü nemâ bulmak. * Başı dönüp midesi bulanmak.
MEYDAN
Arsa. * Geniş yer. * Etrafı çevrilmiş, üstü açık geniş yer.
MEYDAN DAYAĞI
Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin huzurunda atılırdı. Cezaya çarpılacak talebe yahut asker, meydana getirilerek cezayı icab ettiren kabahatle meydan dayağının tatbiki için verilen karar okunduktan sonra serilen bir battaniye üzerine yüzükoyun yatırılır, başının ucuna ve ayaklarının üstüne kuvvetli birer hademe yahut asker oturtulur, okulun inzibât subayı, asker ise bölüğün subaylarından biri ince kızılcık sopasıyla kaba etlerine vururdu.Bu gibi cezalar, herkes ibret alıp bu suçlar işlenmemesi için herkesin gözü önünde icra edilirdi.
MEYDAN-I HARB
Savaş meydanı, muhârebe alanı, harp meydanı.
MEYDAN-I HAŞİR
Haşir meydanı. Haşrin yeri.(Sual: Meydan-ı Haşir nerededir?Elcevab: $ Hâlik-ı Hakîm’in herşeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şey’e, çok büyük hikmetleri takmasiyle tasrih derecesinde işaret ediyor ki: Küre-i Arz; serseriyane, bâd-ı heva azim bir dâireyi çizmiyor.. belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azimin etrafında gezip, mahsulât-ı mâneviyesini ona devrediyor ki, ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir. Demek, yirmibeş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şâm-ı Şerif kıt’ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak, bir meydan-ı haşir bastedilecektir. Küre-i Arzın bütün mânevi mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o mânevi mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz; bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nurani bir nokta, sür’at-i hareketiyle nurani bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz; sür’atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulâtiyle beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır. $ M.)
MEYDAN-I İMTİHAN-I İNS Ü CÂN
İnsan ve cinlerin imtihan meydanı, yani dünya.
MEYDAN-I MAHŞER
Mahşer meydanı.
MEYEH
Su, mâ.
MEYELAN
Bir tarafa eğilmiş olma. Ziyâde meyil gösterme. İltizam.(Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuvv der: “Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.)
MEYEZD
f. Düğün veya işret meclisi.
MEY-FÜRUŞ
f. Şarap satan, meyhâneci, şarapçı.
MEY-GUN
f. Şarap renginde olan, kırmızıya yakın olan.
MEY-GÜSAR
f. İçki arkadaşı. Birlikte içki içen.
MEYH
Kuyunun suyunun çok olması.
MEYH
şefâat etmek. * Vermek. * Avuçta su tutmak. * Sallanarak yürümek.
MEY-HANE
f. İçki satılan ve içilen yer.
MEY-HAR
(Mey-hâre) f. İçki içen, içkici, ayyaş.
MEYHEM
Hâlin nedir, nasılsın? mânasına kullanılır.
MEY-HOŞ
f. Ekşimtrak, mayhoş.
MEY-KEŞ
f. İçki içen, şarap içen.
MEYL
Ortadan bir tarafa eğik olmak. * İstek. Yönelme. Arzu. * Sevme, tutulma, âşık olma. * Gönül akışı.
MEYLA
Çok budaklı ağaç.
MEYLA’
Otsuz sahra, çöl. * Acele, hızlı, seri.
MEYLAB
Za’ferân.
MEYLAK
Seri ve aceleci kimse.
MEYLEN
Eğilerek, meylederek. O taraftan olarak.
MEYLETMEK
Bir tarafa doğru eğilmek. Bir tarafa yönelmek. * Sevgisini vermek, eğilmek. Gönül vermek.
MEYL-İ TAHADDÎ
Meydan okuma meyli. Üstünlüğünü göstermek fikri.
MEYLİYAT
Bir tarafa meyleden istekler.
MEYL-ÜT TAHRİB
Bozma ve yıkma isteği, meyli.
MEYL-ÜT TEFEVVUK
Üstünlük elde etmek meyil ve arzusu. (Bak: Himmet)
MEYL-ÜT TEVESSÜ’
Genişleme isteği. Genişleme meyli.
MEYL-ÜT TEZEYYÜD
Tekellüfle sözü uzatma, artırma arzusu.
MEYMENE
Sağ kol, sağ taraf. * Meymenet, yümn-ü bereket. Bereket. Kuvvetlilik. Uğurluluk. Kutluluk.
MEYMUM
Denize atılmış olan.
MEYMUN
Bereketli, uğurlu. Kuvvetli. Kutlu.
MEYN
(C.: Müyun) Yalan. Yalan söyleme.
MEY-PEREST
(C: Meyperestân) f. Devamlı şarap içen.
MEYS
Ceviz ağacı. * Sallana sallana yürümek.
MEYSA
(C: Miyes) Yumuşak yer.
MEYSAN
Sallana sallana yürümek.
MEYSEME
(Vesm. den) Damga, damgalanmış.
MEYSERE
(C.: Meyâsir) Ordunun sol cenâhı. Sol cenâh. * Zenginlik, servet.
MEYSİR
Meyser. Kolaylık yeri. Kolaylık. * Kumar. Arablar arasında ok ile oynanan kumar. * Kumar için kesilen hayvan.
MEYSUR
Kolay. Kolay olmuş. Asan. Kolay kılınmış şey.
MEYSURAT
(Meysur ve Meysure. C.) Kolaylatılmış şeyler. Asan edilmiş şeyler.
MEYŞ
Halt etmek, karıştırmak. * Koyun sütünü keçi sütüne karıştırmak. * Yünü kıla karıştırmak. * Sözün birazını söyleyip, bir kısmını söylememe.
MEYT
(Meyyit) Ölü. Cansız. Ölmüş. Hareketsiz.
MEYT (MİYÂT)
Irak olmak, ırak etmek. Uzak olmak, uzaklaştırmak. Karışmak.
MEYTE
Hayvan leşi.
MEYTEHÂR
Hayvan leşi yiyen.
ME’YUS
Ümidsiz. Kederli. Ye’se düşmüş. Ümidi kesik.
ME’YUSÂNE
Ümidsizlikle. (Bak: Ye’s)
MEYVE
(C: Meyvecât) f. Meyva, yemiş.
MEYVEBAR
f. Yemiş veren, meyveli.
MEYVECAT
(Meyve. C.) f. Yemişler, meyveler.
MEYVEDAR
f. Yemişli, meyveli, meyve veren.
MEYVEFÜRUŞ
f. Meyve satan, yemiş satan. Manav.
MEYVEHA
(Meyve. C.) f. Meyveler, yemişler.
MEYVE-İ DİL
Gönül meyvesi: Evlât, çocuk.
MEYVE-İ HUŞK
Kuru yemiş.
MEYYAL
Çok meyleden, eğilen. Çok istekli, düşkün.
MEYYAL-İ İNHİDÂM
Yıkılmak üzere bulunan. Neredeyse göçecek durumda olan.
MEYYAL-İ İ’TİLÂ
Yükselmeğe çok meyilli ve istekli.
MEYYAN
Yalancı.
MEYYİT
(Mevt. den) Ölü. Cansız. Ölmüş.
MEYYİTÂNE
f. Ölü gibicesine. Ölmüşçesine.
MEYYİTE
Hayvan leşi. * Kadın cenazesi.
MEYYİT-İ MÜTEHARRİK
Hareket halindeki ölü. * Mc: Sağ olup, gayret sahibi olmayanlara söylenir.
MEYYİT-İ SÂMİTE
f. Susan ölü. Sessiz ölü. * Hareketsiz.
MEYZ
Ayırmak, birşeyi denklerinden üstün tutmak. * Bir yerden bir yere geçmek.
MEYZER
(C: Meyâzir) Peştemal.
MEZ’
Haberin bazısını söyleyip bazısını gizlemek.
MEZ’
Evmek, acele, sür’at. * Kesmek.
MEZA
Geçti mânâsına mâzi fiilidir.
MEZA MA MEZA
Geçen geçti. Giden gitti.
MEZABBE
Keleri çok olan yer.
MEZABIT
(Mazbata. C.) Mazbatalar, tutanaklar.
MEZABÎ
Yer yarmak, kazmak.
MEZABİH
Mezbahalar. Hayvan kesilen yerler.
MEZABİL
(Mezbele. C.) Mezbelelikler, süprüntülükler, çöplükler.
MEZABİR
(Mizber. C.) Kalemler, kamışlar.
MEZAD
Artırma ile yapılan satış. * Tuluk, dağarcık.
MEZADE
(C.: Mezaid) Tuluk, dağarcık.
MEZAHİB
Mezhebler. İslâm itikadı ve amel hususunda esas ittihaz olunan yollar. (Bak: Müctehid)
MEZAHİB-İ ERBAA
Dört mezheb. (Bak: Mezheb)
MEZAHİM
Zahmetler. Sıkıntılar. Belâlar.
MEZAHİM-İ HÂZIRA
Bu zamandaki belâlar, zorluklar, anarşik hadiseler. İçtimâi zorluklar.
MEZAHİR
Çiçekli yerler.
MEZAHİR
Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar. (Bak: Müzâhir)
MEZAK
Sür’atli yürüyen deve.
MEZAK
Tatmak. * Zevk tadacak yer. Damak. * Zevk. Tat duyma.
ME’ZAK
(Me’zel) : Dar yer.
MEZALİK
(Mezlaka. C.) Kaygan yerler. Ayak kayacak yerler.
MEZALİM
Zulümler. Haksızlıklar. Eziyet ve işkenceler.
MEZAMİR
Zebur kitabının sureleri. * Düdükler.
MEZAMİR
(Mızmar. C.) Koşu meydanları.
MEZAMM
Zemmetmek. Ayıplamak.
MEZAN
Zannolunan yerler veya şeyler. Zan ve şübhe verecek şeyler.
MEZAN-ÜL ÎCAZ
İcaz zannedilen yerler.
MEZAR
Ziyaret yeri. Ziyaretgâh. * Mezar. Kabir. Ölünün gömüldüğü yer. Makber.
MEZARAT
(Mezar. C.) Kabirler. Mezarlar.
MEZARE
Kalb katılığı. * Büyüklük, azamet.
MEZARET
Kalbin şiddeti.
MEZAR-I ZÂR
f. Ağlayan mezar.
MEZARİ’
(Mezraa. C.) Tarlalar, bostanlar. Zirâat olunacak yerler.
MEZARİ’
(Mezru. C.) Sürülüp tohum atılmış ve zirâat olunmuş yerler, tarlalar.
MEZARİB
(Mızrâb. C.) Mızraplar. Kanun, ud gibi çalgı âletleri.
MEZARİ-İ MÜNBİTE
Münbit ve verimli tarlalar.
MEZARİK
(Mızrâk. C.) Mızraklar, kargılar.
MEZARİSTAN
f. Mezarlık.
MEZARRE
Isırmak.
MEZAYA
Meziyyetler. İyilikler. Hasletler.
MEZAYA-YI GALİYE
Çok kıymetli, yüksek meziyetler.
MEZAYIK
Dar ve sıkıntılı yerler.
MEZBAHA
Hayvanları kesecek yer.
MEZBELE
(C: Mezâbil) Otun sıcaktan solacak olduğu yer.
MEZBELE
Çöplük. Pis şeylerin bulunduğu süprüntü yeri.
MEZBUB
Sinekli.
MEZBUBE
Sineği çok olan yer.
MEZBUH
Kesilen. Zebhedilen. Boğazlanmış. * Kurban edilmiş.
MEZBUHÂNE
f. Boğazlanır gibi. Boynundan kesilircesine. * Çırpınarak, son ümid ve son kuvvetle.
MEZBUL
Solmuş çiçek. * Zayıf, arık ve zebun olmuş olan.
MEZBUR(E)
Adı geçen. İsmi yukarıda geçen. (Bak: Merkum) * Taş ile örülmüş kuyu.
MEZC
Katma. Karıştırma.
MEZCEN
Karıştırmakla. Katma suretiyle.
MEZCETMEK
Katmak. Karıştırmak.
MEZCÎ
Katıp karıştırmakla alâkalı. Mezce dair.
MEZC-İ İTTİHAD
İttihadın verdiği imtizac. Kuvvetli birlik ve beraberlik.
MEZCUC
Süngülenmiş. Süngü ile dürtülmüş.
MEZD
Misvak ağacının yemişi.
MEZE
Tad. Çeşni. Zevk. * Eğlence, alay, lâtife.
MEZEBBE
Sinekli yer. * Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı.
MEZELLET
Alçaklık. Zelillik.
ME’ZEM
(C: Meâzim) Dağ içinde olan dar yol. Cenk yeri, dövüş meydanı.
MEZEMMET
Ayıplama. Kınama. Yerme. * Kınanacak, yerilecek iş.
MEZEN
Usul, kaide. Yol. Âdet. Örf.
ME’ZENE
(C.: Meâzin) (Ezan. dan) Ezan okunacak yer.
ME’ZER
(C: Meâzir) Sığınacak yer, melce.
MEZFUFE
Gönderilmiş.
MEZG
Yemeği ağızda çiğnemek.
MEZH
(Müzâh-Müzâha-Mizâh) : Lâtife, şaka. * Mezc, katma, karıştırma.
MEZHAR
(C: Mezâhır-Mezâhir) Karın içi. * Damar.
MEZHEB
Yol. Gidilen yol. Tutulan çığır. * Dinin esaslarında ve esas temel mes’elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes’eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yolları. Müctehidlerden, kendilerine tâbi olunanların seçtikleri meslekleri. Füruatta Hanefi ve Şâfii; ve Akaidde Mâturidi ve Eş’ari gibi… Bu “Mezheb” kelimesi asıl ve esas mânasına da kullanılır. Beyn-el ulemâ ve mukakkiklerce ince tedkik neticesinde Kur’ân-ı Kerim’in esaslarından, Peygamber’in (A.S.M.) emir ve sünnetlerinden ayrılmamış “Dört Mezheb” Hak olarak seçilmiştir: 1- Hanefî Mezhebi, 2- Şâfiî Mezhebi, 3- Hanbelî Mezhebi. 4- Mâlikî Mezhebi. (Bak: İmam)(Eğer desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve oniki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?Elcevab: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır; şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su, ilâçtır, tıbben vacibdir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine, ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su, yalnız ilâçtır; yalnız vacibdir, başka hükmü yoktur.”İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiyye; mezheplere, hikmet-i İlâhiyyenin sevkiyle ittiba edenlere göre değişir, hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlâhiyyenin tensibiyle İmam-ı Şâfiî’ye ittiba eden, ekseriyet itibariyle Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedeviliğe daha yakın olup, cemaatı birtek vücud hükmüne getiren hayat-ı içtimaiye de nâkıs olduğundan, herbiri bizzat dergâh-ı Kadıy-ül-Hâcat’ta kendi derdini söylemek ve hususi matlubunu istemek için, imam arkasında, Fâtiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmam-ı A’zama ittiba edenler, ekseriyet-i mutlaka itibariyle, İslâmî hükümetlerin ekserisi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimaiyeye müstaid olduğundan; bir cemaat, bir şahıs hükmüne girip, birtek adam umum namına söyler; umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalb edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imam arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.Hem meselâ, mâdem, şeriat, tabiatın tecavüzatına sed çekmekle onu tâdil edip nefs-i emmareyi terbiye eder. Elbette ekser etbâı, köylü ve nim-bedevi ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebine göre: “Kadına temas ile abdest bozulur; az bir necaset zarar verir.” Ekseriyet itibariyle hayat-ı içtimaiyeye giren, nim-medeni şeklini alan insanlar, ittiba ettikleri mezheb-i Hanefîye göre: “Mess-i nisvan abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necasete fetva var.”İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maişet itibariyle; ecnebi kadınlarla ihtilâta, temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan; san’at ve maişet itibariyle, tabiat ve nefs-i emmaresi meydanı boş bulup tecavüz edebilir. Onun için, şeriat onların hakkında, o tecavüzata sed çekmek için, “Abdest bozulur, temas etme; namazını ibtâl eder, bulaşma” mânevi kulağında bir sada-yı semâvi çınlattırır. Amma o efendi, namuslu olmak şartiyle, âdât-ı içtimaiyesi itibariyle, ahlâk-ı umumiye namına, ecnebi kadınlara temasa mübtelâ değil, mülevves şeylerle nezafet-i medeniye namına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şeriat, mezheb-i Hanefî namiyle ona şiddet ve azimet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz; hicab edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetva vardır” der, onu vesveseden kurtarır. İşte, denizden iki katre sana misal… S.)
MEZHER
Çiçeklik. Bir çiçeği içine alan şeylerin hepsi.
MEZHERE
Çiçek yeri. Çiçek bahçesi.
MEZHÜVV
Kibirli, gururlu.
MEZİ
İlm-i Halde: Kadınla oynamak veya şehvetle yanına gelmek gibi hâllerde erkeğin tenasül cihazında zuhur eden yapışkan renksiz akıcı cisim. (Bu hâl abdesti bozar, gusül icab ettirmez)
MEZÎD
Çoğalma. Ziyade etme.
MEZÎK
Su ile karışık süt.
MEZİL
Daralıp gönlündeki sırrı ifşâ eden, sıkıntıdan içindeki sırrı açıklayan. * Ayağı uyuşmuş. * Malını ve sırrını herkese gösterip açıklayan. * Küçük cüsseli, zayıf, hafif kimse.
MEZİLLET
Yanlışlığa sebeb olacak şey. * Ayak kayacak yer.
MEZİR
Fâsid olmak, fesatçılık yapmak.
MEZİR
Zarif kimse. * Katı kalbli ve cesur. * İşlerinde nüfuzlu olan.
MEZİYYAT
(Meziyyet. C.) Meziyyetler. Üstünlük vasıfları.
MEZİYYET
İyilik. İyi ve salih hareket ve faaliyet.(Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu’ ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebep olmuştur. Fukaranın aczi, avâmın fakrı, sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esaret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur. M.)
MEZİYYET-İ İFÂDE
İfâde meziyeti.
MEZK
(Mezâk-Mezka) : Tatmak, tadına bakmak. * Tadacak yer.
MEZK
Yarma, yırtma. Kesme.
MEZKUM
Zükâm hastalığına tutulmuş. Nezle olmuş, nezleli.
MEZKÛR
Zikri geçen. Zikredilmiş. Evvelce bahsi geçmiş olan. (Bak: Mezbur-Merkum)
MEZL
Muztarib olmak, acı ve ıztırab çekmek.
MEZLAKA
Ayak kayacak yer. Kaypak yer. * Mc: Yanlışlığa düşmeye sebeb olan hal.
MEZMERE
Çok şiddetli hareket ettirmek.
MEZMUM
Zemmolunmuş. Makbul olmıyarak ayıplanmış. Kötü.
MEZMUN
(Bak: Mazmun)
MEZMUR
Terennümle okunan kaside, ilâhi ve münâcat. * Hz. Dâvuda (A.S.) inen “Zebur”un Surelerinden herbiri.
MEZNEB
(C: Mezânib) Kepçe. * Suyun akacak olduğu yer.
MEZR
Fâsit olma. Bozuk olma. * Pis. * Ayrılık.
MEZR
(Mezra) Zarif adam. * Bir kimseye düşmanlık etmek. * Parmakla çimdiklemek. * Su kırbasını tamamen doldurmak. * Tadını anlamak için biraz ağzına almak, içmek.
MEZRAA
Tarla. Ekilip mahsul alınan mülk, yer.
MEZREVAN
Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı.
MEZRU’
(C.: Mezruât) (Zirâ. dan) Arşınlanmış, ölçülmüş. Arşınla ölçülmüş.
MEZRU’
Ekilmiş. Tohum ekilmiş yer.
MEZRUAT
(Mezru. C.) Arşınlanmış şeyler. Ölçülmüş nesneler.
MEZRUAT
Ekili olan şeyler. Ekili yerler.
MEZ’UB
Koyununa kurt gelen.
MEZ’UK
Mesrur, neşeli, sürurlu. * Tuzlu.
ME’ZUN
İzinli, izin almış. Salâhiyetli. * Diplomalı. İcâzetli.
ME’ZUNEN
İzinli olarak.
ME’ZUNÎN
(Me’zun. C.) Mezunlar. İzin almış kimseler. Salâhiyetliler. İcâzet sahibleri. Diplomalılar.
ME’ZUNİYET
Me’zun olma. İzinli ve salâhiyetli olma. Diplomalı olma.
ME’ZUNİYET-İ KAT’İYE
Kat’i mezuniyet, kesin izin.
ME’ZUNİYET-İ RESMİYE
Resmi izin ve selâhiyet.
MEZ’UR
(Mez’ure) Korkmuş, çekinmiş.
MEZZ(E)
Emmek, mass.
MEZZA’
(C.: Mezâyi) Koğucu. * Yalan. * Sırrını gizlemeyen kişi.
MEZZAH
Lâtifeci, şakacı.
MEZZER
Halep vilâyetinden getirilen siyah taş.
MI’CAZ
Mak’adı büyük olan.
MIGREFE
(C: Megârif) Kepçe.
MIGŞA
Bahadır, kahraman.
MIGTAS
Burun, göz çanağı.
MIHBASA
(C: Mehâbıs) Helva küreği.
MIHBAT
Davar için ağaçtan yaprak dökmekte kullanılan sopa.
MIHBAZ
(C: Mehâbız) Hallaç tokmağı.
MIHCEN
(C: Mehâcin) Çomak. * Başı eğri ağaç.
MIHDAME
Hizmeti çok olan kişi.
MIHFAK
Enli yassı kılıç.
MIHKAN
(Mıhkana) Şırınga. Tenkıye âleti.
MIHLAC
Yufka oklavası. * Yün ve pamuk atacak âlet, hallaç tokmağı.
MIHSAL
Kilit. * Zenbil.
MIHTAB
Balta gibi odun kesmekte kullanılan âlet.
MIHTAT
Cetvel tahtası.
MIHZAK
Makat.
MIKASS
(C: Makâs) Kesecek âlet, mikrâz.
MIKATTA
Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet.
MIKBES (MIKBÂS)
(C: Mekâbis) Ateş parçası.
MIKDEHA
(C: Mekâdih) Kepçe. * Çakmak.
MIKLA’
(Mıklât) (C: Mekâli) Çelik çeldikleri ağaç. * Kebap tavası.
MIKLA’
Sapan.
MIKLAD
(C.: Mekâlid) Anahtar, miftah. Kilit dili. * Hazine.
MIKLAT
Evlâdı yaşamayan kadın. * Bir kez doğuran ve daha hâmile olmayan deve.
MIKLEB
Eski kitap ciltlerinin sol kenarındaki kapak. Ekseriya okunan yer belli olsun için araya konurdu.* Saban demiri.
MIKLEM (MIKLEME)
(C: Mekâlim) Kalem koyacak kap, kalemlik.
MIKMA’
(C: Mekami’) Fil başına vurdukları demir çomak.
MIKMAA
(C.: Mekami’) Gürz ve topuz gibi parçalayıcı ve yarıcı silâh.
MIKNA’
(Mıknaa) (C.: Mekani’) Başörtüsü.
MIKNATIS
yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe. * Başka te’sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güney) ucu diyoruz. * Mağnetik oluş.
MIKNATISİYYET
Mıknatıs kuvveti ve hassası.
MIKNEB
(C: Mekanib) Otuz kırk kadar olan at sürüsü. * Avcılar torbası.
MIKNEVA
Hizmet eden, hizmetçi.
MIKRA’
Hekimlerin, hastanın vücudunu dinledikleri âlet.
MIKRA’
Balta gibi bir âlet olup, onunla taş parçalanır.
MIKRAME
Nakışlı eşarp. Mendil. Havlu. Peştemal.
MIKRAZ
(C.: Mekariz) Makas. Kesecek âlet.
MIKTAL
(C.: Mekâtıl) Bıçkı.
MIKTARE
Kuş ayağına yapılan köstek. * Kelepçe.
MIKVEM
(C: Mekâvim) Saban ağacının tutulacak yeri.
MIKVES
Yay kabı.
MIKZAF
Kayık küreği.
MIKZEF
Tanbur.
MI’LA
Çulhaların çukur içinde ayak ile basıp oynadıkları nesne.
MI’LAK (MA’LUK)
(C: Meâlik) Üzengi kayışı. * Üzüm hevneği. * Et ve üzüm asılan çengel.
MINKARÎ
Gaga biçiminde. Gagaya benzer olan. * Gaga ile alâkalı.
MINTAKA
(Mıntıka) Muayyen bir yer. Havali. Taraf. Kısım. Kuşak. Kenar. Yeryüzünde bir kısım. Bölge.
MINTAKA-İ MEMNUA
Yasak bölge.
MINTIKA-İ HARRE
Sıcak mıntıka. Ekvator iklimi olan yerler. Hatt-ı istiva mıntıkası.
MINTIKAT-ÜL BÜRUC
Burçlar mıntıkası. Coğ: Oniki burcun bulunduğu tutulma dairesi. (Bak: Büruc)
MINTÎK
Çok düzgün konuşan.
MINZAR
Röntgen. * Bakma âleti.
MIS’AD
Merdiven. Yükseğe çıkmakta kullanılan âlet. Asansör.
MI’SAM
(C: Meâsım) Kolun bilezik takacak yeri.
MI’SAR
(C: Meâsır) Yeni hayız görmüş ve büluğuna yetişmiş olan kız.
MISBAH
Kandil. Çıra. Meş’ale. Lâmba. (Aya, güneşe, yıldızlara ve mecâzen de Resul-i Ekrem’e (A.S.M.) bu isim verilmiştir.)Sabah ve sabahat maddesinden ism-i âlettir ki; sabah gibi lâtif ve kuvvetli aydınlık veren lâmba demektir. (E.T.)
MISBAH-ÜL MESHUR
Sabahlayan, sabahlamış.
MISDAGA
Yüz yastığı.
MISDAK
(Sıdk. dan) Bir şeyin doğru olduğunu isbata yarayan şey. Tasdik âleti. * Alâmet. Tavır. Tarz. Düstur. * Değer ölçüsü.
MISDAKIYYÂT
Mısdak ilmi.
MISFAT
Süzgeç. Tasfiye âleti.
MISGAR
Sarı yüzlü.
MISKA’
(C: Mesâki) Fasih dilli, güzel sesli kişi.
MISKAB
Delme âleti.
MISKAL
Cilâlayan, parlatan âlet. * İnce. Zarif.
MISKAT
Su kovası.
MISR
(C.: Emsâr) İki şey arasındaki perde, hâil. * Memleket. Şehir. * Afrika’nın şimalinde bir memleket ismi. * Bir hububat adı.
MISRA’
Kapı kanadı. * Edb: Bir manzum yazının her bir satırı. Tam bir vezin ölçüsüne göre tanzim edilmiş söz.
MISRÂ-İ ÂZÂDE
Edb: Başlıbaşına mânası bulunan mısra.
MISRÂ-İ BERCESTE
Edb: En güzel ve en kuvvetli olan mısra.
MISRAM
(C: Mesârim) Orak.
MISRAN
Basra ile Kufe şehirleri.
MISRÎ
(Mısriyye) Mısırlı. * Mısır ülkesiyle alâkalı.
MISTABA
(C.: Mesâtıb) Peyke, sedir.
MISTABANİŞİN
f. Sedirde oturan.
MISTAR
Yazının güzelliğine, düzgünlüğüne yarayan âlet. Yazı yazarken satırları doğru gösterebilmek için lâzım olan çizgileri yapmağa yarayan âlet. * Sıvacıların bir âleti.
MISTAR-I HİKMET
Hikmetin mıstarı.
MISVA
Uylukları zayıf ve etsiz olan kadın.
MISVAT
Çok haykıran, çok bağıran. * Ses kuvveti.
MISVELE
(C: Mesâvil) Harman süpürgesi.
MISYAF
Yaz günlerinde çok yağmur yağan yer. * Sakalı ağarmayınca evlenmeyen erkek.
MISYED(E)
Av avlamağa mahsus âlet. Tuzak, kapan.
MIŞAT
(Mışt. C.) Taraklar.
MIŞMIŞ
Zerdali, erik veya kayısı.
MIŞRAK
Güneşi bol olan yer.
MI’TA
(C: Mıât-Mıâtâ) Bahşişi ve hediyesi çok olan kişi.
MIT’AM
Çok yeyici, fazla yiyen.
MIT’AM
Çok yemek yediren.
MIT’AN
(C.: Metâin) At sürücüsü.
MI’TAR
(C: Meâtır) Devamlı güzel kokular sürünen.
MITFEHA
Kevgir.
MITHAN
Değirmen.
MITHAR
Uzağa giden ok.
MITHERE
Su kabı. Matara.
MI’TÎR
Güzel kokular sürünen.
MITLA
(C: Metâli) Dikenli otlar biten yumuşak yer.
MITLAK
Sık sık kadın boşayan erkek.
MITMER
Yapı ipi.
MITRAB
Neşeli adam. Neşesi bol kimse.
MITRAK(A)
(C.: Metârık) Sopa, değnek. * Tokmak. * Mızrak. * Çekiç.
MITRED
(C: Metârıd) Avın ardından atılan kısa süngü.
MITREDE
Yünden veya haz denilen kumaştan yapılan elbise.
MITRÎ
Cendereci.
MITV
(C: Mitâ) Hurma salkımı.
MITVA’
Çok muti’, çok itaatli.
MI’VEL
(C: Meâvi) Sivri külünk ve balta.
MIZFAR
Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.
MIZMAR
(C.: Mezâmir) Koşu meydanı. Yarışma sahası.
MIZRAB (MIZRÂB)
(C.: Medârib) Saz zahmesi. (Onunla saz çalarlar).
MIZRAK
Ucu sivri uzun saplı harp âleti. Kargı.
MIZREB
Büyük çadır, oba.
MIZYA’
Malını çok harcayan kimse. Malını fazlaca zâyi eden adam.
MIZZ
Yemeğin lezzetinden ağzını şapırdatmak.
MİA
Günlük adı verilen zamk.
MİÂ’
(C.: Em’â) Bağırsak.
MİAD
Vaad edilen gelecek zaman veya yer. * Müsaade edilen zaman. * Kıyâmet. Mahşer. * Vaad. Müddet.
MİÂÎ
(Miâiyye) Bağırsakla alâkalı.
MİÂ-İ A’VER
Körbağırsak.
MİÂ-İ GALİZ
Kalınbağırsak.
MİÂ-İ İSNÂ-AŞER
Oniki parmak bağırsağı.
MİÂ-İ RAKİK
İncebağırsak.
MİAT
(Mie. C.) Yüzler. Yüz sayıları.
Mİ’BER
(Mi’bere) İğne kutusu, iğne kabı.
Mİ’BER
Suyu geçmeğe yarıyan kayık, sal gibi vâsıtalar. * Köprü. Su geçme geçidi.
MİBLA’
(Bel’. den) Obur.
MİBNAH
Heybe.
MİBRED
Eğe. * Eğe cinsinden bir yazı âleti.
MİBREE
Kalemtraş. Kalem açmağa yarıyan âlet.
MİBTAN
Çok yemekten karnı şişen etli ve yağlı kişi.
MİBVEL
(Mibvele) Sidik kabı. Küçük abdest edilecek delikli taş veya oluk.
MİBZA’
Kan almakta kullanılan âlet. Neşter.
MİBZAG
Nişter, kan alacak âlet.
MİBZEL
(C: Mebâzil) Süzgeç.
MİBZELE
(C: Mebazil) Her gün giyilen kaftan, günlük elbise.
MİBZER
Tohum ekmekte kullanılan bir âlet.
MİCDAF
(C: Mecâdif) Sandal, kayık küreği.
MİCDAH
(C: Mecâdih) Kavut karıştırdıkları ağaç. * Menazil-i Kamerden bir yıldız.
MİCDAR
Bostan korkuluğu. Korkuluk.
MİCDEL
(C.: Mecâdil) Köşk, kasır, kâşâne.
MİCENE
(C.: Mevâcin-Meyâcin) Kassar tokmağı.
MİCENN
Kalkan, siper.
Mİ’CER
Bir cins kadın başörtüsü. Eşarp.
MİCERR
Gem çenberi. * Matkap kayışı.
MİCERRE
(C: Mecirr) Yer düzeltilen sürgü. * Demir kürek. (“Bel” denir)
MİCESSE
Ağaç budamada kullanılan keskin demir.
MİCEŞŞ
El değirmeni.
MİCHAR
Yüksek sesle konuşan.
MİCLAT
Ağaç budamada ve bağ filizini kesmekte kullanılan demir.
MİCMER
İçinde tütsü yakılan bakır yahut bronzdan küçük şamdan şeklindeki aletin adıdır. “Buhurdan” da denilir.
MİCR
Çenber.
MİCREFE
(C: Micref-Mecarif) Ateş küreği.
MİCSED
Cesede yapışık olan elbise.
MİCVAD
Güzel şiirler söyliyen şâir.
MİCVEB
Bir şey kesmeye yarıyan demir.
MİCVEL
Gömlek. * Küçük esvap. * Kalkan.
MİCZAF
(C: Mecâzif) Gemi küreği.
MİCZAM
Pek keskin kılıç.
MİCZEM
Çok keskin kılıç.
MİDA’
Bir şeyin son bulduğu yerin sonu. * Yolun sıklaştığı yeri.
MİDA’ (MİDEA)
(C.: Mevadi’) Eski kaftan, eski elbise.
MİD’A(T)
Şehrin burcu.
MİDAD
Yazı mürekkebi. Mürekkeb.
MİDADİYE
Mürekkep konan şey. Mürekkep hokkası.
MİDAE
Kırba. Deriden su kabı. İbrik. Matara. * Çeşme lülesi. * Abdest alınan yer.
MİDAKA (MİDAKKA)
Kendisiyle bir şey dövülüp ezilen şey. Havan.
MİDANEM
f. Biliyorum.
MİDARE
Çuvaldız gibi bir demir. (Kadınlar onunla saç düzeltirler.)
MİDAS
Pabuç.
MİD’AS
Çok işlek olduğundan yumuşamış olan yol.
MİDDE
Cerahat, irin.
Mİ’DE
(C.: Miad) İnsan ve hayvanlarda, yenen şeyleri hazmetmek vazifesi olan bir iç uzvu.
MİDE-NÜVAZ
Mide okşayan (maydanoz).
MİDEVÎ
Mide ile alâkalı mideye ait. * Mideye yarar.
MİDFA’
(C.: Medâfi’) Ask: Top.
MİDHANE
Buhurdan.
MİDHAT
Medhetme, övme.
MİDHATGER
f. Övücü, medhedici.
MİDİLLİ
At cinsinin küçük çaptaki nev’ine verilen addır. Bu türlü atlar Midilli adasında yetiştirildiği için bu adı almıştır.
MİDKAS
İpek.
MİDLES
(C: Medâlis) Def’edecek yer.
MİDMAK
Binanın iskeleti.
MİDMEK
(C: Medâmik) Ziynet verecek âlet. * Haberi şâyi eden, duyuran nesne.
MİDRA
Boynuzdan veya demirden çuvaldız gibi bir nesne. (Kadınlar onunla saçlarını düzeltip islâh ederler ve tarakla da tararlar.)
MİDRAR
Yağmur yağdıran bulut. * Çok su döken.
MİDRAS
Okuma yeri. * İçinde Tevrat dersi verilen ev.
MİDRE
Bahadır, kahraman.
MİDREBE
Demir yerine ucuna boynuz takılan süngü.
MİDVEK
Bir şey ezmekte kullanılan taş.
MİDYAN
(C.: Medâyin) Daima borç eden kimse.
MİE
Yüz. Yüz sayısı.
MİETEYN
İki yüz. (200)
MİFAD
Kebap demiri.
MİFER
Hizmetkâr, hizmetçi.
MİFEZZA
Tokmak.
MİFRAK
(C: Mefârik) Başın ortası (saçın bölük olduğu yerdir.)
MİFRAS (MİFRÂS)
(C: Mefâris) Gümüş kesecek âlet. * Demir.
MİFSAD
Kan almakta kullanılan âlet. Neşter.
MİFSAL
Dil, lisan.
MİFTAH
Açan âlet. Anahtar. Kilidleri açan anahtar.
MİFTELE
Yün eğirmekte kullanılan çatal değnek.
MİFZAL
Gündelik iş elbisesi.
MİFZAL
Fazilet ve şeref sahibi.
MİG
f. Duman, sis, duhân. * Kara bulut.
MİGDAD
Çok gadaplı, çok kızgın.
MİGFER
Ateşli silâhların icadından evvel, muharebede kılıç, mızrak ve ok gibi harp âletlerinden korunmak için başa giyilen bir nevi başlık idi. Miğfer, zırh ile beraber bir bütün teşkil ederdi. Osmanlı miğferleri çeşitli şekillerde olmakla beraber genel olarak iki kısma ayrılırdı. Bir kısmı ince bakırdan, diğer kısmı ise çelikten yapılırdı. Miğfer; tepesi sivri fes biçiminde idi. Asıl tepeye gelecek yer temrenle süslenir, temrenin ucu kâh sivri olur, bazan da lâfza-i Celâl ve bazı kere de hilâl ile son bulurdu.
MİGFERÎ
Miğfer şeklinde olan, miğfer biçiminde olan. * Miğferle ilgili.
MİGLAK
(C.: Megalik) Kilit, mandal.
MİGNAK
f. Dumanlı, sisli. Bulutlu.
MİGSEL
Tas, ibrik. Yıkanmada kullanılan kab.
MİGVEL
(C.: Megavil) İnce kılıç. Hançer.
MİGZEL
(C.: Megazil) İplik eğirmekte kullanılan âlet. iğ.
MİH
(C.: Mihâ) f. Ulu, büyük. Azim, kebir.
MÎH
f. Çivi, mıh. Kazık.
MİHA
Yaş değnek.
MİHAD
Yer. Arz. * Beşik. * Döşeme. Döşek.
MİHADDE
Baş ve yüz altına koydukları yastık. * Kazma. * Balta.
MİHAFFE
Mahfe. Katır veya develerin sırtına konulan ve iki kişinin oturabileceği büyüklükte olan sepet.
MİHAH
(Muhh. C.) Beyinler. * İlikler.
MİHAİL
Resul-i Ekremin (A.S.M.) geleceğini haber veren ve bir ismi de Mişâil olan eski zaman Peygamberlerinden bir Zâttır. Kitabının 4. bab’ında: “Ahir zamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orda hakka ibadet etmek üzere, mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden oraya birçok halk toplanıp Rabb-ı Vâhide ibadet ederler. O’na şirk etmezler.” diye bahsetmiştir.(İşte şu âyet, zâhir bir surette dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i Merhume nâmıyla şöhret-şiar olan ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) tarif ediyor. M.)
MİHAK
(Mahâk-Muhâk) Her arabi ayın son üç gecesi.
MİHAL
Kuvvet. Azab. Ukubet.
MİHAMME
Yer süpürgesi.
MİHAMME
Küçük bakır ibrik.
MİHAN
(Mih. C.) Ulular, büyükler.
MİHAN
(Mihnet. C.) Mihnetler, sıkıntılar.
MİHANİKÎ KIRAET
Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.
MİHANİKİYYET
yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler. * Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.
MİHAR
(Mühür. C.) At yavruları. Taylar.
MİHAŞŞ(E)
Ot biçtikleri âlet. Orak ve tırpan. * Ot koydukları kap.
MİHATT
Deriden kıl ve yün yolacak demir.
MİHAZ
Çizme mahmuzu.
MİHBAZ
(C.: Mehâbiz) Hallaç tokmağı.
MİHBEB
Tâne tâne kesecek âlet.
MİHBERE
(C.: Mehâbir) Mürekkep koydukları kap.
MİHCEM(E)
(C.: Mehâcim) Hacamat şişesi. * Çekip emmeğe mahsus âlet.
MİHDA
İçine hediye konulan kap.
MİHEK
f. Küçük çivi. * Karanfil.
MİHEN
(Bak: Mihan)
MİHENK
(Mihek) Altının ayarını anlamaya mahsus bir taş. Ölçü. İyiyi kötüyü ayıran, ayar âleti. * Mc: Bir insanın kıymetini, ahlâkını anlamaya yarayan vasıta.
MİHFAR
Toprak kazan âlet. Kazma.
MİHFEN
Değirmen sepeti.
MİHFER(E)
(C.: Mahâfir) Kazma. Bel.
MÎHÎ
f. Çivi şeklinde. Çiviye âit.
MİHÎN
(Mihine) Daha büyük, daha ulu.
MÎHKADEM
f. Ayağı kırık.
MİHLA(T)
İçine yulaf koyup davara vermekte kullanılan torba.
MİHLAF
Vaadinde çok hilâf eden, sözünde durmayan kimse.
MİHLAK
Ustura.
MİHLEB
İçine süt sağılan kap.
MİHLEB
(C.: Mehâlib) Yırtıcı kuşların tırnağı, pençesi. * Orak, bıçak.
MİHMAN
f. Misafir.
MİHMANDAR
f. Misafire hizmet ve yardım eden. Misafiri ağırlayan.
MİHMANDAR-I KERİM
Dünya misafirhanesinde kullarına yardım ve in’am eden Rabbimiz, Allah (C.C.). * Müslümanlara dünya misafirhanesinde rehberlik eden, Hazret-i Peygamber (A.S.M.)
MİHMANDARÎ
f. Mihmandarlık. Misafir ağırlayıcılık.
MİHMANHANE
f. Misafirhane. Misafir edilecek yer. Otel. * Mc: Dünya.
MİHMANÎ
f. Mihmanlık, misafirlik.
MİHMANNEVAZ
f. Misafire iyi muamele ederek ikram eden. Misafir ağırlayan.
MİHMANPERVER
f. Misafir ağırlayan, misafire ikram eden, misafir seven.
MİHMANPERVERÎ
f. Misafirperverlik, misafir ağırlayıcılık.
MİHMANSERAY
f. Misafirhane. Otel. * Mc: Dünya.
MİHMEL
(C.: Mehâmil) Kılıç bağı. * Büyük mahfe.
MİHMER
(C.: Mehâmir) Semer atı.
MİHMEZ (MİHMÂZ)
Çizme mahmuzu.
MİHNEKA
(C.: Mehânık) Maktul. * Gerdanlık. * Boğacak âlet.
MİHNET
Zahmet. Eziyet. Dert. Belâ. * Mc: Tecrübe, sınamak.
MİHNET-ÂBÂD
f. Keder, mihnet ve gam dolu olan yer. * Mc: Dünya.
MİHNETDİDE
f. Musibete uğramış. Keder ve mihnet görmüş.
MİHNETGÂH
f. Keder, gam ve mihnet çekilen yer. * Mc: Dünya.
MİHNETKEDE
f. Gam ve keder çekilen yer. Nihnet yeri. * Mc: Dünya.
MİHNETKEŞ
f. Keder, eziyet ve mihnet çeken.
MİHNETZEDE
f. Afet ve belâya uğramış. Keder, mihnet ve musibete giriftar olmuş.
MİHR
(Bak: Mehr)
MİHRAB
Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer. * Şiddetli harbeden cengâver. Bahadır. * Evin şerefli yüksek yeri, çardak. * Meclisin sadrı ve ekrem mevzii. * Mc: Harb âleti. * Orman. * Melikin hususi makamı. * Mc: Şeytan ve hevâ ile muharebe edecek yer. * Ümit bağlanan yer.
MİHRAB-I CEMŞİD
Güneş, Şems.
MİHRACE
(Hind’ce: Mahraca) Hindistan’da Hindu dininden olan hükümdarların büyüklerine verilen ünvandır. Hindu kral.
MİHRAF
Hekimin yarayı muâyene ettiği âlet.
MİHRAK
Fiz: Küre içi biçiminde (içbükey) bir aynaya müvâzi (paralel) gelen ışıkların, aksettikten sonra toplandıkları nokta. Yakıcı nokta. * Hareket merkezi.
MİHRAK
Çok hareket eden. * Hareket âleti. Karıştıracak nesne.
MİHRAK
(C.: Mehârik) Ağaç kılıç. * Yırtıp parçalayacak âlet.
MİHRAKÎ
Mihrak noktasına âit.
MİHRAS
(C.: Mehâris) Dibek taşı.
MİHRAT
(C.: Mehârit) Her yıl derisi kavlayıp soyulmak âdeti olan yılan.
MİHRAT
Tennur odunu karıştırdıkları âlet. * Çiftçi sabanı.
MİHRBAN
f. Merhamet ve şefkat sahibi. Muhabbetli, sevimli, yumuşak huylu ve güleryüzlü.
MİHRBANÎ
f. Dostluk, muhabbet, sevgi.
MİHRE
f. Acemi ördekleri avlamak için su kenarlarına bağlanan ördek.
MİHREF
(C.: Meharif) İçine yemiş koydukları kap.
MİHREZ
İğne, ibre.
MİHRGAN
f. Sonbahar. Güz mevsimi. * Eski İranlıların iki büyük bayramlarından birinin adı.
MİHRNAZ
f. Naz güneşi. Çok nazlı.
MİHSAD
Ekin orağı.
MİHSAF
(C.: Mehâsıf) Biz dedikleri ince uzun demir.
MİHSAL
Keskin kılıç.
MİHSAL
Ok yapılan demir.
MİHSARRE
Bir kimsenin elinde tuttuğu sopa veya değnek.
MİHSERE
Süpürge.
MİHŞAH
(C.: Mehâşi) Kaba kilim.
MİHTAB
Balta. Odun kesmekte kullanılan âlet.
MİHTAT
Cetvel tahtası.
MİHTER
(C.: Mihterân) Daha büyük. Daha ulu.
MİHTERÂN
(Mihter. C.) f. Daha büyükler.
MİHTERÎ
f. Büyüklük, ululuk, azimlik.
MİHVAL
Çok hilekâr. Hileci. Dolandırıcı.
MİHVEKA
Süpürge.
MİHVER
Dünyanın kuzey ve güneş kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından geçen mil. Düzgün geometrik şekilleri iki eşit kısma ayıran doğru çizgi. Çark ve tekerlek gibi dönen şeylerin ortasından geçen mil. Merkez. * Mat: Üzerinde bir müsbet ciheti var farzedilen sonsuz hat. * Kağnı arabasının dingili.
MİHVER-İ ÂLEM
Arzın merkezinden geçerek semâ küresini her iki tarafta kesen mevhum hat.
MİHVER-İ ARZ
Arzın kuzey ve güney kutupları arasında uzanıp, merkezden geçtiği farz olunan hat.
MİHVER-İ HAREKÂT
Askeri harekâtın yapıldığı yer.
MİHVER-İ NEBAT
Kök, gövde ve yaprakların tamamı.
MİHYAC
Şiddetli. * Çok, ziyâde, fazla.
MİHYAF
Tez susayan davar.
MİHYAL
Bir yıl ekilip, bir yıl ekilmeyen arazi.
MİHYAT
İğne.
MİHZA (MİHZAB)
Ateş karıştırmakta kullanılan ağaç.
MİHZAB
Boyacıların elbise boyadıkları küp.
MİHZAC
Çamaşır tokacı.
MİHZAK
Çok gülen kadın.
MİHZAR
Mânâsız ve saçma sapan sözler konuşan.
MÎK
Çabuk ağlayan, yufka yürekli olan.
MÎK
f. Çekirge.
MİKA
Muhabbet, sevgi.
MİKAA
Kassarların üzerinde bez döğdükleri ağaç. * Kassarlar tokmağı. * Yaşlı ve uzun boylu kimse.
Mİ’KAB
Kızdan sonra oğlan doğuran kadın. Bir oğlan sonra bir kız doğuran.
MİK’AB
Geo: Küb. * Mat: İki defa kendisi ile çarpılan sayı.
MİK’AB
(C.: Mekâıb) Topuk mesti.
MİKÂİL
Rezzakıyyet arşının hamelesi olan büyük Melek. Dört Büyük Melekten birisi. (Bak: Melâike)
MİKAMME
Süpürge.
MİKAT
Bir iş için tayin edilen zaman veya yer. * Mekke-i Mükerreme yolu üzerinde hacıların ihrama girdikleri yer.
MİKAT
Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.) * Kesilme ânında koyunun ayağını bağladıkları ip.
MİKAT SÜNNETİ
Hacca niyet edenin ihrama girmesi.
MİKATÎ
Hacc mevsimini beklemek üzere Mekke-i Mükerreme’de kalan kimse.
MİKATT
(C.: Mikât) Üzerinde kalem kesecek âlet.
MİKDAD
Demir kesme âleti.
MİKDAM
(C.: Makadim) Çok ayaklı. * Kıdemli. * Çok çabalayıp uğraşan. Fazlaca gayret sarfedip ikdâm eden.
MİKDAR
Parça. Kısım. Bölük. * Kıymet. Değer. Derece.
MİKDAR-I KÂFİ
Yeter derecede.
MİKDAR-I KAMET
Namaza başlamak için okunan kamet zamanı kadar.
MİKELE
Sofra takımı.
MİKHAL
(C.: Mekâhil) Göze sürme çekmekte kullanılan âlet.
MİKLEB
Eskiden ciltlenen kitapların sol tarafındaki fazlalık parçanın adı.
MİKLEME
Kalemlik, kalem konacak âlet.
MİKNE
(C: Mekenât) Süpürge.
MİKNESE
Süpürge.
MİKNET
Güç, kudret, kuvvet.
MİKRA’
Balta gibi bir alettir ve onunla taş parçalarlar.
MİKRAA
(C: Mekâri) Davul çomağı. * Çoban değneği.
MİKRAM
Çok ikram ve kerem eden. Bağışlayan, ihsan eden.
MİKRAM (MİKRAME)
(C: Mekârim) Kadınların başını ve yüzünü örttükleri nakışlı bez.
MİKRAT
(C: Mekârâ) Su mecrâsı. (Her taraftan gelen yağmur suyu orada toplanır.) * Büyük havuz. * Büyük çanak.
MİKRAZ
(C.: Mekariz) Makas.
MİKREB
(C.: Mekârib) Çift sürmede kullanılan saban.
MİKRON
Fr. Metrenin milyonda biri. Milimetrenin binde biri.
MİKROSKOP
Fr. Gözle görülmeyecek kadar küçük cisimleri, çok defa büyük göstermeye yarayan âlet.
MİKSAHA
(C.: Mekâsih) Süpürge.
MİKSAL
Çok keskin kılıç.
MİKSAR
Çok konuşan, sözü uzatan, geveze. * Çoğaltan, teksir eden.
MİKSEFE
(Kesâfet. den) İçine elektrik enerjisi yığılan âlet. (Kondansatör)
MİKSEHA
(C.: Mekâsih) Süpürge.
MİKSİR
Çok söyleyici, çok konuşan.
MİKŞAT
Hattatların, kamış kalemlerinin kabuğunu soymakta kullandıkları âlet.
MİKTA’
Kesecek âlet.
MİKTEBE
Tabak üstüne örttükleri nesne.
MİKTEL
Onbeş sa’ miktarı nesne alır ölçek.
MİKVAL
Çok konuşan.
MİKVED
(C.: Mekavid) Yular.
MİKVEL
Lisan. Dil.
MİKYAL
(C.: Mekâyil) (Keyl. den) Ölçek. Tahıl ölçeği.
MİKYAS
Kıyas edecek, ölçecek âlet. Ölçü âleti. Uzunluk ölçüsü. Ölçek.
MİKYAS-I KUVVET
Kuvvet ölçer. Dinamometre.
MİKYAS-I MÂ
Hidrometre.
MİKYAS-I ZELAZİL
Yer sarsıntısının şiddet ve yönünü gösteren âletler.
MİKYAS-ÜL HARARE
Harâret derecesini ölçen âlet. Termometre.
MİKYAS-ÜL MÂYİAT
Sıvıların yoğunluk derecesini ölçen âletin adı.
MİKYAS-ÜR RİYAH
Rüzgâr hızını tâyin eden âlet.
MİL
İğne gibi ince ve uzun bir âlet. * Göze sürme çekecek âlet. * Ucu sivri çelik kalem. * Sivri dağ tepesi. * Bir çarkın, üzerinde döndüğü mihver, eksen. * Elektromotordan iş tezgâhına kuvvet nakleden uzun çelik çubuk. * Selin bıraktığı en verimli münbit toprak. * Mesafeyi gösteren işaret çubukları. * Bir kilometreden fazla mesafe, uzaklık.
MİLA
Bir kap dolusu nesne.
MİLAD
(Velâdet. den) Doğum günü. * Hz. İsa’nın (A.S.) doğum günü kabul edilen yıl başı.
MİLADÎ
Milada ait. Milada dayanan. Ekser Avrupalıların takvim başlangıcı yaptıkları Milad yılına ait. * İsa’nın (A.S.) doğumundan itibaren başlayan takvim ki, miladî tarih denir.
MİLAH
(Milh. C.) Milhler, tuzlar.
MİLAHAT
Gemicilik. Gemicilik bilgisi.
MİLAK
Bir nesnenin kıyam ve sebâtına sebep olan nesne.
MİL’AKA
(C.: Melâik) Tahta kaşık.
MİL’AKA-TIRAŞ
f. Tahta kaşık yapan.
MİLAT
Duvara yaptıkları çamur. Sıva balçığı.
Mİ’LAT
(C: Meâli) Yas tuttuğunda, kadınların gözyaşı sildikleri bez.
MİLBEN
Kerpiç kalıbı. * Süt sağacak kap.
MİLDEM (MİLDÂM)
Çekirdek dövdükleri taş. * (BibBiiiiiib Kafa) ve iri vücutlu kimse.
MİLDES
Hurma çekirdeğini dövdükleri büyük taş.
MİL’E
Dolu, dolusu. * Cemaat. (Bak: Mele’) * Havuz.
MİLEL
(Millet. C.) Milletler. Bir millet sayılan topluluklar. * Bir din veya mezhebde olan topluluklar.
MİLEL-İ MÜTEMEDDİNE
Medenileşmiş milletler.
MİLEL-İ SÂİRE
Başka, diğer milletler.
MİLEZZ
Katı, şiddetli, şedid.
MİLG
(BibBiiiiiib Kafa) .
MİLH
(C.: Emlâh-Milha-Milah) Tuz.
MİLHA
Kutu. Dağarcık.
MİLHA
(Milh. C.) Tuzlar.
MİLHA
(Milhât) (C.: Melâhi) Eğlence, oyun, cümbüş.
MİLHAB
(C.: Melâhib) Kesecek âlet. * Ber nesnenin kabuğunu soyacak âlet.
MİLHAFE
Bürünecek şey. Yorgan.
MİLHE
Güzel kelâm, lâtif söz.
MİLHEZ
Mürekkep karıştırmakta kullanılan bir âlet.
MİLHÎ
(Milhiye) Tuzla alâkalı. Tuzdan.
MİLİ
f. Kedi.
MİL-İ BAHRÎ
İngiliz deniz mili. (1852 metre)
MİL-İ BERRÎ
Kara mili. (1609 metre)
MİLİS
Fr. Orduya yardımcı halk kuvveti.
MİLK
Mal cinsinden olan yer. Birisinin tasarrufu altında bulunan yer. Mülk.
MİLKA
Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham iplik.
MİLKAT
(C: Melâkıt) Tandırdan ekmek çıkaracak âlet.
MİLKAT
Cerrah cımbızı.
MİLKDAR
f. Hükümdar, pâdişah. Mülk sâhibi.
MİLKED
Nesne dövecek âlet.
MİLK-İ YEMİN
Köle, cariye.
MİLLET
Bir dinden olanların topluluğu. Din, dil ve târih beraberliği bulunan insan cemaatı. Sınıf. Topluluk. * Bir sülâleden gelenlerin hepsi. * Maddi, mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi.
MİLLET-İ BEYZA
Bütün Müslümanlar.
MİLLET-İ HÂKİME
Hâkim millet.
MİLLET-İ MERHUME
Müslümanlar, İslâm Milleti. (Allah’a ve onları ebedi saadete sevkeden emirlerine itaat ettiklerinden, kendileri rahmete mazhar olmuşlardır.)
MİLLÎ
(Milliye) Din ve millete âit, milletle alâkalı, millete mensub.
MİLLİYET
Ümmet. Aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl. Millet olma. Aralarında maddi mânevi birlik ve beraberlik râbıtaları bulunan topluluktaki vasıf. (Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu, İslâmiyyet; aklı, Kur’ân ve imândır.)(Kimin himmeti milleti ise, o tek başiyle küçük bir millettir. M.)(Fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zâlimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki, parçalayıp, onları yutsunlar.Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsâni var; gafletkârâne bir lezzet var; şeâmetli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, “Fikr-i milliyeti bırakınız!” denilmez. Fakat, fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir. Şeâmetlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, mütayakkız davranır. Şu ise, muhâsamet ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, hadis-i şerifte ferman etmiş: $Ve Kur’an da ferman etmiş: $ İşte şu hadis-i şerif ve şu âyet-i kerime; kat’i bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünki: Müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor… M.) (Bak: Türk)(Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:Evvelâ: şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta mâruz olmakla beraber; Merkez-i Hükümet-i İslâmiyye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı sâireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakiki unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakiki unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek mânasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyet-perverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi mecbur olmuş; demiş: “Dil, din bir ise; millet birdir.” Mâdem öyledir. Hakiki unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münâsebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dâhildir. M.)
MİLLİYETPERVER
f. Milliyetini seven.
MİLSAH
(C.: Melâsıh) Keten tarağı.
MİLT
Nesebi bilinmeyen.
MİLTAN
Yağ değirmeni.
MİLTAT
Dimağa ermiş olan baş yarası. * Deniz kenarı.
MİLVAH
Tuzak yanında koydukları kuş. * Semiz olmayan hayvan.
MİLVAT
Mala.
MİLZAB
(C.: Melâzib) Aşırı derecede cimri, pek hasis.
MİM
Kur’ân-ı Kerim alfabesindeki yirmidördüncü harf olup, ebced hesabında kırk sayısının karşılığıdır. * Tarih yazarken bazan Muharrem ayına bir işaret olabilir. * Bir kitap veya ibarenin sonuna veya altına temme (bitti) yerine ve “mâlum oldu, görüldü” makamında konulan bir harftir. (Bak: Ebced)
Mİ’MAR
İmar eden. Hüner sâhibi. İnşaat plânlarını yapan ve bunların kurulmasına bakan san’atkâr. Binâ inşa eden mühendis.
Mİ’MARÂN
f. Mimarlar.
Mİ’MARÎ
(Mi’mariyye) Mimarlıkla alâkalı. Mimarlığa âit. * Bir yapı için mimara verilen para.
MİMHA
Meni silmeye mahsus bez parçası.
MİMHAZA
Yayık. (Onunla yoğurttan yağ çıkarırlar.)
MİMÎ
(Mimiyye) Mim harfi ile alâkalı. İçinde mim harfi bulunan kelime.
MİMLAKA
Yer düzeltecek taş.
MİMLEHA
Tuzlu yer.
MİMRAZ
Hastalıklı, illetli.
MİMSAH
Yalancı.
MİMSAHA
Adi basacak nesne. * Yüz silecek mendil.
MİMSİZ MEDENİYET
Vahşilik, denîlik. Alçaklık. * Medeni kelimesinin, Kur’ân alfabesine göre “mim” harfini kaldırırsak, denî kelimesi kalır. Buna binaen, “mimsiz medeniyyet” de denî, alçak ve zâlim yerinde kullanılmıştır.
MİMTAR
Yağmurluk.
MİN
Arabçada harf-i cerrdir. 1- Mekân ve bir şeye başlamayı ifâde eder.Meselâ: $ “Haftadan haftaya” da olduğu gibi.2- Teb’iz için olur. Meselâ: $”Kim bir kavme benzemeğe özenirse onlardan sayılır” cümlesinde olduğu gibi. Bazılarını, bir kısmını ifâde ediyor. 3- Cinsi beyan için olur. Meselâ: $ “İşlediğiniz hayrı Allah bilir” cümlesinde “min” tebyine (açıklamaya) vesile oluyor.4- Bedel-i ivâz (karşılık) için olur. Meselâ: $ “Ahirete bedel, dünya hayatına râzı mı oldunuz” cümlesinde olduğu gibi.5- Tâlil (sebeb bildirmek) için olur. Meselâ: $ “Allah’tan korktuğu için ağlıyor.” cümlesinde olduğu gibi. Önündeki kelime mef’ulün leh olur.6- İstiğrak ifadesi için olur. Gâyet, hiç bir, hiç… gibi. “Bize hiç bir yorgunluk dokunmadı” cümlesinde olduğu gibi. $ Bâzı fiiller mef’ul-ü bihini, “min” ile alır. Bu takdirde… den, dan… manası ile tercüme edilmez.7- Tahsis-i alel umum (katiyyet ifadesi) için olur. Bu da zâidedir. Meselâ: $ “Hiç kimse bana gelmedi” cümlesinde olduğu gibi. Bunlardan başka “min” harf-i icerri;fasıl mânasına, birbirine zıd iki kelimeden ikincisine dahil olur. Bâ-i cerreye, an $, fi $, ind $, alâ $’ya müradif olur. $ Rubbemâ, mânasına ve sıla olur. Lâm-ı zâide ve $ müz ve ba-i kasem yerinde de kullanılır.
MİN GAYR-I HADDİN
Had harici, edeb dışı olarak. * Haddim olmayarak.
MİN KÜLL-İL VÜCUH
Her yönden. Her cihetle.
MİN.. İLA
den… ye kadar.
MİNA
Şişe, cam, billur. * Parlak saray. * Sırça. Kuyumcuların kullandıkları lâcivert renkli sırça.
MİNA’
(C.: Miyâni) Liman.
MİNAFAM
f. Cam mavisi, sırça renkli.
MİN’AM
Çok in’am ve ihsan eden.
MİNARAT
(Minare. C.) Minareler.
MİNARE
(C.: Minarat) (Aslı menare’dir) Nur mevzii. Ezan mevkii.
MİNA-RENK
f. Gök mavisi.
Mİ’NAS
Kız doğuran kadın.
MİN-BA’D
Bundan sonra, bundan böyle.
MİNBAZ
Hallaç tokmağı.
MİNBER
Camide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü. (Rif’at mânasına olan nebr’den ism-i âlettir.) (Bak: Hutbe)(… Minber, Vahy-i İlâhinin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makâm-ı âliye çıkabilsin. S.)
MİNBEZE
Yastık.
MİNCAB
Zayıf kimse. * Yeleği ve temreni olmayan ok.
MİNCAR
Havan. Havan eli.
MİNCEDE
Küçük asâ, küçük sopa. * Yorgancı çubuğu.
MİNCEL
(C.: Menâcil) Orak. Ekin orağı.
MİNCEM
(C.: Menâcim) Terâzi kolu.
MİNCERE
Soğuk suya harâret veren kızmış sıcak taş. (O suya “necire” derler.)
MİN-CİHETİN
Bir cihetten, bir bakıma göre.
MİNCİLAB
Murdar su, pis su.
MİNDAG
Hücum edecek âlet.
MİNDAS
Yeyni avret, hafif kadın.
MİNDEF
(C.: Menâdif) Hallaç yayı.
MİNDEL
Hırslı, doymaz ve açgözlü insan. Yırtıcı kimse. * Zorba, eşkiya.
MİNDİF
Atılmış pamuk.
MİNDİL
(C: Menâdil) Peşkir. Mendil. Bez parçası.
MİN-EL EVVEL
Evvelden beri.
MİN-EL EZEL
Ezelden beri.
MİN-EL KADİM
Çok evvelden. Eskiden beri.
MİN-EL MÜHLİKAT
Helâk edenlerden. Mühlik olanlardan.
MİN-EL-ARŞ İLE-L-FERŞ
Arştan yeryüzüne kadar.
MİNEN
(Minnet. C.) Minnetler.
MİNESSERA İLESSÜREYYA
(Mines serâ il-es süreyyâ) Yerden göğe kadar.
MİN-EŞ ŞEMS
Güneşten.
MİNFAH
(C.: Menâfih) Körük.
MİNFAK
Çok fazla nafaka veren.
MİNFEHA
Peynir mayası.
MİNH (MİNHÜ)
(C.: Minhüm) Ondan. (Müzekker hâli.)
MİNHA
(C: Minah-Menâyih) Atiyye, bahşiş.
MİNHA
(C.: Minhünn) Bundan, ondan. (Müennes hâli)
MİNHAC
Meslek. Yol. Açık ve belli yol. * f. Büyük ve işlek cadde.
MİNHAC-I HİDAYET
Doğru yol. Hidayet yolu.
MİNHAC-ÜS SÜNNET
Sünnet yolu. Sünnet caddesi. Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) gittiği, emrettiği şeriat yolu.
MİNHAR
Misafirperver. Misafir kabul edip ağırlayan.
MİNHAS
(C.: Menâhis) Uğursuz şey.
MİNHAT
(C.: Menâhit) Dülger rendesi. Taş veya tahta yontmada kullanılan âlet.
MİN-HAYSÜ-LAYAHTESİB
Hesab edilmedik ve umulmadık yerden veya kadar (mânasında).
MİNHÜM
Onlardan.
MİNKAA
Küçük taş çömlek.
MİNKAB
Delecek âlet. Ateş yakmak ve tutuşmak.
MİNKAL
(C: Menâkıl) Çamur teknesi.
MİNKALE
Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki.
MİNKAR
(C.: Menâkir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. Taş yontmağa mahsus kalem.
MİNKAR-I MAHRUT
Gagaları konik biçimde ve kuvvetli olan kuşlar. (Serçe, karga gibi)
MİNKAR-I MEŞKUK
Kırlangıç ve çobanaldatan gibi gagaları kısa ve çok yarık olan kuşlar.
MİNKARÎ
Gaga biçiminde. Gagayı andırır tarzda.
MİNKAŞ
(Minkaşe) Cımbız, kıskaç. * Demir kalem.
MİNKAZ
Uzunluğuna yarılmış, boylamasına bölünmüş.
MİN-MA
(Mimmâ okunur) Şey, nesne. O şeyden.
MİNMAS
Kıl yolacak âlet.
MİNNET
İyiliğe karşı duyulan şükür hissi. * Birisine iyilik etmek. * Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.
MİNNETDAR
f. Bir iyiliğe karşı minnet duyan. Yük altında kalır gibi birisinin iyiliğine karşı mahcubiyet.
MİNNETDARANE
f. Minnetli olarak. Minnet eder surette.
MİNNETDARÎ
f. Minnetdarlık.
MİNNETDİDE
f. Minnet ve iyilik görmüş.
MİNNETKEŞ
(C.: Minnetkeşân) f. Minnet altında bulunan. Minnet çeken.
MİNNETKEŞÂN
(Minnetkeş. C.) Minnet altında bulunanlar, minnet çekenler.
MİNNETŞİNÂS
(C.: Minnetşinâsân) İyilik tanıyan. Minnet bilir.
MİNNETŞİNÂSÎ
f. İyilik tanıyıcılık, minnet bilirlik.
MİNSAF
(C: Menâsıf) Hizmetkâr, hizmetçi.
MİNSAR (MİNSİR)
Yardımı çok olan kimse. * Yardım edecek âlet.
MİNSEC
(C: Menâsic) Çulhaların bez tarağı.
MİNSEE (MİNESSEE)
Asâ, sopa.
MİNSEF
(C: Menâsif) Elek. Kalbur. Külünk.
MİNSEGA
(C: Menâsıg) Ekmekçilerin ekmek tozunu sildikleri nesne. * Yufka yuvarlağı.
MİNSER
(C: Menâsir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. * Yüz ile ikiyüz adet arasında olan asker. * Önlerinde ne bulunur yıkıp yakıp târumar eden asker. * Otuz ile kırk arasında olan at. * Kırktan elliye veya altmışa; ve yüzden ikiyüze kadar olan at.
MİNŞAA
Çulha mekiği.
MİNŞAKKA
Yarık, çukur, oyuk.
MİNŞAR
(C.: Menâşir) Testere, biçki.
MİNŞEFE
Sünger, bez gibi su silmeğe mahsus nesne.
MİNŞEGA
Ot ve yem koydukları kap.
MİNŞEL (MİNŞÂL)
(C: Menâşil) Yemek çatalı.
MİN-TARAFİLLAH
Allah tarafından. Cenâb-ı Hakk’ın emriyle.
MİNTAŞ
(C: Menâtiş) Kıl yolacak âlet. Cımbız.
MİNU
Şişe, sırça, cam. * Zümrüt. * Cennet, firdevs.
MİNU-YU HÂK
Mezar, kabir.
MİNVAL
Hareket tarzı, davranış. Usul, yol. * Fayda. * Uslub, tarz. * Bez dokuyan cüllah.
MİN-VECHİN
Bir bakımdan, bir cihetten.
MİNYATÜR
Eski el yazısı kitapları süslemek için sulu boya ile yapılan ince resimler hakkında kullanılır bir tâbirdir. İtalyanca “minyatura” kelimesinden alınmadır. Buna vaktiyle küçük nakış demek olan “hurde nakış” denilirdi. (O.T.D.S.) * İnce bir san’atla yapılmış küçük resimler.
MİNZAR
Ayna. Bakma âleti. Gözlük.
MİR
Amir. Bey. Baş. Kumandan. Vâli.
MİRA’
(Riya. dan) Riya etme, riyakârlık yapma. * Başkasının sözüne itiraz edip mücâdele etme. * İçindekinin aksini söyleme.
MİR-AB
f. Bir kentin su işlerine bakan kişi.
Mİ’RAC
Merdiven, süllem. * Yükselecek yer. * En yüksek makam. * Huzur-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk’ın huzuruna ruhen, cismen, hâlen çıkması mu’cizesi ki; en büyük mu’cizelerinden birisidir.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nasılki Arz ahâlisine inşikak-ı Kamer mu’cizesini göstermiş; öyle de: Semâvat ahâlisine, Mi’rac mu’cize-i ekberini göstermiştir. İşte Mi’rac denilen şu mu’cize-i âzamı, Otuzbirinci Söz olan Mi’rac Risalesi’ne havale ederiz. Çünki o risale, o mu’cize-i kübrâyı, ne kadar nurani ve âli ve doğru olduğunu kat’i bürhanlarla, hattâ mülhidlere karşı da isbat etmiştir. Yalnız, mu’cize-i Mi’racın mukaddimesi olan Beyt-ül-Makdis seyahatı ve sabahleyin Kureyş kavmi, Ondan Beyt-ül Makdis’in târifatını istemesi üzerine hâsıl olan bir mu’cizeyi bahsedeceğiz. Şöyle ki:Mi’rac gecesinin sabahında, Mi’râcını Kureyş’e haber verdi. Kureyş tekzib etti. Dediler: “Eğer Beyt-ül Makdis’e gitmiş isen, Beyt-ül Makdis’in kapılarını ve duvarlarını ve ahvâlini bize târif et.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman ediyor ki: $Yâni: “Onların tekziblerinden ve suâllerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenab-ı Hak, Beyt-ül-Makdis’i bana gösterdi; ben de Beyt-ül-Makdis’e bakıyorum, birer birer herşey’i târif ediyordum.” İşte o vakit Kureyş baktılar ki: Beyt-ül-Makdis’ten doğru ve tam haber veriyor…Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş’e demiş ki: “Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm kâfileniz yarın filân vakitte gelecek. Sonra o vakit kâfileye muntazır kaldılar. Kâfile bir saat teehhür etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl-i tahkikın tasdikıyla, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yâni Arz, O’nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatını bir saat tâtil etmiştir ve o tâtili, Güneş’in sükunetiyle göstermiştir. İşte Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın birtek sözünün tasdikı için, koca Arz vazifesini terkeder; koca Güneş şâhid olur. Böyle bir Zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayanın, ne derece bedbaht olduğunu.. ve O’nu tasdik edip emrine $ diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla. M.)
Mİ’RAC GECESİ
Leyle-i Mi’rac da denir. Arabî aylardan Receb-i şeri’fin yirmiyedinci gecesidir.
Mİ’RACİYYE
Mi’raca âid. Mi’rac hakkında. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (A.S.M.) Mi’rac mu’cizesi hakkında yazılmış manzume veya bu hususta yazılan eser.
Mİ’RAC-UN NEBİ
Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) huzur-u İlâhîde yükselmesi.(Mi’râc-un Nebi : Zât-ı Ahmediyye (A.S.M.) Efendimizin seyr-i sülukundan ibârettir. Zât-ı Muhammediye’nin bütün kâinatın fevkine çıkıp, bütün mevcudattan geçip, bütün mahlukatın Hâlikı ile umumî, küllî, ulvî bir sohbetidir.)(Mi’rac meselesi erkân-ı imaniyyenin usulünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat isbat edilmez. Çünkü Allah’ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvatın vücudunu inkâr eden adamlara Mi’rac’dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. S.) (Bak: Bast-ı zaman)
MİRADE
Mancınık taşı.
MİRADES
(C: Merâdis) Kuyu içinde su var mıdır diye bilmek için bıraktıkları taş. * El değirmeni.
MİRAH
Sürur, neşat, sevinç.
MİR-AHUR
f. Sarayda at işlerine bakan memurun ünvanıdır.
MİRALAY
Alay kumandanı. Albay.
MİRAN
(C: Mârin) Vahşi canavar yatağı.
MİRAN
(Mir. C.) Beyler.
MİRAN AŞİRETİ
Cizre havalisinde Bühti ismi ile de anılan bir aşiret adı.
MİRAR
Kerreler. Def’alar.
MİRAREN
Defalarca, birçok kere.
MİRAS
Ölen kimseden akrabalarına ve yakınlarına kalmış olan mal, mülk.( $ olan hükm-ü Kur’anî, mahz-ı adâlet olduğu gibi, ayn-ı merhamettir. Evet adâlettir. Çünki; ekseriyet-i mutlaka itibariyle bir erkek, bir kadın alır, nafakasını taahhüt eder. Bir kadın ise, bir kocaya gider, nafakasını ona yükler; irsiyetteki noksanını telâfi eder. Hem merhamettir, çünki: O zaife kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtaçtır. Hükm-ü Kur’ana göre o kız, pederinden endişesiz bir şefkat görür. Pederi ona, “Benim servetimin yarısını, ellerin ve yabanilerin ellerine geçmesine sebeb olacak zararlı bir çocuk” nazariyle endişe edip bakmaz. O şefkate, endişe ve hiddet karışmaz. Hem kardeşinden rekabetsiz, hasedsiz bir merhamet ve himayet görür. Kardeşi ona, “hânedanımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını ellerin eline verecek bir rakib” nazariyle bakmaz; o merhamete ve himayete bir kin, bir iğbirar katmaz. Şu halde o fıtraten nazik, nâzenin ve hilkaten zaife ve nahife kız, sûreten, az bir şey kaybeder; fakat ona bedel akaribin şefkatinden, merhametinden, tükenmez bir servet kazanır. Yoksa rahmet-i Hak’tan ziyade ona merhamet edeceğiz diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şedit bir zulümdür. Belki zaman-ı câhiliyette gayret-i vahşiyaneye binaen kızlarını sağ olarak defnetmek gibi gaddarâne bir zulmü andıracak şu zamanın hırs-ı vahşiyanesi, merhametsiz bir şenâate yol açmak ihtimali vardır. M.)
MİRASHAR
f. Mirasyedi. Kendine kalan mirası yiyen. Mirashor.
MİR’AŞ (MER’AŞ)
Çok yüksekten uçan güvercin.
MİR’AT
Ayine. Ayna. * Meşhur bir cins lâle.
MİR’AT-ÜL AYN
Bir şeyin dış görünüşü.
Mİ’RAZ
Süs için giyilen güzel elbiseler.
Mİ’RAZ
(C: Meâriz) Zıpkın adı verilen yeleksiz uzun ok. * Bir sözün gizli mânâsı. Ta’riz.
MİRAZZA
Harmanı sürecek döven.
MİRBA
Ganimet malının dörtte biri.
MİRBA (MİRBÂE)
Gözcülerin üstüne çıkıp baktıkları yüksek yer.
MİRBAA
Asâ, değnek, sopa.
MİRBAT
Davar bağlanacak bağ.
MİRBED
(C: Merâbid) Ev içinde olan küçük hücre (içine esvap koyarlar). * Davar ahırı. * Davar duracak yer. * Hurma kuruttukları yer.
MİRCEL
(C.: Merâcil) Kazan.
MİRDA
Gemicilerin kullandıkları uzun ağaç.
MİRDİYAN
(Mirdiyane) Mersin ağacı.
Mİ’RE
(C: Miâr) Kin, adâvet, düşmanlık.
MİREMME
Sığır ve deve gibi tırnaklı hayvanların dudağı.
MİRFA(T)
İttifak etmek, bir olmak, birleşmek.
MİRFAK
Dirsek. * Mutfak. Kiler. * Semânın şimal tarafında bir yıldız ismi.
MİRFAKA
Dirsek yastığı.
MİRFED
Büyük kâse.
MİRFEŞE
Kürek.
MİRGAH
Kaymak alacak âlet.
MİRHA
İrhâ denilen yelmekle yelip seğirten at.
MİRHA(T)
Salıverilmiş, bırakılmış perde.
MİRHA(T)
(C.: Merâhâ) Yürüyücü at.
MİRHAZ (MİRHÂZA)
Gasilhâne, abdesthâne, kenif. * Çamaşır tokmağı.
MİR’IZZA (MİR’IZÂ)
Keçi kılının altında olan tiftik.
MİRÎ
Devlete âid. Devlet hazinesine mensub.
MİR-İ KELÂM
Güzel ve zarif konuşan.
MİRİLU
Uzayan harblerde ve askerin kifayetsizliği zamanlarında aylıkla toplanan askerler. Bunlar talimsiz, intizamsız oldukları için “Nefer-i âm: Bütün halkın cenge sürülmesi” hükmünde kalıyor, bir istifade te’min olunamıyordu. Yeniçeri Ocağı’nın ilgasıyla muntazam askerî teşkilât yapılınca bu türlü asker istihdamından vaz geçilmiştir. * Hükümete ait gelir menbaları yerinde de mirilu tabiri kullanılırdı.
MİRKAK
Oklava.
MİRKAM
(C.: Merâkım) Kalem.
MİRKAT
Merdiven. Basamak. Derece.
MİRKEN
(C: Merâkin) Don yıkayacak kap. * Küçük leğen.
MİRLİVA
Tugay kumandanı. Tuğgeneral.
MİRMA(T)
(C: Merâmâ) Nişan oku.
MİRRE
Kuvvet. * Öd. * Akıl. * Kat. * Sağlamlık.
MİRRİD
Müfsid, kötü ve şerir kimse.
MİRRİH
Uzun ok. (“Pertev oku” derler) * Yeleği olmayan ok. * Bir yıldız adı.
MİRRİH
Şâd, neşeli ve mesrur kimse.
MİRSAD
Gözetleme yeri. Rasad yeri. * Gözetleme âleti. * Suçluları gözleyip duran. * Pusu. * Suçlular için hazır bekleyen.
MİRSAD
(C: Merâsıd) Geniş yol.
MİRSAD-I İBRET
İbretle seyretme yeri.
MİRSAD-I TEFEKKÜR
Tefekküre sebep olan.
MİRSAL
(C: Merâsil) Tenbel yürüyüşlü davar. * Küçük ok.
MİRSAT
Gemi demiri. Lenger.
MİRŞAH
(Mirşaha) Süzgeç.
MİRŞAHA
Eyer altına konulan keçeyi davardan almak.
MİRŞEKA
(C: Merâşik) Terzi yüksüğü.
MİRŞEM
Ekmek tozunu silecek tüy süpürge.
MİRT
(C: Mürât) Yünden veya haz denilen kumaştan elbise. * Kadınların, esvapları üstüne giydikleri elbise.
MİRTAC
Yarış atlarının beşincisi.
MİRTAC
Kapı kilidi. * Dar yol.
MİRTAL (MİRTALE)
Bulaşmak.
MİRTAZ
Dinin yasaklarından sakınan kimse.
MİRVAHA
(C.: Merâvih) (Rih. den) Yelpaze.
MİRVAHA CÜNBÂN
f. Yelpaze sallıyan.
MİRVED
(C.: Merâvid) Milve makara ortasındaki demir, mihver.
MİRYE
Şek, şüphe. * Münazara. Cedel. (Bak: Temâri)
MİRZA
Reis. Bey. * Büyük kimselerin çocuğu. Beyzâde. * Bazı İslâm topluluğunda iyi sülâleden olanlara, şehzâdelere, seyyidlere verilen ünvân olmakla beraber, bugün bir isim olarak çokca kullanılmaktadır.
MİRZAB
(C: Merâzib) Ululuk. * Uzun ve büyük gemi.
MİRZAH
Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç.
MİRZAH
(C: Merâzıh) Çekirdek ve ona benzer şeyleri dövüp ezdikleri taş.
MİRZAZ
Havan eli.
MİRZEBE
(C: Merâzib) Tokmak.
MİS
f. Bakır.
MİS’
Şimal yeli, kuzey rüzgârı.
MİS’AB
(C: Mesâib) Değirmen oluğu. * Havuz oluğu.
MİSAFİR
Seferde olan. (Bak: Müsafir-Mukim)
MİSAHA
Ölçmek, miktarını bilmek.
MİSAK
Sürme, gütme, sevketme. * Havada uçarken kanadını birbirine vurup uçan güvercin.
MİSAK
Anlaşma. Sözleşme. Yeminleşme. Verilen söz.
MİSAL
Bir şeyin benzer hali. Benzer. Örnek. * Düş. Rüya. * Ahlâk ve âdâbla ilgili kıssa ve hikâye. * Bir şeyin örneği ve sıfatı. Kısas. * Gr: İlk harfi harf-i illet olan (yani; elif, vav veyahut da yâ olan) fiil veya kelime.
MİSAL-İ VAVÎ
İlk harfi “vav” olan kelime.
MİSAL-İ YAYÎ
İlk harfi “ye” olan kelime.
MİSALİYYE
Misale dair.
Mİ’SAM
Nabız yeri. Bilek.
MİSANE
Dizgin kayışı.
Mİ’SAR
(Mi’sara) Mengene.
MİS’AR (MİS’ÂR)
(C: Mesâir) Uzun. * Ateş küsküsü yapılan ağaç. Ateş karıştırmağa mahsus âlet.
MİSAS
El sürme, değme, dokunma. * Cima etmek. * Almak.
MİSBAH
Yüzgeç.
MİSBAH
Lâmba. (Bak: Mısbah)
MİSBAH-I SADRÎ
Göğüs yüzgeçi.
MİSBAH-I ZENEBÎ
Balıkların kuyruğu.
MİSBAR
(C.: Mesâbir) Yaraya konulan fitil.
MİSBEKE
Mâden eritilip dökülecek kap.
MİSDAK
(Bak: Mısdak)
MİS’EB
Bal konulan tulum, bal tulumu.
Mİ’SELE
(Asel. den) Arı kovanı.
MİSELLE
(C: Misâl) Çuvaldız.
MİSELLÎ
Çuvaldızcı kimse.
MİSEM
Dağlama eseri. * Dağ yapılan âlet. * Güzelin çehresindeki cemâl eseri.
MİSENN
Bileği taşı.
MİSFAT
Süzgeç. Tasfiye âleti.
MİSFEN
Törpü.
MİSFERE
Süpürge.
MİSHA(T)
(C: Mesâhi) Demir kürek, bel.
MİSHAB
(C: Mesâhib) Sacayak.
MİSHAB
Bel âletinin sapı.
MİSHAL
Eğe, törpü gibi yontma aletleri.
MİSHANE
Taş parçaladıkları nesne.
MİSHAT
Şarap koyacak kap.
MİSHEB
Siyah at.
MİSHEL
Dil, lisan. * Eğe, törpü. * Ziynet verecek nesne. * Yabâni eşek. * Dizgin.
MİSHELÂN
Geminin iki tarafındaki iki halka.
MİSİL
(Misl) Benzer. Eş. Nâzır. Tıpkısı.
MİSİLLİ
(Misillü) Benzeri. Gibi. Aynısı.
MİSK
Bir cins güzel koku ismi. (Asya’nın büyük dağlarında yaşayan bir cins erkek ceylanın karınderisi altındaki bir bezden çıkarılır.)
MİSK İLE ANBER
Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir).
MİSKÂ’
Sıklık vermek.
MİSKA(T)
(C: Mesâki) Su bardağı. Su kovası.
MİSKAB
(C: Mesâkıb) Mâden, kemik veya tahta gibi şeyleri delmekte kullanılan âlet, matkap.
MİSKAL
Devamlı tenbel olmak.
MİSKAL
Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.)
MİSKAM
Hastalıklı, illetli.
MİSKATA
Düşürtücü ilâç veya sebep.
MİSKET
Fr. Alaybozan tüfeği. Patlayan bombadan etrafa sıçrayarak tahribe, yaralanmaya ve ölüme vesile olan sert parça. Eskiden kullanılmış geniş çaplı bir silâh. * Güzel kokulu meyve. (Elma, üzüm vs.)
MİSKİN
Uyuşuk, tenbel, hareketsiz. Zavallı. * Cüzzam hastası. * Fık: Kendi kendini idâre edemiyen, iktisabtan âciz, mal ve mülkü hiç olmayan kimse.
MİSKİNÂNE
f. Tenbelcesine, miskincesine.
MİSL
(Bak: Misil)
MİSLAH
Ham iken hurması dökülen hurma ağacı.
MİSLAK
Fesih, beliğ konuşan kimse.
MİSLAK
Fesih lisanlı, güzel konuşan. * Kırkbeş sene yaşayan adam.
MİSLAT
(C: Mesâlit) Anahtarın bir dişi.
MİSLİYET
Benzeri ve misli olmak. Benzerlik.
MİSMA’
(C.: Mesâmi’) (Sem’den) Kulak. * Hastanın iç organlarını dinlemeğe yarıyan âlet.
MİSMAK
Çadırı yükseğe kaldıracak ağaç.
MİSMAR
Ensiz çivi, mıh. Demir kazık.
MİSMAR-I ÂHENİN
Demir kazık.
MİSMAS
Karıştırmak.
MİSMAZ
Deyyus kimse.
MİSRED
Büyük taş, çanak.
MİSSİK
Çok cimri. Hasis ve tamâhkâr.
MİSTAH
Yatık bardak. * Çadır direği. * Hurma yayıp kuruttukları yer.
MİSTAR
(Bak: Mıstar)
MİSTİK
Fr. Mistisizm ile âlâkalı. * Fls: Bâtıni. Kalben çok dindar. Sofi.
MİSVAK
Kullanılması pek çok faydalı olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (A.S.M.) ehemmiyetle tavsiye ettiği, diş fırçası vazifesini de gören, hoş kokulu ve meyvesiz bir ağacın dallarından kesilip kullanılan parça.
MİSVAT
Kazan kepçesi.
MİSVAT
Ekincilerin sürgüsü.
MİSYON
Fr. Bir vazife ile bir yere gönderilen hey’et. * Bir şahıs veyâ hey’ete verilen vazife.
MİSYONER
Fr. Hıristiyanlığı neşre ve tanıtmağa çalışan kimse.
MİŞ
f. Koyun, ganem.
MİŞ’
Aşı dedikleri kızıl balçık.
MİŞA’
Kumsuz yer.
Mİ’ŞAB
Otu bol olan çayırlık yer.
MİŞAİL
(Bak: Mihâil)
MİŞ’AL
(C: Meşâıl) Köylülerin deriden yaptıkları ayaklı küp.
MİŞAR
Testere.
Mİ’ŞAR
Mat: Onda bir. (1/10) * Bâzılarınca da binde bire denir.
MİŞ’AR
Şan, şeref, haysiyet ve vakar.
Mİ’ŞAR (MİŞÂR)
(C: Meâşir) Dülger testeresi.
MİŞAT
(Meşt. C.) Taraklar, baş taramağa mahsus taraklar.
MİŞ’AT
(C: Meşâi) Kuyunun toprağını çıkardıkları zenbil.
MİŞATİYE
Tarak kılıfı.
MİŞCEB
(C: Meşâcib) Üzerinde çamaşır kuruttukları kafes. * Yüksek yere erişmek için yapılan sandalye.
MİŞCER
(C: Meşâcir) Çamaşır asacak yer. * Mahfe ağacı. * Ağaçlık.
MİŞEZAR
f. Küçük koruluk, ağaçlık, meşelik.
MİŞHAZ
Bileği taşı.
MİŞİN
f. Meşin.
MİŞK
Aşı dedikleri kızıl toprak.
MİŞKA
Tarak.
MİŞKAS
(C: Meşâkıs) Ensiz uzun demir.
MİŞKAT
İçine lâmba konan küçük hücre. Duvarda içine ışık konulan yer. * Kandil.
MİŞMAA
Şamdan.
MİŞMAK
Kağnının iki kolu. * Bir nevi araba.
MİŞMEL
Kaftan altında götürüldüğü hâlde görünmeyen küçük kılıç.
MİŞMİŞ
Zerdali yemişi.
MİŞRAK
Her zaman güneşli olan yer.
MİŞRAT
(C.: Meşârit) Keskin bıçak.
MİŞTAT
Kış günlerinde oturulacak yer.
MİŞVAR
Tarz, tavır, gidiş, gidişât. * Gümeçten bal peteği sağılan âlet. * Davar satılacak yer.
MİŞVARE
Testi, çömlek.
MİŞVARGÂH
f. Gösteri yeri. * Pehlivanların güreştikleri saha. * At pazarı. Satılık atların koşturulduğu meydan.
MİŞVAZ
Sarık.
MİŞVEL
Orak.
MİŞVERE
Minder.
MİŞVEZ
(C: Meşâviz) Tülbend.
MİŞYA’
Boşboğaz. Çok konuşan.
MİŞYE
Bir yürüme çeşidi.
MİŞZEB
Dişli orak. * Bağcıların asma çubuğu kesecek âletleri.
MİTA’
Bir şeyin son bulduğu yerin sonu. * Geniş yol. * Yolların birleştiği yer.
MİTADE
Matkap başı.
MİTAM
Her zaman ikiz doğuran kadın.
MİT’AM
(C.: Matâim) Çok yemek yiyen. Yemeği bol olan.
MİTAN
(C: Meyâtın) At yarıştırdıkları yer.
MİTAT
(Bak: Midhat)
MİTE
Bir nevi ölmek.
MİT’EM
Bir defalık ikiz doğuran kadın.
MİTHARA
(Tahâret. den) Matara.
MİTİN
f.. Taşları kayaları paçalamada kullanılan büyük çekiç.
MİTİNG
İng. İçtimaî ve siyasî bir mes’ele için yapılan büyük toplantı.
MİTOLOJİ
Fr. Efsane bilgisi.
MİTRALYÖZ
Fr. Makinalı tüfek.
MİTRES
Kapı ardınca koydukları ağaç.
MİV
f. Kıl.
Mİ’VAN
Ahâliye yardım eden, halka yardımı çok olan kimse.
MİVE
Meyve kelimesinin aslıdır.
Mİ’VEL
(C.: Meâvil) Büyük taşları ve kayaları parçalamaya yarıyan sivri kazma.
Mİ’VEZ(E)
(C: Meâviz) Çocuk sardıkları bez, kundak. * Eski kaftan.
MİYAH
(Mâ. C.) Sular.
MİYAH-I CÂRİYE
Akar sular.
MİYAH-I HÂRRE
Kaplıca suları gibi olan sıcak sular.
MİYAH-I MALİHE
Tuzlu sular.
MİYAH-I MERRE
Acı sular.
MİYAN
f. Orta, ara, vasat, meyan.
MİYANBEND
f. Kemer, kuşak.
MİYANBESTE
f. Bel bağlamış. * Mc: Hemen işe hazır.
MİYANE
f. Ara. * Orta, vasat. * Helva gibi bazı yemeklerin pişme kıvamı. * Ortaya serilen halı. * Gerdanlığın ortasındaki büyük inci.
MİYANÎ
(Minâ. C.) Limanlar.
MİYANSER
f. Yarısı kıymetli taşlarla süslü bir cins taç.
MİYANSERA
(Miyânserây) Avlu. Ev meydanı.
Mİ’YAR
Ölçü. Bir şeyin kıymet ve vasfını gösterir olan.
MİYERE
Taam, yemek.
MİYSERE
(C: Mevâsir) Eyer yastığı. * Eyer altına koydukları keçe. * Çul içine koyulan keçe. * Yatacak döşek, yatak.
MİZ
Misâfir. * Sofra, mâide. * Temiz, pak.
Mİ’ZA
Ufak taşlı sert yapılı sağlam yer.
MİZ’A
Ayıracak alet. Kesecek alet.
MİZAB
(C.: Meâzib) Oluk, su yolu.
Mİ’ZAB
(C: Meâzib) Dam oluğu.
MİZAB-I BÂRÂN
Yağmur oluğu.
MİZAC
Huy, tabiat, fıtrat, bünye. * Bir şeyle karıştırılmış olan başka bir şey.
MİZ’AC
Bir yerde karar etmeyen kadın.
MİZAC-DAN
f. Mizac bilen, mizaçtan anlıyan.
MİZACGİR
f. Mizâc ve keyiflere göre hareket eden.
MİZAC-I NÂZİK
İnce yaradılış. Nâzik tabiat.
MİZAD
Sürur, sevinç, neşe.
Mİ’ZAD
Ağaç veya tahta budama bıçağı. * Pazvant, kolçak.
MİZAE
Abdest alacak kap.
MİZAH
Şaka, lâtife. * Edb: Bâzı düşünceleri nükte, şaka veya takılmalarla süsleyip anlatan bir yazı çeşidi. Hoş, nükteli söz. (Zıddı ciddiyettir)
MİZAHÎ
Mizahlı, eğlenceli.
MİZAH-NÜVİS
f. Eğlenceli mizahlı yazılar yazan.
Mİ’ZAL
(C: Meâzil) Zayıf(BibBiiiiiib Kafa)adam. * Silâhsız kimse. * Davarını halktan ayırıp uzak yerlerde otlatan kimse.
MİZAN
Terazi, ölçü, tartı. * Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas. * Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir. * Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.
MİZAN-ÜL HARARE
Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.)
Mİ’ZAR
(C.: Meâzir) Örtü, perde.
MİZBAH
Bıçak.
MİZBAN
(C.: Mizbanân) f. Ev sahibi. Misafir kabul eden kimse.
MİZBANÂN
(Mizban. C.) Misafirleri ağırlayanlar, ev sahipleri.
MİZBED
(C: Mezâbid) Hayvan ahırı.
MİZBER
(C.: Mezâbir) Kamış kalem.
MİZCEL
Harbe denilen küçük kılıç.
MİZDEA
Yüz yastığı.
MİZEBBE
Yelpaze.
MİZEC
Küçük süngü.
Mİ’ZEF
(Mi’zefe. Azf) Çalgı âleti, saz v.s.
MİZEFFE
Gelin mahfesi.
MİZEK
f. İdrar, sidik.
Mİ’ZENE (MİZENE)
Ezan okunacak yer.
Mİ-ZENEND
(f. Fiil) Söylüyorlar, vuruyorlar. ” : Zeden” vurmak” masdarındandır.
Mİ’ZER
(C.: Meâzir) Peştemal.
MİZKÂR
Dâima erkek doğuran dişi.
MİZLAC (MİZLÂK)
El ile açılan kilit.
MİZLAKA
Uzun burunlu ışık fitili makası.
MİZMAN
f. Misâfiri ağırlıyan, misâfire ikram eden ev sâhibi.
MİZMAR
Düdük, kaval. * Mukaddes Zebur Kitabının her bir suresi. * Hançere, nefes borusu. (Bak: Mezâmir)
MİZMAR
(C: Mezâmir) Meydan. At yarıştıracak ve at oynatacak yer. * İnce belli at.
MİZMAR-ZEN
f. Düdük çalan.
MİZR
Bir nevi meşrubat. * (BibBiiiiiib Kafa) kimse.
MİZRA
(C: Mezâri) Yaba, kürek.
MİZRAK
(C: Mezârık) Harbe, kısa kılınç.
MİZRAKA
Küçük şırınga.
MİZVAC
Çok koca değiştiren kadın. Çok kocalı kadın.
MİZVED
(C: Mezâvid) Azık koyacak kab.
MİZVED
Dil, lisan.
MİZZ
Bir şeyin diğeri üzerine olan fazlı, üstünlüğü.
MODA
Fr. Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır.
MODEL
Fr. Biçim, örnek, şekil. * Resim yâhut heykel yapılırken bakarak benzetilmeğe çalışılan şey veyâ şahıs.
MODERN
Fr. şimdiki zamana uygun, asri. (Bak: Medeniyet)
MOĞOL
Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan’ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı taraflarına akın ettikleri zaman, Asyanın büyük bir kısmıyla Avrupanın da bir kısmını yakıp yıkmışlardır.
MOLA
İstirahat için işe ara vermek ve duraklamak. * Denizcilike: Gevşetme, koyverme manâsındadır.
MOLEKÜL
Fr. Kim: Vasıflarını kaybetmemek şartıyla ayrılabilen herhangi bir maddenin en küçük cüz’ü, parçası.
MOLLA
Eskiden büyük âlimlere verilen isim. * Büyük kadı. * Efendi, hoca, Medrese talebesi.
MOLLA CÂMİ
(Bak: Câmi)
MOLLAYANE
Mollaya yakışır şekilde. Mollaca.
MOLOZ
Yapılardan artan veya viranelerden çıkartılan ufak taşlar. * Bir işe yaramaz insan.
MONARŞİ
Fr. Hâkimiyetin kaynağı birtek şahısta (Kral, padişah, han v.s.) olduğu kabul edilen devlet şeklidir. Bu şahsın, yani devlet başkanının yanında bir meclis (parlamento) olursa; meşruti monarşi; olmazsa; mutlak monarşi ismini alır. Ayrıca devlet başkanının iş başına gelmesi şekline göre, irsi veya seçimli monarşi adlı çeşitleri de vardır.Monarşi, istibdat demek değildir. 1877 yılına kadar Osmanlı Devletinde bir parlamento yoktu. Fakat kanunlar âdil bir şekilde tatbik ediliyordu. Bu tarihte mutlak monarşi sona ermiş, meşruti monarşi devri başlamıştır. Asırlardır İngiltere de, meşruti monarşi devlet şekline sâhiptir. Monarşi, bir devlet şekli olduğu için, hükümet şeklinden ayrıdır. Yâni monarşik bir devlette, hükümetin kurulması ve vazife görmesi hukuk ve adâlete uygun olabilir. Eğer meşruti monarşi ise, hükümetin teşkili ve faaliyeti, parlamenter demokrasi esaslarına uygun olarak tanzim edilebilir ve yürütülebilir.
MUABBİR
(İbâret. den) Rüyâ tabir eden. Görülen rüyalardan mânâ çıkaran.
MUABBİRÎN
(Muabbir. C.) Görülen rüyalardan mânâ çıkaranlar. Rüya tabir eden kimseler.
MUACCEL
Acele olunmuş, ta’cil edilmiş, mühletsiz. Peşin. Va’desiz.
MUACCELÂNE
Acele olarak. Peşin olarak.
MUACCELAT
(Muaccel. C.) Peşin ödemeler.
MUACCELE
Beylik ve evkaf kiralarından peşin alınan kısım.
MUACCELEN
Peşin olarak. * Çabuk ve acele olarak.
MUACCİZ
Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.
MUAD
Geri çevrilmiş, iâde edilmiş, döndürülmüş.
MUADADAT
Yardım etme, muvavenet etme.
MUADAT
Karşılıklı düşmanlık, karşılıklı husumet.
MUADD
Hazırlanmış. İdâd olunmuş.
MUADDEL
Tadil edilmiş. Eski hâli değiştirilmiş.
MUADDIL
(Muazzıl) Güçleştiren, güç duruma sokan, daraltan.
MUADDİL
Tadil eden. * Düzelten. Müsâvi ve beraber kılan. Denkleştiren.
MUADELAT
(Muâdele. C.) (Adl. den) Beraberlikler, musâvilikler.
MUADELE
Müsâvilik, eşitlik. İki şey arasında mikdarca, vasıfca beraberlik. * Karşılıklı anlayış. * Adâlet. * Mc: Anlaşılmaz iş. Muammâ.
MUADELET
Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik.
MUADİL
Müsâvi, eşit, denk. * Fiz: Eş değer.
MUAF
Afvolunmuş. İstisna edilmiş, ayrı tutulmuş. Bağışlanmış. Serbest.
MUAFAT
Afvetmek. * Sıhhat vermek. * Sıhhat ve âfiyet bulmuş, iyileşmiş kimse. * Hastalık veya belâdan korunma. Musibetlerden muhafaza olunma.
MUAFESE
Tedavi etmek.
MUAFÎ
Afiyet verici. * Belâ ve musibeti def eden.
MUAFİR
Yavaş yürüyen kişi.
MUAFİYYET
Bir hastalığa $karşı aşı ile elde edilen hâl. * Afvolunmuş olma. Bağışlanmış olma.
MUAFNAME
f. Afv kâğıdı. Bir şeyin muaf tutulup afvedildiğini gösteren kâğıt.
MUAHAT
Kardeşlik edinme.
MUAHED
Zimmi kâfir.
MUAHEDAT
(Muâhede. C.) Muâhedeler, antlaşmalar.
MUAHEDE
Karşılıklı yeminleşme, anlaşma. Devletler arasında andlaşma.
MUAHEDE-İ İTTİFAKİYYE
Bir savaş çıktığında birbirlerini desteklemek üzere iki veya daha fazla devletler arasında yapılan andlaşma.
MUAHEDE-İ TİCARÎ
Yalnız ticâret işleriyle alâkalı olmak üzere devletler arasında yapılan andlaşma.
MUAHEDE-NAME
f. Ahdleşmenin yazıldığı ve imzalandığı kâğıt.
MUAHEZ
Muâheze olunan. Tenkid edilen, çekiştirilen.
MUAHEZAT
(Muâheze. C.) (Ahz. den) Tenkid ve itirazlar. * Azarlama ve paylamalar. Çıkışmalar.
MUAHEZE
Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid.
MUAHEZEKÂR
f. Tenkid ve itiraz edici. * Azarlayıp çıkışan. Paylayan.
MUAHHAR
Sonraya bırakılmış, te’hir edilmiş, geriye bırakılmış. Sonradan.
MUAHHAREN
Sonradan, bilâhare. Muahhar olarak.
MUAHİD
Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri. * İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim. (Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) Arab müşriklerinden muâhid ve halifleri vardı, beraber harbe giderlerdi.)
MUAHİZ
(Ahz. den) Çekiştiren, muâheze eden. Tenkid edip itiraz eden.
MUAKAB
Cezalandırılmış.
MUAKABE
Bir kimseyi cezalandırma. Cezaya çarpma.
MUAKADE
(Akd. den) Mukavele yapma. Akid yapma. Anlaşma.
MUAKARA
Nefret etmek.
MUAKIB
Cezalandıran. * Takibeden.
MUAKİD
Birbiriyle akid yapan, sözleşen.
MUAKKAB
(Akab. dan) Ardına düşülmüş, tâkib olunmuş, peşinden gidilmiş.
MUAKKAD
İnce ve müşkil olan. Zor anlaşılan söz. * Ukdeli, düğümlü.
MUAKKID
Düğümleyen, sihir yapan, cadı.
MUAKKİB
Ardına düşen, takib eden, ardından koşan. * Tağyir ve ibtal eden.
MUAKKİBÂT
Gece ve gündüz melâikesi. * Namazı müteakib otuz üçer defa tekrar edilen tesbih. (Bak: Tesbih)
MUAKKİBÎN
Tâkipçiler, arkasından koşanlar, ardından gelenler.
MUALEBE
Erkeğin, karısı ile oynaması.
MUALECAT
Tedâviler, ilâç kullanmalar. * Bir hususta çalışmalar.
MUALECE
Bir hususa çalışıp devam etmek. * Hastaya bakmak. İlâç kullanmak, ilâç vermek. * Bir işe teşebbüs, bir işe girişmek.
MUALLA
Yüksek, yüce, âli. Makamı ve rütbesi yüksek.
MUALLAK
Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hallolunmamış. * Havada boşta duran. * Sürüncemede kalmış iş. * Edb: Açık hece, bir vokalle okunan hece. (Bak: Müsned)
MUALLEKA
(C.: Muallekat) Askılar. Henüz karar verilmemiş olanlar. * Kocası kaybolan kadın. * İslâmiyet’ten evvel Arabların meşhur edib ve şâirlerinin Kâbe duvarına astıkları yazılar ve şiirler.
MUALLEKAT-I SEB’A
(Yedi askı) Kur’ân henüz nâzil olmadan, câhiliyet devrinde meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına astıkları yedi meşhur kaside.(Ceziret-ül Arab ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibariyle ümmi idi. Ümmilikleri için mefâhirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsâllerini kitabet yerine şiir ve belâğat kaydiyle muhafaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle eslâftan ahlâfa hafızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtri neticesi olarak o kavmin mânevi çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revac bulan, fesâhat ve belâgat metâı idi. Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millisi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı. İşte İslâmiyetten sonra âlemi zekâlariyle idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâgatta akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat, o kadar kıymetdar idi ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musâlaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde “Muallekat-ı Seb’a” nâmiyle yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı. İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu bir anda Kur’an-ı Mu’ciz-ül-Beyan nüzul etti. Nasılki, zamân-ı Musâ Aleyhisselâm’da sihir ve zaman-ı İsâ Aleyhisselâm’da tıb revaçta idi. Mu’cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülegâ-yı Arabı, en kısa bir suresine mukabeleye dâvet etti: $ fermaniyle onlara meydan okuyor. Hem der ki: “İman getirmezseniz mel’unsunuz. Cehennem’e gireceksiniz.” Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidâyeten idam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennem’de idâm-ı ebedî ile beraber dünyevî idam ile de mahkûm ediyor. Der: “Ya muâraza ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir.”İşte eğer muâraza mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki, bir iki satırla muâraza edip dâvâsını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkilâtlı muharebe tariki ihtiyar edilsin! Evet o zeki kavim, o siyasi millet ki, bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin! En tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünki: Edipleri, birkaç hurufatla muâraza edebilseydi; Kur’an, dâvasından vazgeçerdi. Onlar da maddi ve mânevi helâketten kurtulurlardı. Halbuki, muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek, muâraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular. Hem, Kur’anı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebep var. Birisi, düşmanın hırs-ı muârazası; diğeri, dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki sâik-ı şedid altında milyonlar Arabi kitablar yazılmış ki hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun her kim O’na ve onlara baksa kat’iyyen diyecek ki: “Kur’an, bunlara benzemez. Hiçbirisi onu tanzir edemez.” Şu hâlde, ya Kur’an, bütününün altındadır. Bu ise bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhaldir. Veya Kur’an, o yazılan umum kitabların fevkindedir. S.)
MUALLEKİYYET
Muallak olma, askıda oluş, boşta durma.
MUALLEL
Sakat, eksik, noksan. * Hasta, illetli.
MUALLEM
Ta’lim görmüş, ta’limli.
MUALLEM ASKER
Tâlim görmüş asker.
MUALLÎ
Yücelten, yükselten. * Sağılır davarın sağ tarafından sağmaya varan kişi.
MUALLİL
Ta’lil eden. Sonradan bir sebeb ve bahane ileri süren. * Eyyam-ı acuzdan bir gün.
MUALLİM
Ta’lim eden, öğreten, ilim öğreten.
MUALLİMÂT
Öğretici kadınlar, kadın hocalar.
MUALLİME
Hanım hoca. Öğreten ve tâlim eden kadın veya kız.
MUALLİMÎN
Muallimler. Hocalar, ta’lim edenler, öğretenler.
MUAMELAT
(Muâmele. C.) Muameleler.
MUAMELE
(C.: Muâmelât) Hatt-ı hareket. Davranma, davranış. Birbiri ile iş görme, amel etme. Alış veriş. * Resmi dairelerde yapılan herhangi bir iş.
MUAMERE
İmaret etmek.
MUAMİL
(Amel. den) İş yapan. Muamele yapan. Muameleci.
MUAMMA
(Amâ. dan) Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl.
MUAMMEM
Başı sarıklanmış. İmamelenmiş. Sarıklı olan.
MUAMMER
Ömür süren. Çok yaşamış. Uzun ömürlü, bahtlı.
MUAMMERÎN
(Muammer. C.) (Ömr. den) Muammerler. Uzun ömürlü kimseler.
MUANAKA
Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
MUAN’AN
An’aneli. Senedli. Kimden kime haber verildiği şâhid ve râvilerin isimleri ile bildirilmiş olarak.
MUANAT
Bir şeyin zahmetini çekme. * Bir nesneyi dikkatle göz altında bulundurma. Ona göz kulak olma.
MUANBER
(Anber. den) Güzel kokan. Güzel kokulu.
MUANEDE
(Anud. dan) İnad etme, ayak direme.
MUANIK
Birbirinin boynuna sarılan. Kucaklaşan.
MUANİD
İnadcı. Kimseye uymayan. Dediğini yapmak isteyen.
MUANİK
(Unk. dan) Birbirinin boynuna sarılan, kucaklaşan.
MUANNE
Muhâlefet etmek, karşı gelmek.
MUANNİD
İnadcı. Muânid.
MUANNİF
Ta’nif eden. Şiddetle azarlayan.
MUANVEN
İsim sahibi. Ünvanlı. Ünvan verilen. Meşhur. Tantanalı.
MUAR
Ödünç alınmış olan mal.
MUARAZA
Bir şeyden yan verip sapmak. * Biri ile yarışmak. * Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi.
MUARAZA-İ BİL-HURUF
Söz, yazı veya fikir ile birisine karşı gelmek. Sözlü mücâdele. (Bak: Muallekat-ı seb’a)
MUARAZA-İ BİS-SÜYUF
Kılınçla, kuvvetle, silâhla mücadele etmek. Silâhla karşı koymak.
MUARE
Zarar etmek.
MUAREFE
Karşılıklı görüşme ve tanışma. * Gr: Nekre olmayan kelime. Muayyen ve harf-i târifli olmak. (Bak: Lâm)
MUAREKAT
(Muâreke. C.) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar.
MUAREKE
(C.: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme.
MUARIZ
Bir şeyden yan çizen. Muâraza eden. Karşı gelen. (Bak: Münâkaşa)
MUARIZÎN
(Muârız. C.) Muârızlar, muhalifler. Karşı gelenler.
MUARIZ-ÜL KELÂM
(Bak: Maarîz-ül kelâm)
MUARRA
Fenalıktan uzak. Boş. Beri. Yüksek. Temiz. Çıplak.
MUARREB
Arablaştırılmış. Arablaşmış.
MUARREF
Târif edilmiş, anlatılıp bildirilmiş. Bildik. Belli. Bilinen. * Gr: Harf-i târifli kelime. * Mat: Sınırlı. Hududlu.
MUARRES
Çömlek koyacak yer. Gecenin geç vakitlerinde inilecek yer.
MUARRIK
(Arak. dan) Tıb: Terletici ilâç.
MUARRIZ
Dokunaklı söz söyliyen.
MUARRİF
Târif edici. Anlatıcı. İzah edip bildirici. Tanıtan. Tercüman.
MUARRİFÂN
(Tesniye şeklindedir) İki tarif edici. * f. Tarif ediciler. Muarrifler.
MUARRİYE
Hekim bıçağı.
MUASAME
Hıfzetmek, korumak.
MUASARA
(Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama.
MUASAT
İtâatsizlik etme. Baş kaldırma. İsyân etme.
MUASERE
Fakirlik. * Zorluk, güçlük.
MUASFER
Usfur ile boyanmış nesne.
MUASIR
Bir asırda yaşayanlardan herbiri. Hem asır olan. Aynı devirde yaşayan.
MUASIRÎN
(Muasır. C.) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar.
MUASÎ
İtaatsiz, isyan eden, baş kaldıran.
MUASKER
(Asker. den) Ordu yeri, asker karargâhı. Ordunun muharebe zamanında toplandığı yer.
MUASSEL
İçine bal katılmış. Ballı.
MUAŞAKA
Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet.
MUAŞERE
Karışmak.
MUAŞERET
Birlikte yaşanılanlar. * Sünnet dâiresinde insanlarla iyi münâsebet.
MUAŞIK
(Işk. dan) Seven, âşık olan. Muhabbet eden.
MUAŞİR
Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan.
MUAŞİRÂN
(Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
MUAŞŞER
(Aşr. dan) Onlu, onluk. On kısma bölünmüş. * Edb: Onar mısralık bendlerden teşekkül eden manzumeler.
MUAŞŞEŞ
Ağaçlarında kuş yuvası çok olan yer.
MUAŞŞİR
(Aşr. dan) Ondalıkçı. Öşürcü. Aşar memuru.
MUATAT
Birbirine atâ etmek, karşılıklı hediyeleşmek. * Vermek.
MUATEB(E)
Azarlanılan. Tekdir olunan. Azarlanmış. * Paylamak, çıkışmak.
MUATİB
(İtâb. dan) Tekdir eden, paylıyan, azarlıyan.
MUATTAL
Tatil edilmiş. Kullanılmaz olmuş. Battal edilmiş. Terkedilmiş. * İşsiz. Tenbel.
MUATTAR
Itırlı, kokulu. * Güzel kokulu bir lâle çiçeğinin adı.
MUATTIL
Atıl bırakan. İşsiz eden. İşe yaramaz hâle getiren.
MUATTILA
Boş bırakılmış. Atâlete atılmış. * Hâlık’a itikat etmeyen. (Bak: Ta’til)
MUATTIŞ
(Atş. dan) Susatan, susatıcı.
MUATTİS
(Ats. dan) Aksırtan, aksırtıcı.
MUÂVAZA
İki tarafın da ivaz vererek, anlaşarak yaptığı akit. Sayışma. Bir şeyi diğer bir şeye bedel, ivaz olarak vermek. Aslı olmadığı halde menfaat celbi için hususi bir surette müzakere ile yapılan hileli iş. Yapmacık.
MUÂVAZATEN
Değiş yapma ile. İki tarafın da rızası dâhilinde değiştirme ile. * Hileli, dalavereli.
MUAVEDE(T)
(Avdet. den) Dönüş, geri dönme, avdet etme. * Adet edinme.
MUAVEME
(Ağaç) bir sene meyve verip, bir sene vermeme. * Bir seneliğine tutma.
MUAVENAT
(Muâvenet. C.) Muâvenetler, yardım etmeler.
MUAVENET
Yardımcılık. Yardım. Teâvün.
MUAVENET-İ NAKDİYE
Para yardımı.
MUAVİD
Geri dönen, avdet eden.
MUAVİN
Yardımcı. Yardım eden. Vekil. * Mekteblerde ve resmi dairelerde müdürden sonra gelen idare memuru.
MUAVİYE
Tilki eniği.
MUAVİYE
(Mi: 603 – 682) Sahabe-i Kiramdan olup Şam’da yirmi seneden ziyade valilik yaptı, sonra hilâfetini ilân etti. Yirmi sene de halifelik yaptı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın kayın biraderi ve vahiy kâtibi idi. Beni Ümeyye sülalesinden olan bu zattan itibaren İslâm Devletine, Emevi Devleti denmiştir. (Bak: Emevi Devleti)(Eğer denilse: Neden hilâfet-i İslâmiye Al-i Beyt-i Nebevide takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı?El-Cevab: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Al-i Beyt ise hakaik-ı İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi mâsum olmalı veyahud Hulefâ-i Râşidin ve Ömer ibn-i Abdulaziz-i Emevi ve Mehdi-i Abbasi gibi harikulâde bir zühd-i kalbi olmalı ki; aldanmasın. Halbuki, Mısır’da Al-i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet-i Fatımiyye hilâfeti ve Afrikada Muvahhidin hükümeti ve İranda Safeviler devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye Al-i Beyte yaramaz, vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur’ana hizmet etmişler. M.)
MUAVVAK
(Avk. dan) Ta’vik edilip geriye bırakılmış iş.
MUAVVEC
(İvec. den) Eğik, eğri, eğilmiş.
MUAVVEZ
Gerdanlık. Nazarlık. Nüsha geçirilecek yer. * Evin etrafındaki mer’a.
MUAVVEZETÂN
(Muavvezeteyn) Kur’ân-ı Kerim’in son iki suresi. (Dâima okunacak gâyet lüzumlu dersleri verdiği ve her çeşit şerli işlerden Allah’a sığınmayı tavsiye ve emrettiği için bu isim verilmiştir.)
MUAVVIK
Ta’vik eden. Geriye bırakan. Oyalanan.
MUAVVİZAT
(Bak: Felak)
MUAYEDE
(Îd. den) Bayramlaşmak.
MUAYENE
Zâhir ve âşikâre olmak, görünmek, belli olmak. * Gözden geçirme, yoklama, kontrol etmek.
MUAYENEHANE
f. Hekimlerin, hastaları muayene ettikleri yer.
MUAYERE
Ayarlama.
MUAYEŞE
Beraberce hoşça geçinme.
MUAYİN
(Ayn. dan) Kat’i ve kesin olarak belli olan. Görülmüş olan.
MUAYYEB
(C.: Muayyebât) (Ayb. dan) Ayıplanmış.
MUAYYEBAT
(Muayyeb. C.) Ayıp ve iğrenç şeyler.
MUAYYEN
Görülmüş olan, kat’i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.
MUAYYİN
(Ayn. dan) Tâyin eden, belirten, belirtici.
MUAZ İBN-İ CEBEL
(Ebu Abdurrahman el Ensarî) Ashâb-ı Kirâm arasında hürmetle yâd olunan büyük fakihlerdendir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sağlığında Kur’an-ı Kerim’i cem’edip ezberleyen bahtiyarlardandır. Peygamberimiz, “Kur’ânı, Muaz İbn-i Cebel’den alınız” buyurmuştur. 157 hadis rivâyet etmiştir. Ürdün nâhiyesinde otuz yaşında olduğu hâlde ebediyete intikal etti. (R.A.)
MUAZADE
Yardım etme.
MUAZALE
Bir sözün mânasını başka sözle bağlayıp kelâmı arka arkaya getirme. * Kafiyeyi ayrılmıyacak şekilde mâkabliyle bağlama. * Sözde kelimeleri tekrarla kullanma.
MUAZERE
İnadlaşmak. * Yardımlaşmak. * Birbirinden kaçmak. * Ekin kuvvetlenmek.
MUAZERE
Ma’zeret, özür dileme.
MUAZID
Yardım eden.
MUAZZAM
Büyük, iri, cesim, mükerrem, mübeccel, koskoca.
MUAZZAMÂT
Büyük ve ağır işler. Muazzam şeyler.
MUAZZEB
Eziyet çeken, azap içinde bulunan. Sıkıntıda kalan.
MUAZZEF
Nefsin arzularını terkeden, zühd sâhibi.
MUAZZEL
Ayıplanmış, ta’zil edilmiş. Azarlanmış, paylanmış.
MUAZZEZ
Çok aziz. Muhterem. Çok sevgili, kıymettâr, izzetlendirilmiş.
MUAZZEZEN
İzzet ve ikram ile, ikram olunarak, ağırlanarak.
MUAZZİ
Sabredici.
MUAZZİB
Ta’zib edin, azapla eziyet veren.
MUAZZİR
(Özür. den) Ta’zir eden, sahte özür süren.
MUBADİL
(Bak: Mübâdil)
MUBAH
(İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. * Fık: Yapılması ve yapılmaması şer’an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gibi.)
MUBAHASE
(Bak: Mübâhese)
MUBAHAT
(Mubah. C.) Mübahlar. Günahı, sevabı olmayan, işlemesi ne haram, ne de helâl olan şeyler.
MUBAHHAL
Cimri, tamahkâr, pinti.
MUBAHHAR
Tütsülenmiş. * Buhar hâline gelmiş, buharlanmış.
MUBAREK
(Bak: Mübârek)
MUBAREZE
(Bak: Mübâreze)
MUBASARA
Görme yarışına çıkma. İki kişinin, “hangimiz evvel görüyor” diye bir yere bakması.
MUBASSIR
Gözetici, bekleyici, bakıcı. * Eskiden gümrüklerde muhafaza memuru ve mektebte talebenin inzibatına bakan memur.
MUBAŞERET
(Bak: Mübâşeret)
MUBATAŞA
İki kişi elleriyle birbirlerini kucaklamağa çalışma.
MUBATTIN
Kin tutan, hased eden. * Karnı zayıf ve içine çökük olan.
MUBEMU
f. Tel tel, kıl kıl. Birer birer. İnceden inceye, çok dikkatle.
MUBEND
f. Saç bağı.
MUBİD
Zerdüşt. Mecusi din adamı. * Tedbirli, akıllı adam.
MUBİK
(C.: Mubikat) Helâk edici. * İsyan. * Büyük günah.
MUBİKAT
(Vebk. den) Helâk edici şeyler. Mühlik.
MUBİKAT-I SEB’A
İnsanı felâkete götüren yedi kebâir, yedi büyük günah: Katil, zinâ, şarab içmek, ukuk-ı vâlideyn (yâni; sılâ-yı rahmi terk), kumar oynamak, yalan şâhidliği, dine zarar verecek bid’alara tarafdarlık. (Bak: Kebâir)
MU’BİLE
(C.: Meâbil) Yassı, uzun ok temreni.
MU’BİR
Terkolunmuş, bırakılmış, terkedilmiş.
MUBSIR
Görücü, gösterici, görünen, bilici, bildirici, vazıh ve âşikâr. * Mantık. Kelâm ve seyrin mutediline denir.
MUBSIRÂT
(Mubsır. C.) Görünenler, görünen âlem.
MUBTAL
İptal edilmiş.
MUBTIL
İptal eden.
MUCEB
İcâb etmiş, lâzım gelmiş. Bir söz veya emrin icâb ettiği şey, netice. * Büyük bir memurun, kendisine sunulan evrakı tasdik için ettiği işaret.
MU’CEM
İ’câm edilmiş, noktalanmış, noktalı. * Hadis şeyhlerinin herbirisi. * Harf-ı heca sırasına konularak, her birisinin tarikından müellife kadar gelen rivayetleri toplayan kitaba denir.
MUCER
(Ecr. den) Kiraya verilmiş olan şey.
MUCEZ
(İcaz. dan) İcaz yoluyla. Muhtasar ve mücmel bir tarzda. Kısaca.
MUCİ’
(Vecâ’. dan) Elem ve acı veren.
MUCÎ
(Vecâ. dan) Acıtan, ağrıtan.
MUCİB
(Mucibe) İcâb eden, lâzım gelen. * Bir şeyin peydâ olmasına vesile ve sebep olan. Gereken. Gerektiren, lâzım gelen.
MU’CİB
(Aceb. den) Taaccübe, hayrete düşüren. Şaşkınlık veren.
MUCÎB
(Cevab. dan) İcabet eden, uyan. Kendisinden istenilen iş ve suali cevaplandıran.
MUCİBAT
(Mucib. C.) Sebepler.
MU’CİBE
Taaccüb edilecek, şaşılacak şey.
MUCİBE-İ KÜLLİYE
Man: Müsbet ve umumi (şumüllü) olan kaziye.
MUCİB-İ BİZZAT
İster istemez kendisi işi yapmaya mecbur olan. Serbest ve istediği gibi hareket edemeyen. (Meselâ: Güneş ışığının, güneşin kendi zâtının zaruri neticesi olması gibi.)
MUCİB-İ İSTİKRAH
Nefrete, sevmemeye sebeb olan.
MUCİB-İ TEYAKKUZ
Teyakkuzu, yâni uyanıklığı icâb ettiren.
MUCİD
Yeni bir şey icad eden, meydana getiren, bulan. * Yaratan. Yoktan var eden.(Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mucidine fedâ et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın!.. M.N.)
MUCİD-İ HAKİKÎ
İcad etme iktidarının yegâne sahibi mânasında olarak (Allah) hakkında kullanılır.
MUCİR
(Ecir. den) İcar eden, kiraya veren. (Bak: Mücir)
MU’CİR
Bir çeşit kadın başörtüsü. Eşarp.
MUCİZ
Kısa. Muhtasar. Özlü. Az sözün çok mânâ ifâde edeni.
MU’CİZ
İnsanı âciz bırakan iş. Aynısını yapmakta başkalarını acze düşüren, kudretsiz kılan, kimsenin yapamıyacağı yolda olan.
MUCÎZ
İcâzet veren, izin veren.
MU’CİZAT
Mu’cizeler. Allah tarafından verilip, yalnız peygamberlerin gösterebilecekleri büyük harika işler.
MU’CİZAT-I AHMEDİYE (A.S.M.)
Hz. Muhammed’in (A.S.M.) mu’cizeleri. (Bak: Mu’cize)
MU’CİZAT-I SEB’A
Yedi meşhur mu’cize, yedi külli i’caz esasları.
MU’CİZBEYAN
f. Anlatış tavrı herkese benzemeyen. Tarz-ı beyanı mu’cize olan. Kur’an-ı Kerim.
MU’CİZE
İnsanların, yapmasında âciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasib olan hârika. Kerametten yüksek, fevkalâde hâdise. * Mu’cize, Halik-ı Kâinat tarafından peygamberlerin hakkaniyetine ait bir tasdiktir. Sahih hadislerle mu’cizeler haber verilmiş ve tesbit edilmiştir.(… Mu’cize davâ-yı nübüvvetin isbatı için münkirleri ikna etmek içindir. İcbâr için değildir. Öyle ise davâ-yı Nübüvveti işitenler için ikna edecek bir derecede mu’cize göstermek lâzımdır… S.)
MU’CİZ-EDA
f. Mu’cize gösteren. Başkalarının yapamıyacağı kadar mu’cize derecesinde iş ortaya koyan. Edası mu’ciz olan.
MU’CİZEGU(Y)
f. Mu’cize gibi söz söyleyen.
MU’CİZEKÂR
f. Mu’cizeli, mu’cize hâlinde, başkalarını âciz bırakan.
MU’CİZNÜMA
f. Mu’cize gösteren.
MU’CİZ-ÜL BEYAN
Beyanı herkesi âciz bırakan.
MUÇİNE
f. Cımbız.
MUDA’
Fık: Emâneten kendine bir şey bırakılan kimse. * Serkeş ve oynak olmayıp, mazlum ve sâkin olan at.
MU’DAL
(Mu’dıl) Güç, içinden çıkılmaz, girift.
MUDAREBAT
(Mudarabe. C.) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar.
MUDAREBE
(Darb. dan) Döğüşme, vuruşma. * Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi. (O.L.)
MUDARİB
(Darb. dan) Döğüşen. Birbirlerine vuran.
MUDCER
(Ducret. den) Sıkıntılı olan. Sıkılmış.
MUDCİR
(Ducret. den) Sıkıntı veren, sıkan, gamlandıran.
MU’DEM
Bir şeyi yitiren, kaybeden.
MUDGA
Et parçası, bir çiğnem et.
MUDHAK
Kendisine gülünen. Soytarı. Gülünç hâle düşen.
MUDHİK
Güldürücü, güldüren, maskaralık ederek halkı güldüren.
MUDHİKÂT
(Mudhike. C.) (Dıhk. den) Gülünecek şeyler. Mudhikeler.
MUDHİKE
Gülünç şey, gülünecek hâl. Komedya.
MUDİ’
Fık: Malının muhâfazasını başkasına emânet ve havâle eden.
MUDÎ
Işık verici, parlak ve ruşen olan.
MU’DÎ
Sirâyet edici, bulaşıcı, sâri.
MUDÎK
(Bak: Muzîk)
MU’DİL(E)
(C.: Mu’dilât) Zor, güç ve çetin.
MU’DİLAT
(Mu’dal. C.) Büyük, ağır, çetin ve zor işler.
MUDİLL
İdlâl edici, yoldan çıkaran, eğri yola teşvik edici.
MUDİLLE
(Dalâlet. den) Baştan çıkaran, azdıran, doğru yoldan saptıran.
MU’DİM
Öldüren, idam eden.
MUDİYYEN
Giderek, geçerek.
MUFAD
(Bak: Müfad)
MUFADALA
(Bak: Mufâzala)
MUFADDEL
Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.
MUFADDIL
Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren.
MUFADDILÎN
Faziletliler. Yüksek ve büyük zatlar.
MUFAHHAM
(Fahm. dan) Kömürleşmiş, kömür halini almış.
MUFAHHAM
Büyüklük kazanmış, kerem sahibi, itibarlı, azim, büyük.
MUFARAKAT
Ayrılık, ayrılmak.
MUFARRİT
(Fart. dan) Kusur yapan, eksik işleyen. Aşırı giden.
MUFASALA
Ayrılma.
MUFASSAL
Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.
MUFASSALAN
Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.
MUFASSIL
Kısımlara ayrılan, fasıl fasıl ayıran, adalet eden.
MUFAVVAZ
Yapılması ısmarlanmış.
MUFAVVİZ
Bir kimseye bir vazifeyi veren. Yapmasını ısmarlıyan.
MUFAZ
Çok, bol. Bereketli, feyizli.
MUFAZALA
Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.
MUFAZZAL
(Fazl. dan) Başkalarına üstün tutulmuş. Tafdil edilmiş.
MUFAZZAZ
Gümüş kaplamalı, gümüşlü.
MUFAZZİH
Rezil eden.
MUFÎ
İfa eden, ödeyen, yerine getiren.
MUFSİH
Fesâhetle ve düzgün olarak konuşan.
MUFTIR
(Fıtr. dan) Oruç açan, iftar eden.
MUG
(C.: Mugan) Mecusi. Ateşperest. Ateşe tapan. Zerdüşt dininde olan.
MUGABBER
Tozlu nesne.
MUGABENE
(Gabn. dan) İki taraf birbirini aldatma.
MUGABESE
Karıştırmak.
MUGADDÎ
(Mugazzi) Gıdalı, besleyici, gıdası çok, faydalı.
MUGADERE
(Mugaderet) Bırakmak, salıvermek.
MUGAFAZA
Ansızdan tutmak.
MUGALAKA
Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.
MUGALATA
(Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji. * Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır.
MUGALATAT
(Mugalata. C.) Safsatalar. Demagojiler. Mugalâtalar.
MUGALAZA
Düşmanlık, husumet, adâvet.
MUGALEBE
Üstün olmağa, galib gelmeyeğe çalışmak. Birisine galib gelmek.
MUGALGAL
Haber.
MUGALLAT(A)
(Galat. dan) Yanlış telâffuz edilmiş.
MUGALLEB
Defâlarca mağlup olan kişi.
MUGALLÎ
(Galeyân. dan) İyice kaynatılmış. * Ihlamur, papatya gibi çiçeklerin kaynatılmış suyu.
MUGAMERE
(Ga, uzun okunur) Nefsini zorluğa ve şiddete zorlama.
MUGAMESE
Suya daldırışmak, birbirini suya daldırmak.
MUGAMEZE
Birini göz işaretiyle zemmetme.
MUGAMİR
Nefsini tehlikeye koyan kişi.
MUGAMMED
(Gamd. dan) Örtülü, kılıflı. Kınına konmuş.
MUGAMMER
İşten anlamıyan bön kimse.
MUGAN
(Mug. C.) f. Mecusiler, ateşe tapanlar. Zerdüştler.
MUGANE
Ateşe tapan mecusilerin âyini.
MUGANNÎ
Nağmeli ve çeşitli sesle okuyan, ahenkle okuyucu. * Hoş sesle öten.
MUGANNİYE
Şarkıcı kadın.
MUGAR
Düşman üzerine hücum etmek.
MUGARRAK
(Gark. dan) Suya daldırılmış. * Gümüşle süslü.
MUGARRİD
Pek güzel öten kuş. * Yüksek sesle nefse hoş gelen şarkılar söyliyen.
MUGAS
Yaban narının kökü.
MUGASMER
Kaba dokunmuş kötü bez.
MUGASSAS
Kalıba dökülmüş.
MUGAŞŞÎ
(Gaşy. den) Bayıltıcı, bayıltan.
MUGATTÎ
Perdelenmiş, örtülmüş. Üstü örtülü.
MUGAVELE
Bir kimseyi azdırıp yoldan çıkarmak. * Helâk etmek.
MUGAVERE
Yağma, çapul.
MUGAYEBE
Kaybolma. * Bir kimseyi arkasından zemmetme. Gıybet etme.
MUGAYERET
(Gayr. den) Aykırılık. Uymazlık. Başka türlü olma.
MUGAYİR
Aykırı. Uymaz. Zıd. Başka türlü.
MUGAYLAN
Çölde yetişen bir nevi dikenli çalı. Deve dikeni.
MUGAYLANGÂH
f. Dünya.
MUGAYLANZAR
f. Dünya. * Deve dikeni biten yer, dikenlik.
MUGAYYEB
(C.: Mugayyebât) (Gayb. dan) Kayıp. Kaybedilmiş.
MUGAYYEBAT
(Magibât) Zâhir duygularla bilinmeyen, bizce gaip olan, bilinmeyen şeyler.
MUGAYYEBÂT-I HAMSE
Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti’dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe